Haberler
EBEDİ AÇLIĞIN SINIRI YOK
Açıklanan verilere göre dünyada her yıl 1.3 milyar ton yemek çöpe atılıyor. Dörtte birine sahip çıksak, dünyanın açlık sorununu çözebilecek iken yaklaşık olarak yılda 1 trilyon doları çöpe atıyoruz.
Tüketim çılgınlığının alıp başını gittiği şu günlerde (elbette her insan kendi parasını dilediği gibi harcamakta özgür lakin konu evrensel olunca bireyselliğin önemi yok), dünya nüfusunun giderek arttığı, tarımsal arazinin ise hızla azaldığı düşünüldüğünde söz “gıda” olduğunda israf hakkımız yok.
Açıklanan verilere göre dünyada her yıl 1.3 milyar ton yemek çöpe atılıyor. Dörtte birine sahip çıksak, dünyanın açlık sorununu çözebilecek iken yaklaşık olarak yılda 1 trilyon doları çöpe atıyoruz.
Elbette ki gıdaların çöpe atılmasının farklı nedenleri var; bir kısmı teknoloji yoksunluğundan, saklama yöntemlerinin bilinmemesinden ve yanlış üretim-tüketim planlamasından kaynaklanmasına karşın oldukça büyük bir kısmı “haddini bilmemekten” kaynaklanıyor. Zaten israf kelimesi sarfiyattan geliyor ve bazen haddi aşmak manasında kullanılıyor.
Gıda ürünlerini alışveriş sepetimize koyarken de tabağımıza yemeğimizi alırken de dışarıda yemek siparişi verirken de düşünmüyoruz. Karar vermeden önce nefes alsak daha akıllıca seçimler yapacağız belki de. Evlerde çoğunlukla ekmek atılırken restoranlarda tabaklarda kalan yemekler atılıyor, hele bir de açık büfe kavramı var ki hiç sormayın; restoranların 5 katı daha fazla yemek çöpe gidiyor.

Açlık ve doyumsuzluk arasındaki farkı göremediğimizden dolayı açlıktan yaşanan ölümlerden hepimiz sorumluyuz.
Ne tüketen bilinçli ne de işletme sahipleri… Gıda sektöründe kayıplar tarım arazisinden başlıyor, sebze-meyve hallerinde ve perakende satış yerlerinde devam ediyor, ev ve restoranlarda son vuruşu işletme sahipleri ve tüketiciler olarak biz yapıyoruz.
Kuşkusuz bu sorunu gören, çözmeye çalışan kurum ve kuruluşlar, bazı sivil toplum hareketleri var. Dünyanın farklı ülkelerinde değişik metotlar kullanarak gıdaların çöpe gitmesine engel olmaya çalışıyorlar.

Avusturya’da bir grup gönüllü tezgâhlarda kalan, kullanıma uygun son sebze ve meyveleri toplayarak ev yapımı reçeller üretip, ihtiyaç sahiplerine dağıtıyorlar.
İspanya’da ise bambaşka bir yol bulmuş sivil toplum kuruluşları. Geliri düşük mahallelerin köşelerine buzdolabı koyarak, ev ya da restoranlardan gelen tüketim fazlası yemekleri üzerinde üretim-tüketim bilgi etiketiyle muhafaza ederek bir tür bağış yapıyor.
Hindistan kendine özgü tavrını yine korumuş; öğle yemeklerini sefertaslarında yedikleri için kendilerine fazla gelen bölümün üzerine “paylaş” yazan bir yazıyla belirli noktalara bırakıyorlar ve 5000 gönüllü bisikletli bu tasları ihtiyaç sahiplerine dağıtıyor.
Fransa konuya daha parasal yaklaşıyor. Süpermarketlerde son kullanma tarihi yaklaşan ve satılmayan gıdalar işletme sahibi tarafından yardım kuruluşlarına bağışlanmazsa, 75 bin Euro para cezası ödemek zorunda.
