Açıklanan verilere göre dünyada her yıl 1.3 milyar ton yemek çöpe atılıyor. Dörtte birine sahip çıksak, dünyanın açlık sorununu çözebilecek iken yaklaşık olarak yılda 1 trilyon doları çöpe atıyoruz.
Tüketim çılgınlığının alıp başını gittiği şu günlerde (elbette
her insan kendi parasını dilediği gibi harcamakta özgür lakin konu evrensel
olunca bireyselliğin önemi yok), dünya nüfusunun giderek arttığı, tarımsal
arazinin ise hızla azaldığı düşünüldüğünde söz “gıda” olduğunda israf hakkımız yok.
Açıklanan verilere göre dünyada her yıl 1.3 milyar ton
yemek çöpe atılıyor. Dörtte birine sahip çıksak, dünyanın açlık sorununu
çözebilecek iken yaklaşık olarak yılda 1 trilyon doları çöpe atıyoruz.
Elbette ki gıdaların çöpe atılmasının farklı nedenleri
var; bir kısmı teknoloji yoksunluğundan, saklama yöntemlerinin bilinmemesinden
ve yanlış üretim-tüketim planlamasından kaynaklanmasına karşın oldukça büyük
bir kısmı “haddini bilmemekten” kaynaklanıyor. Zaten israf kelimesi sarfiyattan
geliyor ve bazen haddi aşmak manasında kullanılıyor.
Gıda ürünlerini alışveriş sepetimize koyarken de
tabağımıza yemeğimizi alırken de dışarıda yemek siparişi verirken de
düşünmüyoruz. Karar vermeden önce nefes alsak daha akıllıca seçimler yapacağız
belki de. Evlerde çoğunlukla ekmek atılırken restoranlarda tabaklarda kalan
yemekler atılıyor, hele bir de açık büfe kavramı var ki hiç sormayın; restoranların
5 katı daha fazla yemek çöpe gidiyor.
Açlık ve doyumsuzluk
arasındaki farkı göremediğimizden dolayı açlıktan yaşanan ölümlerden hepimiz
sorumluyuz.
Ne tüketen bilinçli ne de işletme sahipleri… Gıda
sektöründe kayıplar tarım arazisinden başlıyor, sebze-meyve hallerinde ve
perakende satış yerlerinde devam ediyor, ev ve restoranlarda son vuruşu işletme
sahipleri ve tüketiciler olarak biz yapıyoruz.
Kuşkusuz bu sorunu gören, çözmeye çalışan kurum ve
kuruluşlar, bazı sivil toplum hareketleri var. Dünyanın farklı ülkelerinde
değişik metotlar kullanarak gıdaların çöpe gitmesine engel olmaya çalışıyorlar.
Avusturya’da bir grup gönüllü tezgâhlarda kalan,
kullanıma uygun son sebze ve meyveleri toplayarak ev yapımı reçeller üretip,
ihtiyaç sahiplerine dağıtıyorlar.
İspanya’da ise bambaşka bir yol bulmuş sivil toplum
kuruluşları. Geliri düşük mahallelerin köşelerine buzdolabı koyarak, ev ya da
restoranlardan gelen tüketim fazlası yemekleri üzerinde üretim-tüketim bilgi etiketiyle
muhafaza ederek bir tür bağış yapıyor.
Hindistan kendine özgü tavrını yine korumuş; öğle
yemeklerini sefertaslarında yedikleri için kendilerine fazla gelen bölümün
üzerine “paylaş” yazan bir yazıyla belirli noktalara bırakıyorlar ve 5000
gönüllü bisikletli bu tasları ihtiyaç sahiplerine dağıtıyor.
Fransa konuya daha parasal yaklaşıyor. Süpermarketlerde
son kullanma tarihi yaklaşan ve satılmayan gıdalar işletme sahibi tarafından yardım
kuruluşlarına bağışlanmazsa, 75 bin Euro para cezası ödemek zorunda.
ABD’de birçok yardım kuruluşu farklı kurtarma
modelleri geliştirse de şu an en çok kullanılan yöntemlerden biri cep telefonu
uygulaması. Çiftçilerle iletişime geçerek ürün fazlasını öğrenip, gönüllü
tedarik zinciri kuruyor ve lojistik maliyetini yok ederek ürünleri ihtiyaç
sahiplerine ulaştırıyor.
Kanada’da ise şahane bir yol bulmuşlar.
