KIŞ ROTASI AĞRI, DOĞUBAYAZIT, IĞDIR, ÇILDIR

omura-agri-06-eleskirtyolu

Sizlere bu ay geçen sene yaptığım ve artık vaktinin yaklaşmakta olduğu soğuk ama enfes bir kış rotası yazacağım.

Hala etkisinde olduğum inanılmaz bir doğu seyahatiydi. Hava soğuk, tam da “doğu” gibiydi. Ne sabah sabah içtiğim çayı unuturum ne tandırda pişen sıcak ekmeği ne de o ekmeğin arasındaki eriyen tereyağını…

AĞRI’DA İLK AKŞAM

Kıbrıs’tan uçtuğum Ağrı’da hava, 40 derece daha soğuktu. Şimdiyse hava ayaz, etraf buz, yol uzun. Ömür Akkor Seyahatnamesi için çıktığım yolda 300.000 km ve Türkiye bitmek üzere. Ağrı 78. il olarak seyahatnamede yerini aldı. Türkiye bitmez, yollar bitmez, Anadolu bitmez. Benim memleketime, Anadolu’ya, insanına olan muhabbetim de bitmez.

Hava -26 derecelerde seyrediyor. Gün batımına yakın saatlerde, saat 15.00 gibi -6 derece olan hava, saat 18.00 itibariyle -17’leri buluyordu. Ne kadar içlik giyersen giy ne kadar boynunu kaparsan kapa sonuna kadar hissedebildiğin bir soğukluk buranınki; yani kaçışı yok. Tüm bu soğukluğun karşısında kahvede sobanın başında içtiğin çay da evde yer sofrasında kopardığın bir parça ekmek de o kadar sıcak.

ESKİ AĞRI

Ağrı eskiden bir turizm şehriydi. 1950’li senelerde sınır kapısından gelen turistler, Ağrı Dağı meraklıları, yurt içi seyyahları hep buralarda buluşurdu. O zamanlarda ağrı lokantaları dersen, kavurdukları etlerin namı ta İstanbullardan duyulurdu.

Doğubayazıt o zamanların Paris’iydi. Sınırdan gelen malzemelerin satıldığı dükkanların benzerini ancak Avrupa’da bulabilirdiniz çünkü. İsviçre çikolataları, meyve şurupları, içecekler, envaiçeşit kumaşlar, eşarplar… Çoğu zaman bir panayır yerini andıran büyük bir kalabalığı olurdu.

Şimdi üzerinden geçen uzun yıllar sonunda Ağrı gidilmez, uzak bir yer olmuştu. “Gidilemez” deyip altını dolduracağın yüzlerce bahanesi de cabası. Ağrı ne uzak ne soğuk ne de gidilmez. İnanamayacağım yüzlerce manzara, birbirinden güzel sofralar, yüksek bir misafirlik, enfes bir doğa ve daha bir sürü anı ile döndüm Ağrı’dan. Siz de gidin; daha fazlasıyla döneceğinize eminim.

İSHAKPAŞA SARAYI

Osmanlı İmparatorluğu’nun lale devrindeki son büyük yapısıdır. Sarayın içindeki harem dairesinin yapılışı da Takkapı Kitabesinde yazılana göre Hicri 1199, Miladi 1784’tür. Doğubayazıt’ın 5 kilometre uzağında bulunan saray aslında bir bey kalesidir. 116 odalı sarayda türbe, cami, surlar, iç ve dış avlular, divan ve harem salonları, koğuşlar bulunur. Saray; Osmanlı, Fars ve Selçuklu mimarisinin özelliklerini taşır. Çıldıroğullarından Çolak Abdi Paşa 1685’te yaptırmış lakin II. İshak Paşa zamanındaki düzenlemelerle 1784’te son şekil verilmiştir.

AĞRI’DA ESNAF KAHVALTISI

İçli kete, otlu lor, cağ kavurması, sarı yağ, Ağrı Aladağ balı, tandır ekmeği… Doğudaki kahvaltıyı her zaman sevdim. Ağrı’da da kendine has bir kahvaltı var. Ürünlerin hepsini bir arada bulursanız benim gibi esnaf masasında oturuyorsunuz. Genel olarak tandır ekmeği ile tek başına tüketildiği zaman hatırı sayılır bir kahvaltı olduğunu da özellikle belirtmek isterim.

