Connect with us

Seyahat

Britanya’nın En Büyülü Kuzeylisi: İSKOÇYA

“On iki İskoç ve bir gayda, bir ayaklanma eder…” -Bir İskoç atasözü.

Yayınlanma zamanı

-

İskoçya, tarihi karmaşık olduğu kadar büyüleyici. Yüzü boyalı kabile keltleri Pict’ler, Roma fatihleri, gözü pek kırmızı kafalı Vikingler, güçlü savaşçı kraliyetler, asil klanlar ve büyük kâşiflere ev sahipliği yapmış olan ülkede özgürlük mücadelesi hep devam etmiş. Kral Edward döneminde İskoç şövalyesi William Wallace İngiliz egemenliğinden kurtulmak için uzun yıllar direniş kuvvetlerine önderlik edip daha sonra yakalanarak krala ihanet suçundan idam cezasına çarptırılmış. İdam edilirken son sözü “Özgür İskoçya!” olmuş.

İskoçya, 1707 yılında, kabul edilen birleşme yasası ile bugün İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda ile birlikte Birleşik Krallık’ı oluşturan 4 ülkeden biri. 2014’te yapılan bağımsızlık referandumunda, Birleşik Krallık’ta kalma lehine oy kullanan İskoçların, İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı almasından sonra bağımsızlık için tekrar referanduma gidileceği konuşuluyor.

KELTLERİN TORUNLARI

İskoç tarihinin bu bağımsızlık serüveni onları daha sert, daha dik başlı ve daha cesur yapmış sanki. İskoçlar inatçı oldukları kadar cimrilikleriyle de tanınıyor. Bugün İskoçya’nın en büyük şehri Glasgow’da insanlar şu hikâyeyi anlatmadan geçmiyorlar: İskoçya’da babam öldü derseniz insanlar acınızı paylaşmak yerine, size “babanın ayakları kaç numara” diye sorarlar. Eğlenmeyi ve kavgayı seven Glasgowlular, Edinburghlularla arasındaki farkı da ‘Glasgowluların bir cenaze törenindeki eğlencenin Edinburgh’dakilerin düğünlerde sahip oldukları eğlenceden daha fazla olduğu söyleyerek dile getiriyorlar ve diyorlar ki “Bira ve dayak arıyorsanız, Glasgow size bunu mutlu bir şekilde sağlayacaktır.”

Ama ben orada bulunduğum sürede misafirperverlikten başka bir şey görmedim. Bu mağrur; kendilerini sonuna kadar eleştirebilen insanlar, gerçekten cesur bir yürek taşıyan halktan başka ne olabilirdi ki?

ŞANLI TARİH, MUHTEŞEM DOĞA

Coğrafi olarak İskoçya, kuzeyden güneye 3 ana bölgeye ayrılmış: Dağlık bir bölge olan Highlands, deniz seviyesine yakın olan Central Lowlands ve tepelik bir araziden oluşan Southern Uplands. Ülkenin başkenti ve ikinci büyük şehri Edinburgh, Orta Çağ’dan kalma kaleleri, tarihi taş binaları, çok iyi müzik gruplarının sahne aldığı pub’ları ve doğal güzelliklerinin yanında 1583 yılında kurulmuş olan, dünyanın en saygın üniversiteleri arasında yer alan Edinburgh Üniversitesi’nin de ev sahibi.

Adanın kuzeyi, Highlands daha da ilgi çekici. Düz çayırların yavaş yavaş yerini tepelere ve sisli dağlara bıraktığı, iki arabanın yan yana zor geçtiği dar yollar, tepelerin arasına gizlenmiş göller ve nehirlerin yanı başına çıkıveriyor. Bugün Highlands klanları ve kraliyet aileleri tarafından sahip olunan devasa arazilerin içindeki şatolar, göller ve ormanlar büyüleyici. İskoçya’daki böyle arazilerin yarısının yalnızca 500 kişiye ait olduğu biliniyor. Bu arazilerin birçoğu avcılık için kullanılıyor. İskoçya’da yaban hayvanı avı çok önemli bir spor. Hal böyle olunca ülkenin ulusal içkisi viskinin de eşlik ettiği tüm av hayvanları, İskoç mutfağını besleyici ve zengin bir mutfağa dönüştürüyor.

VİSKİNİN ANA VATANI

Sosyal ve ekonomik olarak İskoçya’nın tarihi anlamına gelen viski de bağımsızlık mücadelesindeki yerini alıyor. 19. yüzyılda İngiliz işgali altında yüksek vergilere rağmen ayakta kalan viski üreticileri zaman zaman kaçak üretime dönmek zorunda kalmış. Daha sonra hükümetin getirdiği vergi indirimi ve kurallarla biraz olsun düzelen ilişkiler sayesinde viski kalitesi artmış. Şimdilerde ise yine viski üreticileri yüksek vergilerden şikayetçi.

‘Senin kalbin özgür, onu takip etme cesaretini bul”

William Wallace’in ‘özgür İskoçya’ düşü bir gün gerçek olur mu bilemiyorum ama özgürlük, ne olursa olsun sonuna kadar peşinden gidilecek bir duygu. Hayatlarımızın aslında ne kadar kilitlendiğini durup düşündüğümüzde kalbin gerçekten özgür olduğu bir yere gitmek mümkün ancak bunu yapmak, azim ve her şeyden önce cesaret gerektirecek.