İlgilenilmediği için çürüyüp çöpe gidecek meyveleri, sahiplerinden izin alarak
ağaçlardan toplayan ve bu ürünleri perakendecilere satarak elde edilen gelirle
bağış yapan 1000 adet gönüllü var.
Dünya Gıda
Örgütü (FAO), Türkiye’yi ekmek israfına dönük kampanyaları
nedeniyle örnek gösterse de ülkemizde israfın boyutu utanılacak kadar büyük.
Yılda 2,5 milyon ton sebzeyi, 950 bin ton meyveyi israf ederek ortalama 250
milyar lirayı çöpe atıyoruz.
Örnek gösterildiğimiz ekmek israfında ise rakamlar can
yakıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından yapılan araştırmaya göre günde
ortalama 4.9 milyon adet ekmek çöpe gidiyor. Günlük besininin yüzde 44’ünü
ekmekten sağlayan, yüksek tüketim oranı nedeniyle 2000 yılında Guinness
Rekorlar Kitabı’na giren ülkemizde inanılması güç bir ekmek israfı var.
Yere düştüğünde öpüp
başımıza koyduğumuz ekmeği, tekrar neden çöpe atıyoruz anlamak mümkün değil!
Domatesi çöpe atarken o domatesi ekeni,
büyüteni, toplayanı, tarladan sebze-meyve haline getireni, manav ve marketlere
taşıyanı düşünüyor muyuz? Kaç kişinin emeğine saygısızlık ettiğimizi fark etmek
için belki durup düşünmek gerek.
Oysa içinde bulunduğumuz Anadolu mutfağı,
saklama yöntemlerini keşfeden ilk mutfaklardan. Dünyada konservenin tarihçesi
19. yüzyılda “ordular mideleri üzerinde yürür” diyen Fransız generali Napolyon
sayesinde başlasa da Anadolu halkının Orta Asya’dan göç ederken yanında
getirdiği geleneksel saklama yöntemleri çok daha eskilere dayanır.
Ürünleri besin değeri kaybolmadan
mevsiminde yesinler, tazesi bulunamadığında mahrum kalmasınlar, taşırken
bozulmasın, ihtiyaçtan fazlası çöpe gitmesin diye; kurutmuşlar, tuzlamışlar,
güneşte pişirmişler, salamura yapmışlar.
Kavurma, pastırma, sucuk, kurutulmuş
et, tuzlama et, yoğurt, peynir, çökelek, peskütan, keş, kurut, kaymak, iç yağ,
maya, akça katığı, karın kaymağı, salça, tarhana, kımız, pekmez, pestil, kurutulmuş
tahıllar, kak adı verilen kurutulmuş meyveler, kurutulmuş sebzeler, zeytin, turşu,
reçel, sirke, erişte gibi, bugün lezzeti için peşine düştüğümüz bu yiyecekler
göçebe yaşamın sonucu. Yokluk, bolluk getirmiş çeşitlere.
Tarhana mesela; tek başına ayrı bir hikâyesi
var. Yoğurdun saklanış şekillerinden biri olarak çok eski bir geçmişe sahip. Kimi
kaynaklara göre Orta Asya’dan göç edenlerle yayılmış, önce Anadolu’ya, sonra yine
göçlerle dünyaya. Arap ülkelerinde “kish”, İran ve Irak’ta “kushik”, Türkistan’da
“göce”, Yunanistan’da “trahanas”, Finlandiya’da “talkuna”, Macaristan’da “tahonya”
adı veriliyor. Bilinen en temel tarifi buğday unu, buğday kırması veya irmik,
yoğurt, biber, tuz, soğan, domatesle harmanlanıp, yoğrulduktan sonra fermente
edilip kurutulup öğütülüyor.
Anadolu mutfağında un, göce (buğday
kırması), irmik ve karışık tarhana olarak çeşitleri olmasının yanında, yöresel
olarak farklılıklar gösteren kızılcık tarhanası, sütlü tarhana gibi farklı
türleri de mevcut. Hem yaş hem kuru olarak yapılıp muhafaza edilebiliyor.
Üstelik tarhananın yapılış şeklinin
sosyolojik bir boyutu da var. Yaz mevsiminde komşularla, eş dostla beraber, imece
usulüyle yapılan bir kış hazırlığı olarak sosyalleşmenin en lezzetli
örneklerinden biri haline geliyor.