ABD’de birçok yardım kuruluşu farklı kurtarma modelleri geliştirse de şu an en çok kullanılan yöntemlerden biri cep telefonu uygulaması. Çiftçilerle iletişime geçerek ürün fazlasını öğrenip, gönüllü tedarik zinciri kuruyor ve lojistik maliyetini yok ederek ürünleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyor.
Kanada’da ise şahane bir yol bulmuşlar. İlgilenilmediği için çürüyüp çöpe gidecek meyveleri, sahiplerinden izin alarak ağaçlardan toplayan ve bu ürünleri perakendecilere satarak elde edilen gelirle bağış yapan 1000 adet gönüllü var.
Dünya Gıda Örgütü (FAO), Türkiye’yi ekmek israfına dönük kampanyaları nedeniyle örnek gösterse de ülkemizde israfın boyutu utanılacak kadar büyük. Yılda 2,5 milyon ton sebzeyi, 950 bin ton meyveyi israf ederek ortalama 250 milyar lirayı çöpe atıyoruz.
Örnek gösterildiğimiz ekmek israfında ise rakamlar can yakıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından yapılan araştırmaya göre günde ortalama 4.9 milyon adet ekmek çöpe gidiyor. Günlük besininin yüzde 44’ünü ekmekten sağlayan, yüksek tüketim oranı nedeniyle 2000 yılında Guinness Rekorlar Kitabı’na giren ülkemizde inanılması güç bir ekmek israfı var.

Yere düştüğünde öpüp başımıza koyduğumuz ekmeği, tekrar neden çöpe atıyoruz anlamak mümkün değil!
Domatesi çöpe atarken o domatesi ekeni, büyüteni, toplayanı, tarladan sebze-meyve haline getireni, manav ve marketlere taşıyanı düşünüyor muyuz? Kaç kişinin emeğine saygısızlık ettiğimizi fark etmek için belki durup düşünmek gerek.
Oysa içinde bulunduğumuz Anadolu mutfağı, saklama yöntemlerini keşfeden ilk mutfaklardan. Dünyada konservenin tarihçesi 19. yüzyılda “ordular mideleri üzerinde yürür” diyen Fransız generali Napolyon sayesinde başlasa da Anadolu halkının Orta Asya’dan göç ederken yanında getirdiği geleneksel saklama yöntemleri çok daha eskilere dayanır.
Ürünleri besin değeri kaybolmadan mevsiminde yesinler, tazesi bulunamadığında mahrum kalmasınlar, taşırken bozulmasın, ihtiyaçtan fazlası çöpe gitmesin diye; kurutmuşlar, tuzlamışlar, güneşte pişirmişler, salamura yapmışlar.
Kavurma, pastırma, sucuk, kurutulmuş et, tuzlama et, yoğurt, peynir, çökelek, peskütan, keş, kurut, kaymak, iç yağ, maya, akça katığı, karın kaymağı, salça, tarhana, kımız, pekmez, pestil, kurutulmuş tahıllar, kak adı verilen kurutulmuş meyveler, kurutulmuş sebzeler, zeytin, turşu, reçel, sirke, erişte gibi, bugün lezzeti için peşine düştüğümüz bu yiyecekler göçebe yaşamın sonucu. Yokluk, bolluk getirmiş çeşitlere.

Tarhana mesela; tek başına ayrı bir hikâyesi var. Yoğurdun saklanış şekillerinden biri olarak çok eski bir geçmişe sahip. Kimi kaynaklara göre Orta Asya’dan göç edenlerle yayılmış, önce Anadolu’ya, sonra yine göçlerle dünyaya. Arap ülkelerinde “kish”, İran ve Irak’ta “kushik”, Türkistan’da “göce”, Yunanistan’da “trahanas”, Finlandiya’da “talkuna”, Macaristan’da “tahonya” adı veriliyor. Bilinen en temel tarifi buğday unu, buğday kırması veya irmik, yoğurt, biber, tuz, soğan, domatesle harmanlanıp, yoğrulduktan sonra fermente edilip kurutulup öğütülüyor.