SCOTCH WHISKY

İskoçya’nın ulusal içkisi viski, dünyanın dört bir yanına, satıldığı en büyük ihracatı. Viski damıtma sanatı İskoçya’da nesiller boyu mükemmelleştirilmiş. Damıtıcılar, İskoçya’nın kristal berraklığındaki derelerinden saf suyu ve altın sarısı arpaları birleştirip, özel bakır imbiklerde damıtarak onları kıymetli bir ruh haline getiriyorlar. Meşe fıçılara doldurulan bu kıymetli ruh, olgunlaşması için ambarlarda, sarı ışıltılarını etrafa saçmadan önce uzun bir uykuya dalıyor. Çoğu viski mükemmel olması için onlarca yıl bekletiliyor.

E ne demiş İskoç atalar: Bugünün yağmuru, yarının viskisi… Slainte!

İskoçya’da beş viski bölgesinde 100’den fazla damıtım evi var. Her biri kendine özgü tatlara ve karaktere sahip. Bazıları tatlı ve meyvemsi, bazıları hafif ve otsu, bazıları denizin tuzunu taşıyan, bazıları turba dumanıyla islenmiş. İskoçlar herkes için bir viski olduğunu söylediklerinde gerçekten abartmıyorlar. Sadece size en uygun sarı ışıltının ruhunu bulmak kalıyor! Arpanın bu sarı ışıltıya dönüşme serüveni İskoçya’nın derelerinden akan temiz ve berrak suyla başlıyor. Su viski yapımında en önemli faktörlerden bir tanesi. Bu yüzden bazı damıtım evleri suyun kaynağından itibaren dönümlerce araziyi satın alarak en temiz, saf ve berrak suyu bünyelerine katmış oluyor. İskoçya’nın her daim yağmurlu olması viskinin de her daim var olmasına sebep.

NE YENİR?

Taze dağ suları, ılıman iklimi ve yerli av hayvanı türlerinin bolluğu ile kıyılarından temin edilebilen deniz ürünlerinin zenginliği, binlerce yıl boyunca burada yaşayan insanlar için nimet olmuş. Aberdeen Angus’un sığır eti, Stornoway’in Black Pudding’i, Arbroath’un tütsülenmiş balığı, Shetland adasının somonu ve kabuklu deniz ürünleri, viski, ale, çörekler, shortbread, haggis… İskoçya midesine düşkünler için Britanya adasının yüz akı diyebilirim. Buradaki geleneksel yemek kültürü ada insanının zorlu yaşam şartlarına göre evirilmiş. Zorunluluktan doğan bu yemekler bugün bütün adada aranan lezzetler olarak karşımıza çıkıyor.

Tütsülenmiş balık: Arbroath Smokie 1800’lerin sonlarına ait geleneksel bir yöntemle hazırlanıyor. Mezgit balıkları tuzlanıp çiftler halinde birleştirilerek kuruması için gece boyunca bırakılıyor.  Tuzlanıp kurutulduktan sonra, bir odun üzerine asılıp tütsüleniyor. Çok güçlü bir tada sahip olan bu enfes tütsülü balıklar sabah kahvaltısının da baş tacı.

Haggis: Kıyma haline getirilmiş koyun kalbi, karaciğer ve akciğerleri yulaf ezmesi, soğan ve baharatla karıştırılarak geleneksel bir yöntem olan hayvan midesine doldurulup sıcak suda haşlanarak yenen bir puding. Haggis kahvaltı dahil her öğün yenilebilen bir lezzet. İçindeki malzemeler bazıları için çok iç açıcı olmasa da İskoç halkının bir yabancıya anlata anlata bitiremedikleri haggis, yanında patates, şalgam püresi ve viski ile birlikte bayıla bayıla yedikleri lezzetlerden.

Kan Sosisi: Genellikle domuz yağı veya sığır içyağı, domuz kanı, yulaf ezmesi ve soğan ile karıştırılıp sosis haline getiriliyor. Black puding ızgara, kızartma fırında veya derisinde haşlanarak pişiriliyor. Üretimde pişirildiği için soğuk olarak da yenilebiliyor. Dünyanın en iyi kan sosisi olarak koruma statüsü almış. 

Shortbread: İskoçya’ya ait olan ancak popülaritesinden dolayı İngiltere, Danimarka, İrlanda ve İsveç’te de yapılan bisküvi, İskoç markası Walkers Shortbread, dünya genelinde ihraç edilmekte.

NEREDE YENİR?

Port Na Craig: Edinburgh’dan bir buçuk saat uzaklıktaki Pitlochry kasabasının yanı başındaki Port Na Craig Inn, Culloden savaşından yaklaşık yüz yıl önce 1650’de kurulmuş. Geleneksel yemeklerin yanında angus etinden yapılan hamburgeri tadarken nehirde avlananları izlemek çok keyifli.

The Old Boatyard: Arbroath’daki bu restoran lezzetli yemeklerin yanı sıra eski tersane ve Arbroath Limanı manzarasına sahip. The Old Boatyard Arbroath’daki eski tersane ve liman manzarasına sahip olan restoranda meşhur Arbroath Smokie’yi deneyebilirsiniz.

Balvenie St. Ice Cream: Highlands’deki Dufftown kasabasındaki bir aile işletmesi olan Balvenie St. Ice Cream, viskili dondurmasıyla meşhur.

