Connect with us

Haberler

KOPI LUWAK! BİRİLERİ BU EZİYETE DUR DEMELİ

Bu kahve türünü kavurmak ve kendi tüketici ağıma ulaştırmak ile ilgili fikrimi ise şu şekilde belirteyim: Asla ve asla!

Yayınlanma zamanı

-

Kahve konusu, günümüzün en popüler konularından bir tanesi. Milyon dolarlık zincir işletmelerin, kahve tüketimini körüklemek maksadı ile televizyon, sinema, sosyal medya gibi mecralarda, ürün yerleştirme metoduyla bireylerin bilinç altına sistemli bir şekilde ulaşması neticesinde, “kahve içmek” zamanımızın en “moda” ve kendine ait felsefe yaratan tüketim alışkanlıklarından birisi haline geldi.

Eskiden kahveye ilişkin diyaloglarımız “Kahvenizi nasıl alırsınız?” sorusuna verilen “sade, orta, şekerli” cevapları ile sınırlı iken, 40 yıllık hatırı bir kenarda dursun, bir fincan kahve üzerine saatlerce konuşabiliyoruz.


Hal böyle olunca, kahve ile profesyonel olarak ilgilenen biri olarak, konuyla alakalı bir çok ilginç soru ile karşı karşıya kalıyorum. Son günlerde bu sorulardan en popüler olanı, “Kopi Luwak”a ithafen sorulan “Kedi dışkısından yapılan bir kahve varmış. Acayip de pahalıymış. Nedir olayı abi?” oluyor.

Her şeyden önce, bireysel hijyen takıntıları OCD’nin yalnızca bir seviye altında bir kişi olarak, hayvan dışkısı ile içli dışlı olmuş gıda maddeleri ile ilgili gayet sert bir duruşum var. Ancak itiraf etmeliyim ki profesyonel merak ve araştırmacılık adına ilgili coğrafyada bu kahveyi bir kez tatmışlığım var.

Bu kahve türünü kavurmak ve kendi tüketici ağıma ulaştırmak ile ilgili fikrimi ise şu şekilde belirteyim: Asla ve asla!

Kedi dışkısından yapılan kahve mevzusunu ilk kez şu an ve benden duyanlar için kısaca açıklayayım: “Kopi” Endonezya dilinde kahve anlamına gelmektedir. Anavatanı Güneydoğu Asya olan Misk kedisi (Luwak) adlı, kısa bacaklı, uzun kuyruklu, rakun suratlı hayvanın temel besin maddelerinden biri kahve meyvesidir. Kahve ile beslenen bu canlı, hazmedemediği ve mide asitleriyle fermente olmuş çekirdekleri doğal yoldan sindirim sisteminden atar. Dışkılanmış çekirdekler toplayıcılar tarafından toplanarak temizlenir ve dünyanın en pahalı tüketim maddelerinden birisi olarak satılır.


Konuyu kimyasal açıdan özetlemek gerekirse, mide asitleri, kahve çekirdeklerindeki proteinin yapısını değiştirerek asit oranının düşmesine sebep olmakta, bu da çok yumuşak içimli bir kahve ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Ancak düşük asidite kolay içimli bir kahve anlamına gelse de en kıymetli kahvelerin yüksekte yetişen, yüksek asiditeye, dolayısıyla daha güçlü aromaya sahip kahveler olduğunu unutmamak gerekir.  

Buluş, Endonezya’nın kahve plantasyonlarına dalan ve ürün için zararlı hayvanlar kategorisine girmesinden dolayı telef edilen bu canlı adına ilk önceleri yaşama şansı anlamına gelse de suistimal mekanizması çalışmakta gecikmemiş, korunma fikri kısa sürede yerini kafeslerde tutsaklığa bırakmıştır. Öyle ki çok küçük kafeslerde, sadece önüne koyulan kahve ile beslenen (ki doğal ortamında, başka meyveler, küçük böcekler ve sürüngenler de bu zavallı hayvanın besin kaynaklarını oluşturmaktadır) canlılar, temel standartların karşılanmadığı esaret altında, belki ölümden beter bir hayatı yaşamaktadırlar.

