Dosya

Afyon Mutfağı: Haşhaşın, Kaymağın ve Sabrın Şehri

Anadolu’nun yol üstündeki sofrasından UNESCO Gastronomi Şehri’ne uzanan bir mutfak hafızası: Yazarımız Sinan Canlı’nın kaleminden Afyonkarahisar gastronomisi, ürün mirası ve sofra kültürü.

Published

on

Sinan Canlı

Bazı şehirleri ilk görüşte tanıdığınızı düşünürsünüz. Meydanını görür, çarşısında dolaşır, en meşhur yemeğini yer ve o şehir hakkında artık bir fikriniz olduğuna inanırsınız. Afyonkarahisar böyle bir şehir değildir. Afyon’u tanımak için birkaç defa gitmek, aynı sofraya farklı mevsimlerde oturmak, bir ustanın elindeki bıçağı, bir kadının açtığı hamuru, bir üreticinin kaymak için gösterdiği sabrı izlemek gerekir.

Yıllardır Afyonkarahisar’da düzenlenen gastronomi festivallerine, çalıştaylara ve çeşitli mesleki buluşmalara katılırım. Her gidişimde şehirde beni etkileyen yalnızca yediğim yemekler olmadı. Asıl dikkatimi çeken, gastronominin şehirde ortak bir mesele hâline gelmesiydi. Valiliği, belediyesi, üniversitesi, aşçıları, üreticileri, esnafı ve halkı aynı sofranın etrafında buluşabiliyor. Bir şehrin mutfağını dünyaya anlatabilmesi için önce kendi insanının o mutfağa inanması gerekir. Afyonkarahisar’da bu inancı açıkça görürsünüz.

Afyon denildiğinde akla önce sucuk, kaymak, lokum ve haşhaş gelir. Bunların her biri kıymetlidir; fakat Afyon mutfağını yalnızca dört meşhur ürüne indirgemek, büyük bir konağı kapısındaki tokmaktan ibaret saymak olur. Afyonkarahisar yemek kültürü; buğdayın, hayvancılığın, haşhaşın, mandacılığın, kış hazırlıklarının, düğünlerin, mahalle fırınlarının ve yolculukların meydana getirdiği geniş bir medeniyet sofrasıdır.

Anadolu’nun Yol Üstündeki Sofrası

Afyonkarahisar, Anadolu’nun batı yakasında doğu ile batıyı, kuzey ile güneyi birbirine bağlayan doğal bir geçiş noktasıdır. İstanbul’dan Antalya’ya, Ankara’dan İzmir’e uzanan yolların kesiştiği bu şehir, tarih boyunca yalnızca insanların değil; ürünlerin, alışkanlıkların ve pişirme tekniklerinin de karşılaştığı bir merkez olmuştur. Şehrin adının bir yanında sarp kayalığın üzerindeki Karahisar Kalesi, diğer yanında yüzyıllardır bu topraklarda yetiştirilen haşhaş vardır.

Bir şehrin kavşak noktasında bulunması, bazen onun kendine ait bir kimlik oluşturmasını zorlaştırır. Gelenler, geçenler, taşınan alışkanlıklar yerel olanı gölgede bırakabilir. Afyon’da ise tam tersi olmuş. Şehir, üzerinden geçen kültürleri kendi toprağının malzemeleriyle yoğurmuş ve sonunda çok belirgin bir mutfak karakteri meydana getirmiştir. Ege’ye yakındır ama klasik bir Ege mutfağı değildir. İç Anadolu’nun tahıl ve et kültürünü taşır ama onunla da sınırlı kalmaz. Bir yanında haşhaşlı hamur işleri, diğer yanında kaymaklı ekmek kadayıfı; bir sofrada bütün et, öteki sofrada ilibada dolması vardır.