Anadolu mutfağında un, göce (buğday kırması), irmik ve karışık tarhana olarak çeşitleri olmasının yanında, yöresel olarak farklılıklar gösteren kızılcık tarhanası, sütlü tarhana gibi farklı türleri de mevcut. Hem yaş hem kuru olarak yapılıp muhafaza edilebiliyor.
Üstelik tarhananın yapılış şeklinin sosyolojik bir boyutu da var. Yaz mevsiminde komşularla, eş dostla beraber, imece usulüyle yapılan bir kış hazırlığı olarak sosyalleşmenin en lezzetli örneklerinden biri haline geliyor.
Dünyada yaşanan doğal felaketlerde ihtiyaç sahibi olan ülkelere yardımlar yaparız, hem resmi hem de sivil toplum kuruluşları olarak. Genellikle un ve su ağırlıklı gıda malzemesi yollarız. Yıllardır düşünürüm neden tarhana yollamayız diye. Oysa sadece su ve tarhana beslenme ihtiyacını fazlasıyla karşılar.
Kış hazırlıklarının yapıldığı salçaların kaynatıldığı, kurulukların hazırlandığı, tarhanaların serildiği bu aylarda dünya mutfaklarına emsal saklama yöntemlerini bulmuş bir toplumun fertleri olarak, aşırı israfımızı sorgulamak gerekiyor.
Sümerler’in sanat eserlerinde buğdayı öğütürken yere düşen taneler için ağlayan kadınları tasvir ettiği düşünülürse, bilinçsiz tüketim modern çağın hastalığı sayılabilir. Doyumsuzluk beraberinde hazımsızlığı da getiriyor.
Önümüzdeki yıllarda gıda savaşlarının yaşanacağı rakamlarla ispat edilirken yemeklerimizi çöpe atarak kimlerin ekmeğine yağ sürüyoruz acaba.
Dünya doymamıza yetiyor, hırslarımıza değil…
Bu yazılar ilginizi çekebilir
Haberler
Okyanus Çekildiğinde Ortaya Çıkan Demir Tarlalar
Atlantik Okyanusu’nun Fransa’nın Bretagne kıyılarında günde iki kez metrelerce geri çekilmesiyle kurulan demir masalar ve gelgitin ritmiyle beslenen yabani istiridyeler.
Fransa’nın kuzeybatısında, Atlantik Okyanusu’nun hırçın dalgalarıyla dövülen kayalık Bretagne (Bretanya) yarımadasında sabahın erken saatlerinde sahil boyunca uzanan köylere sis çöktüğünde deniz kıyısı alışılmışın dışında bir sessizliğe bürünür. Ancak birkaç saat sonra okyanus, ayın çekim gücüne boyun eğerek kıyıdan yüzlerce metre, bazen kilometrelerce geriye çekilir. Suların çekildiği o ıslak, kumlu ve yosunlu deniz tabanında birdenbire uçsuz bucaksız sıra sıra yükselen devasa demir strüktürler belirir: Demir Tarlalar. Yüzyıllardır gelgitin kusursuz doğa saatine göre yaşayan Bretanyalı balıkçılar için okyanusun çekildiği her dakika, dünyanın en prestijli kabuklu lezzetlerinden biri olan yabani istiridyelerin hasat mesaisidir.
Ayın Çekimiyle Açılan Deniz Tabanı ve Traktör Konvoyları
Bretagne kıyılarındaki Cancale, Morbihan Körfezi ve Saint-Brieuc koyları, dünyanın en yüksek gelgit farkına sahip kıyı çizgileri arasındadır. Günde iki kez yükselen ve alçalan sular, su seviyesinde 12 ila 14 metrelik dikey bir fark yaratır. Deniz en alt seviyeye indiği anda, kıyıda hazır bekleyen balıkçılar özel paletli traktörleri ve römorklarıyla hızla deniz tabanına doğru sürüşe geçer.