Loch Fyne Oysters: Bir İskoç deyişi olan ‘denizin onuruna layık olmak’ bu mekân için söylenmiş sanki. Glasgow’dan Inveraray’e giden ana yol A-83’ün hemen üzerinde bulunan restoranın taptaze istiridye, balık ve diğer kabuklu deniz ürünleri ancak denizin içerisinde bu kadar taze olabilirdi dedirtiyor insana.

NEREDE GEZİLİR?

Başkent Edinburgh’dan Highlands’e doğru yola çıkıp Dundee, Aberdeen, Inverness, Oban, Glasgow ve tekrar Edinburgh’a bir yay çizerek İskoçya’yı bir araçla gezebilirsiniz. Bu güzergâh üzerinde kale ve şatoların bulunduğu köylerden med cezirli sahil kasabalarına oralardan da viski tadımı yapabileceğiniz damıtım evlerinin bulunduğu adalar ziyaret edilebilir.

Aberdeen: 8000 yılı aşkın tarihe sahip olan kent, yerel granitten inşa edilmiş geleneksel ve parlak gümüş renkli göz alıcı mimarisiyle ‘Granit Şehri’ olarak adlandırılıyor.

Fraser Şatosu: Aberdeenshire’daki Inverurie’deki bu beş katlı kuleli şato, ülkenin en görkemli, en romantik görünümlü şatolarından biri.

Inverness: Highlands bölgesinin merkezi olan Inverness, Pict adı verilen yerli kabileler tarafından kurulmuş. İçinden Ness nehrinin geçtiği şehir Inverness Kalesi ve Ness Gölü’ne yakınlığıyla ilgi çekici bir merkez.

Loch Ness: Dünyada “Nessie” olarak bilinen canavarıyla ünlü olan göl, İskoçya’nın ikinci büyük gölü. Inverness’ten Oban’a Ness gölünün kıyısından geçen ana yoldan giderken belki de Ness canavarını görmek mümkün olabilir.

Tarbert: Sarp tepelerle desteklenen ve çekici bir doğal limana açılan bu balıkçı köyü erken kalkmayı sevenler için ideal.  Etkileyici bir gün doğumuna sahip köy, temmuz ayında deniz ürünleri festivaline ev sahipliği yapıyor.

Isle of Islay: Kennacriag limanından kalkan feribotla Islay adasının Ellen limanına yaklaşık iki saatlik bir yolculukla varılıyor. İskoçya’nın en beğenilen isli viskilerinin yapıldığı damıtım evleri bu adada. Turba isli ve deniz kokulu viskilerin yapım aşaması burada sanat haline dönüşmüş. Her bir damıtım evi arpalarını adada bulunan fosilleşmiş su bitkilerinin kömürleşmiş hali olan turbanın dumanıyla tütsüleyip birbirinden özel bakır imbiklerde damıtarak bazılarına göre dünyanın en iyi viskilerini yapıyorlar. Islay Adası’nda deniz kokulu, turba isli malt viskinin yapım aşamasına şahit olup dalgaların dövdüğü mahzenlerinde olgunlaşmış sarı ışıltıları tatmak çok özel bir deneyim. Adada leziz deniz ürünleri, etkileyici kıyılar ve deniz manzarası da viskinizin yanında meze oluyor.

_Mutfak Magazin | Sayı 06 | Şubat-Mart | Güzin Göğüş

Tamamını Oku

Gastronomi

Mersin’in 46 Lezzet Durağı: Tantuniden Kerebice, Bir Şehrin Mutfak Hafızası

Türkiye Kültür Yolu Festivali’nde Mersin mutfağı sahneye çıktı. 46 gastronomi durağıyla tantuni, kerebice, cezerye ve şalgam — bir lezzet yolculuğu.

Published

on

Mersin mutfağı, Akdeniz’in tuz kokan rüzgârından, Torosların otlu yamaçlarından ve yüzyıllar boyunca bu topraklarda yaşanan göç dalgalarından süzülüp gelen bir sentezdir. Doğu Akdeniz’in tam göbeğinde, Orta Doğu mutfaklarıyla Anadolu geleneğinin kesiştiği bu şehrin sofrası; hem denizin hem dağın hem de tarihin tadını taşır. Bu yaz, Mersin’e gidenler yalnızca deniz görmeyecek — şehrin 46 gastronomi durağında bir lezzet keşfine çıkacaklar.

Bir Festival, 46 Durak: Kültür Yolu Mersin’i Sofraya Taşıdı

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Türkiye Kültür Yolu Festivali kapsamında hayata geçirdiği “Lezzet Noktası” projesi, 2026 yılında Mersin’e özel bir sayfa açtı. Şehir genelinde şefler, akademisyenler ve gastronomi profesyonellerinden oluşan danışma kurullarının titizlikle seçtiği 46 mekan, festival rotasının ayrılmaz bir parçası haline geldi.

Bu mekanlar sıradan bir “en iyi restoranlar” listesi değil. Kimi esnaf lokantası, kimi köhne bir çarşı tatlıcısı, kimi deniz kenarında balık servisi yapan aile işletmesi. Seçim kriteri tek: şehrin gerçek mutfak hafızasını yaşatmak. Bakanlık yetkililerine göre proje, ziyaretçilerin bir şehirde daha uzun süre kalmasını sağlamak ve yerel ekonomiye kalıcı katkı sunmak amacını taşıyor. Çünkü artık insanlar yalnızca bir şehri görmek için değil, o şehrin yemeğini tatmak için de yola çıkıyor.