Uzmanlara göre Luwak kahvesini özel kılan şey, çekirdeklerin mide asidiyle fermente olmasının yanı sıra, kedinin, kendine has gelişmiş koku ve tat alma mekanizmalarını kullanarak, doğal ortamda en güzel kahve meyvelerini seçip yemesidir. Ancak kafeslerde baskı altında tutulan bu canlılar, çoğu zaman kalitesiz ve beklemiş kahvelerle beslenmektedirler.

Rant hırsının gözlerini bürüdüğü bir insanoğlundan daha tehlikeli bir yaratık düşünebiliyor musunuz? Elbette ki hayır. Derinlemesine baktığınızda, aslında kahveden ve kahve kültüründen zerrece anlamayan kitlelere daha fazla para harcatarak kendilerini daha iyi ve daha özel hissettirmek için uydurulmuş bu lüks tüketim ürününü elde etmek için, bir başka hayvan türüne daha insafsızca eziyet ediliyor ve doğası ile oynanıyor.


Başlarda, doğal ortamda toplanan Kopi Luwak kahvesi satışı dünyada yaklaşık 500 kg iken, şu an tonlarca üretim söz konusu. Üstelik hangisinin yabanıl, hangisinin kafesteki Misk kedisinden elde edildiğini anlamanın pek yolu da yok.

Ancak tüketim ekonomisinin tabiatı gereği, her trend, zaman içerisinde bir “karşı trend” yaratıyor. Başlarda, doğal ortamda üretilen Kopi Luwak’a oldukça rağbet eden ve çuvalla para ödeyen batılılar, şimdilerde hayvanlara zulmedilerek üretilen bu utanç verici ürünü geri çevirmekte, hatta Kopi Luwak satan veya servis eden işletmeleri protesto etmektedirler. Kısacası tarih tekerrür ediyor: “Zenginler kürk giyer.” / “Hayır, kürkü için hayvan öldürmek cinayettir!”; “Pırlanta, kadınların en yakın arkadaşıdır.” / “Hayır, insan kanı ile kirlenmiş mücevherat istemiyoruz!”
İnsanoğlu, mizaç olarak önce yıkıp, yok edip, sonra onarmaya, korumaya çalışıyor.

Neyse ki içinden dışkı geçen organları iştahla tüketen güzel yurdumun insanları, şahsıma oldukça hayret veren bir biçimde, bu ürünü fazlaca mide bulandırıcı buldu da bu global suçun parçası ve destekleyicisi olmaktan kurtulduk. Luwak’ları rahat bırakın! Talep olmazsa arz olmaz.

Talep etmemenizi saygılarımla arz ederim.

Tamamını Oku

Haberler

Beyaz Saray’dan Tarlaya: 2026 Julia Child Ödülü Sam Kass’ın

2026 Julia Child Ödülü, Obama döneminin Beyaz Saray Şefi ve Let’s Move! mimarı Sam Kass’a verildi. Hibe parasını üç sivil topluma bağışlayan Kass, şef-aktivist figürünün küresel sembollerinden.

Published

on

Bir şefin politikayla ne işi olabilir? Sam Kass’ın hayatı, bu sorunun cevabının ne kadar geniş olabileceğini gösteren ender bir öykü. Bu hafta Julia Child Vakfı, 2026 Julia Child Ödülü’nün on ikinci sahibi olarak Kass’ı seçtiğini duyurdu — Jacques Pépin, Rick Bayless, José Andrés, Alice Waters ve Bobby Stuckey gibi isimlerden sonra gelen, ağır bir miras.

Ödül, “Amerika’nın yemek yapma, yeme ve içme biçiminde köklü bir fark yaratan” isimlere veriliyor. Vakıf başkanı Eric W. Spivey’nin sözleriyle Kass, “yemeğin iyilik için güçlü bir araç olabileceğine inanan Julia’nın felsefesini bedenleştiren biri.” Cümle bir ödül takdimi gibi değil; bir hayat özeti gibi okunuyor.

Şikago Mutfağından Beyaz Saray’a

Sam Kass’ı sıradan bir şef olarak tanımlamak haksızlık olur. Şikago’da Obama ailesinin özel şefi olarak başladığı kariyeri, 2009’da bambaşka bir yere taşındı: Beyaz Saray’a aşçı olarak girdi, kısa sürede Başkan’ın Sağlıklı Gıda Girişimleri Üst Düzey Politika Danışmanı oldu. Tarihte bu pozisyonda bulunan tek şefti.

