Connect with us

Haberler

EBEDİ AÇLIĞIN SINIRI YOK

Açıklanan verilere göre dünyada her yıl 1.3 milyar ton yemek çöpe atılıyor. Dörtte birine sahip çıksak, dünyanın açlık sorununu çözebilecek iken yaklaşık olarak yılda 1 trilyon doları çöpe atıyoruz.

Tüketim çılgınlığının alıp başını gittiği şu günlerde (elbette her insan kendi parasını dilediği gibi harcamakta özgür lakin konu evrensel olunca bireyselliğin önemi yok), dünya nüfusunun giderek arttığı, tarımsal arazinin ise hızla azaldığı düşünüldüğünde söz “gıda” olduğunda israf hakkımız yok.

Açıklanan verilere göre dünyada her yıl 1.3 milyar ton yemek çöpe atılıyor. Dörtte birine sahip çıksak, dünyanın açlık sorununu çözebilecek iken yaklaşık olarak yılda 1 trilyon doları çöpe atıyoruz.

Elbette ki gıdaların çöpe atılmasının farklı nedenleri var; bir kısmı teknoloji yoksunluğundan, saklama yöntemlerinin bilinmemesinden ve yanlış üretim-tüketim planlamasından kaynaklanmasına karşın oldukça büyük bir kısmı “haddini bilmemekten” kaynaklanıyor. Zaten israf kelimesi sarfiyattan geliyor ve bazen haddi aşmak manasında kullanılıyor.

Gıda ürünlerini alışveriş sepetimize koyarken de tabağımıza yemeğimizi alırken de dışarıda yemek siparişi verirken de düşünmüyoruz. Karar vermeden önce nefes alsak daha akıllıca seçimler yapacağız belki de. Evlerde çoğunlukla ekmek atılırken restoranlarda tabaklarda kalan yemekler atılıyor, hele bir de açık büfe kavramı var ki hiç sormayın; restoranların 5 katı daha fazla yemek çöpe gidiyor.

Açlık ve doyumsuzluk arasındaki farkı göremediğimizden dolayı açlıktan yaşanan ölümlerden hepimiz sorumluyuz.

Ne tüketen bilinçli ne de işletme sahipleri… Gıda sektöründe kayıplar tarım arazisinden başlıyor, sebze-meyve hallerinde ve perakende satış yerlerinde devam ediyor, ev ve restoranlarda son vuruşu işletme sahipleri ve tüketiciler olarak biz yapıyoruz.

Kuşkusuz bu sorunu gören, çözmeye çalışan kurum ve kuruluşlar, bazı sivil toplum hareketleri var. Dünyanın farklı ülkelerinde değişik metotlar kullanarak gıdaların çöpe gitmesine engel olmaya çalışıyorlar.

Avusturya’da bir grup gönüllü tezgâhlarda kalan, kullanıma uygun son sebze ve meyveleri toplayarak ev yapımı reçeller üretip, ihtiyaç sahiplerine dağıtıyorlar.

İspanya’da ise bambaşka bir yol bulmuş sivil toplum kuruluşları. Geliri düşük mahallelerin köşelerine buzdolabı koyarak, ev ya da restoranlardan gelen tüketim fazlası yemekleri üzerinde üretim-tüketim bilgi etiketiyle muhafaza ederek bir tür bağış yapıyor.

Hindistan kendine özgü tavrını yine korumuş; öğle yemeklerini sefertaslarında yedikleri için kendilerine fazla gelen bölümün üzerine “paylaş” yazan bir yazıyla belirli noktalara bırakıyorlar ve 5000 gönüllü bisikletli bu tasları ihtiyaç sahiplerine dağıtıyor.

Fransa konuya daha parasal yaklaşıyor. Süpermarketlerde son kullanma tarihi yaklaşan ve satılmayan gıdalar işletme sahibi tarafından yardım kuruluşlarına bağışlanmazsa, 75 bin Euro para cezası ödemek zorunda.

ABD’de birçok yardım kuruluşu farklı kurtarma modelleri geliştirse de şu an en çok kullanılan yöntemlerden biri cep telefonu uygulaması. Çiftçilerle iletişime geçerek ürün fazlasını öğrenip, gönüllü tedarik zinciri kuruyor ve lojistik maliyetini yok ederek ürünleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyor.