ABDİGÖR KÖFTESİ

Nam-ı diğer İshak Paşa’nın babası Abdi Paşa’nın köftesi… Nehir yatağından kara bir taş çıkarılır. Taşın üzerinden yıllarca su aktığı için taş sertleşir ve düzleşir. Bu köftenin en önemli malzemesi ise taşıdır. Taşı aldıktan sonra taze kesilmiş dana budunun ortası alınır, et bunun üzerine konur. Kara ağaçtan yapılma bir tokmakla dövülmeye başlanır. Kara ağaç olmasının sebebi ise ağacın dövme işlemi sırasında dağılmamasıdır. 1 kilo et için 1 saat dövülme işlemi yapılır. Et helme helme olunca içine kıyılmış beyaz soğan konulur ve yumruk büyüklüğünde köfteler yapılır. Sonra hazır olan köfteler bol suya atılıp kaynatarak pişirilir. 15 dakika sonra içine pirinç atılır ve pilav yapılır. Pilav da pişince üzerine tereyağı yakılır of ki ne of…

ERGÜL HANIM LOKANTASI / DOĞUBAYAZIT

Doğubayazıt’ta geleneksel Ağrı yemeklerini yapan bir dükkân; Ergül Hanım’ın da eli çok lezzetli. Ailecek bu işin içindeler; iyi ki de içindeler. Ben şunları afiyetle yedim;

omura-agri-10-abdigorkoftesi

Abdigör Köftesi (Küfte Pilav)

Çok lezzetliydi ve tam da yukarıda yazdığım gibi geleneksel usullere göre yapılıyordu.

Çiriş Aşı

Bölgedeki otların neredeyse tamamı ile yapılıyor. Biz çirişlisini yedik. Otu haşlayıp süzüyoruz daha sonra soğanla kavurup pirinç ya da bulgurla pişiriyoruz. Salçalısı, yağlısı, yoğurtlusu ve envaiçeşidi var. Aslında sadece ot deyince Ege algılamamızı pek anlamıyorum; özellikle Hakkâri ve Van bölümlerini okuyunca ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum.

Halise

Herise, keşkek, aşur ve daha birçok adı var; bu yöredeki ismi Halise. Buğday ve kuzu eti bakır kazanda geceden fırına konuyor. Sabaha fırından çıkartılan kazan, ahşap tokmakla dövülmeye başlanıp helme helme olması sağlanıyor. Üzerine de yakılmış sarıyağ… Her bölgede ete, yağa ve yapan kişinin maharetine göre ayrı lezzetleniyor.

Kayısılı Kelem Sarması

Yağlı kuzu etli enfes bir lahana sarması lakin tencereye dizildiğinde üzeri kuru kayısı ile kapatılıyor. Bence tadı enfes; özellikle kayısının verdiği koku ve tat bence lahana sarmasının tadını uçurmuş. Evde yaparken de bu usulü denemelisiniz derim.

omura-agri-11-sofininyeri

SOFİ DÖNER

38 yıllık bir Ağrı lokantası; belki de eski Ağrı’nın o güzel günlerinin devamı. Usta Rıfat Özmen Ağrılı ve aynı zamanda lokantanın sahibi.

10:30’da ilk porsiyonunu kestiği döneri 14:30’a kalmadan bitiyor. Lakin az yaptığını sanmayın; günlük 150-200 kilo arasında döner yapıyor ki bu rakamın dönerin memleketi olan Bursa’da, bir tek dükkânda ayni gün satıldığını sanmıyorum.

100 kilo sığır etine 40 kilo kadar kuzu karıştırarak hazırladığı döner harcına, kışın hayvan olmadığı için dişi, yazın ise er hayvan kullanıyor. Kullandığı tüm hayvanların yaylaya gitmiş olması koşulunu da arayan Rıfat Usta yaprak yaprak açtığı eti yoğurt, soğan ve tuz ile terbiyeleyip, 2 gün bekletip pişiriyor. Tandır ekmeği ve zerzevatla servis ettiği döneri gerçekten lezzetli. Bunda yörenin faunasının ve hayvanın yaylada otlamasının etkisi çok belli.

AĞRI’YA YAKIN YERLER

Ağrı’ya gitmişken mutlaka etrafında arabayla bir gezinin. Bunun en önemli nedenlerinden biri özellikle Ağrı Dağı’nı daha rahat görmeniz. Benim bu yoldaki ilk durağım Doğubayazıt’tan yola çıkıp Ağrı Dağı’nın eteklerinden Iğdır’a ulaşmak oldu. Manzara gerçekten enfes! Hava güzelse zaman zaman gördüğünüz Ağrı’nın zirvesi sizi çok da mutlu ediyor.