Friglerden bugüne değişmeden gelmiş tariflerden söz etmek elbette tarih karşısında fazla iddialı olur. Bugünkü bükmenin ya da ağzıaçığın doğrudan Frig mutfağından kaldığını söyleyemeyiz. Fakat Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya arasındaki geniş coğrafyada güçlü bir kültür kuran Friglerin toprağa ve berekete verdikleri önemi biliyoruz. Bugün Ayazini’de, İhsaniye’de ve Frig Vadisi’nin köylerinde gördüğümüz üretim kültürü, aynı toprağın çağlar boyunca insanı beslemeye devam ettiğini hatırlatıyor.

Belki de Afyon mutfağını anlamaya çalışırken önce şunu kabul etmemiz gerekir: Bu mutfağın en önemli malzemesi tarih değil, devamlılıktır. İnsanlar değişmiş, devletler değişmiş, yollar değişmiş; fakat toprakla kurulan ilişki bütünüyle kopmamıştır. Bu nedenle Afyon mutfağında eskiyi yalnızca müzelerde değil, hâlâ kullanılan haşhaş taşında, mahalle fırınında, kazanlarda ve düğün sofralarında görebiliriz.

Evliya Çelebi’nin Gördüğü Afyon

Bir şehir hakkında yazarken Evliya Çelebi’ye bakmadan geçmek benim içime sinmez. Çünkü Evliya Çelebi yalnızca şehirlerin binalarını saymaz; insanını, çarşısını, inancını, kokusunu ve kendisinde bıraktığı duyguyu da anlatır. Bazen mübalağa eder, bazen mizaha kaçar ama şehre bakmayı bilir.

Evliya Çelebi, Seyahatnâme’nin dokuzuncu cildinde Afyonkarahisar’ı anlatırken kaleyi, bağları, bahçeleri ve şehrin bereketini birlikte ele alır. Karahisar Kalesi’ne çıkışın zahmetinden söz eder; zirveden baktığında gördüğü yeşilliği ve bolluğu hayranlıkla kaydeder. Dört asır önce bir seyyahın gördüğü bu manzara, bugün Afyon mutfağının arkasındaki üretim coğrafyasını anlamamıza yardım ediyor.

Aynı anlatıda yörede afyon yetiştirildiğini de görürüz. Bugün haşhaş daha çok tarım politikaları, izinler ve kontrollü üretim üzerinden konuşuluyor. Fakat Afyonlunun mutfaktaki haşhaşı; yağından, tohumundan ve ezmesinden doğar. Afyon sofrasındaki haşhaşın hikâyesi, emek ve bereket üzerinden okunmalıdır.

Evliya Çelebi’nin anlattığı eski Afyon’da imaretler, hanlar, hamamlar, dükkânlar, bağlar ve bahçeler vardır. Zengin ile fakirin aynı imaretten faydalanabilmesi, Osmanlı şehir kültüründe yemeğin sosyal yönünü de gösterir. Yemek, o çağlarda yalnızca evin içinde pişen bir ihtiyaç değildi; yolcuyu, yoksulu ve misafiri koruyan toplumsal bir düzenin parçasıydı. Afyon’un bugün de misafirini doyurmadan göndermeyen tavrında, o eski imaret ahlakının izlerini görmek mümkündür.

Afyon Haşhaşı: Topraktan Hamura Uzanan Hafıza

Afyon mutfağının kalbine giden yolun önemli duraklarından biri haşhaştır. Yörede “haşkeş” diye de söylenen haşhaş, burada yalnızca çöreğin üzerine serpilen bir süs değildir. Kavrulur, taşta ezilir, yağla buluşur, hamurun katlarına sürülür. Bükmeye, katmere, lokula, böreğe, pideye ve ev ekmeğine karakter verir.

