MUTFAK& EDEBİYAT

faruks-edebiyat-01

Siz lezzet düşkünü dostlarımız, keyfini çıkardığınız gastronomi dünyanızı bir tutam edebiyatla da çeşnilendiriyor musunuz? Bunun yanıtını henüz bilmiyorum ama edebiyat tarihine baktığımızda görüyoruz ki edebiyatçılar, kitaplarını yazarken mutfaktan epey faydalanmışlar. Öyle ki halk edebiyatında, Divan edebiyatında, hatta âşıkların destanlarında en hafifi kiraz dudaklım, elma yanaklımdan başlayarak gastronomik benzetmelere, betimlemelere sık sık rastlıyoruz.

CACIKTAN PALUZEYE

Orhan Şaik Gökyay, Türk Folkloru dergisinde halk edebiyatında geçen bazı yemek ve gıdaları şöyle sıralıyor:

“Şeker, gülbeşeker, helva, bal, paluze, güllab, ballı kaygana, kaymak, yağ, tuz, ekmek, yufka, kalın yufka, çörek, arpa çöreği, darı çöreği, pilav, pirinç, bulgur, tarhana, keşkek, erişte, kebap, püryan, kavurma, yahni, et, burma, kalye, samsa, zeytin, soğan, havuç, hurma, şeftali, zerdali, üzüm, elma, armut, erik, kiraz, karpuz, düğlek, koz, fındık, fıstık, leblebi, kuru üzüm, badem, cacık, su, şerbet, somun, pide, katmer, hardallı yahni, sirkeli ve sarımsaklı paça, baharlı somağ, zerde, yağlı herse, muhallebi, sütlü pirinç, köfte, höşmerim, baklava, mamunya, zülbiye…”

Ta yıllar önce kaleme alınmış metinlerde geçiyor bunlar. Daha yakın tarihlerde Refik Halit Karay, Sait Faik Abasıyanık, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Oğuz Atay, Füruzan, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Nezihe Meriç, Selim İleri, Mario Levi, Elif Şafak’ın da aralarında bulunduğu birçok edebiyatçımızın kitaplarında yemek sahneleri bulunuyor.

faruks-edebiyat-02

MEŞHUR “ÇORBA” ŞİİRİ

Kimi yazarlarımız bir ürünü alıp onun lezzetini dizelere taşımışlar. Ahmet Rasim’in hemen her işkembecide asılı duran meşhur Çorba şiirini anımsayacaksınızdır. Ne diyordu üstat:

Kana kuvvet göze fer batna cilâdır çorba;
İllet-i cû’a deva mahz-ı gıdâdır çorba;
Sağlara, hastalara ayni şifâdır çorba;
Ağniya dostu, muhibb-i fukarâdır çorba;
Hâsılı hâhiş ile ekle sezâdır çorba.

“Sahne-i Lüp”te ağız Lû’bu’nın ilk perdesidir,
Her zaman önde yürür, et’ime serkerdesidir.
Bence hep batn-ı beşer çorba cilakerdesidir,
Bütün efrâd-ı ecânib “supa” perverdesidir;
Âlemin sevgilisi dense sezadır çorba.

Ramazan’da hele bin cân ile herkes gözler,
Daha gündüzden onu mîde-i hâlî özler.
Çorbaya dâir olur sofrada yağlı sözler,
O ise baklavanın râhını durmaz düzler;
Öyle bir râhber-i bâd-hevâdır çorba.

Ekşili, terbiyeli başlar ise âhenge,
Girişir tab’-ı şikem nağme-i çengâçenge.
Boyanır kîseye, efkâra göre her renge,
Dar boğazlarda girer girse kaşıkla cenge;
O zamân sıdk ile muhtâc-ı duâdır çorba.

faruks-edebiyat-03 

ORHAN KEMAL VE ÇİKOLATASIZLIK

Ahmet Rasim çorbayı yazmıştır, Orhan Kemal’in anlattığı ise çikolatadır. Ama onunki bir çikolatasızlık öyküsüdür. “Elli Kuruş” kitabındaki “Çikolata” öyküsünden tadımlık bir bölümle devam edelim mi?

“Şekercinin kocaman vitrini önündeydiler. Vitrinde boy boy, kutu kutu şekerler, şekerlemeler, çikolatalar… Çikolatalara bakıyorlardı. Ortadaki topaç gibi oğlanın sağında ablası, solunda yoğurtçunun kızı.

(…)

Çikolatalar vardı şimdi, salt çikolatalar. Güneşte alev alev uçuşan kırmızılar, morlar, sarılar, maviler; kırmızılara, morlara, sarılara, mavilere sıkı sıkı sarılı çikolatalar. Abla da oğlan kardeş de yoğurtçunun kızı da sıkı sıkı sarılı, alev alev kırmızıların, morların, sarıların, mavilerin içindeydiler. Ya da maviler, sarılar, morlar; kırmızılar alev alev, yaprak yaprak uçuşuyordu içlerinde. Ablayla kardeş tadını biliyorlardı çikolatanın. Halaları getirmişti birinde, Sarıyer’den. Halalarının siyah mantosu vardı, kocaman bir et beni vardı yüzünde, gözleri sürmeli sürmeli. Para da verirdi arada. Koz helvası ya da yuvarlak keten helvaları getirirdi Emirgân’dan. Kat kat… Isırınca tatlı koz helvasının tadında.