Kanada’da ise şahane bir yol bulmuşlar. İlgilenilmediği için çürüyüp çöpe gidecek meyveleri, sahiplerinden izin alarak ağaçlardan toplayan ve bu ürünleri perakendecilere satarak elde edilen gelirle bağış yapan 1000 adet gönüllü var.

Dünya Gıda Örgütü (FAO), Türkiye’yi ekmek israfına dönük kampanyaları nedeniyle örnek gösterse de ülkemizde israfın boyutu utanılacak kadar büyük. Yılda 2,5 milyon ton sebzeyi, 950 bin ton meyveyi israf ederek ortalama 250 milyar lirayı çöpe atıyoruz.

Örnek gösterildiğimiz ekmek israfında ise rakamlar can yakıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından yapılan araştırmaya göre günde ortalama 4.9 milyon adet ekmek çöpe gidiyor. Günlük besininin yüzde 44’ünü ekmekten sağlayan, yüksek tüketim oranı nedeniyle 2000 yılında Guinness Rekorlar Kitabı’na giren ülkemizde inanılması güç bir ekmek israfı var.

Yere düştüğünde öpüp başımıza koyduğumuz ekmeği, tekrar neden çöpe atıyoruz anlamak mümkün değil!

Domatesi çöpe atarken o domatesi ekeni, büyüteni, toplayanı, tarladan sebze-meyve haline getireni, manav ve marketlere taşıyanı düşünüyor muyuz? Kaç kişinin emeğine saygısızlık ettiğimizi fark etmek için belki durup düşünmek gerek.

Oysa içinde bulunduğumuz Anadolu mutfağı, saklama yöntemlerini keşfeden ilk mutfaklardan. Dünyada konservenin tarihçesi 19. yüzyılda “ordular mideleri üzerinde yürür” diyen Fransız generali Napolyon sayesinde başlasa da Anadolu halkının Orta Asya’dan göç ederken yanında getirdiği geleneksel saklama yöntemleri çok daha eskilere dayanır.

Ürünleri besin değeri kaybolmadan mevsiminde yesinler, tazesi bulunamadığında mahrum kalmasınlar, taşırken bozulmasın, ihtiyaçtan fazlası çöpe gitmesin diye; kurutmuşlar, tuzlamışlar, güneşte pişirmişler, salamura yapmışlar.

Kavurma, pastırma, sucuk, kurutulmuş et, tuzlama et, yoğurt, peynir, çökelek, peskütan, keş, kurut, kaymak, iç yağ, maya, akça katığı, karın kaymağı, salça, tarhana, kımız, pekmez, pestil, kurutulmuş tahıllar, kak adı verilen kurutulmuş meyveler, kurutulmuş sebzeler, zeytin, turşu, reçel, sirke, erişte gibi, bugün lezzeti için peşine düştüğümüz bu yiyecekler göçebe yaşamın sonucu. Yokluk, bolluk getirmiş çeşitlere.

Tarhana mesela; tek başına ayrı bir hikâyesi var. Yoğurdun saklanış şekillerinden biri olarak çok eski bir geçmişe sahip. Kimi kaynaklara göre Orta Asya’dan göç edenlerle yayılmış, önce Anadolu’ya, sonra yine göçlerle dünyaya. Arap ülkelerinde “kish”, İran ve Irak’ta “kushik”, Türkistan’da “göce”, Yunanistan’da “trahanas”, Finlandiya’da “talkuna”, Macaristan’da “tahonya” adı veriliyor. Bilinen en temel tarifi buğday unu, buğday kırması veya irmik, yoğurt, biber, tuz, soğan, domatesle harmanlanıp, yoğrulduktan sonra fermente edilip kurutulup öğütülüyor.

Anadolu mutfağında un, göce (buğday kırması), irmik ve karışık tarhana olarak çeşitleri olmasının yanında, yöresel olarak farklılıklar gösteren kızılcık tarhanası, sütlü tarhana gibi farklı türleri de mevcut. Hem yaş hem kuru olarak yapılıp muhafaza edilebiliyor.

Üstelik tarhananın yapılış şeklinin sosyolojik bir boyutu da var. Yaz mevsiminde komşularla, eş dostla beraber, imece usulüyle yapılan bir kış hazırlığı olarak sosyalleşmenin en lezzetli örneklerinden biri haline geliyor.       