Tantuni: Yüz Yıllık Sokak Ustasının Mirası

Mersin denince akla gelen ilk tat tantunidir. Ve bu hak edilmiş bir unvandır. Tantuni; ince kıyılmış et ya da köftenin geniş bir sacda kendi yağında kavurulması, ardından lavaşa sarılmasıyla ortaya çıkan, görünüşte mütevazı ama lezzette kusursuz bir sokak yemeğidir.

Asıl sırrı ne ettedir ne de malzemede. Sır, tempodan geçer. Tantuni ustası sacın üzerindeki eti sürekli hareket halinde tutar — durmaz, bekletmez, dinlendirmez. Bu ritim, etin ne kururmasına ne de kendi suyunda buhara dönüşmesine izin verir. Dışarıdan bakana basit görünen bu hareket, onlarca yıllık bir el eğitiminin ürünüdür.

Mersin dışında da “tantuni” yapılmaktadır, ama gastronomi meraklıları bir fark sezer: asıl tantuni sadece Mersin’de yenilir. Kullanılan ot, sumak, maydanoz ve pul biber oranlaması; sac sıcaklığı; lavaşın inceliği — hepsi bu şehrin bağlamına özgüdür. Bir şehrin mutfak kodunu öğrenmek istiyorsanız, tantuniden başlayın.

Kerebice: “Neden Sadece Mersin’de?” Sorusunun Cevabı

Mersin’e gelip kerebice yemeden dönmek, bir yazının en kritik paragrafını atlamak gibidir. Kerebice; dışı ince bir irmik kaplamasıyla sarılı, içi ise taze peynir ve cevizle doldurulmuş, üzerine bol şerbet dökülen bir tatlıdır. Görünürde sade, damakta ise beklenmedik bir derinlik.

Peki neden yalnızca Mersin’de var? Bu soru, şehrin mutfak kimliğini anlamanın anahtarıdır. Kerebice’nin var olabilmesi için birden fazla unsurun bir arada bulunması gerekir: kıyı şeridinin taze peyniri, Toros yamaçlarından gelen ceviz, ve en önemlisi — bu tatlıyı nesiller boyu aktaran ustalar silsilesi. Bu üçünün bir arada görüldüğü başka bir coğrafya bulunmadığından, kerebice de göç etmemiştir. Her şehrin tek bir tatlısı vardır ki o tatlıyı o şehirde yemeden anlayamazsınız. Mersin için o tatlı kerebicedir.

Bir başka efsanevi Mersin tatlısı ise cezeryedir. Havuçtan yapılan, üzerine fındık, fıstık ve ceviz serpilen bu lokum benzeri tatlı, şehrin Orta Doğu mutfak mirası ile Akdeniz’in baharatlarının buluştuğu nadir örneklerden biridir.

Şalgam: İçeceğin Bir Kültür Olduğu Şehir

Mersin sofrası, bir içeceği olmadan tamamlanmaz: şalgam suyu. Şalgamı tanımak için onu bir kez içmek yeterli değildir — onu bir tantuni yanında, taze ekmek kırıntılarıyla, öğle sıcağında içmek gerekir. Ekşi, fermente edilmiş, mor şalgamın toprak aromasını taşıyan bu içecek; güneyin tadına alışık olmayan damaklar için ilk seferinde şaşırtıcıdır. İkinci kadehte ise vazgeçilmez.

Şalgam, Mersin’den Adana’ya uzanan Çukurova mutfağının ortaklaştığı nadir lezzetlerden biridir. Ancak Mersin versiyonunun ayırt edici bir çekiciliği vardır: burada şalgam bir reçeteye göre değil, aile geleneğine göre yapılır. Her mekanın şalgamı biraz farklı fermente eder — kiminin daha sert, kiminin daha hafif. Bu çeşitlilik, endüstriyel standartlaşmanın henüz yetemediği bir özgünlüktür.

Bir Kavşak Mutfağı: Akdeniz, Anadolu, Orta Doğu

Mersin mutfağını anlamak için şehrin tarihini anlamak şarttır. Bu coğrafya; Fenike denizcilik yollarının, Haçlı güzergâhlarının, Osmanlı ticaret rotalarının ve 20. yüzyılda Balkanlar’dan gelen göç dalgalarının üzerinde şekillenmiştir. Her topluluk kendi tarifini, kendi baharatını, kendi pişirme tekniğini bu mutfağa bırakmıştır.

Bu nedenle Mersin’de bir sofrada aynı anda hem körili mezeler hem zeytinyağlı dolmalar hem de közlenmiş baharatlar görebilirsiniz. Deniz ürünleri restoranları ile içli köfte ustalarının yan yana var olduğu bu şehir, Türkiye’nin mutfak çeşitliliğini tek bir yerde özetler gibidir.

Düşünür Cemil Meriç’in Mersin’den çıkmış olması tesadüf değildir. Bu şehir, tarih boyunca farklılıkları kavşakta buluşturan, sınırları merakla geçen bir ruhla var olmuştur. O ruhun en dürüst yansıması sofradadır.

Bu Yaz Mersin Rotanıza Girsin

Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin Mersin ayağı, şehrin gastronomi sahnesini yalnızca ziyaretçilere değil, Türkiye’nin geri kalanına da tanıtma fırsatı sunuyor. 46 lezzet durağı; marina çevresindeki modern deniz ürünleri restoranlarından tarihi çarşılardaki kebapçılara, esnaf lokantalarından tatlıcılara kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

Eğer bu yaz tatil planlarınızda esnek bir günlük mola varsa, Mersin’i yeniden keşfetmeyi düşünün. Sabah erkenden bir tantuni, ardından şalgamlı bir öğle, akşam ise kıyı restoranlarında taze deniz mahsulleri. Ve mutlaka, mutlaka kerebice.