Özgür Kızıldemir, Afyonkarahisar mutfak kültürü üzerine çalışmasında haşhaş ve haşhaş yağının yöre hamur işlerinde sık kullanıldığını anlatır. Bükme, katmer, haşhaşlı lokul, haşhaşlı börek, hamursuz, Afyon övmesi ve cızdırmayı bu kültürün örnekleri arasında sayar. Çalışmada geçen “haşhaş taşı”, yani kavrulmuş haşhaşı ezmek için kullanılan taş, bana göre başlı başına bir mutfak müzesidir. Çünkü bir mutfağın geçmişi bazen yazılı tariflerde değil, yıllarca aynı hareketi tekrar eden bir taşın yüzeyinde saklıdır.


Haşhaşın hamurla ilişkisi çok özeldir. Yağ, hamurun katlarının birbirinden ayrılmasını sağlar; ezilmiş tohum ise ağızda hem kavruk hem de derin bir tat bırakır. İyi yapılmış bir haşhaşlı bükmeyi yerken yalnızca hamur yemezsiniz. Taşta ezmenin, elde açmanın, katlamanın ve dinlendirmenin sonucunu yersiniz. Bu nedenle ev yapımı bükmeyle seri üretim arasında yalnızca malzeme farkı yoktur; zaman farkı vardır.

Afyon’da haşhaşlı hamur işlerinin önemli bir kısmı gösterişli değildir. Üzerinde soslar, köpükler, yabancı isimler bulunmaz. Fakat damağa yerleşen ve insanı yeniden aynı sofraya çağıran bir tarafı vardır. Gastronominin bazen en büyük yanılgısı, lezzeti sunumun büyüklüğüyle ölçmektir. Oysa Anadolu mutfağında nice büyük lezzet, mütevazı bir bezin altında dinlenen hamurdan çıkar.

Bükmenin mercimeklisi, patateslisi, ıspanaklısı ve peynirlisi yapılır. Burada asıl mesele iç harcın zenginliği değil, hamurun terbiyesidir. Haşhaşın miktarı, hamurun inceliği, katların dengesi ve fırının ısısı birlikte çalışır. Anadolu kadını bu hesabı çoğu zaman tartıyla değil, eliyle yapar. Biz bugün reçete standardizasyonunu konuşuyoruz; onların standardı yılların biriktirdiği el hafızasıydı.

Haşhaş, Afyon’da mutfak döngüsünün tamamına da dokunur. Tohumu ve yağı insanı beslerken, üretimden kalan küspe hayvan besiciliğinde değerlendirilir. Afyon Kaymağı’nın coğrafi işaret belgesinde mandaların yöre otlarının yanı sıra haşhaş küspesiyle beslenmesinin süte ve kaymağa kendine has bir lezzet kazandırdığı belirtilir. Yani tarladaki haşhaş, önce hamura, sonra mandanın yemine, oradan da kaymağa ulaşır. Afyon mutfağında ürünler birbirinden kopuk değildir; birbirini tamamlayan bir bereket zinciri vardır.

Afyon Kaymağı: Beyaz Bir Lezzetten Fazlası

Kaymak kelimesi Türkçede yalnızca bir süt ürününü anlatmaz. İyi olanın, seçkin olanın, en kıymetli bölümün karşılığı olarak da kullanılır. “İşin kaymağı” deriz. “Kaymak gibi” deriz. Bu benzetmelerin Afyon’da karşılığı gerçekten vardır.

Afyon Kaymağı’nın esas hammaddesi manda sütüdür. Manda sütünden elde edilen kaymak daha beyaz, daha yoğun ve daha dayanıklıdır. Ancak bu ürünün değerini yalnızca yağ oranıyla açıklamak doğru olmaz. Hayvanın beslendiği mera, yöredeki bitkiler, haşhaş küspesi, sütün işlenme biçimi ve ustanın ateşle kurduğu ilişki de lezzetin parçasıdır. Afyon Kaymağı’nın menşe adı olarak tescillenmesi bu yüzden önemlidir. Menşe adı, ürünün temel özelliklerinin doğrudan o coğrafyanın doğal ve beşerî şartlarından kaynaklandığını gösterir.