Dünyada yaşanan doğal felaketlerde ihtiyaç sahibi olan ülkelere yardımlar yaparız, hem resmi hem de sivil toplum kuruluşları olarak. Genellikle un ve su ağırlıklı gıda malzemesi yollarız. Yıllardır düşünürüm neden tarhana yollamayız diye. Oysa sadece su ve tarhana beslenme ihtiyacını fazlasıyla karşılar.

Kış hazırlıklarının yapıldığı salçaların kaynatıldığı, kurulukların hazırlandığı, tarhanaların serildiği bu aylarda dünya mutfaklarına emsal saklama yöntemlerini bulmuş bir toplumun fertleri olarak, aşırı israfımızı sorgulamak gerekiyor.

Sümerler’in sanat eserlerinde buğdayı öğütürken yere düşen taneler için ağlayan kadınları tasvir ettiği düşünülürse, bilinçsiz tüketim modern çağın hastalığı sayılabilir. Doyumsuzluk beraberinde hazımsızlığı da getiriyor. 

Önümüzdeki yıllarda gıda savaşlarının yaşanacağı rakamlarla ispat edilirken yemeklerimizi çöpe atarak kimlerin ekmeğine yağ sürüyoruz acaba.

Dünya doymamıza yetiyor, hırslarımıza değil…

Tamamını Oku

Haberler

Gümüşhane Yamaçlarında Dut Şırasına Batırılan İpe Dizili Cevizli Köme

Harşit Vadisi’nin güneşinde ballanan beyaz dutların şırası un ve sütle herleye dönüşürken, ipe dizili yerli cevizlerin bu kazana batırılmasıyla kışın en asil enerji zırhı örülüyor.

Ahşap Zemin Üzerinde İçi Bol Cevizli Parlak Gümüşhane Kömesi

Doğu Karadeniz dağlarının iç kesimlere bakan kurak ve kireçli vadilerinde, Harşit Çayı’nın serin sularıyla beslenen Gümüşhane bahçeleri, sonbaharın altın sarısı günlerinde Anadolu’nun en sabırlı tatlı mesaisine uyanır. Yaz boyunca dağ güneşinin altında şekerini ve aromasını toplayan yerli beyaz dutların şırası bakır kazanlarda kaynamaya başladığında, köy evlerinin verandalarından ceviz ve un kokuları yükselir. Türk mutfak coğrafyasında kimi yörelerde ‘cevizli sucuk’ olarak bilinse de, Gümüşhane’de asırlardır özgün adıyla anılan tescilli Gümüşhane cevizli kömesi, dut meyvesinin bereketiyle dağ cevizinin asaletini tek bir lifte buluşturan yaşayan bir besin anıtıdır.

İğneyle İpe Dizilen Yerli Cevizlerin Sabrı

Köme yapımı, kış hazırlıklarının en zahmetli ve en titiz aşaması olan ceviz ayıklama ile başlar. Gümüşhane ve Kelkit havzasının kabuğu kolay kırılan, açık renkli ve yüksek yağ oranına sahip yerli cevizleri zarar görmeden kelebek (çift parça) veya dört parça halinde ayıklanır. Genç kızlar ve kadınlar, uzun yorgan iğneleriyle pamuk ipliklerini bu ceviz tanelerinin tam ortasından geçirirler.

İpe dizilen metrelerce uzunluğundaki ceviz kolyeleri, güneşte birkaç gün bekletilerek içindeki fazla nemden arındırılır. Bu ön kurutma işlemi son derece kritiktir; eğer ceviz nemli kalırsa, üzerine kaplanacak sıcak dut peltesi kabuktan ayrılabilir ve kömenin kış aylarında küflenmesine yol açabilir.

Dağ Manzaralı Köy Evinde Ahşap Askılarda Kuruyan Gümüşhane Cevizli Kömesi

‘Herle’ Kazanı: Şıra, Un ve Sütün Simyası

Gümüşhane kömesini diğer yöresel cevizli sucuklardan ayıran en belirleyici sır, kaplama harcı olan herlenin reçetesinde gizlidir. Bahçelerden toplanıp preslenen beyaz dutların taze şırası, odun ateşinde devasa bakır kazanlara alınır. Şıranın içine yöreye özgü beyaz toprak (şırana toprağı) katılarak ekşiliği giderilir ve durulması sağlanır.