Bu yarışın arkasında sert bir doğa kuralı yatar: Balıkçıların demir masalar arasındaki işlerini bitirmek için yalnızca üç ila dört saatlik bir zaman penceresi vardır. Sular geri dönmeye başladığında okyanus öyle bir hızla yükselir ki, geç kalan bir araç veya insan dakikalar içinde metrelerce suyun altında kalabilir. Çizme ve su geçirmez tulumlarını giyen istiridye çiftçileri (ostréiculteurs), çamurlu deniz tabanında koşar adım çalışarak istiridye torbalarını ters yüz eder, temizler ve olgunlaşanları kasalara yükler.

Demir Tablaların Üzerindeki Canlı Ağlar
Geleneksel Bretagne istiridyeciliğinde kabuklular doğrudan kumun veya çamurun üzerine bırakılmaz. Deniz tabanına çakılan yaklaşık bir metre yüksekliğindeki kalın demir ayaklar (tables ostréicoles) üzerine tel örgülü özel ağ torbalar (poches) gerilir. Bu yükseklik, istiridyeleri dipteki tortudan ve çamurdan korurken, dalgaların getirdiği temiz plankton akıntısının torbaların her noktasından serbestçe geçmesini sağlar.
Gelgitin kabardığı saatlerde derin suların altında kalan istiridyeler, kabuklarını aralayarak Atlantik’in mineral, iyot ve fitoplankton zengini soğuk suyunu filtreler; tek bir yetişkin istiridye günde yaklaşık 50 litre deniz suyunu süzer. Sular çekilip demir masalar açık havada kaldığında ise istiridyeler kabuklarını sımsıkı kapatarak içindeki nemi kilitler. Bu sürekli açılma-kapanma döngüsü, istiridyenin adduktör kasını olağanüstü güçlendirir; eti dolgunlaşır, diri bir gevrekliğe kavuşur ve kabuğu kırılgan olmaktan çıkıp taş gibi sertleşir.
Cancale Kıyılarında Denizden Masaya Uzanan İyot Patlaması
Üç ila dört yıllık bir gelgit terbiyesinden geçen Bretagne istiridyeleri (özellikle yerel yassı istiridye Belon ve oluklu Creuse çeşitleri), sudan çıkarıldıkları anda bile hayattadır. Kabukları keskin özel istiridye bıçaklarıyla menteşe noktasından tek bir bilek hareketiyle açıldığında, etrafa yayılan koku doğrudan okyanus fırtınasını hatırlatır.
Gerçek Bretagne adabında istiridyenin üzerine ne pişirme işlemi uygulanır ne de yoğun soslar dökülür. Kırılmış deniz buzu üzerine yerleştirilen açık kabukların içine yalnızca birkaç damla taze limon suyu veya arpacık soğanla demlenmiş kırmızı şarap sirkesi (mignonette) damlatılır. Kabuğun içindeki tuzlu deniz suyuyla birlikte bir kerede ağza kaydırılan istiridye, ilk lokmada fındıksı, mineralli ve yoğun bir iyot patlamasıyla damağı kaplar. Bretagne limanlarında tahta tezgahlardan alınan bir düzine taze istiridye, insanın okyanusun gelgit ritmiyle kurduğu en yalın ve en asil sofradır.
Sıkça Sorulan Sorular
Bretagne istiridyelerinin lezzetini dünyada benzersiz kılan nedir?
Günde iki kez yaşanan devasa gelgit dalgaları sayesinde istiridyeler sürekli taze plankton akıntısıyla beslenir ve sular çekildiğinde açık havada kalarak kas dokusunu güçlendirir; bu döngü ete eşsiz bir dirilik ve madensi derinlik katar.
İstiridye neden demir masaların üzerinde yetiştirilir?
