Haberler
EBEDİ AÇLIĞIN SINIRI YOK
Açıklanan verilere göre dünyada her yıl 1.3 milyar ton yemek çöpe atılıyor. Dörtte birine sahip çıksak, dünyanın açlık sorununu çözebilecek iken yaklaşık olarak yılda 1 trilyon doları çöpe atıyoruz.
Yayınlanma zamanı
7 yıl önce-
Yazar:
Gökçe Demir
Tüketim çılgınlığının alıp başını gittiği şu günlerde (elbette her insan kendi parasını dilediği gibi harcamakta özgür lakin konu evrensel olunca bireyselliğin önemi yok), dünya nüfusunun giderek arttığı, tarımsal arazinin ise hızla azaldığı düşünüldüğünde söz “gıda” olduğunda israf hakkımız yok.
Açıklanan verilere göre dünyada her yıl 1.3 milyar ton yemek çöpe atılıyor. Dörtte birine sahip çıksak, dünyanın açlık sorununu çözebilecek iken yaklaşık olarak yılda 1 trilyon doları çöpe atıyoruz.
Elbette ki gıdaların çöpe atılmasının farklı nedenleri var; bir kısmı teknoloji yoksunluğundan, saklama yöntemlerinin bilinmemesinden ve yanlış üretim-tüketim planlamasından kaynaklanmasına karşın oldukça büyük bir kısmı “haddini bilmemekten” kaynaklanıyor. Zaten israf kelimesi sarfiyattan geliyor ve bazen haddi aşmak manasında kullanılıyor.
Gıda ürünlerini alışveriş sepetimize koyarken de tabağımıza yemeğimizi alırken de dışarıda yemek siparişi verirken de düşünmüyoruz. Karar vermeden önce nefes alsak daha akıllıca seçimler yapacağız belki de. Evlerde çoğunlukla ekmek atılırken restoranlarda tabaklarda kalan yemekler atılıyor, hele bir de açık büfe kavramı var ki hiç sormayın; restoranların 5 katı daha fazla yemek çöpe gidiyor.

Açlık ve doyumsuzluk arasındaki farkı göremediğimizden dolayı açlıktan yaşanan ölümlerden hepimiz sorumluyuz.
Ne tüketen bilinçli ne de işletme sahipleri… Gıda sektöründe kayıplar tarım arazisinden başlıyor, sebze-meyve hallerinde ve perakende satış yerlerinde devam ediyor, ev ve restoranlarda son vuruşu işletme sahipleri ve tüketiciler olarak biz yapıyoruz.
Kuşkusuz bu sorunu gören, çözmeye çalışan kurum ve kuruluşlar, bazı sivil toplum hareketleri var. Dünyanın farklı ülkelerinde değişik metotlar kullanarak gıdaların çöpe gitmesine engel olmaya çalışıyorlar.

Avusturya’da bir grup gönüllü tezgâhlarda kalan, kullanıma uygun son sebze ve meyveleri toplayarak ev yapımı reçeller üretip, ihtiyaç sahiplerine dağıtıyorlar.
İspanya’da ise bambaşka bir yol bulmuş sivil toplum kuruluşları. Geliri düşük mahallelerin köşelerine buzdolabı koyarak, ev ya da restoranlardan gelen tüketim fazlası yemekleri üzerinde üretim-tüketim bilgi etiketiyle muhafaza ederek bir tür bağış yapıyor.
Hindistan kendine özgü tavrını yine korumuş; öğle yemeklerini sefertaslarında yedikleri için kendilerine fazla gelen bölümün üzerine “paylaş” yazan bir yazıyla belirli noktalara bırakıyorlar ve 5000 gönüllü bisikletli bu tasları ihtiyaç sahiplerine dağıtıyor.
Fransa konuya daha parasal yaklaşıyor. Süpermarketlerde son kullanma tarihi yaklaşan ve satılmayan gıdalar işletme sahibi tarafından yardım kuruluşlarına bağışlanmazsa, 75 bin Euro para cezası ödemek zorunda.
ABD’de birçok yardım kuruluşu farklı kurtarma modelleri geliştirse de şu an en çok kullanılan yöntemlerden biri cep telefonu uygulaması. Çiftçilerle iletişime geçerek ürün fazlasını öğrenip, gönüllü tedarik zinciri kuruyor ve lojistik maliyetini yok ederek ürünleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyor.