Berraklaşan tatlı şıraya buğday unu, taze inek sütü ve az miktarda şeker ilave edilerek tahta küreklerle saatlerce çırpılır. Nişasta yerine saf buğday unu ve sütün kullanılması, kömeye lastiksi ve yapay bir jelatin dokusu yerine ağızda eriyen ipeksi, kadifemsi ve yumuşak bir kıvam kazandırır. Kazan muhallebi kıvamına ulaşıp ‘göz göz’ kaynadığında batırma aşamasına geçilir.

Üç Kez Batırılan Kehribar Zırh ve Balkon Asımı

İpe dizilmiş cevizler, fokurdayan sıcak herle kazanına daldırılır. Usta, ipliği yavaşça yukarı çekerek fazla harcın süzülmesini sağlar ve ardından ceviz dizilerini özel çardaklara ya da ahşap balkon tavanlarına asar. İlk katman dağ rüzgarında hafifçe kuruduktan sonra, kömeler ikinci ve hatta üçüncü kez kazana daldırılır. Her batırma, cevizin etrafındaki kehribar renkli meyve zırhını daha da kalınlaştırır.

Harşit Vadisi’nin kuru, ılık sonbahar esintisinde birkaç hafta içinde olgunlaşan kömeler, ipliklerinden sıyrılarak nişastalı sandıklara veya bez torbalara kaldırılır. Kış ortasında bıçakla verev dilimlendiğinde ortasındaki dolgun ceviz ve etrafındaki amber renkli dut peltesi, hiçbir endüstriyel katkıya bulaşmadan doğanın insan iradesiyle dondurulduğu en zarif kış hediyesidir.

Harşit Havzasında Dut Ağaçlarının Kuşaktan Kuşağa Kalan Bereketi

Gümüşhane vadilerinde dut ağacı, toprağın en kutsal kış güvencesi olarak kabul edilir. Asırlık dut ağaçlarının dalları altına gerilen geniş bez brandalarla silkilen ballı beyaz dutlar, hiçbir kimyasal gübre veya ilaç görmeden dağın saf kireçli sularıyla beslenir. Bu dutlardan çıkarılan tatlı şıra, kışın eksi yirmi derecelere varan dondurucu soğuklarında yöre halkının en büyük enerji ve mineral kaynağı olmuştur.

Köme kazanlarının başında toplanan aile bireyleri, ipe dizilmiş ceviz kolyelerini batırıp çıkarırken imece usulünün en sıcak dayanışmasını sergilerler. Balkon saçaklarından sarkan binlerce amber renkli köme dizisi, endüstriyel rafine şekerlerin piyasayı işgal etmediği dönemlerde Anadolu insanının doğanın meyvesiyle nasıl eksiksiz ve sağlıklı bir tatlı kültürü inşa ettiğinin yaşayan kanıtıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

Gümüşhane kömesinin cevizli sucuktan farkı nedir?

Kaplama harcında (herle) nişasta yerine un, süt ve saf beyaz dut şırası kullanılır; bu sayede dokusu lastiksi değil, ipeksi ve yumuşak olur.

Köme yapımında süt neden kullanılır?

Süt, dut şırasının yoğun tatlılığını yumuşatır, herleye açık ve parlak bir renk verir ve tatlının kuruduktan sonra çatlamasını engeller.

Köme ne kadar süre bozulmadan saklanabilir?

Doğal şeker oranı yüksek olduğu ve güneşte kurutulduğu için nemsiz ve serin ortamda bez torbalarda 1 yıla kadar tazeliğini korur.

Şırana toprağı ne işe yarar?

Dut şırasının içindeki asiditeyi nötrleyerek şıranın kestirilmesini, berraklaşmasını ve duru bir tatlılığa ulaşmasını sağlayan doğal kalsiyum karbonatlı kireçli topraktır.

Tamamını Oku

Haberler

Patagonya Düzlüğünde Asador Haçına Gerilen Karkasların Alev Tiyatrosu

Arjantin bozkırlarının hırçın rüzgarına karşı toprağa çakılan demir haçlarda saatlerce meşe alevini içine çeken asador, etin suyunu mühürleyen ilkel bir açık hava tapınağıdır.