Demir tablalar istiridye torbalarını deniz tabanından bir metre yukarıda tutar; böylece kabuklular çamur yutmaz, yırtıcı yengeçlerden korunur ve suyun akıntısından maksimum derecede faydalanır.
Taze istiridyenin canlı olduğu nasıl anlaşılır?
Açılmamış taze istiridyenin kabuğu sımsıkı kapalı olmalıdır; kabuk hafifçe aralıksa vurulduğunda anında kapanmalıdır. Bıçakla açıldığında ise kenarındaki narin ete dokunulduğunda hafifçe geri çekilme hareketi yapmalıdır.
İstiridye çiğ tüketildiğinde sağlık açısından risk taşır mı?
Bretagne kıyıları gibi A sınıfı temiz açık okyanus sularından toplanan ve soğuk zinciri kırılmadan canlı servis edilen istiridyeler mikrobiyolojik açıdan son derece güvenlidir.
İstiridyenin içindeki deniz suyu dökülmeli midir?
Kabuk ilk açıldığında çıkan ilk su genellikle dökülür; istiridye birkaç dakika içinde kendi içinden ikinci ve çok daha saf, lezzetli bir deniz suyu salgılar; bu suyla birlikte tüketilmesi önerilir.
Haberler
Nemli Havaya Yenilen Bir Avuç Pembe Bulut
Dönen santrifüj başlığından 150 derecede fırlatılan erimiş şekerin amorf cam liflerine dönüşmesi ve havadaki tek bir nem damlasıyla dakikalar içinde eriyen sokak nostaljisi.
Yaz akşamlarında bir sahil kordonunda, panayır alanında veya kalabalık bir lunaparkın ışıkları altında yürürken çocukların elinde yükselen devasa pembe bulutlar, sokak lezzetleri tarihinin en kırılgan ve en büyüleyici illüzyonlarından biridir. Bir ahşap çubuğun etrafına sarılan, havada devasa bir hacim kaplayan ancak ağza atıldığı anda tek bir şeker kristali gibi dilin üzerinde eriyip kaybolan pamuk şeker, aslında yalnızca bir tatlı değil; termodinamik, camlaşma fiziği ve havadaki nemle zamana karşı yarışan hassas bir mutfak mucizesidir. Yüzde doksan dokuzu havadan, yalnızca birkaç gramı şekerden oluşan bu pembe bulutun varlığı, saniyeler içinde gerçekleşen moleküler bir dönüşüme dayanır.
Dönen Başlığın Santrifüj Fırtınası
Pamuk şeker makinesinin tam ortasında yer alan döner başlık, yaklaşık 150 santigrat dereceye kadar ısıtılan elektrikli bir ocaktır. Bu hazneye dökülen sıradan kristal toz şeker (sakaroz), yüksek ısıyla temas ettiği anda katı kristal formunu kaybederek sıvı bir şuruba dönüşür. Hazne dakikada yaklaşık 3500 devirle dönmeye başladığında, merkezkaç kuvveti erimiş şekeri başlığın çevresinde bulunan mikroskobik deliklerden dışarı doğru fırlatır.
Fırlatılan sıvı şeker damlacıkları, dışarıdaki oda sıcaklığındaki havayla buluştuğu anda şok bir soğuma yaşar. Normal şartlarda erimiş bir şeker soğurken moleküller birbirine tutunarak yeniden sert kristal kafesler örer; ancak pamuk şeker makinesinden fırlayan lifler o kadar incedir ki (insan saç telinden bile daha ince, yaklaşık 50 mikron), moleküllerin kristalize olmaya vakti kalmaz. Şeker, fizikçilerin “amorf cam hali” dediği düzensiz, donmuş bir sıvı yapısında katılaşır. Fırıl fırıl dönen kazanın çeperinde biriken bu ipeksi lifler, bir tahta çubukla toplanarak o bildiğimiz hafif buluta dönüşür.