Kanada’da ise şahane bir yol bulmuşlar. İlgilenilmediği için çürüyüp çöpe gidecek meyveleri, sahiplerinden izin alarak ağaçlardan toplayan ve bu ürünleri perakendecilere satarak elde edilen gelirle bağış yapan 1000 adet gönüllü var.
Dünya Gıda Örgütü (FAO), Türkiye’yi ekmek israfına dönük kampanyaları nedeniyle örnek gösterse de ülkemizde israfın boyutu utanılacak kadar büyük. Yılda 2,5 milyon ton sebzeyi, 950 bin ton meyveyi israf ederek ortalama 250 milyar lirayı çöpe atıyoruz.
Örnek gösterildiğimiz ekmek israfında ise rakamlar can yakıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından yapılan araştırmaya göre günde ortalama 4.9 milyon adet ekmek çöpe gidiyor. Günlük besininin yüzde 44’ünü ekmekten sağlayan, yüksek tüketim oranı nedeniyle 2000 yılında Guinness Rekorlar Kitabı’na giren ülkemizde inanılması güç bir ekmek israfı var.

Yere düştüğünde öpüp başımıza koyduğumuz ekmeği, tekrar neden çöpe atıyoruz anlamak mümkün değil!
Domatesi çöpe atarken o domatesi ekeni, büyüteni, toplayanı, tarladan sebze-meyve haline getireni, manav ve marketlere taşıyanı düşünüyor muyuz? Kaç kişinin emeğine saygısızlık ettiğimizi fark etmek için belki durup düşünmek gerek.
Oysa içinde bulunduğumuz Anadolu mutfağı, saklama yöntemlerini keşfeden ilk mutfaklardan. Dünyada konservenin tarihçesi 19. yüzyılda “ordular mideleri üzerinde yürür” diyen Fransız generali Napolyon sayesinde başlasa da Anadolu halkının Orta Asya’dan göç ederken yanında getirdiği geleneksel saklama yöntemleri çok daha eskilere dayanır.
Ürünleri besin değeri kaybolmadan mevsiminde yesinler, tazesi bulunamadığında mahrum kalmasınlar, taşırken bozulmasın, ihtiyaçtan fazlası çöpe gitmesin diye; kurutmuşlar, tuzlamışlar, güneşte pişirmişler, salamura yapmışlar.
Kavurma, pastırma, sucuk, kurutulmuş et, tuzlama et, yoğurt, peynir, çökelek, peskütan, keş, kurut, kaymak, iç yağ, maya, akça katığı, karın kaymağı, salça, tarhana, kımız, pekmez, pestil, kurutulmuş tahıllar, kak adı verilen kurutulmuş meyveler, kurutulmuş sebzeler, zeytin, turşu, reçel, sirke, erişte gibi, bugün lezzeti için peşine düştüğümüz bu yiyecekler göçebe yaşamın sonucu. Yokluk, bolluk getirmiş çeşitlere.

Tarhana mesela; tek başına ayrı bir hikâyesi var. Yoğurdun saklanış şekillerinden biri olarak çok eski bir geçmişe sahip. Kimi kaynaklara göre Orta Asya’dan göç edenlerle yayılmış, önce Anadolu’ya, sonra yine göçlerle dünyaya. Arap ülkelerinde “kish”, İran ve Irak’ta “kushik”, Türkistan’da “göce”, Yunanistan’da “trahanas”, Finlandiya’da “talkuna”, Macaristan’da “tahonya” adı veriliyor. Bilinen en temel tarifi buğday unu, buğday kırması veya irmik, yoğurt, biber, tuz, soğan, domatesle harmanlanıp, yoğrulduktan sonra fermente edilip kurutulup öğütülüyor.
Anadolu mutfağında un, göce (buğday kırması), irmik ve karışık tarhana olarak çeşitleri olmasının yanında, yöresel olarak farklılıklar gösteren kızılcık tarhanası, sütlü tarhana gibi farklı türleri de mevcut. Hem yaş hem kuru olarak yapılıp muhafaza edilebiliyor.
Üstelik tarhananın yapılış şeklinin sosyolojik bir boyutu da var. Yaz mevsiminde komşularla, eş dostla beraber, imece usulüyle yapılan bir kış hazırlığı olarak sosyalleşmenin en lezzetli örneklerinden biri haline geliyor.