Kaymak yapımını izleyenler bilir. Sütün ateşle buluşmasından sonra yapılacak işlerin önemli bir kısmı beklemektir. Fakat beklemek boş durmak değildir. Isıyı takip etmek, yüzeyde meydana gelen tabakayı korumak, kabın dengesini gözetmek gerekir. Kaymağın narin yapısı sert müdahaleyi sevmez. Belki de bu nedenle iyi kaymak, Afyon insanının ağırbaşlı tarafına benzer. Kendini bağırarak anlatmaz; damağa değdiği anda kim olduğunu belli eder.

Bugün bazı yerlerde “Afyon kaymağı” adı altında sunulan her ürünün gerçek manda kaymağı olmadığını biliyoruz. Üretimin büyümesi, maliyet baskısı ve raf ömrü kaygısı geleneksel ürünlerde her zaman bir sınavdır. Coğrafi işaretin esas kıymeti de burada ortaya çıkar. Tescil, duvara asılacak bir belge değil; üretim usulünü, hammaddenin niteliğini ve ürünün itibarını koruma sorumluluğudur.

Ben kaymağın en doğru yerinin bazen sade bir kahvaltı sofrası olduğunu düşünürüm. İyi bir ekmek, biraz bal ya da vişne reçeli ve yanında Afyon Kaymağı… Böyle bir tabakta hiçbir malzemenin diğerinin önüne geçmesine gerek yoktur. Kaymak, kendisini göstermek için süse ihtiyaç duymaz. Ama ekmek kadayıfının üzerine konduğunda da tatlının bütün ağırlığını dengeler. Şerbetin keskinliğini yumuşatır, damağa ferahlık verir.

Sucuk: Bir Şehrin Hayvancılık Hafızası

Afyon sucuğunu yalnızca baharatlı bir et ürünü olarak görmek eksik olur. Sucuk, Anadolu insanının eti koruma bilgisidir. Soğutucunun, vakum paketinin ve modern lojistiğin olmadığı çağlarda etin tuz, baharat, kurutma ve fermantasyonla saklanabilmesi büyük bir mutfak zekâsıdır.

Afyonkarahisar’da hayvancılığın güçlü oluşu, sucuk ve pastırma üretimini doğal olarak geliştirmiştir. Afyon Sucuğu’nun coğrafi işaret şartnamesi, ürünün hammadde ve üretim karakterini ayrıntılı biçimde koruma altına alır. Bu tescilin anlamını doğru okumak gerekir. Bir belge, sucuğu bir gecede daha lezzetli yapmaz. Afyon sucuğunun değerini ortaya çıkaran yine üretici, kasap ve ustadır. Fakat tescil, bu emeğin adını korur.

İyi sucuk, baharatın arkasına saklanan et değildir. Etin tadını tamamen örten aşırı sarımsak ve baharat, çoğu zaman hammaddenin zayıflığını gizler. Doğru sucukta et, yağ, sarımsak, tuz ve baharat birbiriyle kavga etmez. Tavaya girdiğinde gereğinden fazla su bırakmaz, yakıcı bir tuzlulukla damağı yormaz. Usta, sucuğu yalnızca doldurmaz; ona zaman verir.

Lokum: Yolcunun Yanında Götürdüğü Şehir

Afyonkarahisar’ın kavşak şehir oluşu, mutfak ürünlerinin Türkiye’ye yayılmasında önemli rol oynamıştır. Demiryolunun ve karayollarının şehirden geçmesi, uzun yıllar boyunca yolcuların sucuk, kaymaklı şeker ve lokum alarak Afyon’dan ayrılmasını sağladı. Bir bakıma Afyon’un ilk gastronomi elçileri, elinde paketlerle trene ve otobüse binen yolculardı.

Lokumun temelinde şeker, nişasta ve su vardır; fakat iyi lokumda asıl mesele bu malzemelerin sabırla ve doğru kıvamda pişirilmesidir. Kaymaklı, cevizli, fıstıklı ve farklı çeşitleri yapılabilir. Afyon’un lokum dünyasındaki en belirgin farklarından biri, şehirdeki kaymak kültürüyle lokum ustalığının birleşmesidir.