Havadaki Nemle Başlayan Amansız Geri Sayım
Pamuk şekerin en dramatik yönü, çubuğa sarıldığı andan itibaren başlayan amansız ölüm kalım savaşıdır. Amorf yapıdaki şeker, kimyasal olarak son derece yüksek bir su çekme gücüne (higroskopik özellik) sahiptir. Kristal yapısı bulunmadığı için havadaki su buharı molekülleri şekerin zayıf bağlarına hızla hücum eder.
Kuru ve nemsiz bir kış gününde saatlerce hacmini koruyabilen pamuk şeker, bağıl nemin yüzde 70’i aştığı sıcak bir yaz akşamında ya da deniz kenarında dakikalar içinde erimeye mahkumdur. Havadaki su molekülleri şeker liflerine tutunduğu anda, şeker camlaşma sıcaklığının altına düşer; lifler birbirine yapışır, hacim hızla çöker ve pembe bulutun yerini yapışkan, sert ve koyu renkli bir şeker topağı alır. Bu yüzden pamuk şeker, fırından çıkan bir ekmek gibi saklanamaz; üretildiği an ile tüketildiği an arasındaki zaman farkı neredeyse sıfır olmalıdır.
Bir Diş Hekiminin Şaşırtıcı İcadı
Pamuk şekerin tarihiyle ilgili en ironik ayrıntı, bu tatlının mucidinin mesleğinde gizlidir. 1897 yılında Nashville’de modern pamuk şeker makinesini tasarlayıp patentini alan kişi, bir şekerlemeci değil, Dr. William Morrison adında bir diş hekimidir. Morrison, şekerlemeci arkadaşı John C. Wharton ile birlikte geliştirdiği bu makineyi 1904 St. Louis Dünya Fuarı’nda tanıtmış ve küçük ahşap kutularda “Fairy Floss” (Peri İpliği) adıyla on binlerce porsiyon satarak büyük bir servet kazanmıştır.
Diş çürüklerinin en büyük düşmanı olan bir hekimin geliştirdiği bu yöntem, yalnızca birkaç gram şekerle kocaman bir porsiyon tatlı sunabilmesi sayesinde dönemin en karlı ve yenilikçi fuar eğlencesine dönüşmüştür. Bugün dünyanın dört bir yanında çocukluğun, yaz akşamlarının ve dönme dolapların değişmez kokusu olan bu pembe bulut, insanın havayı şekerle yakaladığı en şiirsel sokak hikayesidir.
Sıkça Sorulan Sorular
Pamuk şekerin içinde ne kadar şeker bulunur?
Kocaman görünen bir pamuk şeker porsiyonunun yaklaşık yüzde 98’i havadan oluşur; kütle olarak içine giren şeker miktarı yalnızca 15 ila 20 gramdır (yaklaşık bir tatlı kaşığı toz şeker).
Pamuk şeker nemli havalarda neden hemen küçülür?
Şeker lifleri amorf (kristalleşmemiş) cam yapıda olduğu için havadaki nemi mıknatıs gibi çeker; su molekülleri liflerin gözeneklerini doldurduğunda hava serbest kalır ve yapı yapışkan bir sıvıya dönüşerek çöker.
Pamuk şeker yapımında şeker dışında hangi maddeler kullanılır?
Geleneksel üretimde yalnızca toz sakaroz kullanılır; renklendirme ve koku için gıda boyası ve çilek, vanilya veya böğürtlen gibi meyve aromaları ilave edilir.
Pamuk şekerin ağızda anında yok olmasının fiziksel sebebi nedir?
İnsan tükürüğündeki su, mikroskobik incelikteki şeker iplikçiklerini saniyenin onda biri kadar bir sürede çözerek katı formu anında sıvı şuruba çevirir.
Ev tipi pamuk şeker makineleri profesyonel makineler gibi çalışır mı?
