AÇGÖZLÜLÜĞÜMÜZ FELAKETİMİZ OLACAK

banner_kaan

Bir kültür yok oluyor göz göre göre ve bu, zincirleme olarak etrafındaki her şeyi de bozuyor. İstanbul’un ve dahi tüm Türkiye’nin balık ve balıkçılıkla imtihanından bahsediyorum. Herkesin Eminönü’nde ayıla bayıla yediği balık ekmekte kullanılan balık, Norveç’ten geliyor mesela. Boğaz’ın eşsizliğinden dem vuran bir ülkenin düştüğü duruma bakın siz. Hazin… Peki ne yapmalı? Çare basit ama acılı. Denemeye değer yine de…

Çok zaman önce balık kültürü, yeme-içme üzerine yazdığım ilk yazıda bahsetmiştim konudan. Yazının başlığı “Kalkan neden yok ki?” idi ki, o vakit bu kadar da kötü değildi durumumuz, siz düşünün.

KaanAltin-03

Bu değerli ve çok lezzetli balığın açgözlülüğümüz yüzünden Karadeniz kıyılarımızı terk ettiğini, bebek kalkanlar para hırsıyla avlandığı için hayvanın üreyemediğini (kalkanın lezzetini bulması için en az 4-5 kilogram çekmesi gerekir), sonumuzun hayırlı olmadığını yazmıştım. Bizim kıyılarımızda kalmadığı için Karadenizli balıkçılarımızın rızklarını sınırlarımız dışında aramaya başladığını da eklemiş; kaçak avlanma yüzünden nice yiğidin özellikle Ukrayna açıklarında, sahil güvenlik güçlerinin açtığı ateşte can verdiğini, pek çoklarının da yakalanıp cezaevine konulduğunu hatırlatmıştım.

Doğal zenginliklerine, çevresine, geleceğine bizim kadar hoyrat davranan yoktur herhalde. Eşimiz, benzerimiz yok dünya üzerinde.

“Lüferime dokunma!”

Hemen hemen aynı dönemlerde (2010 yılı) Fikir Sahibi Damaklar Hareketi’nin önderliğinde başlatılan “Lüferime Dokunma” kampanyasının önemli destekçilerindendik ben ve o zaman çalıştığım gazete. Hareketin lideri sevgili Defne Koryürek, yazarlarımızdan Mehveş Evin ve bir grup kadının sarı çizme ve yağmurluklarını üzerlerine geçirip o zaman Kumkapı’daki balık halini kelimenin tam anlamıyla basarak sabaha karşı lüfer denetimi yaptığını, bizim de bunu manşete taşımamızı, sitayiş ve tebessümle anımsarım.

Köprülerin altından çok su aktı o günlerden beri. Defne ve arkadaşları inatla mücadelelerini sürdürüyor. Ben artık aktif olarak gazetecilik yapmasam da kitaplarımla, verdiğim röportajlarla mücadeleye omuz vermeyi sürdürüyorum.

Bindikleri dalı kesiyorlar!

Ama maalesef çok da umutlu değilim gelecekten. Nasıl olayım ki? Bunca yıldır sürdürülen kampanyalara, uyarılara, verilen kavgaya rağmen gün geçtikte daha beter oluyor hali pür melalimiz. Balık avındaki vahşilik, onların kökü tamamen kazınana kadar devam edecek gibi. Bindikleri dalı kesiyorlar, inatla da bunu sürdürüyorlar.

N’olur birkaç yıl dişimize sıksak?

Yukarıda kalkanı anlattım ama asıl kanayan yaramız, Boğaz’ın şahı lüfer. Uzatmaları oynuyor uzun zamandır. Çinekop ve sarıkanat adı altında satıldıkları için üreyip lüfer olamıyorlar çünkü. Onlar yavru lüferler. Büyüyüp olgunlaşma fırsatı bulamadan ağlara takılıyor, soframıza geliyorlar.

Halbuki geçiş yolları Boğaz’ı gırgır teknelerine kapatsak, devlet kaçak avcılığa göz açtırmasa, ağır cezalar, yaptırımlar getirse, birkaç yıl izin versek büyümelerine bu lezzetli canlıların, ne kaybederiz? Belki birkaç yıl balıkçı zorlanacak (devlet teşviki vermek çok mu zor?), tüketici sevdiği lezzetten mahrum kalacak ama sabrın sonu selamet. Lüfer yiyebileceğiz yahu, var mı ötesi…

Boğaz gırgırlara kapatılmalı

Biraz bu gırgır avcılığını açmak istiyorum bu aşamada; “Ekmek paramız” argümanının geçersiz olduğunu anlatmak için. Çünkü gerçekten böyle olsaydı kıymazlar balıkçılar da geleceklerine. Şimdi, Boğaz’ın göçmen balıklar için biyolojik bir koridor olduğunda hemfikiriz sanırım. Gırgırlarla onların geçiş yollarını kapatıp metrelerce çevirme ağını aynı gün içinde defalarca attığımız bir ortamda soruyorum; bu hayvanlar nasıl hayatta kalabilecek?

Biraz daha açayım: Lüfer ve palamut, Boğaz’dan geçip Karadeniz’e çıkıyor, orada beslenip büyüyor, yavruluyor. Ardından tersine göç başlıyor. Küçükler, bu kez Boğaz’ı geçip Marmara’ya geliyor. Geldikleri noktada da vahşice katlediliyorlar maalesef.

