AKLIMDA DELİ SORULAR…

ismeto-aklimda-02Bugünlerde Hiroşima bombası, Berlin Duvarı’nın yıkılması, Yeniçeri isyanlarının bastırılması ve tsunaminin füzyonundan mütevellit bir karmaşık haliyet-i ruhiyesi olan sadece ben olamam diye düşünüyorum.

En enteresanı da siyasi bilimler eğitimim esnasında akademik makalelerden empati yapamaya çalıştığım tarihsel hadiselerin birçoğuna “fast track” bilet almış, roller coaster’a binmiş ve sonunda ürperti dolu bir heyecan ile macera parkından mutlulukla ayrılma hissiyatındayım.

Tünelin ucundaki aydınlık, 3 senelik inişli çıkışlı buhranın ardından görünüyor mu ne? Yoksa zaten hallice hadise yaşadık ve ekonomik darbeleri yedikçe, yesek de en azından canım ülkemin renklerden bağımsız yürekten bir konsensünü görmenin, Ata’mızın İstiklal Harbi’nde yarattığı topyekûn, dik duruş gibi bir geniş tabanlı mutabakata tanık olmanın tarifsiz, paha biçilemez gururu mudur? Yakın gelecekte hep beraber tecrübe etmiş olacağız.

Birçok aklıselim, hayata maraton misali yaklaşan, sürdürülebilir performansa ve momentuma ehemmiyet veren insan gibi benim de bu süreç sonrasında dört gözle, dualarla beklentim; ülkemizin özel ve kamusal bütün kademelerinde “liyakat” ile karar süreçlerinin yürütülmesi olacak öncelikle.

Kelimenin aslı “meritokrasi”den geliyor. Yine muhteviyatında Latinler ve Antik Yunanlar var. “İsmi ile müsemma” derler ya; anlamı da içinde kabak gibi ortada. Merit, “ben kazandım, hak ettim” manasına, krasi de “güç, kuvvet, kudret” manasına geliyor. İnsanın maddi, manevi bütün değerleri için mücadele verip hak kazanması ne kadar kıymetli bir haz değil mi?

Büyük makamlara gelmiş (veya getirilmiş) küçük insanlar olmamak, emanetçi olmayıp kendi stratejin ve kariyer ajandan ile hareket etmek, bütün ilişki biçimlerinde yaptıklarının yapacaklarının teminatı olması ve kuşku uyandırmamak, güven vererek ve güvenerek, sadakat, nezaket ve “fair play” ile mücadele vermek, insanın varlığına, benliğine saygı ve sevgi duymak…

Mutfak Magazin penceremizden bakar isek; Şekilciliğe, -mış gibi yapmalara sektör bazında son verip doğru rol modellerin “doğru” olma yolundaki adım adım mücadelelerini analiz etmek. (Doğruyu “eğrileştirmemek”, kedi ciğer dramlarına veto.)

Peki, esas bu memleket meselesine kişiler bazında değil de daha maddesel yaklaşırsak ne olur?

Malzemenin, konseptin liyakat esası olmaz mı? Taklitçilikle ilişkilendirilmez mi? Orijinalite esası nasıl muhafaza edilir? Çirkin sızıntı, bir yerden yine yolunu bulur mu?

Kafamızda bir milyon deli soru var. Kesin yargılarla konuşulacak konjonktürde değiliz veya penguenler serisini devam ettirip seyahat, yemek kültürümüze farklı perspektifler getirecek… Her şeyin vakti ve zamanı vardır, balık hafızalı olmayanlardan biriyim.

Şu anda hür, birlikte, kutuplaşmadan ve hakların etik biçimde taksim edildiği bir medeni yaşam üzerine kafa patlatmanın ve yeni Türkiye’mizin insanlarının dünyaya aslında ne kadar kıymetli, ne kadar “onlar” gibi olduklarına dair haykırmalarının vaktidir.

Bugünleri inançlı ve bütün olarak geçmişten dersler çıkartıp geleceğe dair kulaklarımızdaki küpelerle geçer isek Mutfak Magazin’in de uzun ömürlü bir kariyer sürdürmesi için “comfort zone”u hepimiz gibi tahsis edilmiş olur.

Meritokrasi… Liyakat… İçimizden tekrarlayalım, en güçlü detoksunuz bunlar olsun!

ANADOLU PEYNİRLERİ KENDİNİ ANLATIYOR Previous Post
BU KAFAYLA GİDERSEK... Next Post