(…)

Ama çikolata keten helvasından da tatlıydı, koz helvasından da. Yoğurtçunun kızı da biliyor muydu? Bilsin, bilmesin. Başı sıfır numara makineyle traşlı oğlanın cebinde yirmi vardı, ablasının cebinde de otuz. Karıştırdılar mıydı… (…) Ellilik bir tane alabilirlerdi. Ama yoğurtçunun kızı! Abla da biliyordu çikolatanın keten helvasıyla koz helvasından daha tatlı olduğunu. Alırlar, bölüşürler, yiye yiye giderlerdi ama şu kız, şu pis kız, yoğurtçunun pis kızı. Hem parası yok hem de ayrılmıyordu yanlarından. “Git” deseler, “Niye?” derdi; “Çikolata alacağız” deseler, “Bana ne?” der. Alsalar, aptal aptal bakar. Verseler, kendilerine bir şey kalmaz, vermeseler… Babaları tozlu sakallarının traşlı sabahlarında çokluk lafını ettiği gibi “imrendirmek günah’tı.”

faruks-edebiyat-04

FÜRUZAN’IN KAHVALTI EDEN KIZI

Ve Füruzan… Sevda Dolu Bir Yaz’daki o çok etkileyici kahvaltı sahnesi… Hem bir dönemin kahvaltı kültürü hakkında ipuçları buluyoruz hem kimi mekânlarını öğreniyoruz. Gastronomi dünyasını sözcüklerdeki lezzetten yakalamaya çalışalım, biraz okuyalım mı?

“Çerkez Kalfa Besime beni giydirip aşağı indirdiğinde, sanki bacaklarım tutmuyordu. Ayaklarımı sürüyordum. “Ne oluyor sana çocuk?’ demişti. “Şımarıklığı bırak, yeri değildir, işim var.” Akşam çayı konuklarının ağırlandığı bahçedeki mermerden koca bir sofayı anımsatan alanda kurulu masada kahvaltım duruyordu. Bir bardak, iki reçel tabakçığı, üç cins peynirin sıralandığı büyük piyata tabak, suya bırakılmış tereyağı, gümüş kabında yumurtam, üstü peçeteyle örtülmüş kızarmış ekmek sepeti… Çerkez Kalfa Besime, beni koltuk altlarımdan havalandırıp iskemleye yerleştirmişti. Çay içeriden getirilip önüme konmuştu. Öğle sıcağının toprağa alçalmasından ötürü kuş sesleri seyrelmişti. Hiçbir şey yiyememiştim. Lokmalarım ağzımda büyüyor, avurtlarımı doldurup geriyordu. “Haydi” demişti, “bitir kahvaltını.” “Beni babamın yanına götürmüş müydün dün gece Çerkez kalfacığım?” “Nereden çıkmakta bu laflar çocuk? Kim seni Küçük Bey’in yanına götürmüş? Rüya görmüşsün. Kahvaltını bitir bakalım. Öğle oldu.” O gece beni yatmaya çıkardıklarından çok sonra dönmüştü babaannem.

(…) Ertesi sabah kalktığımda babaannemi, beni kahvaltı masasında bekler buldumdu. Üstünde kol yenleri çok bol, ağır mavi birmandan, morları, sarıları göz alan papağan desenli bir sabahlıkla oturuyordu. Hep topladığı saçlarınıysa, alnından geriye doğru tarayıp salmıştı. Onu ilk kez böyle görüyordum. Genç bir kadını andırıyordu. “Gel bakalım’ demişti. “Dün yemeğini yememişsin. Olur mu? Haydi, bu sabah yumurtanı da bitireceksin, göreyim… Küçük lokmalar alıyoruz değil mi, hani öğrenmiştik…’ Kahvaltımı yaparken hiç konuşmamıştık. Güllü kameriyenin orada bir ötleğenin ara sıra şakımasını dinledik. Köşk sessiz, kimsesiz gibiydi. Ben babaanneme pek de benzemeyen bu kadınla karşılıklı oturup duruyordum. Tereyağlı son dilimimi de bitirirken babaannem, bahçe koltuğuna salınmış gevşek vücudunu hafifçe toplayarak, ardındaki çakıllarla bölüntülenen öbekten yükselen ıtır azmanından parmaklarını geçirip, burnuna götürüp koklamış, sonra derin bir soluk almıştı. “Oldu’ demişti, ‘gördün mü işte, aferin. Böylesi yaraşır sana. Fiyatlara dair fikrin olsa, önüne konan her şeyi yerdin. Bugün ne yapmayı düşünüyorsun bakalım, anlat bana.’ Heyecanlanmıştım, kızarmıştım. (…) “Seni Teslime hanımla Kadıköy çarşısına, alışverişe göndereceğim. Nasıl? Hoşuna gitti değil mi? Havuz yakalını, mavi çizgili soketlerini, sandaletlerini giydirsinler. Kadının elini sakın bırakma. Hatta sana Cemilzade’den bergamut şekeri de alabileceğini söyledim. Fazlaca oyalanmayın. Köşkte çok işimiz vardır. Önümüzdeki günlerde pek kıymetli, mühim misafirler ağırlayacağız. Teslime hanım da sanırım hazırlanmıştır. Tramvay uygundur yolunuz için. Bilirim treni daha çok sevmektesin.”

Bir Engin Konu ki…

Mutfak ve edebiyat, gastronomi ve edebiyat… Hangi isimle adlandırırsanız adlandırın, engin bir konu… Dünya edebiyatında da muhteşem sofraların kurulduğu pek çok örnek var. Ama bizim yazarlarımızın zengin dünyasıyla sınırlayacağım bu konudaki bir dizi yazıyı. Usta kalemlerimizden örneklerle edebiyatımızı bu yönüyle anlatmaya çalışacağım.

Önümüzdeki sayıda başka edebiyatçılarımızın kitaplarındaki unutulmaz yemek sahnelerinde buluşmak üzere…

MEVSİMLERDEN İSVEÇ Previous Post
MUTFAKTA YEREL ÜRÜNÜN ÖNEMİ Next Post