Lüferde av boyu, uzun tartışmalardan sonra 14 santimetreden 20 santimetreye çıkarıldı üç yıl önce ama bu hayvanın üreyebilmesi için yeterli değil.

Balık avlamada yasal derinlikse son iyileştirmeyle 24 metreye çıktı ama yetmez zira Avrupa Birliği’nde bu sınır, 50 metre. Amaç, balıkların üreme alanı olan oksijen kaynağı deniz çayırlarını korumak, bir başka deyişle balık yumurta alanlarını ve küçük balıkçıyı kollamak. Derinlik, AB standartlarına getirilmediği takdirde bunun sağlanması olanaksız.

İstanbul’un nüfusu son 50 yılda 10 kat arttı. Bu artış, bozulmanın başlıca nedenlerinden. Artık kayıklar, sandallar veya en babası 20 metrelik kürekli ya da küçük motorlu teknelerle değil boyu 60 metreyi bulan, sacdan yapılmış ağlı, sonar ve radar sistemleriyle donatılmış, adeta denizi emen devasa teknelerle avlanıyor balık.

Türkiye’de tüketilen toplam balık miktarının yüzde 80’ini gırgır teknelerinde yakalanıyor. Tonlarca yavru balıktan söz ediyoruz. Sorunun boyutunu daha net anlatabildim sanırım…

Bozulma, 80 sonrasında başladı

Ben balığın bol olduğu devrin son demine yetiştim. Haftada birkaç gün mutlaka balık pişerdi evde. Babam koca koca kalkanları taşır, çifti 2.5 kuruşa baba torikleri getirirdi eve mesai çıkışında. Bu anlattığım 35-40 yıl öncesi. Zaten ne olduysa 80 sonrasında oldu. Bozulma o zaman başladı. Köşeyi kolay yoldan dönme hırsı aldı yürüdü. Sonuç ortada. Bugün kalkan yok, lüfer yok, uskumru çoktan aldı başını gitti. Ben yetişemedim ama internette basit bir aramayla orkinosları, kılıçları sırtında taşıyan hamalların siyah beyaz fotoğraflarını bulmak mümkün. Kepçeyle torikler, kofanalar toplanırmış Boğaz kıyılarından bir zamanlar. Ben o devre yetişmedim, 50’sini devirenler hatırlayacak.

KaanAltin-02

Ülkenin düştüğü durum hazin

Bir kültür yok oluyor göz göre göre dostlar. Ve bu, zircirleme olarak etrafındaki her şeyi de bozuyor. Uskumru olmadığı için çiroz yok. İstavritten yapılıyor artık meret. Doğru düzgün lakerda yiyemezsiniz, çünkü torik yok. Çıkan da çok pahalı zaten. Herkesin Eminönü’nde ayıla bayıla yediği balık ekmekte kullanılan balık, nereden geliyor sanıyorsunuz? Norveç’ten. Donmuş olarak tabii ki. Her zaman üç tarafı denizlerle çevrili olmanın güzelliğinden, Boğaz’ın eşsizliğinden dem vuran bir ülkenin düştüğü duruma bakın siz. Hazin…

Devlet denetleyecek, vatandaş almayacak

Tekrarlıyorum; gırgır tekneleriyle Boğaz’da avlanmak tamamen yasaklanmalı. İlk şart bu. Kaçak avcılığın önüne geçilmeli sonra. Yasalara uymayanlar için caydırıcı cezalar konmalı ki; bir daha yasağı ihlal etmeden önce üç kere düşünsün. Hadi denizde yakalayamadın diyelim, hale gelecek bu balık, oradan da tezgaha. Denetimlerde kimsenin gözünün yaşına bakılmamalı. Yasal boydan küçük balığı barındıran, satan bir daha buna kalkışamaz bu sayede.

Aslında sözüm, balıkçı ağalarına tabii ama onlar piyasada görünmez pek, maşalarını kullanıyorlar. O maşa olarak kullanılanlar da körü körüne büyük patronlarına bağlılar. Esas, onları durdurmak lazım. Sözün özü bu.

Balıkseverler, siz de sıkın biraz dişinizi. Birkaç yıl çinekop, sarıkanat yemezseniz ölmezsiniz. Ölmezsiniz de, bu balıkları talep ederseniz onlar ölecek, ölüyorlar zaten. Biraz duyarlı olmaya ne dersiniz?

Geri dönülmez yoldayız farkındayım ama en azından kötü gidişi durdurabilir, mevcutları koruyabiliriz. Birkaç yıllık bir av yasağıyla umutlar yeniden yeşerebilir hatta. Umut fakirin ekmeği. Neden olmasın?

“Tekrarlıyorum; gırgır tekneleriyle Boğaz'da avlanmak tamamen yasaklanmalı. Kaçak avcılığın önüne geçilmeli sonra. Yasalara uymayanlar için caydırıcı cezalar konmalı ki; bir daha yasağı ihlal etmeden önce üç kere düşünsün. Denetimlerde kimsenin gözünün yaşına bakılmamalı. Balıkseverler, siz de sıkın biraz dişinizi. Birkaç yıl çinakop, sarıkanat yemezseniz ölmezsiniz.”

 

FOOD BLOGGING Previous Post
TASARIMCILAR; Pazar Tezgahı Zihniyetinden Vazgeçin! Next Post