Temel çalışma prensibi aynıdır; ancak profesyonel makinelerin dönme hızı ve ısıtma kapasitesi çok daha yüksek olduğu için daha ince lifler ve daha havadar porsiyonlar üretir.
Haberler
Gramı Servet Değerinde Olan Mor Çiçeğin Şafak Mesaisi
Sonbaharın ilk soğuklarıyla Safranbolu vadilerinde açan mor çiçeklerin tepeciklerindeki üç kırmızı lif için verilen şafak nöbeti ve dünyanın en pahalı baharatının mutfak kimyası.
Ekim ayının son günlerinde Karadeniz ardındaki Safranbolu vadilerini sabahın erken ayazı sardığında, kireçli yamaçlarda mucizevi bir uyanış başlar. Gece boyunca kapalı kalan soluk yeşil yaprakların arasından fışkıran narin mor çiçekler, güneşin ilk ışıkları toprağa değmeden önce açılır. Bu mor taç yaprakların tam merkezinde, alev kırmızısı rengiyle parıldayan yalnızca üç incecik lif uzanır: Safran. Ağırlığının yüz bin katı suyu parlak bir altın sarısına boyayabilen bu kadim bitki, gramı altınla yarışan paha biçilmez değeriyle hem dünya baharat ticaretinin zirvesinde oturur hem de Türk mutfak kültürünün zerdesinden bayram pilavlarına kadar uzanan zengin bir renk hafızasını taşır.
Güneş Doğmadan Bitmesi Gereken Şafak Yarışı
Safranbolu köylerinde safran toplamak, saatle yarışılan son derece disiplinli bir doğa mesaisidir. Mor safran çiçeği (Crocus sativus), güneş ışığı doğrudan üzerine vurduğu anda narin yapraklarını hızla açar ve sıcağın etkisiyle tepeciklerindeki kırmızı liflerin aromatik uçucu yağları (özellikle safranal ve krosetin bileşenleri) buharlaşarak kaybolur. Bu nedenle safran üreticileri, şafak sökmeden, sabahın alacakaranlığında tarlaya girer.
Hiçbir mekanik alet veya makine kullanılamaz; kadınlar ve genç çiftçiler iki büklüm eğilerek mor çiçekleri sapından tek tek elle koparır. Toplanan çiçekler hava alabilen hasır sepetlerde hemen taş konakların serin kilerine taşınır. Çiçeklerin kilerde bekletilmeden aynı sabah ayıklanması şarttır; çünkü çiçek bekledikçe pörsür ve kırmızı tepecikleri sarı erciklerden ayırmak imkansız hale gelir.

Bir Gram İçin Yüzlerce Çiçeğin Feda Edildiği İncelik
Kiler masalarına dökülen binlerce mor çiçeğin içinden, cımbız inceliğindeki parmak hareketleriyle yalnızca ortadaki üç dallı kırmızı tepecik (stigma) koparılır. Çiçeğin sarı renkli erkek organları veya mor taç yaprakları boyama ve tat gücüne sahip olmadığı için bu kırmızı liflere kesinlikle karıştırılmaz.
Rakamlar bu emeğin büyüklüğünü gözler önüne serer: Tek bir gram kuru safran elde edebilmek için yaklaşık 150 ila 200 mor çiçeğin tek tek ayıklanması gerekir. Bir kilogram saf safran için ise yaklaşık 150 bin çiçeğin şafak vakti toplanıp ayıklanması şarttır. Ayıklanan kırmızı lifler, pirinç eleklerin üzerine serilerek çok kısık meşe kömürü ateşi üzerinde veya gölgeli, nemsiz odalarda ağır ağır kurutulur. Nem oranı yüzde 10’un altına düşürüldüğünde safran, cam kavanozlarda ışık almayan karanlık dolaplarda kilit altında saklanır.