O dönemde Michelle Obama’nın başlattığı Let’s Move! kampanyasının mimarlarından biriydi. Çocukluk obezitesiyle mücadele eden, okul yemeklerinin standartlarını yeniden yazan, Amerika’nın gıda haritasını yeniden çizmeye çalışan bir hareket. Beyaz Saray’ın Güney Bahçesi’nde 1.100 metrekarelik organik sebze bahçesini kuran ekibin başındaydı; o bahçe, Eleanor Roosevelt’in Zafer Bahçesi’nden bu yana Beyaz Saray’daki ilk yenebilir bahçeydi.

Sam Kass, Beyaz Saray Sebze Bahçesi'nde Michelle Obama ile birlikte Bancroft İlkokulu öğrencilerine bahçecilik öğretirken (2009)
Sam Kass, Beyaz Saray Sebze Bahçesi’nin açılışında Michelle Obama ile birlikte Bancroft İlkokulu öğrencilerine fidan dikmeyi öğretirken (Nisan 2009).

Yemek Bir Politika Aracı

Kass’ın yıllar içinde tekrarladığı bir cümle var: “Yemek, çocukluğun en güçlü hafızasıdır. Bir çocuğun beslenme alışkanlığını değiştirirseniz, bir nesli değiştirirsiniz.” Bu cümle hem Let’s Move! kampanyasının özetiydi hem de onun siyasi felsefesinin temeli. Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra rotasını korudu: çevre dostu yatırım fonu Acre Venture Partners’ın kurucu ortağı oldu, sürdürülebilir gıda teknolojisi girişimlerine destek vermeye başladı. 2018’de yayımladığı “Eat a Little Better” kitabı, gündelik tüketim alışkanlıklarını iklim kriziyle bağlayan ender popüler metinlerden biri.

Bugün dünyada gıda politikasını ciddi biçimde tartışan, küresel biyoçeşitlilik ve gıda sistemleri üzerinde çalışan figürler arasında ön sıralarda yer alıyor. Birleşmiş Milletler iklim toplantılarında konuşmacı olarak boy gösteriyor, büyük gıda şirketlerine sürdürülebilir tedarik konusunda danışmanlık veriyor.

50 Bin Dolar ve Üç Kurum

Ödülle birlikte Julia Child Vakfı, Kass’a 50.000 dolarlık bir hibe veriyor. Kass bu parayı kendisi için değil, üç kuruma bölüştürmeyi tercih etti: Urban Growers Collective (kentsel tarım eğitimi), American Farmland Trust (tarım arazilerinin korunması) ve God’s Love We Deliver (hastalara yemek ulaştıran sivil toplum kuruluşu). Üç ad, Kass’ın yıllardır savunduğu üç eksen: üretim, koruma, dayanışma.

Resmi takdim töreni 2026 sonbaharında özel bir etkinlikle yapılacak. Daha önceki sahipler arasında Jacques Pépin (2015), Rick Bayless (2016), José Andrés (2019), Alice Waters (2024) ve Bobby Stuckey (2025) bulunuyor. Liste başlı başına bir gastronomi tarihi okuması: yalnızca büyük şefler değil, yemeği bir kültürel ve toplumsal güç olarak gören isimler ödüllendirilmiş.

Türk Sofrasından Bakınca

Sam Kass’ın hikayesi Türkiye için neden önemli? Çünkü burada da artık aynı soruları soruyoruz. Şehir okullarında çocukların ne yediği, kantin standartlarının nasıl yazıldığı, yerel üreticinin nasıl korunacağı, hangi tarlanın kim için sürüldüğü… Beslenme rehberlerinin kim tarafından nasıl yazıldığı sorusu, Türkiye’de de uzun yıllardır gündemde.

