BİR TÜRLÜ KENDİMİZ OLAMADIK

adnans-kendimiz-05Son elli yılda; komünist, faşist, milliyetçi, çağdaş ya da gerici olduk. Kültürlü ya da kültürsüz olduk. Özetle hep kategorize edildik; yani her şey olduk ama nedense bir türlü kendimiz olamadık. Üç tarafı denizler ile çevrili, bereketli topraklar üzerinde kurulmuş bir ülkenin şanslı yaşayanları olarak kendimize yetmeyi becerebilseydik, bu durumda olur muyduk? Sanmıyorum.

Ben ekonomist değilim; sade vatandaş olarak, mutlaka bu ülkenin aklı erenlerinin bir bildiği vardır diye düşünüyordum. Sonra geldiğimiz duruma bakıyorum ve dehşete düşüyorum “bu ülke, bu aklı erenler sayesinde bu durumlara düşmüş olabilir mi acaba,” diye.

Mutfakla ne alakası var bunların diyorsunuz ama söyleyelim. Bu ülkenin kadınları ve erkekleri ülke meselelerine “Neden? Niçin? Nasıl?” gibi sorular ile yaklaşabilselerdi ve ülkenin geleceği ile kendi gelecekleri arasında ilgi kurmayı başarabilselerdi bunlar yaşanır mıydı? Elbette hayır…

Biz genel olarak hangi konularda düşünmek veya düşünmemek gerektiğini karıştırıyoruz gibi geliyor bana.

Mutfağımız ile ilgili yazılanları ve yazanları, on beş günde bir yemek kitabı basanları, televizyonlarda program yapanları araştırın; sorun, nedir bunların mutfak geçmişleri, göreceksiniz daha doğru tespitler yapacaksınız.

Batı ya da Doğu hayranları fark etmez, aralarında kimlikli duruşunuzla adam gibi adamlar olarak onlarla dalga geçebileceksiniz.

Mutfak emek demektir; o yüzden yerli, yabancı bütün mutfaklara şüphesiz saygı duymalıyız. Ancak yabancı mutfak hayranlığına saplantılı olanlara emin olun, biraz dur bakalım diyebilmeliyiz. Onlar “Creme brulee” dediklerinde “Kaymaçina”dan bahsedebiliriz; “Ravioli” dediklerinde “Pirohi”yi anlatabiliriz; Paris, Londra, Roma dediklerinde, Asya ile Avrupa’yı birleştiren, bilinen on dört bin yıldır yaşam sağlayan bir kültürler coğrafyasından, İstanbul denen şaheserden övgüyle söz edebiliriz.

Onlar Fransız mutfağı, İtalyan mutfağı, Uzak Doğu mutfağı ile ilgili nutuk attıklarında, bu coğrafyanın; buğdayın, üzümün, zeytinin ana yurdu olduğunu söyleyebiliriz. Hititlerden Selçukluya, dünyanın en büyük imparatorluğu ile adalet dağıtan Osmanlı’nın ve ayrılmaz parçaları Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Arap, Kürt, Çerkez, Acem, Arnavut, Laz, Boşnak, Alevi, Bektaşi, Muhacir ve Yörükler gibi yüzlerce kadim topluluğun bu topraklar üzerinde binlerce yılda yarattığı muhteşem mutfak kültürünün bugünkü sahibiyim diyebiliriz.

Çerkez Tavuğu, Arnavut Ciğeri, Balkan Paçası, Kürt Böreği, Cacıklı Arap Köfte, Ermeni Topiği, Rum Plakisi, Papaz Yahnisi, İmam Bayıldı, Damat Paçası, Hanımgöbeği, Selçuklu Nokulu, Osmanlı Şerbetleri, Kastamonu Tandırı, Konya Furun Kebabı, Çayeli Fasulyesi, Rumeli İşkembesi, Bafra Pidesi, Tokat Kebabı, Antep Baklavası, Trabzon Mıhlaması, Hatay Künefesi, Amasya Keşkeği, Kırklareli Köftesi, Van Cacığı, Siirt Perde Pilavı, Sivas Kelle Tatlısı… Böyle abartısız saatlerce yazılabilir.

Sadece biraz düşündükten sonra, bu ülkenin mutfaklarının ne kadar zengin olduğuna siz karar vereceksiniz.

YILDIZ SAVAŞLARI BAŞLIYOR Previous Post
MUTFAK PENCERESİNDEN ANILARIMIZ VE UMUTLARIMIZ Next Post