Dünyada yaşanan doğal felaketlerde ihtiyaç sahibi olan ülkelere yardımlar yaparız, hem resmi hem de sivil toplum kuruluşları olarak. Genellikle un ve su ağırlıklı gıda malzemesi yollarız. Yıllardır düşünürüm neden tarhana yollamayız diye. Oysa sadece su ve tarhana beslenme ihtiyacını fazlasıyla karşılar.
Kış hazırlıklarının yapıldığı salçaların kaynatıldığı, kurulukların hazırlandığı, tarhanaların serildiği bu aylarda dünya mutfaklarına emsal saklama yöntemlerini bulmuş bir toplumun fertleri olarak, aşırı israfımızı sorgulamak gerekiyor.
Sümerler’in sanat eserlerinde buğdayı öğütürken yere düşen taneler için ağlayan kadınları tasvir ettiği düşünülürse, bilinçsiz tüketim modern çağın hastalığı sayılabilir. Doyumsuzluk beraberinde hazımsızlığı da getiriyor.
Önümüzdeki yıllarda gıda savaşlarının yaşanacağı rakamlarla ispat edilirken yemeklerimizi çöpe atarak kimlerin ekmeğine yağ sürüyoruz acaba.
Dünya doymamıza yetiyor, hırslarımıza değil…
Bu yazılar ilginizi çekebilir
Gastronomi
Tofudan Çikolata Mus Yapmak Mümkün mü? Bitki Bazlı Tatlılar Türk Mutfağını da Esir Alacak mı?
Bon Appétit’in şaşırtan tarifi: Sadece ipek tofu ve bitter çikolatadan oluşan çikolata mus. Vegan tatlı pazarı 2026’da 3.8 milyar dolara ulaşıyor. Peki Türk mutfağındaki aşure, güllaç ve tahin helvası bu trendin neresinde?
Published
1 gün agoon
16 Haziran 2026
İki malzeme. On dakika. Ve ortaya çıkan şey, Fransız mutfağının klasikleşmiş çikolata musundan ayırt edilemeyecek kadar ipeksi bir tatlı. Bon Appétit dergisinin Haziran 2026 kapağında yer alan bu tarif, dünya gastronomisinde yeni bir dönemin habercisi olabilir: Tofudan çikolata mus. Jesse Szewczyk’ın geliştirdiği bu “2 Malzemeli Çikolata Mus” tarifi, süt ürünü kullanmadan, sadece ipek tofu ve erimiş bitter çikolatayla hazırlanıyor. Üstelik sonuç, bulut gibi hafif ve vegan.
Nasıl Oluyor da Tofu Mus Oluyor?
Tarifin sırrı, ipek tofu’nun (silken tofu) dokusunda gizli. Normal tofu gibi sıkıştırılmamış olan ipek tofu, karıştırıldığında kremsi, neredeyse puding kıvamında bir baz oluşturuyor. Erimiş bitter çikolata ve bir tutam tuzla birleştiğinde, geleneksel mus için kullanılan krema ve yumurta akına ihtiyaç kalmıyor. Tuz, çikolatanın derinliğini ortaya çıkararak tat profilini dengeliyor.
Bon Appétit’in “It’s That Simple” (Bu Kadar Basit) serisinde yer alan tarif, hazırlık süresinin 10 dakika olduğunu vurguluyor; buzdolabında dinlendirme süresi hariç. Üzerine taze ahududu, bir kaşık yoğurt veya çırpılmış krema eklenebilir ama kendi başına da oldukça doyurucu. Tarifin en çarpıcı yanı, teknik olarak karmaşık sayılan bir tatlının, en sade malzemelerle yeniden icat edilebilmesi.
Bu tarif aslında yeni değil; Asya mutfağında yüzyıllardır tatlılarda tofu kullanılıyor. Japon mutfağındaki tofu pudingleri, Çin mutfağındaki tatlı tofu çorbaları bu geleneğin parçası. Ancak Batı mutfağında tofu’nun “tatlı” dünyasına girişi, bitki bazlı beslenme hareketinin güçlenmesiyle hız kazandı. Tofu’nun yüksek protein içeriği, düşük yağ oranı ve nötr tadı, onu tatlıların ideal gizli malzemesi haline getiriyor. Üstelik ipek tofu, krema yerine kullanıldığında daha az doyurucu ama aynı derecede zengin bir doku sunuyor.