Dünyada yaşanan doğal felaketlerde
ihtiyaç sahibi olan ülkelere yardımlar yaparız, hem resmi hem de sivil toplum
kuruluşları olarak. Genellikle un ve su ağırlıklı gıda malzemesi yollarız. Yıllardır
düşünürüm neden tarhana yollamayız diye. Oysa sadece su ve tarhana beslenme
ihtiyacını fazlasıyla karşılar.
Kış hazırlıklarının yapıldığı
salçaların kaynatıldığı, kurulukların hazırlandığı, tarhanaların serildiği bu
aylarda dünya mutfaklarına emsal saklama yöntemlerini bulmuş bir toplumun
fertleri olarak, aşırı israfımızı sorgulamak gerekiyor.
Sümerler’in sanat eserlerinde buğdayı
öğütürken yere düşen taneler için ağlayan kadınları tasvir ettiği düşünülürse, bilinçsiz
tüketim modern çağın hastalığı sayılabilir. Doyumsuzluk beraberinde
hazımsızlığı da getiriyor.
Önümüzdeki yıllarda gıda savaşlarının
yaşanacağı rakamlarla ispat edilirken yemeklerimizi çöpe atarak kimlerin
ekmeğine yağ sürüyoruz acaba.
Anadolu’nun sarp dağlarında ve geniş yaylalarında binlerce yıldır yankılanan bir ritim vardır: Göçerlik. Yörük kültürü, sadece bir hayvancılık veya yer değiştirme pratiği değil; doğanın dilini anlama, mevsimlerle uyum içinde yaşama ve en önemlisi gıdayı koruma sanatıdır. Yüzlerce kilometrelik zorlu göç yollarında, hiçbir gıdanın israf edilmediği bu ekolojik bilgelik, günümüzün sürdürülebilirlik arayışlarına ışık tutuyor.
Yayla Mutfağının Temeli: Muhafaza ve Dayanıklılık
Göçer yaşamın en büyük kuralı, taşınabilir ve bozulmaz gıdalar üretmektir. Yaz aylarında yüksek rakımlı yaylalara çıkıldığında, otlakların zenginliği sayesinde süt üretimi zirveye ulaşır. Ancak bu sütün kış aylarında tüketilebilmesi için ustalıkla işlenmesi gerekir. Yörük kültürünün en değerli armağanlarından biri olan tulum peyniri, tam da bu ihtiyacın bir ürünüdür. Keçi veya koyun postunun (tulum) içine basılan peynir, dağların serin havasında ve mağaralarda olgunlaşarak kış aylarında protein kaynağına dönüşür.
Sadece süt değil, etin de aylarca bozulmadan saklanması gerekir. Kesilen hayvanların etleri ya güneşte kurutularak pastırmaya ya da kendi yağıyla kavrulup küplere basılarak kavurmaya dönüştürülür. Bu yöntemler, elektriğin ve buzdolabının olmadığı bir çağda doğanın sunduğu doğal koruma kalkanlarıdır.
Güneşin ve Rüzgarın Gücüyle Kurutulan Lezzetler
Göçer mutfağında güneş ve rüzgar, en büyük mutfak yardımcılarıdır. Dağların tertemiz havasında kurutulan otlar, yaban meyveleri ve sebzeler, kışlık erzakların temelini oluşturur. Dağ kekiği, nane, alıç ve kuşburnu gibi yabani bitkiler özenle toplanıp kurutulur. Bu kurutma işlemi sadece yiyecekleri korumakla kalmaz, aynı zamanda aromalarını yoğunlaştırarak Anadolu yemeklerinin o eşsiz karakterini oluşturur.
Tarhana, Yörüklerin ve göçerlerin muhafaza kültürünün belki de en kusursuz örneğidir. Yoğurt, un ve otların fermente edilip kurutulmasıyla elde edilen tarhana, aylarca dayanabilen, taşıması kolay ve suyla buluştuğunda anında besleyici bir çorbaya dönüşen mucizevi bir gıdadır.
Sıfır Atık Felsefesi ve Doğaya Saygı
Modern dünyanın yeni yeni keşfettiği “sıfır atık” kavramı, göçer kültürünün binlerce yıllık gerçeğidir. Kesilen bir hayvanın eti kavurma olurken, derisi peynir tulumu veya çarık olur, yünü çadır (kıl çadır) veya kilim dokumada kullanılır. Yörük mutfağında doğadan alınan her şey değerlidir ve hiçbir şey boşa harcanmaz.