İyi lokum dişe yapışıp kalmaz, nişasta tadı vermez, ağızda sert bir şeker yükü bırakmaz. Ustanın mahareti, şekerin gücünü zarafete dönüştürebilmesindedir. Kaymaklı lokumda ise bu denge daha da hassastır. Kaymağın yağlı ve sütlü yapısıyla lokumun şekerli dokusu birbirini taşımalıdır.

Afyonkarahisar, 2024 yılında 114,7 metre uzunluğundaki lokumla “dünyanın en uzun lokumu” Guinness Dünya Rekoru’nu kırdı. Rekor elbette dikkat çekicidir; fakat o uzun lokumun asıl anlamı, yüzlerce yıllık ustalığın yeni bir anlatım yolu bulmasıdır. Rekor geçici bir gündem olabilir, ustalık ise kuşaktan kuşağa taşınır.

Kaymaklı Ekmek Kadayıfı: İki Büyük Ürünün Buluşması

Afyon Kaymaklı Ekmek Kadayıfı, şehrin mutfak aklını tek tabakta anlatan yemeklerden biridir. Yoğun gözenekli ekmek kadayıfı şerbeti içine çeker; üzerine gerçek Afyon Kaymağı konur. Tatlının sıcak ya da ılık gövdesiyle kaymağın serin, sütlü yapısı birbirini dengeler.

Türk Patent ve Marka Kurumunun tescil tanımında ekmek kadayıfının ekmeklik buğday unu, su, yaş maya ve tuzla hazırlanan gözenekli bir tabandan yapıldığı; şerbetle pişirildiği ve coğrafi işaretli Afyon Kaymağı ile servis edilmesi gerektiği belirtilir. Bu şart, kaymağın tatlının üzerine sonradan eklenen bir süs olmadığını gösterir. Kaymak, tarifin asli unsurudur.

İyi ekmek kadayıfı şerbetin içinde dağılmaz. Ortası kuru kalmaz, yüzeyi hamurlaşmaz. Tatlıyı yapan usta, şerbeti bir anda üzerine boca edip beklemez; kadayıfın ne kadarını, hangi hızda çekeceğini bilir. Afyon’a gidip de kaymaklı ekmek kadayıfını yalnızca “tatlı” diye yiyip geçmek bana göre haksızlıktır. O tabakta buğday, şeker, manda sütü, ustalık ve şehir markası birlikte durur.

Bükme, Ağzıaçık ve Mahalle Fırınının Hafızası

Afyon mutfağının tanıtımında sucuk, kaymak ve lokumun gölgesinde kalan büyük bir hamur işi dünyası vardır. Bükme, ağzıaçık, katmer, haşhaşlı pide, lokul, ocak bükmesi, nohut çöreği, velense, cızdırma, şepit ve daha niceleri bu dünyanın parçalarıdır.

Bükme, Afyon’un en karakterli lezzetlerinden biridir. Adı, hamurun katlanmasından ve bükülmesinden gelir. Haşhaşla yağlanan katların arasına mercimek, patates, peynir ya da ıspanak konabilir. Yanında vişne hoşafı içildiğinde yağlı hamurla meyvenin ekşi-tatlı dengesi güzel bir uyum kurar.


Ağzıaçık ise adından da anlaşılacağı üzere üstü tamamen kapanmayan, iç harcı görünen bir hamur işidir. Kıymalı ya da peynirli çeşitleri yapılır. Hamurun kenarlarının biçimi, iç harcın dengesi ve fırında aldığı renk, yapan kişinin ustalığını ele verir. Bu tür yemekler bize Anadolu mutfağında biçimin de bir dil olduğunu hatırlatır.