Bitki Bazlı Tatlılar: Patlayan Bir Pazar
Tofu çikolata mus, yalnızca yaratıcı bir tarif değil; aynı zamanda küresel bir pazar trendinin de habercisi. Fortune Business Insights’ın 2026 verilerine göre, küresel vegan tatlı pazarı 2034’e kadar 13,23 milyar dolara ulaşacak ve yıllık bileşik büyüme oranı (CAGR) %11,77 olacak. Grand View Research’a göre pazar 2024’te 4,28 milyar dolar değerindeydi ve 2030’da 8,32 milyar dolara çıkması öngörülüyor. MarkWide Research ise 2026’da pazarın 3,8 milyar dolar olduğunu, 2035’te 10 milyar dolara ulaşacağını tahmin ediyor.
Bu büyümenin arkasındaki itici güçler açık: Global Growth Insights’ın raporuna göre, dünya genelindeki tüketicilerin %63’ü süt ürünü tüketimini azaltıyor. Sağlık bilinci, çevresel kaygılar, etik beslenme tercihleri ve laktoz intoleransı, bitki bazlı tatlılara olan talebi artırıyor. Özellikle Z kuşağı ve millennials, sürdürülebilirlik ve hayvan refahı konularında daha bilinçli tüketim yapıyor.
Basque Culinary Center Insights’ın gıda inovasyonu raporları, bu trendin sadece bir “alternatif” olmaktan çıkıp ana akım haline geldiğini vurguluyor. Modernist mutfak teknikleri, bitki bazlı proteinlerin tekstürünü geliştirerek geleneksel tatlıların yerini alabilecek ürünler yaratmayı mümkün kılıyor. Sous vide, spheritication ve enzimatik işlemler, tofu gibi geleneksel malzemeleri tamamen yeni formlara sokabiliyor.
Alicia Kennedy’in bülteninde sıkça vurgulandığı gibi, bitki bazlı beslenme sadece bir trend değil; iklim krizi ve gıda etiği bağlamında bir zorunluluk haline geliyor. Tatlı dünyası da bu dönüşümden payını alıyor.

Türk Mutfağında Vegan Tatlılar: Aslında Hiç de Yabancı Değil
Türk okuyucu için “bitki bazlı tatlı” kavramı yabancı değil. Aslında Türk mutfağı, yüzyıllardır süt ürünü kullanmadan ya da minimum düzeyde kullanarak hazırlanan tatlılarla dolu. Osmanlı mutfağından günümüze uzanan bu miras, dünyanın en zengin bitki bazlı tatlı koleksiyonlarından birini oluşturuyor.
Aşure, geleneksel olarak tahıl, kuru meyve ve şekerle hazırlanan, süt içermeyen bir tatlıdır. Ramazan ayının vazgeçilmezi olan bu tatlı, aslında dünyanın en eski vegan tatlılarından biridir. Nuh’un Gemisi efsanesine dayanan bu tatlı, buğday, nohut, fasulye, kuru incir, kuru kayısı, ceviz ve nar tanelerinin bir araya gelmesiyle oluşur. Sütlaçla karıştırılmaması gereken bu geleneksel versiyon, tamamen bitki bazlıdır.
Güllaç, ince yufkaların gül suyu ve şerbetle yumuşatılmasıyla yapılır; temel yapısı tamamen bitki bazlıdır. Ramazan ayının en hafif tatlısı olan güllaç, aslında sütsüz olarak da tüketilebilir. Tahin helvası, susamın öğütülmesiyle elde edilen doğal bir tatlıdır; tek malzemesi susam ezmesi ve şekerdir. Un helvası, irmik helvası — hepsi geleneksel olarak bitki bazlı malzemelerle hazırlanır.
Baklava, kadayıf, künefe gibi şerbetli tatlılar da süt ürünü içermez. Fıstık, ceviz, şerbet ve yufka — hepsi bitki kaynaklı. Türk mutfağı, aslında vegan tatlı trendinin çok ötesinde, zengin bir bitki bazlı tatlı mirasına sahiptir. Ancak bu miras, modern restoranlarda ve kafelerde yeterince öne çıkarılmıyor.
Ancak son yıllarda Türkiye’de de sağlık trendleri hız kazandı. Z kuşağı ve millennials, Instagram’da paylaşılabilir, “guilt-free” (suçluluk hissi olmayan) tatlılar arıyor. İstanbul’daki bazı pastaneler ve kafeler, vegan cheesecake, avocado çikolata musu ve badem sütü dondurması gibi ürünleri menülerine ekledi. Nişantaşı, Moda ve Karaköy’deki bazı mekânlarda tofu bazlı tatlılar denenmeye başlandı. Tofu ise henüz Türk mutfağında yaygınlaşmadı; ama bu durum değişebilir.
