Yeni nesil ekmekçiliğin en önemli özelliği, ‘ekmek yapım süreci’nin tüm ayrıntılarıyla mesleğin konusu olması. Maya, buğday, hamur yapımı, malzeme kullanımı gibi tüm bileşenler bir dilim ekmekte tüm hikâyesini bizimle paylaşır. 3. nesil ekmekçiler işte tüm bu bileşenleri önemsiyor ve onları yönlendiriyor.
Yeni nesil ekmekçiliği anlatabilmek
için dilerseniz, ekmekçiliğin kısa bir tarihine bakalım. Ekmeğin geçmişi,
insanın yerleşik hayata geçmesine kadar, hatta daha da eskiye gitmekte.
Ekmekçilik de buğday kadar eskiye gidiyor. Geleneksel anlamda ilk fırının
milattan önce 2000 yıllarında Mısır’da yapıldığı bilinmektedir. Hatta aynı
dönemde mayanın da bulunduğunu bilmekteyiz. Mısırlılar kubbe biçiminde ilk
ekmek fırınını yaptılar. Bu teknikle yapılan fırınların içerisinde ısı ekmeğin
her tarafına eşit biçimde ulaşabiliyordu. Bu, daha kaliteli ve daha çok ekmek
üretmek anlamındaki en önemli adımdı.
Beyaz unun yaygın kullanımı 1800’lü yılların sonlarına denk
gelmektedir. Fırının icadıyla beraber ekmeklerin fırınlarda toplu olarak pişirilip
satışa sunulmasını ekmekçilikteki ilk aşama olarak adlandırabiliriz.
Birinci
nesil ekmekçilik uzun yıllar deneyimlediği tüm bilgi ve birikimini nesilden
nesile aktardı.
Yüzyıllar boyunca fırınlarla ilgili pek çok uygulama yapıldı.
Osmanlı’da fırıncılıkla ilgili loncalar ekmekçiliğin kurallarını koyarken
fiyatları da belirledi. Avrupa’da ilk ekmek mahkemeleri kuruldu. Ekmekçiliğin
ilk dönemi dediğimiz bu dönemde dünyanın farklı yerlerinde herkesin kullanabileceği
mahalle fırınları kuruldu. Bu fırınlar ve loncalar ekmekçiliğin tüm mirasını
geleceğe aktardı.
İkinci nesil fırıncılığa baktığımızda artık verimi artırılmış
buğday türlerinin endüstriyel fabrikalarda öğütüldüğünü ve yine büyük üretim
bantlarında ambalajlı olarak uzun raf ömrü olan ekmeklerin üretildiğini
görüyoruz. Endüstrileşmeyle beraber aynı zamanda tek tip, lezzet hedefi olmayan
çeşitli ekmekler market raflarını aldı bu dönemde.
Değişen yiyecek-içecek alışkanlıkları, tarımsal üretimdeki
değişiklikler, farklı müşteri beklentileri derken ekmekçilikte de üçüncü nesil
artık kendini göstermeye başladı.
Neydi peki üçüncü nesil ekmekçilik? Ayak sesleri çoktan
duyulmaya başlamışken değişen ekmekle ilgili, yeni ekmekçiler ne söylüyordu
bizlere?
Yeni
nesil ekmekçilerin acaba hamurunda mı bir değişiklik vardı; kimdi bunlar?
Evet, onlar eğitimliydi. Dünyayı kasıp kavuran gastronomi rüzgârında
ekmekçilikte de olumlu gelişmeler, farklı akımlar var. Kimileri sağlıklı ekmeğin
peşinden koşarken, kimileri daha lezzetli ekmeğin izlerini sürüyor. Yeni nesil
ekmekçiler ekmekçiliğin eğitimini almış olup, hammadde, ekipman ve ekmek
teknolojisine hakimler. Şöyle ki şu anda Türkiye’de pek çok üniversitenin
gastronomi bölümlerinde ekmekçilik bölümü bulunmakta olup, aynı zamanda özel
kurslarda da geniş kapsamlı eğitimler verilmektedir.