Kimi şehirler görülür, kimi şehirler tadılır. Mersin, ikinci türdendir.

Tamamını Oku

Haberler

Atina Sofrası: Avrupa’nın Yükselen Gastronomi Başkenti Neden Artık Atlanamaz?

Roads & Kingdoms’ın şef profilleri ve uluslararası gastronomi basınının artan ilgisi, Atina’nın artık sadece tarihi değil, mutfağıyla da Avrupa’nın gündemine girdiğini gösteriyor. Peki bu dönüşüm nasıl oldu?

Published

on

Birkaç yıl öncesine kadar Atina, Avrupa’nın gastronomi haritasında genellikle ikinci planda kalırdı. Turistler Yunan mutfağını severdi — kim sevmez ki? — ama şehrin restoranları, derin bir mutfak sahnesinden çok ucuz ve keyifli meze duraklarının toplamıydı. Bugün ise tablo köklü biçimde değişti. Atina, sadece Avrupa’nın değil, dünyanın dikkatle izlediği bir gastronomi başkentine dönüşüyor.

Roads & Kingdoms’ın kapsamlı Atina mutfak raporları ve uluslararası gastronomi basınının artan ilgisi, bu değişimin tesadüf olmadığını gösteriyor. Ortada somut bir dönüşüm var: yeni nesil Yunan şefler, köklü geleneklerini modern tekniklerle yeniden yorumluyor; şehir, hem yerli hem yabancı yatırımcıların iştahını kabartan bir mutfak laboratuvarına dönüşüyor.

Geleneksel Yunan mezzeleri — zeytinyağı, feta, domates
Atina sofralarının özü: Sade ama derin — zeytinyağı, feta, taze domates

Fotis Vallatos: Atina’nın Sessiz Devrimcisi

Bu dönüşümün simge isimlerinden biri, Roads & Kingdoms’ın uzun soluklu profilinde tanıttığı şef Fotis Vallatos. Vallatos, yıllarca Avrupa’nın köklü mutfaklarında pişirdi — Fransa, İtalya, İspanya’da teknik öğrendi, rafine ustalıklar edindi. Ama Atina’ya döndüğünde yaptığı şey, bu birikimi ithal etmek değil, tersine Yunan mutfağının köklerine dalmak oldu.

Vallatos’un yaklaşımı, “yeni Yunan mutfağı” hareketinin özünü anlatıyor: Hiperlokal malzemeler — Kiklat adalarından taze balık, Epir dağlarından peynir, Kirit zeytinyağı — modern sunumla buluşuyor. Ama bunun ötesinde bir şey daha var: dürüstlük. Vallatos ve kuşağının şefleri, “fine dining” maskesi altında Yunan mutfağını yabancılaştırmak yerine onu daha derinden okumayı seçiyor.

Şefin imzasını taşıyan bazı yemekler, Yunan mutfak geleneğinin ne kadar zengin bir arkeoloji barındırdığını gözler önüne seriyor: eski çağlardan kalma hazırlık teknikleri, Osmanlı döneminden miras baharatlı tatlar, Adriyatik ve Ege’nin deniz ürünleri geleneği — hepsi aynı tabakta, ama çok daha bilinçli bir kurguyla.

Atina Mutfağının Dönüşümü: Kriz Sonrası Rönesans

Yunanistan’ın 2010’lardaki ekonomik krizinin garip bir paradoksal mirası var: Yaratıcılık. Kriz döneminde pek çok genç Yunan şef, pahalı hammadde yerine yerel ve mevsimsel malzemelere yönelmek zorunda kaldı. Bu zorunluluk, zamanla bilinçli bir tercihe dönüştü. Bugün Atina’nın en iyi restoranlarının menüleri, büyük ölçüde Yunan topraklarından çıkan ürünlere dayanıyor.

Şehrin ekonomik açıdan zorlu semtleri — Psirri, Metaxourgeio, Eksarchia — bu süreçte alternatif bir gastronomi sahnesine ev sahipliği yaptı. Düşük kiralar, genç girişimcilerin deney yapabileceği mekânlar açmasına olanak tanıdı. Bugün bu semtlerde, Michelin yıldızlı restoranlara rakip olabilecek lezzet düzeyinde ama çok daha samimi atmosferde yemek yenebiliyor.

Yunan Mutfak Kültürü: Derinlikleri Keşfedilmemiş Bir Hazine

Yunan mutfağı, Türk yemek severlere yabancı değil — ne de olsa coğrafi, tarihsel ve kültürel ortaklıklarımız derin. Ama Yunan mutfağının gerçek derinliği, turistik meze tabakalarının çok ötesine geçiyor.

Düşünün: Yunanistan’da 200’den fazla yerel peynir çeşidi var. Zeytinyağı üretiminde dünyanın sayılı ülkelerinden biri. Her adanın, her dağ bölgesinin kendine özgü lezzet kimliği var. Kiklat’ta rüzgârla kurutulmuş domatesler, Girit’te thyme balı, Makedonya’da taze acı biber turşusu — bu çeşitlilik, Yunan mutfağını gerçek anlamda bir keşif yolculuğuna dönüştürüyor.