Doğayı sömürmeden, onun sunduğu kaynakları en verimli şekilde kullanan bu kadim ekolojik bilgelik, iklim krizi ve gıda güvenliği sorunlarıyla boğuşan modern dünyaya önemli dersler veriyor. Göçer mutfağı, sadece karnımızı doyurmayı değil, yaşadığımız coğrafyayla nasıl saygılı bir ilişki kurmamız gerektiğini de anlatıyor.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Yörük kültüründe tulum peyniri neden tercih edilir?
Tulum peyniri, göç sırasında kolay taşınabilmesi ve hava almayan deri (tulum) içerisinde uzun süre bozulmadan olgunlaşabilmesi nedeniyle göçer kültürünün vazgeçilmezidir.
Kıl çadırın göçer yaşamındaki önemi nedir?
Keçi kılından dokunan çadırlar, yağmurda şişerek su geçirmez hale gelir, yazın ise gözenekleri sayesinde serin tutar. Tamamen doğal bir yalıtım sistemidir.
Göçer mutfağında sıfır atık nasıl uygulanır?
Hayvanların eti gıda, derisi eşya veya tulum, yünü örtü, kemikleri ise et suyu olarak değerlendirilir; doğadan elde edilen hiçbir malzeme israf edilmez.
Coğrafi Keşifler dönemi, insanlık tarihinin sadece sınırlarını değil, aynı zamanda midesinin dayanıklılığını da test eden en büyük dönüm noktalarından biridir. 15. ve 16. yüzyıllarda okyanuslara açılan ahşap kalyonlar, aslında yüzen birer laboratuvardı. Bu gemilerin ambarlarında taşınan erzaklar, aylarca süren yolculuklarda mürettebatı hayatta tutmak zorundaydı ve bu zorunluluk, küresel gıda muhafaza kültürünün temellerini attı.
Peksimet ve Tuzlu Et: Denizcinin Günlük Menüsü
Bir okyanus aşırı seferde, taze gıdanın ömrü en fazla birkaç haftaydı. Bu nedenle denizcilerin ana diyeti, bozulmaya karşı direnen iki temel gıdaya dayanıyordu: Peksimet (hardtack) ve fıçılanmış tuzlu et. Un ve sudan yapılarak taş gibi sertleşene kadar fırınlanan peksimetler, aylarca dayanabiliyordu. Ancak bu dayanıklılığın bir bedeli vardı; peksimetler o kadar sertti ki, denizciler onları yiyebilmek için biraya, suya veya çorbaya batırmak zorundaydı. Üstelik zamanla içleri böcekleniyor, denizciler karanlıkta yiyerek bu manzarayı görmezden gelmeyi tercih ediyordu.
Tuzlu et ise genellikle domuz veya sığır etinin yoğun tuza basılmasıyla elde ediliyordu. Fıçılarda saklanan bu etler, pişirilmeden önce saatlerce suda bekletilerek tuzundan arındırılmaya çalışılırdı. Su fıçıları ise birkaç hafta içinde yosun tutar ve içilmez hale gelirdi. Bu yüzden gemilerde su yerine bira ve şarap tüketimi oldukça yaygındı.
İskorbüt: Denizlerin Sessiz Katili
Gıda muhafaza teknikleri denizcileri açlıktan korusa da, beslenme yetersizliğinin getirdiği başka bir düşman vardı: İskorbüt hastalığı. Taze sebze ve meyve eksikliğinden, özellikle C vitamini yetersizliğinden kaynaklanan bu hastalık, savaşlardan ve fırtınalardan daha fazla denizcinin hayatına mal oldu. Diş etlerinin kanaması, eklemlerin şişmesi ve aşırı halsizlikle başlayan hastalık, gemi mürettebatını haftalar içinde yok edebiliyordu.
18. yüzyılda İngiliz donanma hekimi James Lind’in narenciye tüketiminin iskorbütü önlediğini keşfetmesi, denizcilik ve tıp tarihinde bir devrim yarattı. Limon ve misket limonu fıçıları, artık barut kadar stratejik bir malzeme haline gelmişti. Bu keşif, sadece hastalıkları bitirmekle kalmadı, aynı zamanda beslenme biliminin de ilk adımlarından biri oldu.