Türkiye’de “şef-aktivist” figürü henüz yerleşmedi. Ünlü şeflerimiz var, çok başarılı olanları var; ama Beyaz Saray danışmanlığına, BM kürsüsüne, sürdürülebilir tarım fonuna kadar uzanan bir yörünge henüz kurulmadı. Kass’ın hikayesi, mutfağın yalnızca pişirme sanatı değil bir kamu sağlığı, çevre ve sosyal adalet meselesi olarak da görülebileceğini hatırlatıyor.

Belki bir gün, Anadolu’nun bin yıllık tahıl çeşitlerini koruyan, kent okullarına yerel sofra getiren, gıda politikasını mutfaktan yazan bir Türk şef de aynı kürsüde olur. O güne kadar Sam Kass’ın yörüngesi, bize yemeğin ne kadar büyük bir şey olabileceğini hatırlatmaya devam edecek.

Tamamını Oku

Haberler

Ozempic Sofraya Geldi: Gıda Endüstrisi GLP-1 Çağına Nasıl Uyum Sağlıyor?

GLP-1 ilaçları (Ozempic, Wegovy, Mounjaro) yalnızca iştahı değil, gıda endüstrisini de yeniden şekillendiriyor. Nestlé’den Co-op’a markalar ‘GLP-1 dostu’ hatlar açıyor.

Published

on

Bir ilacın bütün bir endüstriyi nasıl yeniden şekillendirdiğini görmek istiyorsanız, bugün herhangi bir İngiliz süpermarketinin hazır yemek rafına bakın. Co-op’un yeni serisinde küçük raflarda küçük kutular var: 350 gramlık porsiyonlar, 25 gramın üzerinde protein, çoklu sebze, “GLP-1 dostu” etiketi. Nestlé’nin Amerika’da piyasaya sürdüğü Vital Pursuit markası aynı mantıkta — daha az gıda, daha çok besin. Conagra Brands kendi Healthy Choice yemeklerinin bir kısmını yeniden etiketledi. Bu, gıda endüstrisinin son on yıldaki en sessiz ama en köklü dönüşümü.

Sebebi tek başına Ozempic değil. Wegovy, Mounjaro, Zepbound — GLP-1 reseptör agonisti adı verilen ilaç sınıfı tahmin edilenin çok ötesinde yayıldı. Yalnızca Amerika’da 15 milyona yakın insan bu ilaçları kullanıyor. Türkiye’de de Ozempic’in eczane rafları arasında dolaşan ünü artık herkesin bildiği bir hikaye. Fakat asıl soru tıbbi değil: İştahını kaybeden bir nesil, gıda endüstrisinin tabağına ne olur?

İştah Düşünce Sepet Değişiyor

Cornell Üniversitesi’nin 2025 sonunda yayımladığı araştırma, GLP-1 kullanıcılarının alışveriş alışkanlıklarını adım adım takip etti. Tablo netti: taze sebze tüketimi yüzde 55 arttı, yoğurt yüzde 32, taze tavuk yüzde 31, protein tozları ve protein barları sırasıyla yüzde 30 ve 29. Buna karşılık şekerli içecekler, atıştırmalıklar ve hazır işlenmiş gıdalar belirgin biçimde geriledi. Bir başka deyişle: ilaç tek başına değil, alışveriş sepetlerini de değiştirdi.

Endüstri bu sinyali geç almadı. Bloomberg ve Food Dive raporlarına göre yalnızca son 12 ay içinde “küçük porsiyon + yüksek protein + yüksek lif” formülüyle pazara sürülen yeni ürün sayısı binin üzerinde. Nestlé “Vital Pursuit”u 12 farklı SKU ile başlattı; her bir yemek 350 kalori altında, 25 gram civarında protein içeriyor. Co-op İngiltere’de altı çeşitlik bir “GLP-1 friendly” hazır yemek hattı kurdu. Amerikan zincir Conagra, “GLP-1 friendly” etiketini doğrudan ambalaja taşıdı.

Küçük porsiyon, yüksek besin: Yeni nesil GLP-1 dostu yemekler

Tat Algısı da Değişiyor

İlginç olan, GLP-1 ilaçlarının yalnızca iştahı değil, tat algısını da etkilemesi. Kullanıcılar yağlı yiyeceklerden tiksindiklerini, aşırı tatlının mide bulantısı yarattığını söylüyor. Aroma ve doku tercihleri kayıyor — hafif, sade, lezzetin abartılmadığı yemekler öne çıkıyor. Bu, yıllarca “daha yoğun, daha doyurucu, daha cesur” diye reklam yapan gıda devleri için bir tür ters yön. Aniden, “az ama doğru” yeni satış argümanına dönüştü.