Alacakaranlıkta Patagonya Düzlüğünde Demir Haçlarda Odun Ateşinde Pişen Asador Kuzuları

Uçsuz bucaksız Patagonya düzlüklerinde, rüzgarın bozkır otlarını kamçıladığı alacakaranlık saatlerinde gökyüzüne doğru yükselen isli duman, Güney Amerika’nın en vahşi ve en kadim ateş ritüelini müjdeler. Toprağa açılan sığ bir çukurun çevresine eğik açılarla saplanmış demir haçlar (asadores) üzerinde gerili duran bütün kuzu karkasları, parlayan sert meşe közlerinin karşısında adeta bir alev heykeli gibi durur. Gaucho adı verilen Arjantinli bozkır atlılarının yüzyıllardır vahşi doğada hayatta kalma refleksinden rafine bir gastronomi sanatına dönüştürdüğü Asador a la cruz, eti kömürde yakmak yerine duman ve ısının sabrıyla terbiye eden açık hava mühendisliğidir.

Rüzgarı Dengeleyen Demir Haçın Açısı

Asador tekniğini klasik mangal veya barbeküden ayıran en temel unsur, etin ateşin üzerine doğrudan konulmamasıdır. Karkas, göğüs kafesi açılarak ‘asador’ adı verilen demir bir haça çelik tellerle sımsıkı bağlanır ve ateş çukurunun çevresine 60 ila 70 derecelik bir açıyla toprağa çakılır. Bu açının belirlenmesi ustanın rüzgarı okuma maharetine bağlıdır; Patagonya’nın sert pampa rüzgarı dumanı ve alevin kızgın dalgasını ete doğru süpürmeli, ancak eti yakacak kadar yaklaştırmamalıdır.

Pişirme işlemi önce karkasın kemikli iç yüzünün ateşe dönük olmasıyla başlar. Dört ila beş saat boyunca kemikler ısıyı yavaşça içine çeker, ilik ve kıkırdaklar eriyerek et liflerine nüfuz eder. Et doğrudan yüksek ateşe maruz kalmadığı için yüzeydeki hücreler kasılıp suyunu dışarı atmaz; aksine 80-90 derecelik dolaylı radyant ısıyla kendi yağı içinde yavaş yavaş konfi olur.

Közde Pişmiş Çıtır Kabuklu Asador Eti ve Geleneksel Çimiçurri Sosu

Salamura Fırçası ve Meşe Kömürünün Sırlı Dokunuşu

Saatler süren bu ateş nöbetinde ustanın en büyük silahı, kurutulmuş ot demetinden yaptığı bir fırça ve içinde ılık su, kaba deniz tuzu, sarımsak ve biberiyeyle hazırlanmış ‘salmuera’ adı verilen salamura suyudur. Usta, kuruyan et yüzeyine düzenli aralıklarla bu tuzlu suyu fırçalayarak sürer. Su buharlaşırken tuz etin içine işler ve yüzeyde çıtır çıtır, altın sarısı cam gibi bir kabuk tabakası (chicharrón) oluşturur.

Pişirmenin son bir saatinde haç ters çevrilerek derili dış yüzey ateşe yaklaştırılır. Karkasın altındaki iç yağlar eriyip alevlerin üzerine damladıkça yükselen tütsü dumanı ete meşe ve dağ kekiği rayihasını kazandırır. Büyük bir Gaucho bıçağıyla (facón) tahta kütüklerin üzerinde dilimlenen et, parmaklar arasında dağılan pamuk gibi bir yumuşaklığa kavuşur.

Pampa Bozkırında Sosyalleşmenin Ortak Ateşi

Asador yalnızca bir yemek pişirme yöntemi değil; Arjantin ve Uruguay kültüründe ailenin, dostların ve toplumun aynı ateş çemberi etrafında saatlerce sohbet ettiği kolektif bir dayanışma âyinidir. Kadeh kadeh kaldırılan kırmızı Malbec şarapları eşliğinde beklenen bu uzun saatler, modern insanın unuttuğu ‘yavaş zaman’ kavramını yeniden canlandırır.

Tabağa konulan çıtır kuzu dilimlerinin üzerine gezdirilen taze maydanoz, kekik, sarımsak, kırmızı pul biber ve şarap sirkesiyle çalkalanmış koyu bir chimichurri sosu, etin zengin yağını damağı tazeleyen asidik bir vuruşla dengeler. Asador, insanın ateşle kurduğu ilk ittifakın doğanın kalbinde hala dimdik ayakta durduğunun en güçlü kanıtıdır.

Gaucho Kılıçlarının ve Kamp Ateşlerinin Mutfak Felsefesi

Patagonya pampalarında asador yalnızca bir karnı doyurma aracı değil; doğanın çetin şartlarına meydan okuyan göçebe Gaucho kültürünün omurgasıdır. Geniş otlaklarda sığır ve koyun güden kovboylar, yanlarında ağır mutfak ekipmanları taşımak yerine toprağa çaktıkları tek bir demir haç ve bellerindeki uzun bıçakla (facón) her bozkır gecesini bir ziyafet alanına çevirmişlerdir.