Küresel Gıda Düzeninin Doğuşu
Ahşap gemilerin ambarlarında yaşanan bu hayatta kalma mücadelesi, günümüzün küresel gıda düzenini inşa etti. Baharat yollarına alternatif ararken keşfedilen Yeni Dünya’nın ürünleri —patates, domates, mısır ve kakao— Eski Dünya’nın sofralarını sonsuza dek değiştirdi. Bugün sofralarımızda sıradan kabul ettiğimiz pek çok lezzet, o dönemki denizcilerin açlık ve hastalıkla verdiği amansız mücadelenin birer mirasıdır.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Ahşap gemilerde su nasıl muhafaza ediliyordu?
Tatlı su ahşap fıçılarda taşınıyordu ancak kısa sürede yosunlanıp bozulduğu için denizciler genellikle bira, şarap veya rom (grog) tüketmek zorundaydı.
Peksimet nedir ve neden gemilerde kullanıldı?
Peksimet, sadece un ve su kullanılarak yapılan, nemi tamamen alınana kadar fırınlanan bir tür sert bisküvidir. Nemsiz yapısı sayesinde aylarca bozulmadan kalabildiği için denizcilerin ana gıdası olmuştur.
İskorbüt hastalığının çözümü nasıl bulundu?
1747’de Dr. James Lind’in yaptığı deneyler sonucunda, narenciye (limon ve portakal) tüketen denizcilerin iyileştiği gözlemlendi ve C vitamini eksikliğinin hastalığa yol açtığı anlaşıldı.
Dünyanın dört bir yanındaki gastronomi uzmanları ve peynir otoriteleri, iyi bir peynirin sırrının yalnızca sağılan sütte değil, o sütü olgunlaştıran ekosistemde gizli olduğunu iyi bilir. Fransa’nın ünlü Roquefort mağaraları veya İtalya’nın serin mahzenleri, bu gerçeğin en çok bilinen, adeta pazarlama harikasına dönüşmüş örnekleridir. Ancak Anadolu coğrafyası, gösterişten uzak, çok daha yerel, çok daha vahşi ve kendine has bir peynir mucizesine ev sahipliği yapıyor: Karaman’ın efsanevi Obruk peyniri.
Özellikle Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Divle (şimdiki resmi adıyla Üçharman) köyü ve çevresinde üretilen, adını da olgunlaştığı yeraltı obruklarından alan bu eşsiz peynir, endüstriyel gıdanın tekdüzeleştiği modern dünyada adeta bir başkaldırı niteliği taşıyor. Sadece bölgede otlayan hayvanların sütünün binlerce yıllık bir bilgelikle işlenip, yerin metrelerce altındaki karanlık mağaralara emanet edilmesi, basit bir mandıra işleminden ziyade, insanın doğayla yaptığı çok eski bir ortaklık sözleşmesidir.
Mağaranın Mikrokliması: Doğal Bir Fermantasyon Laboratuvarı
Obruk, yeraltı sularının zamanla kireçtaşını eritmesiyle oluşan devasa doğal çukurlara ve yeraltı mağaralarına verilen coğrafi bir isimdir. Karaman bölgesindeki obruklar, özellikle Divle obruğu, 250 metreyi bulan uzunluğu ve 36 metreye varan derinliğiyle yerin altındaki devasa bir buzdolabı gibidir. Yazın en sıcak günlerinde, dışarıda kavurucu bir bozkır sıcağı varken bile mağaranın iç sıcaklığı 4 ila 7 derece arasında sabit kalır. Nem oranı ise yıl boyunca %80 civarında seyreder ki bu, peynirin kurumadan olgunlaşması için kusursuz bir değerdir.
Fakat bu mağaralar sadece peyniri soğuk tutmakla kalmaz; asıl mucize, mağaranın duvarlarında ve havasında yaşayan, bilimsel çalışmalara konu olmuş endemik mikrofloradır. Bu benzersiz bakteri ve küf ekosistemi, obruk peynirine o meşhur aromasını, keskinliğini ve karakterini kazandıran baş aktördür. Yerin onlarca metre altındaki bu zifiri karanlık ortam, peynirin içerisindeki yağ ve protein zincirlerini yavaşça parçalayarak derin, hafif keskin, topraksı ve kompleks lezzet notalarını ortaya çıkarır. Bu sürecin herhangi bir endüstriyel soğuk hava deposunda taklit edilmesi biyolojik olarak mümkün değildir.