Iğdır, bölgenin mikro-klima özelliğine sahip tek şehri. O kadar soğuktan sonra kendinizi Akdeniz’de sanıyorsunuz. Her yer meyve ağacı, bağlık, bahçelik; yanı sıra dilde hafif bir Azeri lehçesi…

DINGILLIGÜL LOKANTASI / KARAKOYUNLU / IĞDIR

Burası 2 yıldır listemdeydi. 17 yıllık bir doğu lokantası; sahibesi Leyla Hanım da bence eşi nadir bulunur bir işletmeci.

İlçenin tek lokantası ve bence benzeri yok, hatta belki Türkiye’de de benzeri yok. Çünkü marketten sadece pirinç ve şeker alıyor. Onun dışında eti eşi kesiyor, kuru fasulyesi, nohudu, unu, buğdayı, bulguru, sütü, yoğurdu, tereyağı, ekmeği, sebzesi, meyvesi hep kendi üretimi… Çok etkilendiğimi belirtmek isterim.

Biz tüm gastronominin İstanbul’da olduğunu sanıyoruz ya; dünyadaki Michelin listesini kıymetli buluyoruz ya, Anadolu’nun sınırında bir kadın tüm dünyadan habersiz, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor tüm güler yüzüyle. Daha ne denir ki; Allah ondan razı olsun. Bu arada çorba 2 TL, pilav 2 TL, fasulye nohut 5 TL, et yemeği 8 TL; yoğurt, cacık, turşu da ikram.

omura-agri-07-iranlilarlokantasi

İRANLILAR LOKANTASI / IĞDIR

Nam-ı diğer İshak Paşa’nın babası Abdi Paşa’nın köftesi… Nehir yatağından kara bir taş çıkarılır. Taşın üzerinden yıllarca su aktığı için taş sertleşir ve düzleşir. Bu köftenin en önemli malzemesi ise taşıdır. Taşı aldıktan sonra taze kesilmiş dana budunun ortası alınır, et bunun üzerine konur. Kara ağaçtan yapılma bir tokmakla dövülmeye başlanır. Kara ağaç olmasının sebebi ise ağacın dövme işlemi sırasında dağılmamasıdır. 1 kilo et için 1 saat dövülme işlemi yapılır. Et helme helme olunca içine kıyılmış beyaz soğan konulur ve yumruk büyüklüğünde köfteler yapılır. Sonra hazır olan köfteler bol suya atılıp kaynatarak pişirilir. 15 dakika sonra içine pirinç atılır ve pilav yapılır. Pilav da pişince üzerine tereyağı yakılır of ki ne of…

ÇILDIR GÖLÜNDE HAYAT

Hava buz, göl dün gece donmuş. İnanılmaz etkileyici. Bu mevsim burayı görmezseniz başka da bir şey görmeye de lüzum yok kanımca. Atlayın gelin. Hayat bahanelerle geçiyor. Buradaki insanların hayatlarını dinleyin. Şükrünüzü arttırın. Demli bir çay için.

Evet, Ağrı’dan biraz uzak ama mevsim kışsa mutlaka görmeniz gereken bir yer Çıldır. İnsan bu kadar büyük bir alanda suyun donmasını da bu kadar soğukluğu da anlamıyor. Derin bir sessizlik ve her yeri yakan bir soğuk var.

Gölün üzerinde faytonla gezmek, gölde yakalanmış en yağlısından balıkları yemek ve donan gölün karşısına geçip sobada demlenen çayı içmek de bu seyahatin diğer güzel yanları. Sanırım buraya birkaç kez daha gelirim. Çünkü hala aklım orada…

TEŞEKKÜR

Bu seyahatte ezelden beri Ağrılı olan Yıldırım, Erat, Köseoğlu ve Çağa ailelerinin misafiriydim. Doğu’nun ev sahipliği pek meşhurdur bilirsiniz. Ben de payıma düşeni fazlasıyla aldım. Edebileceğim bir kuru teşekkürüm var onu da ziyadesiyle ederim. Borcum bitmez ama bilirim ki artık Ağrı’da da evim var.

JAPON MUTFAĞI Previous Post
LAKERDAYA GÜZELLEME Next Post