Türk mutfağının asıl avantajı, zaten sahip olduğu bitki bazlı tatlı mirasını modernize etme potansiyeli. Aşure’nin protein değeri, güllaçın hafifliği, tahin helvasının doğallığı — hepsi günümüzün sağlık trendleriyle örtüşüyor. Soru şu: Türk şefler ve girişimciler, bu mirası küresel vegan tatlı trendiyle buluşturabilecek mi?
Sıkça Sorulan Sorular
Tofu çikolata mus gerçekten lezzetli mi?
Evet. İpek tofu’nun nötr tadı, çikolatanın aromasını bastırmıyor; aksine kremsi dokusu geleneksel musa çok yakın bir sonuç veriyor. Tuz, çikolatanın derinliğini ortaya çıkarıyor.
Hangi tofu kullanılmalı?
İpek tofu (silken tofu) kullanılmalı. Normal tofu çok sert ve yoğun olduğu için aynı dokuyu vermez. Marketlerde “soft tofu” veya “silken tofu” etiketiyle bulunabilir.
Kaç kalori içerir?
Geleneksel çikolata musa göre daha düşük kalorilidir çünkü krema ve yumurta sarısı yerine tofu kullanılır. Ancak çikolata hâlâ kalori içerir. Porsiyon başına yaklaşık 200-250 kalori civarındadır.
Türk mutfağında hangi tatlılar doğal olarak vegandır?
Aşure (sütsüz), güllaç (sütsüz), tahin helvası, un helvası, irmik helvası (sütsüz), baklava, kadayıf, şekerpare ve birçok şerbetli tatlı doğal olarak vegan veya kolayca veganize edilebilir.
Vegan tatlı pazarı ne kadar büyük?
2026’da yaklaşık 3,8-4,3 milyar dolar değerinde. 2030’da 8 milyar, 2034’e kadar 13 milyar dolara ulaşması öngörülüyor. Yıllık büyüme oranı %11-13 arasında.
Tofu tatlılarda başka nasıl kullanılabilir?
Cheesecake bazı, puding, smoothie, dondurma ve krema alternatifi olarak kullanılabilir. Japon mutfağında tofu puding (tofu purin) çok popülerdir.
Gastronomi
Bordeaux’da Kimse Bordeaux İçmiyor: Dünyanın En Ünlü Şarap Bölgesi Nasıl Kendine Yabancılaştı?
The New York Times yazarı Eric Asimov’un çarpıcı tespiti: Dünyanın en ünlü şarap bölgesi Bordeaux’da artık kimse Bordeaux içmiyor. Genç nesil neden uzaklaşıyor? Türkiye’deki Şirince ve Kapadokya örnekleriyle birlikte inceliyoruz.
Published
1 gün agoon
16 Haziran 2026
Dünyanın en prestijli şarap bölgesi Bordeaux’a gidin. Şehrin taş sokaklarında dolaşın, Gironde Nehri’nin kenarında bir kafeye oturun. Menüye bakın ve şaşırın: Masadaki şarap şişelerinin çoğu Burgonya’dan, Languedoc’tan ya da İtalya’dan geliyor. Yerel ürün ise neredeyse yok. The New York Times’ın ünlü şarap yazarı Eric Asimov’un bu çarpıcı tespiti, Bordeaux’nun yüzleştiği en büyük kimlik krizini gözler önüne seriyor: Dünyanın en ünlü şarap bölgesinde, kendi halkı artık Bordeaux içmiyor.
“Neden?” Sorusunun Karmaşık Cevabı
Asimov’un “Nobody Drinks Bordeaux in Bordeaux” başlıklı makalesi, şehrin restoranlarında ve şarap barlarında açılan şişelere bakarak başlıyor. Çok sayıda şarap var, ama yerel ürün neredeyse hiç yok. Bu durumun nedeni, tek bir faktöre indirgenemeyecek kadar karmaşık.