Tulumdan Kırmızıya Dönen Bir Dönüşüm Hikayesi
Karaman Obruk peynirinin yolculuğu ilkbahar aylarında, meralarda taze kekik ve yerel otlarla beslenen Akkaraman koyunları ve kıl keçilerinin sütünün sağılmasıyla başlar. Geleneksel yöntemlerle mayalanan ve pıhtılaşan süt, özenle süzüldükten sonra özel olarak temizlenmiş, tüylerinden arındırılmış kuzu veya oğlak derilerine (tulumlara) sıkıca basılır. Peynirin tulumlara basılmasının en önemli nedeni, derinin gözenekli yapısı sayesinde peynirin içeride hapsolmaması ve nefes alabilmesidir. Plastik veya teneke ambalajlar bu doğal solunumu keserken, tulum peynirin canlı kalmasını sağlar.
Mayıs ve Haziran aylarında mağaraya indirilen bu beyaz renkli tulumlar, mağaranın karanlığında yavaş yavaş ve büyüleyici bir değişime uğrar. Aylar geçtikçe mağaradaki özel bakteriler tulumun dış yüzeyini kaplamaya başlar. Beyaz tulum, önce hafif mavimsi bir renge, ardından beyaza ve son olarak da sonbahara doğru o meşhur kiremit kırmızısı veya kızıl kahve rengine bürünür. Tulumun dışının tamamen kırmızılaşması, içerideki peynirin olgunlaştığının, nefes aldığının ve artık sofralara gelmeye hazır olduğunun doğadaki en güzel sinyalidir. Kırmızı rengi veren şey kesinlikle bir boya değil, mağaranın tamamen kendine has florasıdır.
Endüstriyel Tekdüzeliğe Karşı Bir Kültür Mirası
Günümüzde market raflarını dolduran, pastörize edilmiş, standartlaşmış ve fabrikasyon peynirlerin aksine, Karaman Obruk peyniri her yıl, her mağarada ve hatta her tulumda farklı bir hikaye anlatır. Hayvanın o yıl yağışlara bağlı olarak yediği otun çeşidinden, o yılki iklim şartlarına, tulumun gözenek yapısına ve hatta mağaranın hangi köşesinde, hava akımının neresinde bekletildiğine kadar pek çok faktör lezzet profilini doğrudan etkiler. Bu, standardizasyonun değil, doğanın değişkenliğinin bir kutlamasıdır.
Bu peynir, coğrafi işaret tescili alarak koruma altına alınmış olsa da, üretimindeki devasa meşakkat, sabır gerektirmesi ve genç kuşakların köylerden kente göç etmesi gibi nedenlerle her geçen gün daha da nadirleşen bir hazine konumundadır. Obruk peynirini tatmak; sadece doyurucu bir gıda tüketmek değil, aynı zamanda Anadolu’nun yeraltında sakladığı binlerce yıllık bir kültürel belleği, göçebe yaşam tarzını ve hayvancılık geleneğini damakta hissetmektir. Her diliminde toprağın, suyun, emeğin ve zamanın kusursuz bir sentezi yatar.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Karaman Obruk peyniri (Divle) nerede üretilir?
Özellikle Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Üçharman (eski adıyla Divle) köyü ve çevresindeki komşu köylerde üretilir. Olgunlaşma süreci tamamen bu bölgedeki doğal mağaralarda (obruklarda) gerçekleşir.
Obruk peyniri mağarada ne kadar süre bekletilir?
İlkbahar aylarının sonunda (Mayıs-Haziran dönemi) özenle mağaraya indirilen peynirler, genellikle 4 ila 6 ay arasında mağarada bekletilir ve sonbahar aylarında, en sık Ekim ayında obruktan çıkarılır.
Peynirin dışı neden kırmızı renktedir?
Tulumun (derinin) dış yüzeyi, obruk mağarasına özgü endemik bir bakteri ve küf florası tarafından kaplanır. Bu biyolojik flora, aylar süren olgunlaşma sürecinde derinin rengini beyazdan maviye, ardından da meşhur kiremit kırmızısına dönüştürür. Dışarıdaki kırmızı renk, içerideki peynirin olgunlaştığının en net göstergesidir ve kimyasal bir müdahale içermez.
Hangi sütten yapılır?
Geleneksel ve damak çatlatan en makbul olanı tamamen koyun (özellikle bölgeye uyum sağlamış Akkaraman cinsi) veya kıl keçisi sütünden yapılmasıdır. Genellikle de bu iki sütün belirli oranlarda karıştırılmasıyla en zengin aroma elde edilir.