Mutfaktaki Boyama Gücü ve Moleküler Kimya
Safranın gastronomideki benzersiz gücü, içerdiği üç temel karotenoid molekülünden kaynaklanır: Rengini veren suda çözünür krosin, dilin üzerinde bıraktığı hafif acımsı ve topraksı tadı sağlayan pikrokrosin ve fırına girdiği anda odayı saran saman ve tatlı çiçek kokusunu üreten safranal. Bu üçlü denge, safranı sıradan bir sarı renklendirici olan zerdeçaldan bütünüyle ayırır.
Geleneksel Türk tatlısı zerdelerde safran, kaynayan pirinç nişastasıyla buluştuğunda tatlıya yalnızca saydam bir altın rengi kazandırmaz; aynı zamanda gül suyu ve karanfille birleşerek sindirimi kolaylaştıran ferahlatıcı bir asalet katar. Safran kaynar suya doğrudan atılmaz; önce havanda bir tutam şeker veya buz parçasıyla dövülüp ılık gül suyunda demlendirilir, ardından tencereye eklenir.
Sıkça Sorulan Sorular
Safranbolu safranı ile ithal safranlar arasındaki fark nedir?
Safranbolu safranı, bölgenin yüksek kireçli toprağı ve sert sonbahar mikrokliması sayesinde krosin (renk) ve safranal (koku) oranı açısından dünya standartlarının üzerinde bir yoğunluğa sahiptir; tek bir teli onlarca litre suyu sarartmaya yeter.
Safranın sahte olup olmadığı nasıl anlaşılır?
Gerçek safran ılık suya atıldığında rengini hemen değil, birkaç dakika içinde yavaş yavaş altın sarısı olarak salar ve lifin kendisi kırmızı kalır; sahte boyalı lifler ise suya atılır atılmaz anında kimyasal kırmızı renk bırakır ve lifin rengi beyazlaşır.
Safran yemeklerde ne kadar miktarda kullanılmalıdır?
Safran son derece güçlü bir baharattır; dört kişilik bir pilav veya tatlı için 8 ila 10 adet kırmızı telin ılık suda demlendirilerek kullanılması yeterlidir, fazlası acılık verir.
Safran neden dünyanın en pahalı baharatıdır?
Hasadının tamamen insan eliyle şafak vaktinde yapılması, bir kilogram için 150 bin çiçeğin tek tek elle ayıklanması ve yılda yalnızca birkaç haftalık hasat süresinin bulunması maliyeti belirler.
Kurutulmuş safran nasıl saklanmalıdır?
Işık, ısı ve nem safranın aromasını hızla yok eder; bu nedenle hava geçirmez cam kavanozlarda, doğrudan güneş görmeyen karanlık ve serin bir dolapta saklanmalıdır.
Osmanlı Şifahanelerinden Safranbolu Konaklarına Uzanan Değer
Safranbolu’ya adını veren bu endemik çiçek, 18. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli ihraç kalemlerinden biri olarak Avrupa eczacılarına ve tekstil boyahanelerine gönderiliyordu. Doğu ile Batı arasındaki kervan yolları üzerinde yükselen Safranbolu konaklarının görkemi, büyük ölçüde bu mor çiçeklerin sağladığı ticari zenginlikle inşa edildi. Saray hekimlerinin göz hastalıklarından kalp kuvvetlendirici macunlara kadar pek çok reçetede başköşeye koyduğu safran, mutfakta ise yalnızca padişah sofralarının ve düğün ziyafetlerinin ayrıcalığıydı.
Günümüzde Davutobası köyü başta olmak üzere sınırlı sayıdaki tarlada sürdürülen bu üretim, toprağın üç yılda bir dinlendirilmesini şart koşan zorlu bir tarım disiplinine dayanır. Soğanların toprağın altında yaz sıcağını geçirip sonbahar yağmurlarıyla uyanması, doğanın insan sabrıyla kurduğu en hassas ortaklıktır. Tek bir teliyle koca bir kazan pilavı altın rengine büründüren Safranbolu safranı, Anadolu toprağının sakladığı en pahalı ve en zarif mücevherdir.