İlk ve en belirgin sorun: nesiller arası tüketim alışkanlıklarındaki derin uçurum. Le Monde gazetesinin 2025’teki bir analizinde vurgulandığı gibi, “Yaşlılar zengin, baş döndürücü, tam gövdeli şarapları severken, gençler hafif, meyveli, düşük alkollü şaraplar istiyor.” Geleneksel Bordeaux şarapları — özellikle Cabernet Sauvignon ve Merlot karışımları — genç tüketicinin aradığı profilden oldukça uzakta. Yıllarca bekletilmesi gereken, ağır tanenli, yüksek alkollü bu şaraplar, “hemen iç, hemen keyfini çıkar” dünyasının tüketicilerine hitap etmiyor.
İrlanda Times’ın 2025 başlarındaki bir haberi, durumun ciddiyetini ortaya koyuyor: “Fransız kırmızı şarabı, genç içiciler arasındaki değişen tatlara karşı varoluşsal bir düşüşle karşı karşıya.” Özellikle kırmızı şaraplar, gençler arasında rosé, bira, distile içkiler ve alkolsüz alternatiflere karşı popülerliğini kaybediyor. Her nesilde değişim daha da belirgin hale geliyor; anne babaların şarap dolabındaki şişeler, çocuklar için artık nostaljik birer objeden öteye gitmiyor.
Turizm, Fiyatlar ve Yerel Kimlik
Bordeaux’nun yaşadığı kriz sadece damak zevklerinden kaynaklanmıyor. Bölge, şarap turizminin merkezi haline geldiği için yerel ekonomi giderek turistlere bağımlı hale geldi. Şehir merkezindeki restoranlar, turistlere hitap eden menüler ve fiyatlar belirlerken, yerel halk için şarap içmek lüks haline geldi. Bir şişe ortalama Bordeaux, yerel bir işçinin günlük kazancının önemli bir kısmını oluşturuyor.
The Drinks Business’in 2025’teki haberine göre, Bordeaux Şarap Konseyi “Bordeaux se met au verre” (Bardakla Bordeaux) kampanyasını başlattı. Yaklaşık 100 bar ve restoranı kapsayan bu girişim, genç içicilere ulaşmayı ve bölgenin taze, kolay içilebilir şaraplar ürettiğini göstermeyi amaçlıyor. Ancak Fortune dergisinin 2025 sonlarındaki analizi, işin sadece tat meselesi olmadığını gösteriyor: Trump dönemi tarife tehditleri ve Gen Z’nin “daha az iç, daha iyi iç” felsefesi, Bordeaux üreticilerini çift taraflı bir baskı altında bırakıyor. Bir yanda ABD pazarında gümrük vergileri, diğer yanda evdeki tüketici kaybı.
Bölge her 15 saniyede dünyanın bir yerinden bir şişe Bordeaux satıyor olsa da, bu satışların çoğu ihracata dayanıyor. Yerel tüketimdeki düşüş, şehrin gastronomik kimliğini tehdit ediyor. Robb Report’un 2026 Nisan’daki haberi, daha erişilebilir şişelerin genç içicileri geri kazanmaya başladığını öne sürse de, bu bir başlangıçtan öteye gitmiyor. The Buyer’ın 2024’teki analizinde belirtildiği gibi, bölgenin yeni sloganı “Join the Bordeaux Crew” olmuş; çeşitlilik ve yenilik vurgusu yapılıyor ama bu mesajın yerel halka ulaşıp ulaşmadığı belirsiz.
Vittles bülteninin şehir kültürü üzerine yazılarında sıkça vurgulandığı gibi, bir yerin gastronomik kimliği sadece ürettiği ürünle değil, o ürünün yerel halk tarafından nasıl tüketildiğiyle de tanımlanır. Bordeaux’da bu bağ kopma noktasına gelmiş gibi görünüyor.

Türkiye’den Bakış: Şirince, Kapadokya ve İstanbul
Bordeaux’nun hikâyesi, Türkiye’deki bazı gelişmelerle çarpıcı benzerlikler taşıyor. Şirince köyü, bir zamanlar yerel şarap üretiminin merkeziydi; bugün ise turistik bir destinasyona dönüştü. Köyün eski şarap üreticilerinin çoğu, turistlere hitap eden hediyelik eşya dükkânlarına veya butik otellere dönüştü. Yerel halkın şarap üretimi ve tüketimi, nostaljik bir anıya indirgendi.