Lif konusu da yeniden gündemde. GLP-1 ilaçları sindirimi yavaşlattığı için yan etki olarak kabızlık yaygın. Bu yüzden gıda mühendisleri tarifleri yeniden yazıyor: chia, keten tohumu, baklagil unu, prebiyotik lif takviyesi. Yoğurt segmentinde “yüksek protein + ek lif” kombinasyonu zaten klasik olmuş durumda.

Whey Krizinden Bir Sonraki Adıma

Mutfak Magazin’de daha önce Ozempic’in whey protein endüstrisinde yarattığı krizi uzun uzun yazdık. O hikayenin diğer yüzü budur: arz sarsılırken talep biçim değiştirdi. Yüksek dozda whey içen kas kütlesi koruma kullanıcılarının yanına şimdi GLP-1 kullanıcılarının yeni profili eklendi. Süt endüstrisi, soya, bezelye proteini ve mantar bazlı protein kaynakları yarışı bu dalganın üzerinde gidiyor.

Önümüzdeki birkaç yıl içinde gıda mağazalarında ayrı bir “GLP-1 reyonu” görmek pekala mümkün. Hatta birkaç süpermarket zinciri pilot olarak bunu denedi bile. Bu, gıda endüstrisinin “diyet” kavramını ilk kez bu kadar somut bir ilaç sınıfı etrafında yeniden tanımladığı an.

Türkiye Sofrası İçin Anlamı Ne?

Türkiye’de “porsiyon” kelimesi sofra kültürünün tam tersi anlamına gelir. Sofra geniş, mezeler bol, çorba ekmeğin yanında, ana yemek pilavla, tatlı kaçınılmaz. Şimdi bu kültüre küçük porsiyon, yüksek protein, denetimli ölçü dayatan bir ilaç sınıfı geliyor. Endüstri Türkiye pazarına bu ürünleri getirdiğinde sorulacak ilk soru kalori ya da protein değil: “Bizim sofra alışkanlıklarımıza nasıl yerleşecek?”

Sıvı yoğurt yerine süzme yüksek proteinli yoğurt; ekmeksiz mezeler; bulgur pilavı yerine kinoa karışımları; börek tabağında balık fileto… Sofranın değişeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Asıl tartışma şu: Bu değişim sofra kültürümüzü zenginleştirecek mi, yoksa onu adım adım dönüştürecek mi?

Gıda endüstrisi cevabı vermeden, soru şefin ve sofranın elinde kalıyor. Yalnız bir şey kesin: Ozempic çağı yalnızca bir tıbbi olgu değil. Bir kültürel olgu. Ve etkisi en çok tabaklarda hissedilecek.

Tamamını Oku

Haberler

98 Yıl Sonra Galler: Dünya Aşçılar Kongresi Tarihin En Büyük UK Buluşmasını Yapıyor

Worldchefs Congress & Expo, 98 yıllık tarihinde ilk kez İngiltere’de: 16-19 Mayıs 2026’da Newport/Galler’de 100 ülkeden 800 şef ‘Tarla, Tutku, Tabak’ temasıyla buluşuyor.

Published

on

Dünyanın en büyük şefler buluşması bu hafta Galler’de kapılarını açıyor. Worldchefs Congress & Expo, 98 yıllık tarihinde ilk kez İngiltere’de düzenleniyor; 16-19 Mayıs 2026 tarihleri arasında Newport’ta, yaklaşık 100 ülkeden 800’ü aşkın şef ve gastronomi profesyoneli bir araya geliyor. Bu bir organizasyon değil, bir dönüm noktası.

Kongrenin teması, yalın ama derin bir manifestoya benziyor: “Pasture, Passion, Plate” — Türkçesiyle Tarla, Tutku, Tabak. Yiyeceğin tohumdan çatala uzanan yolculuğu; toprağı işleyen elden tabağı sunan ele kadar geçen o karmaşık, çoğu zaman görmezden gelinen süreç. Bu yıl Galler’in yeşil tepeleri bu felsefeyi arka plan olarak seçmiş gibi duruyor.