Atina’nın yeni şef kuşağı, bu zenginliği masa üstüne taşıyor. Artık Atina’da doğru restoranlarda, Kiklat geleneksel peynirlerinin Fransız tekniğiyle servis edildiğini, antik Yunan tahıllarından yapılmış ekmeklerin modern fırın anlayışıyla pişirildiğini, Ege’nin küçük balıklarının Japon sunum estetiğiyle tabağa geldiğini görmek mümkün.

Yeni Restoran Sahnesi: Atina’da Nereye Gidilir?

Atina’nın gastronomi haritası son beş yılda dramatik biçimde değişti. Geleneksel taverna’ların yanı sıra yeni bir katman oluştu: modernist Yunan mutfağı sunan, uluslararası ödüller kazanan ve rezervasyon listesinde aylarca bekleme gerektiren restoranlar.

Şehrin merkezi semtlerindeki bu yeni dalga, sadece yemekle sınırlı değil. Doğal Yunan şarapları (özellikle Asirtiko ve Xinomavro gibi yerli üzüm çeşitlerinden üretilen), el yapımı yerel işlikçilerin rafine ürünleri, küçük çaplı üreticilerden gelen zeytinyağları — Atina’nın yeni gastronomi kültürü, çiftlikten sofraya (farm-to-table) anlayışını gerçekten içselleştirmiş durumda.

Kolonaki, Monastiraki ve Thisio gibi semtlerin yakın çevresi, hem kaliteli restoran hem de küçük gurme dükkanları açısından oldukça verimli. Ama gerçek Atina lezzeti arayanlar için Psirri sokaklarındaki küçük taverna’lar, hâlâ en dürüst ve en dolaysız gastronomi deneyimini sunuyor.

Türk Yemek Severler İçin Atina Seyahat Önerileri

Atina, İstanbul’a yaklaşık 1,5 saatlik bir uçuş mesafesinde. Gastronomi odaklı bir hafta sonu için ideal bir destinasyon. Türk yemek severlere özel birkaç öneri:

  • Sabah kahvaltısı: Yerel bir fırından taze açma ve Yunan yoğurdu ile bal — bu basit kombinasyon, Atina sabahlarının özü
  • Pazar ziyareti: Varvakeios Merkez Pazarı — İstanbul’un Mısır Çarşısı ruhunu çağrıştıran, taze balık, baharatlar ve yerel ürünler açısından zengin bir keşif noktası
  • Şarap keşfi: Yunan doğal şarapları, son yıllarda uluslararası düzeyde büyük ilgi görüyor. Santorini’nin Asirtiko’sunu tatmadan dönmeyin
  • Meze kültürü: Türk mezeleriyle örtüşen ama kendine özgü lezzetlere sahip Yunan mezelerini keşfetmek, iki kültür arasındaki derin bağı hissettiriyor
  • Sokak yemeği: Souvlaki — Atina’nın en ikonik sokak yemeği. Hem doyurucu hem hızlı hem de çok lezzetli

Atina ve İstanbul: İki Şehir, Bir Deniz, Ortak Lezzetler

Yunan ve Türk mutfakları arasındaki ortaklık, çoğu zaman siyasi sürtüşmelerin gölgesinde kalır. Ama sofraya oturduğunuzda gerçek kendiliğinden ortaya çıkıyor: Zeytinyağı, dolma, musakka, börekler, zeytinler, beyaz peynir, taze ot kokan yemekler — bu lezzetlerde iki kültür aynı anda konuşuyor.

Atina’nın yükselen gastronomi sahnesi, bu ortak mirası daha görünür kılıyor. Ve belki de en güzel şey şu: Yunan şefler, Türk şeflere benzer bir sorularla boğuşuyor — “Gelenekten kopmadan nasıl yenilik yapılır?” Bu sorunun cevabı, her iki mutfakta da giderek daha ilginç ve daha lezzetli biçimlerde şekilleniyor.

Sık Sorulan Sorular (SSS)

Atina, gastronomi seyahati için doğru zaman hangisidir?

Nisan-Mayıs ve Eylül-Ekim, hem iklim hem gastronomi açısından en ideal dönemler. Yaz aylarında şehir kalabalık ve sıcak olabilir; ama Atina restoranları yaz boyunca açık hava servisiyle büyülü bir atmosfer yaratıyor.

Yunan mutfağında Türk damak tadına en yakın yemekler nelerdir?

Dolmades (yaprak sarma), spanakopita (ıspanak böreği), moussaka, tzatziki (cacık), taramosalata — bu yemekler, Türk yemek severlerin kendini hemen evinde hissedebileceği lezzetler. Ama her birinde ince farklar var; bu farkları keşfetmek gastronomi ziyaretinin keyifli kısmı.

Atina’da Michelin yıldızlı restoran var mı?

Evet. Yunanistan’ın Michelin rehberi son yıllarda genişledi. Atina’da yıldızlı ve bib gourmand restoranlar bulunuyor; ancak şehrin asıl ruhunu bulmak için yıldızsız ama yerel ve özgün mekânlara da zaman ayırmak gerekiyor.

Atina’da mutlaka denenmesi gereken üç yemek nedir?

Birincisi taze deniz ürünleri — Ege’nin taze balıkları Atina’da çok daha ulaşılabilir. İkincisi geleneksel Yunan yoğurdu balıyla — basit ama unutulmaz. Üçüncüsü iyi bir taverna’da oturarak yenen çeşitli mezeler — bunu aceleye getirmeyin, saatler içinde yaşanacak bir deneyim.