Kapadokya’nın bağları, yerli turistten çok yabancı ziyaretçiyi ağırlıyor. Şarap tadım turları, Japon, Amerikan ve Avrupalı turistlerin ilgi odağı; ancak bölge halkı için şarap hâlâ özel günlerin içkisi. İstanbul’da son on yılda içki kültürü de büyük dönüşüm geçirdi. 2010’larda Karaköy ve Asmalımescit’te açılan şarap barları, yerli üreticilerin şaraplarını ön plana çıkardı. Ancak son yıllarda ekonomik koşullar ve değişen sosyal alışkanlıklar, bu mekânların bir kısmının kapanmasına yol açtı.
Türk şarapçılığı, kaliteli üretim yapmasına rağmen, yerel tüketici için ulaşılabilirlik sorunu yaşıyor. İç pazardaki vergi yükü ve fiyatlandırma, genç tüketiciyi şaraptan uzaklaştırıyor. Bordeaux’nun durumu, Türk gastronomi dünyası için bir uyarı niteliğinde: Bir bölgenin gastronomik kimliğini korumak, sadece kaliteli ürün üretmekle değil, o ürünün yerel halk tarafından benimsenmesiyle mümkün. Aksi halde, turistik bir vitrin ürününe dönüşme riski her zaman vardır.
Sıkça Sorulan Sorular
Bordeaux şarapları neden pahalı?
Bordeaux, özellikle Grand Cru sınıflandırmasına giren şaraplarıyla lüks bir marka haline geldi. Yıllarca bekletilmesi, sınırlı üretim ve küresel talep, fiyatları yükseltti. Bu durum, yerel tüketici için fiyatları ulaşılmaz kılıyor.
Gençler neden Bordeaux içmiyor?
Genç nesil, ağır, tanenli, yüksek alkollü kırmızı şaraplar yerine hafif, meyveli, düşük alkollü veya alkolsüz alternatifleri tercih ediyor. Ayrıca fiyatlar da genç bütçeler için caydırıcı.
Bordeaux üreticileri ne yapıyor?
“Bordeaux se met au verre” kampanyasıyla bardakla şarap sunumu, daha erişilebilir fiyatlı şişeler ve gençlere yönelik pazarlama stratejileri geliştiriyorlar. Yeni sloganları “Join the Bordeaux Crew”.
Türkiye’de benzer bir durum var mı?
Evet. Şirince, Kapadokya ve İstanbul’daki bazı bölgelerde turizm odaklı dönüşüm, yerel içki kültürünü etkiledi. Türk şarapları da genç tüketiciye ulaşma konusunda zorluklar yaşıyor.
Eric Asimov kimdir?
The New York Times’ın uzun yıllardır şarap yazarıdır. Şarap dünyasının en etkili eleştirmenlerinden biri olarak kabul edilir.
Gastronomi
ABD’nin En İyi Ücretsiz Restoran Ekmeğini Bulmak İçin 15 Eyaleti Dolaştı: Ekmek Neden Hâlâ Sofranın Kralı?
The Atlantic yazarı Caity Weaver, ABD’nin en iyi ücretsiz restoran ekmeğini bulmak için 15 eyaleti dolaştı, 555 kişiyle görüştü, 13.000 mil yol kat etti. Kazanan: Philadelphia’daki Parc’ın Cranberry Walnut Sourdough ekmeği. Peki ekmek neden hâlâ sofranın kralı?
Published
1 gün agoon
16 Haziran 2026
Bir restoranda oturduğunuzda, masanıza ilk gelen şeyin tadı tüm geceyi belirler. Kimi zaman çıtır bir baget, kimi zaman tereyağıyla birlikte sunulan sıcacık bir somun… Ama ya bu ekmeğin peşine düşüp, 13.000 mil yol kat edip, 555 kişiyle konuşsaydınız? The Atlantic yazarı Caity Weaver tam olarak bunu yaptı. 11.500 kelimelik destansı makalesinde ABD’nin en iyi “ücretsiz” restoran ekmeğini aradı. Ücretsiz derken, yemek ücretine dahil olan, hesaba yansımayan, masaya ilk gelen o kutsal somundan bahsediyoruz.
13.000 Mil ve 555 Görüşme Sonrası Gelen Şampiyon
Weaver’ın bu yolculuğu sıradan bir yemek eleştirisi değil, adeta bir antropolojik araştırma. 15 eyaleti kapsayan bu gastronomik hac yolculuğunda, zincir restoranlardan butik lokantalara, lokantaların arka bahçelerindeki fırınlardan ünlü şeflerin özel ekmek tariflerine kadar her şeyi inceledi. Ve kazanan belli oldu: Philadelphia’daki Parc restoranının Cranberry Walnut Sourdough ekmeği.