Neden Galler, Neden Şimdi?

Worldchefs 1928’de kuruldu. O günden bu yana kongresi Paris’te, Tokyo’da, Buenos Aires’te, Sydney’de toplandı. Fakat 98 yılın hiçbirinde Birleşik Krallık’ta. Bu ilk. Ev sahipliğini Galler Aşçılar Derneği (Culinary Association of Wales) üstleniyor ve organizasyonun başındaki isim Arwyn Watkins bu buluşmayı basit bir toplantı olarak tanımlamıyor: “Dünyanın dört bir yanından en etkili şeflerle yüz yüze buluşma fırsatı. Bu tür anlar nadiren gelir.”

Galler’in seçilmesi tesadüf değil. Ülke son yıllarda sürdürülebilir tarım, yerel üretim ve çiftlikten sofraya hareketinin Avrupa’daki öncülerinden biri olarak öne çıkıyor. Kongreye ev sahipliği yapmak, hem Galler mutfağını küresel sahneye taşımak hem de bu değerleri dünya genelinde yaymak için bilinçli bir tercih.

Tarladan sofraya: Worldchefs Kongresi'nin Galler'deki teması sürdürülebilir gastronomiyi ön plana çıkarıyor

Marco Pierre White Sahnede

Kongrenin açılış konuşmacıları listesinin başında Marco Pierre White yer alıyor. Dünya mutfak tarihinin en tartışmalı ve en etkili isimlerinden biri; yıldızlarını geri veren, kendi kurallarını yazan, hem mutfak hem felsefe dünyasını sarsan biri. Bu yıl konuşmasının odağında malzemeye saygı, köken ve iz edilebilirlik var — kongreyle birebir örtüşen bir tema.

Programda ayrıca Tom Phillips, Sian Wyn Owen ve Hywel Jones gibi isimler sahne alıyor. Dilmah Tea’nin sürdürülebilirlik atölyeleri, pastacı Pierre Abi Hayla’nın gösterileri ve sürdürülebilirlik uzmanı Colin Wheeler-James’in sunumları programın iskeletini oluşturuyor. Bunların yanı sıra Global Chefs Challenge Finals — dünyanın en prestijli aşçılık yarışmalarından biri — bu yıl Galler’de gerçekleşecek.

Gastronomi ve Politik Bağ

Dünya Aşçılar Kongresi bu ölçekte bir organizasyon olduğunda, konu yalnızca yemek değil. Yemeğin her zaman bir politik boyutu olmuştur: kim üretiyor, kim pişiriyor, kim yiyor, kim kâr ediyor. Bu kongrede sürdürülebilirlik oturumlarının ağırlıklı yer tutması tesadüf değil — tarımın geleceği, iklim krizi, gıda israfı ve adil tedarik zincirleri bu yıl masanın tam ortasında.

Türk şefler ve gastronomi profesyonelleri de bu küresel ağın bir parçası. Worldchefs’in üye dernekleri arasında Türkiye’nin de yer aldığını, dünya genelinde sürdürülebilir mutfak tartışmalarında Anadolu’nun zengin tarım mirası ve geleneksel gıda kültürünün giderek daha fazla ses getirdiğini belirtmek gerekiyor.

Bir Yolculuğun Özeti: Tarla, Tutku, Tabak

Bu kongrenin seçtiği tema, bugün gastronomi dünyasının nereye baktığını özetliyor. Artık yalnızca “nasıl pişirilir” sorusu değil; “nereden gelir, kim üretir, nasıl taşınır, ne kadar israf edilir” soruları da masanın üstünde. Şeflerin rolü daraldı değil, tam tersi genişledi: tarlayı tanıyan, toprağa saygı duyan, hikayesini bilen biri olmak artık bir tercih değil, bir sorumluluk.

Galler’in yağmurlu tepelerinde bu hafta şekillenen tartışmalar, dünya mutfaklarının önümüzdeki iki yılına yön verecek. 98 yıl beklemek zorunda kalan bu buluşmanın zamanlaması belki de hiç bu kadar doğru olmamıştı.

Tamamını Oku