Eskiden mahalle fırını yalnızca ekmek pişirilen yer değildi. Evlerde hazırlanan tepsiler oraya gönderilir, sırayla fırına girer, pişen yemekler yeniden eve taşınırdı. Fırıncı her evin tepsisini tanır, hangi hamurun ne kadar ateş istediğini bilirdi. Bugün mutfaklarımız büyüdü, fırınlarımız modernleşti; fakat mahalle fırınının kurduğu sosyal düzen zayıfladı. Birlikte pişirmekten bireysel tüketime geçtik.

Et Yemekleri ve Büyük Kazan Geleneği

Afyonkarahisar mutfağında et güçlü bir yere sahiptir. Bütün et, Afyon kebabı, paça, çullama köfte, duvaklı hindi, zürbiye, tas kebabı, keşkek ve pilav üstü kavurma bu geleneğin önemli yemeklerindendir. Yörede et yemeklerinin çoğu zaman kendi yağıyla pişirilmesi, lezzetin dışarıdan eklenen ağır soslarla değil hammaddenin kendisiyle kurulmasını sağlar.

Bütün et, adının sadeliği kadar ciddi bir yemek bilgisini içinde taşır. Büyük parça etin doğru ateşte, liflerini kurutmadan pişirilmesi gerekir. Modern mutfakta küçük parçalara ayrılmış et daha hızlı pişer; fakat büyük parçanın lezzeti ve suyu kendi içinde kalır. Sabır burada da tarifin ana malzemesidir.

Keşkek ise Anadolu’nun pek çok şehrinde görülür ama her şehir onu kendi üretim kültürüne göre yorumlar. Afyon keşkeğinde göce, et, ilikli kemik ve bazı tariflerde kaymak bir araya gelir. Büyük kazanlarda, uzun süre pişen keşkek düğünün, topluluğun ve imecenin yemeğidir. Tek kişilik yapılmaz; zaten ruhuna da uymaz.

Sıra Yemeği: Sofranın Bir Usulü Vardır

Afyonkarahisar yemek kültürünün dikkate değer taraflarından biri sıra yemeğidir. Düğün, doğum, asker uğurlaması ve benzeri toplu günlerde kurulan sofralarda yemekler rastgele gelmez. Çorbayla başlanır; ardından et, mevsimlik sebze, börek ve vişne hoşafı gelir. Tatlıdan sonra bamya yemeğinin ikram edilmesi, bugünün yemek sıralamasına alışmış insanlar için şaşırtıcı olabilir. Oysa bu son yemek, sofranın bittiğini haber veren bir işarettir.

Sıra yemeği bize sofranın yalnızca ne yenildiğiyle değil, nasıl yenildiğiyle de ilgili olduğunu gösterir. Kimin önce oturacağı, yemeğin hangi sırayla geleceği, misafire nasıl ikram edileceği, sofradan ne zaman kalkılacağı bir görgü düzenidir. Bu düzen, insanları aynı masada eşitler; yemeği bireysel bir tüketim olmaktan çıkarıp müşterek bir hafızaya dönüştürür.

UNESCO Unvanından Sonra Asıl Mesele

Afyonkarahisar, 2019 yılında UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’na gastronomi alanında katıldı. Bu, şehir için değerli bir tanınmadır. Ancak hiçbir unvan, kendi başına bir mutfağı korumaz. Unvanın içini üreticiyle, eğitimle, kayıt altına alınmış tariflerle, nitelikli işletmelerle ve genç ustalarla doldurmak gerekir.

Şehirde düzenlenen gastronomi festivallerinin, çalıştayların ve uluslararası buluşmaların kıymeti burada ortaya çıkıyor. Bunlar yalnızca kalabalık toplamak için yapılırsa etkisi birkaç gün sürer. Ama yerel üreticiyi görünür kılar, çırak yetiştirir, kadın emeğini destekler, geleneksel ürünün niteliğini korur ve çocuklara kendi mutfağını anlatırsa bir şehrin geleceğini değiştirir.