İstanbul’dan Atina’ya nasıl gidilir?

Doğrudan uçuş seçenekleri mevcut; uçuş süresi yaklaşık 1,5 saat. Bazı dönemlerde İstanbul-Atina arası feribot alternatifleri de değerlendirilebilir; bu rota, Ege manzarası eşliğinde bambaşka bir seyahat deneyimi sunuyor.

Tamamını Oku

Dosya

Sofraların Hafızasından Şehirler: Viyana

Barok mimarinin melankoliyle dans ettiği, her köşesi sanat ve kahve kokan Viyana… Adnan Şahin, Mutfak Magazin için bu eşsiz şehri gastronomi gözüyle anlattı.

Published

on

Selam. Yaklaşık kırk yıldır aralıksız ülkemizin şehirlerini gezdim; gezmediğim şehir yok. Herkese ilk tavsiyem, önce ülkenizi adım adım gezin. Canım ülkem benim için dünyanın en özel coğrafyalarından biri; ancak yeterince kıymetini bilemedik, koruyamadık, hırpaladık. Her şeye rağmen gezecek yerimiz çok.

Elbette dünya çok daha büyük ve dünyayı belirli bölgeler ile tanımlasak, Orta Avrupa bence en karakterli bölgelerden biri olur. Balkanlar coğrafyası kadar ucuz diyemem belki ama aşırı pahalı da değil. Mutfak Magazin’de gastronomi odaklı seyahatlerimi yazacağım. İlk yazım, Orta Avrupa’nın kalbi Viyana.

Viyana sokakları — barok mimarinin büyüleyici atmosferi
Viyana’nın tarihi sokakları; barok mimari ve sanat her köşede kendini gösteriyor.

Her zamanki gibi THY ile yolculuk ettim; benim olmazsa olmaz yolculuk şartım. Keyifli bir yolculuk sonrası Viyana… Öncelikle söylemek isterim ki karakterli, tarihi dokusu, sanat dolu sokakları ve zarif atmosferinden etkilenmemek çok zor. Bana Viyana’yı en kısa haliyle anlat deseler; barok mimarinin melankoliyle dans ettiği, her köşesi sanat ve kahve kokan bir şehir diyebilirim. Burada zaman yavaş akan tatlı anlara ve her şeyden öte sanata ayrılmış.

Tuna Nehri kıyısında, masalsı atmosferi ve tarihi yapıların ihtişamıyla düzenli caddelerin birleştiği pastoral bir tablo Viyana. Güzele olan sevgimiz dünyanın her yerinde aynı; sanat eserleri, dünya genelinde kıymetini koruyor. Şehirler ekseninde anlatılmak istenilenlerin bir yerde değil, her yerde anlaşılabilmesi çok değerlidir; yani bütünsellik. Böyle olunca bir şehir için “karakter” kelimesi öne çıkar ve ne yazık ki ülkemizin en büyük sorunlarından biri bu.

Yağmurlu Viyana gecesinde kemancı — barok mimari ve müziğin buluşması
Viyana; müzik, yağmur ve barok mimarinin büyülü birlikteliği.

Gezilecek Yerler

İlk olarak Innere Stadt; isminden de anlaşılacağı gibi zamanında surların içinde kalan bölge, Viyana’nın iç şehri. Hofburg İmparatorluk Sarayı ve Sisi Müzesi; Hofburg Sarayı’nın içinde bulunan, toplam altı odayı kapsayan ve tamamen İmparatoriçe Elisabeth’e adanmış bir müze. Viyana Kraliyet Hazinesi; Habsburg Hanedanlığı’nın ihtişamını gözler önüne seren koleksiyonuyla saray kompleksine gelmişken mutlaka görülmeli.

Kohlmarkt Caddesi: Michaelerplatz şehrin en ikonik meydanlarından biri. Kohlmarkt ise ünlü dünya markalarının mağazaları, tarihi kafeleri ve lüks mücevheratçılarıyla Viyana’nın en lüks caddesi sayılıyor. Ephesos Müzesi; nasıl ki Berlin’de bir Pergamon (Bergama) Müzesi varsa, Viyana’da da Efes Antik Kenti’nden Osmanlı Devleti izniyle Avusturya’ya getirilen eserlerin sergilendiği özel bir müze.

Belvedere Sarayı; bir süredir müze olarak kullanılsa da Savoy Prensi’nin kendisi için yaptırdığı muhteşem bir yazlık saray. Stadtpark, Viyana’nın ilk halka açık parkı. Wien Nehri’nin ayırdığı iki farklı parçadan oluşuyor; içinde Johann Strauss II ve Franz Schubert gibi Viyana tarihine damga vurmuş kişilerin heykelleri bulunuyor. Kärntner Caddesi; şehrin ta Roma zamanından beri var olan hem tarihi hem merkezi hem de turistik bir caddesi.

Viyana Mutfağı ve Lezzet Durakları

Geldik en zevk aldığım kısma: Viyana mutfağı. Habsburg İmparatorluğu’nun etkisiyle şekillenmiş, geleneksel Avusturya lezzetleriyle Orta Avrupa etkilerinin bir araya geldiği bir mutfak. Schnitzel ve Tafelspitz’in yanında tatlı kültürüyle biliniyor. Et ve hamur işi ağırlıklı; UNESCO tescilli kahve kültürü ise oldukça iddialı.