Közün etrafında saatlerce demlenen sohbetler, kaba tuzla ovulmuş kuzu etinin ağır ağır kemikten ayrılmasıyla taçlanır. Ateşin doğrudan alevi yerine dumanının ve dolaylı ışımasının kullanılması, etin suyunu ve mineral dengesini koruyarak sert yayla etlerini lokum kıvamına getiren en yalın mutfak dehasıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

Asador ile geleneksel ızgara arasındaki fark nedir?

Geleneksel ızgarada et ateşin doğrudan üzerinde ve kısa sürede pişer; asador tekniğinde ise bütün karkas demir haça gerilerek ateşin birkaç metre uzağında 5-6 saat dolaylı ısıyla ağır ağır pişirilir.

Pişirme esnasında neden salamura sürülür?

‘Salmuera’ adı verilen tuzlu su, etin dış yüzeyinin kurumasını önler, tuzun kemik diplerine kadar nüfuz etmesini sağlar ve yüzeyde çıtır bir kabuk oluşturur.

Asador için hangi odunlar tercih edilir?

Kıvılcım çıkarmayan, yoğun ve uzun ömürlü köz bırakan quebracho, meşe veya sert meyve ağacı odunları kullanılır.

Karkasın hangi yüzü önce ateşe verilir?

Kemikli ve iç yüzey önce ateşe çevrilir; kemikler ısıyı depolayarak etin içten dışa doğru kurutulmadan ağır ağır pişmesini sağlar.

Tamamını Oku

Haberler

Eğirdir Gölünden Çıkarılıp Avrupa Mutfağına Gönderilen Narin Kerevitler

Isparta’nın turkuaz renkli Eğirdir Gölü’nden şafak vaktinde pinter ağlarıyla çıkarılan taze kerevitler, zengin mineralli tatlı suyun armağanı olarak sofraları zenginleştiriyor.

Eğirdir Gölü Sularında Ahşap Sandaldan Çekilen Canlı Kerevitler

Toros Dağları’nın kireçtaşı zirveleriyle çevrili, Türkiye’nin ikinci en büyük tatlı su gölü olan Isparta Eğirdir Gölü, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte büyüleyici bir balıkçılık telaşına sahne olur. Gölün üzerinde asılı duran serin sonbahar sisi henüz dağılmadan limandan ayrılan ahşap balıkçı sandalları, Barla Dağı’nın gölgesindeki derin sulara doğru yol alır. Suyun metrelerce dibine bırakılan silindirik tel tuzaklar (pinterler) tek tek tekneye çekildiğinde, ağların içinde kıvrılan kıskaçlarıyla tatlı suların en değerli kabuklusu parıldar: Eğirdir kereviti (tatlı su ıstakozu – Astacus leptodactylus).

Zengin Kireçli Suyun Sertleştirdiği Zırh

Eğirdir Gölü, yer altı karstik kaynaklarıyla beslenen, oksijen seviyesi son derece yüksek ve tabanı kalkerli taşlarla kaplı berrak bir ekosisteme sahiptir. Tatlı su kerevitinin kabuk gelişimi ve kas kütlesi tamamen suyun kalsiyum ve bikarbonat dengesine bağlıdır. Eğirdir’in bol mineralli soğuk suları, kerevitlerin kabuklarının son derece sağlam olmasını sağlarken, göl tabanındaki zengin tatlı su florası etin lezzetine kendine has hafif tatlımsı, temiz ve deniz kabuklularını aratmayan bir derinlik katar.

Kerevit avcılığı büyük bir dikkat ve mevsimsel disiplin gerektirir. Balıkçılar, kerevitlerin gece aktif olarak yem arama alışkanlığından yararlanarak akşamdan göle bıraktıkları sepet tuzakları sabah gün doğarken toplarlar. Yakalanan kerevitler teknelerdeki temiz su haznelerine alınır; zira bu narin kabuklular suyun sıcaklığına ve oksijensizliğe karşı olağanüstü duyarlıdır.