Afyon’un önündeki asıl görev, meşhur olanı daha çok satmak kadar gölgede kalanı da yaşatmaktır. Kaymak ve sucuk elbette şehrin büyük değerleridir. Fakat ilibada dolmasını, göce köftesini, sakala çarpan çorbasını, zürbiyeyi, velenseyi, ağzıaçığı, bükmeyi ve mahalle fırını kültürünü kaybedersek mutfağın bütünlüğünü kaybederiz.

Geleceğe Bırakılacak Miras

Bir mutfağı korumanın yolu onu cam fanusun içine koymak değildir. Tarif yaşayacak, değişen hayata ayak uyduracak; fakat özünü oluşturan malzeme, yöntem ve hikâye korunacaktır. Genç bir aşçı bükmeyi yeni bir sunumla yorumlayabilir. Yeter ki haşhaşın nereden geldiğini, hamurun neden katlandığını, o yemeğin hangi sofrada paylaşıldığını bilsin.

Çocuklarımız dünya mutfaklarını tanısın, yeni tatlara açık olsun. Buna itirazım yok. Ama kendi mahallesindeki fırında neden haşhaşlı ekmek yapıldığını da bilsin. Hamburgerin hikâyesini okurken keşkeğin hangi günlerde kaynadığını unutmasın. Pizza hamurunu tanırken lokulun bayram sabahındaki yerini de öğrensin.

Çünkü bir millet önce tariflerini unutmaz. Önce hikâyelerini unutur. Sonra sofralarını, üreticisini ve nihayet kimliğini… Afyonkarahisar bu bakımdan bize güçlü bir ders veriyor: Toprağın verdiğini, ustanın bildiğini ve sofranın birleştirdiğini birlikte korumak gerekir.

Son Söz

Ben gastronomiyi hiçbir zaman yalnızca tabaktaki yemek olarak görmedim. Bir kaşık kaymakta mandacının emeğini, bir dilim sucukta kasabın sabrını, bir avuç haşhaşta çiftçinin duasını, bir kazan keşkekte komşuluğu, bir lokum parçasında ustanın ömrünü gördüm.

Belki de bu yüzden Afyon’dan dönerken yanıma aldığım en kıymetli şey sucuk ya da lokum değil, bu şehrin bana yeniden hatırlattığı hakikattir: Toprağına sahip çıkan şehirler kimliğini de korur; mutfağına sahip çıkan milletler ise geleceğini.

Sofralar yalnızca karın doyurmaz. Bir medeniyetin hafızasını nesilden nesile taşıyan en sessiz, ama en güçlü mekteplerdir. Afyonkarahisar da o mektebin hâlâ dimdik ayakta duran en kıymetli sınıflarından biridir.


Sonnotlar & Kaynakça

  1. Afyonkarahisar İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, ‘Tarihçe’ ve şehir tanıtım kaynakları.
  2. Evliya Çelebi, Seyahatnâme, IX. Kitap, Afyonkarahisar bölümü.
  3. Özgür Kızıldemir, ‘Afyonkarahisar Mutfak Kültürü Üzerine Bir Değerlendirme’, 2019.
  4. Türk Patent ve Marka Kurumu, Afyon Kaymağı Coğrafi İşaret Tescil Belgesi, Tescil No: 115.
  5. Türk Patent ve Marka Kurumu, Afyon Sucuğu Coğrafi İşaret Sicil ve Tescil Bilgileri.
  6. Guinness World Records, ‘Longest Turkish Delight’, Afyon Gastro Festival, 2024.
  7. Türk Patent ve Marka Kurumu, Afyon Kaymaklı Ekmek Kadayıfı Tescil Belgesi, Tescil No: 473, 11 Aralık 2019.
  8. UNESCO Creative Cities Network, ‘Afyonkarahisar’, Gastronomy, member since 2019.

Tüm hakları saklıdır © 2019 Mutfak Magazin