Innere Stadt ve Kohlmarkt Caddesi Çevresi:

Viyana Apfelstrudel ve kahve
Apfelstrudel ve Viyana kahvesi — Demel Pastanesi’nin vazgeçilmez ikilisi.

Demel Pastaneleri: 1786’ya uzanan geçmişiyle Viyana’nın en ünlü pastanelerinden biri. En çok Kaiserschmarrn isimli tatlısıyla ünlü.

Kaiserschmarrn
Kaiserschmarrn: İmparator’un yanlışlıkla yapılmış pankeki, bugün Viyana’nın en sevilen tatlısı.
Sacher Torte
Sacher Torte: 1832’den bu yana Viyana’nın simgesi olan efsanevi çikolatalı pasta.

Café Sacher: 1876’da kurulan Hotel Sacher’in alt katında bulunan ünlü Viyana kafesi. Sacher pasta ile dünyaca ünlü.

Naschmarkt şarküteri
Urbanek’in seçme şarküteri tabağı: Naschmarkt’ın gizli hazinesi.

Naschmarkt Pazarı: Şehrin yerel anlamda gastronomik yüzü. İçindeki Urbanek, en fazla 4-5 kişi alabilen minik bir şarküteri dükkânı; birçok ünlü gurme yazarın uğrak noktası.

Aziz Stephan Katedrali ve Çevresi:

Wiener Schnitzel
Wiener Schnitzel: İnce dövülmüş, çıtır ekmek kırıntısıyla kaplanmış Viyana’nın en ünlü yemeği.

Figlmüller: Şehirde toplam iki şubesi bulunan ünlü şnitzelci. 1905’ten beri hizmet veriyor. Açıkçası beni fazla etkilemedi — tam bir turist mekânı.

Buffet Trzesniewski: Viyana usulü aperitivonun klasik adresi. Mantarlı, yengeçli, ton balıklı gibi çeşit çeşit bir-iki lokmalık sandviçleri var.

Kaffee Alt Wien: 1922’den beri hizmet veren tarihi kafe-restoran; duvarları resimlerle dolu, retro atmosferi çok güzel. Yöresel lezzetlere yer veren menüsünde kahvenin yanına Apfelstrudel istenebilir.

Tafelspitz
Tafelspitz: Avusturya imparatorlarının en sevdiği et yemeği.

Gasthaus Kopp: Gizli kalmış ve gerçek Viyanalıların gittiği, geleneksel bir Avusturya restoranı.

Bitzinger: Viyana’nın stand-büfe tarzında ünlü sosisçisi. Käsekrainer’leri bir sokak lezzetine dönüştürmüşler.

Schnitzel Wirt: Önünde oluşan kuyruklardan anlaşılacağı gibi, konu şnitzel oldu mu Viyana’nın en önde gelen adreslerinden biri.

Lachutta Wollzeile: Viyana’da üç şubesi bulunan şık ve ünlü bir restoran. Tafelspitz ile meşhur; Avusturya’nın en sevilen et yemeklerinden birini burada deneyebilirsiniz.

Zwölf Apostelkeller: Ortamı çok enteresan, eski bir kilerden çevrilmiş. Gastronomik iddiası tartışılır ama ilginç bir yer görmek için evet.

Puerstner: Bir av evini andıran rustik dekorasyonu ile konu şnitzel ve patates salatasına geldi mi Figlmüller’le kafa kafaya giden restoran, büyük porsiyonlarıyla ünlü.

Rathaus ve Çevresinde:

Via Toledo Enopizzeria: Hem Avusturya’nın hem de Avrupa’nın en iyi pizzacılarından sayılan, hafif yanık pofuduk kenarlı Napoliten pizzalar yapan yer.

Viyana Devlet Operası ve Çevresinde:

Café Mozart: Viyana Devlet Operası’nın hemen karşısında; opera sanatçılarının da sık sık uğradığı nostaljik bir kafe.

Café Frauenhuber: 1700’lerde yapılmış tarihi bir binada, 200 yıldan fazladır hizmet veriyor. Bir zamanlar Mozart ve Beethoven’ın burada canlı performans sergilemiş olması bu kafenin en can alıcı noktası.

Neubau’da:

Ulrich: Endüstriyel dizaynı ve açık havada oturma seçenekleriyle brunch’tan akşam yemeğine fırsat sunan bir mekân.

Phil: Kahvaltı ve brunch için de tercih edilebilecek kafe-kitabevi. Duvarları afişlerle, rafları kitaplarla dolu.

Eis-Greissler: Birkaç şubesi bulunan şehrin en meşhur dondurmacısı.

Nasıl Planladım?

Zaman ve bütçe sınırlarımı belirledim, rotalar çıkardım ve araştırdım. Konaklama, yiyecek-içecek işletmeleri için rezervasyonlarımı yaptım. THY ile uçuş rezervasyonlarımı tamamladım, pasaport ve vize gereksinimlerimi kontrol ettim, hava şartlarını inceledim. Tercih ettiğim mevsim nisan son haftası oldu; mayıs ve sonrasında fiyatlar ve kalabalık artıyor.

Viyana Uluslararası Havalimanı’ndan şehir merkezine iki tren hattı, otobüsler ve taksi seçeneği mevcut. Taksiyle havalimanından şehir merkezine yolculuk trafiğe bağlı ortalama 30-40 dakika sürüyor ve 70-100 euro bandında; birkaç kişiyseniz taksi avantajlı olabilir.

Tamamını Oku