Bu ekmek, ekşi mayanın derin aromasıyla, kızılcıkların hafif asiditesinin ve cevizlerin kıtır dokusunun mükemmel bir dansı. Ama ilginç olan, aynı ekmeğin Washington DC’deki Le Diplomate restoranında da sunuluyor olması. Her iki restoran da ünlü restoran zinciri sahibi Stephen Starr’ın işletmesi. Yani bu ekmeğin sırrı, tek bir fırıncının ellerinde değil, bir restoran imparatorluğunun kalite standartlarında gizli.
Yolculuk boyunca Weaver, sadece fırınlarda değil, insanların hafızalarında da dolaştı. Stephen King, Sarasota’daki Hyde Park Prime Steakhouse’un ekmeğini önerdi. Alabama’daki Lambert’s Café ise ekmeği havada fırlatarak servis eden efsanevi bir mekan. Texas Roadhouse, Red Lobster ve Cheesecake Factory gibi dev zincirlerin de bu yarışta payı var; çünkü “ücretsiz ekmek” kültürü, Amerikan restoran deneyiminin ayrılmaz bir parçası.
Ekmek Neden Ayrı Satılmaya Başladı?
Weaver’ın makalesinin alt metninde çok daha derin bir soru yatıyor: Fine dining restoranları neden ekmeği ayrı bir menü kalemi olarak satmaya başladı? Bir zamanlar “hoş geldiniz” demenin en samimi yolu olan ekmek, şimdi bazı lokantalarda 8-15 dolar arası bir fiyatla sunuluyor. Bu, maliyetlerin artışından mı kaynaklanıyor, yoksa ekmek yapımının kendine özgü bir sanat formu olarak değer görmeye başlamasından mı?
Türkiye perspektifinden bakınca bu soru daha da ilginçleşiyor. UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne giren Türk ekmek kültürü, binlerce yıllık bir geçmişe sahip. İstanbul’daki tarihi fırınlar hâlâ aynı ateşle, aynı toprak mayayla çalışıyor. Anadolu’nun köylerinde ise her evin kendi fırını, her mahallenin kendi ekmeği var. Bizde ekmek, sofranın değişmezidir; restoranda masaya ekmeğin gelmemesi düşünülemez. Ama dünyada bu değişiyor.
Türk restoranlarında ekmek sunumu da kendi içinde bir gelenek. Kebapçıların lavaşı, balık restoranlarının somunu, meyhanelerin taze ekmeği… Hepsi birer kültürel kod. Weaver’ın yolculuğu, aslında bize şunu hatırlatıyor: Ekmek sadece bir besin değil, medeniyetin ta kendisi.

Sıkça Sorulan Sorular
Caity Weaver kimdir ve neden bu yolculuğa çıktı?
Caity Weaver, The Atlantic dergisinin ünlü yazarlarından biridir. Ekmek konusundaki bu takıntılı araştırması, Amerikan restoran kültürünün en samimi ve en göz ardı edilen yönünü ortaya çıkarmak amacıyla yapılmıştır. 11.500 kelimelik makalesi, sadece bir yemek eleştirisi değil, aynı zamanda bir kültür belgesidir.
Parc restoranının ekmeği neden bu kadar özel?
Parc’ın Cranberry Walnut Sourdough ekmeği, ekşi mayanın derin aroması, kızılcıkların asiditesi ve cevizlerin kıtır dokusu arasındaki mükemmel dengeyle öne çıkıyor. Ayrıca Stephen Starr’ın restoran zincirinde standart kalite kontrolü sayesinde her zaman aynı lezzet garantileniyor.
Türkiye’de restoranlarda ekmek neden hâlâ ücretsiz?
Türk kültüründe ekmek kutsal sayılır ve sofranın vazgeçilmezidir. UNESCO koruması altındaki Türk ekmek kültürü, bu geleneğin binlerce yıllık köklerini besler. Restoranlarda ekmeğin ücretsiz sunulması, misafirperverliğin ve sofra adabının bir gereğidir.
Fine dining restoranları ekmeği neden ayrı satıyor?
Artan maliyetler, özel unlar, uzun mayalama süreçleri ve ekmek yapımının bir sanat formu olarak değer görmeye başlaması bu trendi tetikliyor. Ancak bu durum, geleneksel restoran kültüründe “hoş geldiniz” demenin en samimi yolu olan ekmek geleneğini de tartışmaya açıyor.