Dereotu ve Limonla Haşlanmış Kırmızı Eğirdir Tatlı Su Istakozu

Avrupa’nın Gurme Restoranlarına Uzanan İhracat Hattı

Eğirdir kerevitinin hikâyesi yalnızca yerel bir balıkçı anlatısı değildir; Türkiye’nin uluslararası alanda en çok talep gören yüksek katma değerli gastronomi ihraç kalemlerinden biridir. Özellikle Fransa, İsveç, Belçika ve Almanya gibi kabuklu deniz ürünleri tüketiminin bir yaşam kültürü olduğu Avrupa ülkelerinde Eğirdir kereviti, temiz tatlı su ıstakozları arasında birinci sınıf bir lezzet standardı olarak kabul edilir.

İsveç’in geleneksel ‘Kräftskiva’ (kerevit partisi) festivallerinde tüketilen kerevitlerin önemli bir kısmı yıllardır Türkiye’nin göllerinden temin edilmektedir. Canlı veya şoklanmış olarak özel soğuk zincir uçaklarıyla Avrupa hallerine sevk edilen Eğirdir kerevitleri, Michelin yıldızlı şeflerin tencerelerinde tereyağlı bisklere, kremalı çorbalara ve beyaz şaraplı buğulamalara dönüşür.

Gölün Ekolojik Dengesi ve Kerevit Vebasıyla Sınav

1980’li yıllarda yaşanan mantar kaynaklı ‘kerevit vebası’ salgını Eğirdir Gölü’ndeki kerevit popülasyonunu yok olma noktasına getirmişti. Ancak son yirmi yılda Tarım ve Orman Bakanlığı, yerel balıkçılık kooperatifleri ve su ürünleri enstitülerinin uyguladığı sıkı av yasakları, boy kotası ve göl koruma projeleri sayesinde kerevitler doğal yuvalarına güçlü bir şekilde geri döndü.

Kasım ayının soğuk günlerinde tencereye giren taze kerevitler; bol dereotu, sarımsak, defne yaprağı ve kaya tuzuyla kaynayan suda dakikalar içinde yeşilimsi tonundan canlı bir mercan kırmızısına bürünür. Kabuğun altından çıkan o bembeyaz, sıkı ve tatlımsı kuyruk eti, Anadolu’nun iç sularının ne kadar eşsiz bir biyolojik zenginliği barındırdığının yaşayan en lezzetli kanıtıdır.

Göller Bölgesinde Şafak Vakti Çekilen Pinter Ağları

Eğirdir Gölü’nün serin sularında kerevit avcılığı, nesillerdir babadan oğula aktarılan sabırlı bir göl bilgeliğine dayanır. Balıkçılar, göl tabanındaki sazlık diplerini, su altı akıntılarını ve kireçli taş kovuklarını avuçlarının içi gibi bilirler. Akşam gün batarken göle bırakılan yüzlerce pinter sepeti, gece boyunca kerevitlerin sığınağı haline gelir.

Sabah kırağısı teknenin bordasına vururken çekilen her sepet, gölün biyolojik dengesinin durumunu gösteren doğal bir barometre gibidir. Eğirdir kerevitinin uluslararası pazarlara uzanan bu yolculuğu, iç sularımızın temiz kaldığı sürece hem yerel ekonomiyi hem de küresel gastronomi sofralarını nasıl besleyebileceğinin en değerli örneğidir.

Sıkça Sorulan Sorular

Kerevit nedir ve nerede yaşar?

Kerevit, tatlı su ıstakozu olarak bilinen kabuklu bir eklem bacaklıdır; Türkiye’de en yoğun olarak Isparta Eğirdir, Beyşehir ve Manyas göllerinin temiz ve oksijenli sularında yaşar.

Eğirdir kereviti nasıl pişirilir?

En klasik yöntem bol dereotu, sarımsak, defne yaprağı, tuz ve limon eklenmiş bol kaynar suda 8-10 dakika haşlanmasıdır; piştikçe rengi kırmızıya döner.

Kerevitin hangi kısımları yenir?

En etli ve lezzetli kısmı kuyruk bölümüdür; ayrıca iri kıskaçlarının içindeki etler ve kabuk altındaki aromatik lezzet özleri de tüketilir.

Kerevit neden canlı olarak işlenmelidir?

Tüm kabuklu su canlılarında olduğu gibi kerevit de öldükten sonra bünyesindeki enzimler sebebiyle hızla et kalitesini kaybeder ve bozulur; bu yüzden pişirilene kadar canlı tutulması esastır.

Tamamını Oku