Ekmeğin Hikâyesini
Anlatan Ekmekçiler
Yeni nesil ekmekçiliğin en önemli özelliği, ‘ekmek yapım
süreci’nin tüm ayrıntılarıyla mesleğin konusu olması. Maya, buğday, hamur yapımı,
malzeme kullanımı gibi tüm bileşenler bir dilim ekmekte tüm hikâyesini bizimle
paylaşır. 3. nesil ekmekçiler işte tüm bu bileşenleri önemsiyor ve onları
yönlendiriyor. Sonunda ekmeğin hikâyesine kendi öykülerini katmış oluyorlar.
Doğanın tüm renkleri hava, nem, su, buğdayın türü ve yapısı her ekmek
lokmasında ustanın izleriyle kendini yansıtıyor.
Yerel Ve Doğal
Hammaddenin Yükselişi
Eğitimli ekmekçilerin en önemli özelliklerinden biri;
kullandıkları hammaddeyi seçerken yerel, doğal buğday olmasını önemsemeleri. Buradaki
en önemli sorun bu tür buğdayların çok az üretilmesi ve maliyetlerin yüksek
olması. Bu sebeple yeni nesil ekmekçiler daha az sayıda nitelikli ve kişiliği
olan ekmekler üretebiliyorlar. Kişiselleştirilmiş ekmekler, herkesle aynı
lezzeti tatmak istemeyen kendine ait bir mutfak kültürü olan bireyler için
bulunmaz bir fırsat. Şöyle ki az sayıda üretilmiş özel ekmeklerle kurulan
sofralar kişiye özel lezzetlerin sunulduğu bir şölene dönüşüyor.
Sağlıklı Ekmeğe
Methiye Düzen Yeni Nesil Fırıncılar
Fabrikasyon, katkı maddeli, standart unlarla standart üretim
yöntemleriyle yapılmış ekmeklerin yerine; tam buğday, tam çavdar unu gibi daha
kaliteli ve sağlıklı unlarla yapılan lezzetli ve sağlıklı ekmekler saygıyı hak
ederken, yeni nesil ekmek ve fırıncılık da gastronomideki anlamlı yerini
alıyor.
Ustalıkla
Mühendisliğin Birleştirilmesi
Üçüncü nesil ekmekçiliği tanımlarken ‘mühendislikle ustalığın
birleşimi’ dersek sanırım yanlış söylemiş olmayız. Onlar fırıncılıktaki
binlerce yılın geleneği ve deneyimini, günümüz üretim teknikleriyle
birleştirerek geleneği geleceğe taşıyor. Geleceğin ekmek tasarımı geçmişin
izleriyle yeniden şekilleniyor.
Kutlama Sofralarına
Hediye Edilen Ekmek Dilimleri
Eski Mısırlılarda ekmek
doğumdan ölüme kadar her olayda törenlerin ana konusu olmakla beraber, ekonomik
hayat ve refaha katkısı en büyük nimet olarak kabul edilmekteydi. Binlerce yıl
sonra sofralar değişse de yemek çeşitleri farklılaşsa da buğday her daim ana besin
maddesi olma özelliğini korumuştur. Yeni ekmekçilik geçmişte olduğu gibi
günümüzde de ekmeğe verdiği değerle tüm zamanlara gönderme yapıyor. Belki de
uzun zamandır ekmeğin gördüğü değeri yeterli bulmayan yeni nesil ekmekçiler
ekmeği geliştirirken sofradaki yerini de değiştirip, özelleştiriyor. Düne kadar
sofrada özel bir yeri olmayan, düşük gelir gruplarının tercih ettiği ekmek,
artık en özel besin maddeleriyle şık buluşmalar yaşıyor. En lezzetli balık, en
özel et ve sebzelerle ekmek arası, ekmek üstü lezzetleri yeni nesil ekmekçiler
yaratıyor ve gastronomiye armağan ediyor.
Ekmeğin En Sevdikleri
Ekmekçiliğin en lezzetli
dönemini yaşadığı şu günlerde yeni nesil fırınlarda sadece ekmek değil, birçok
farklı çörek, sandviç, simit çeşitleri lezzet severlere sunuluyor.
Geleneğin Lezzeti Geleceğe Taşınıyor
Yeni nesil fırıncıların
sektöre en önemli katkıları; ekmekçiliğin geçmişteki olumlu ve sağlıklı
uygulamalarını ve tekniklerini altın sandıklardan çıkarıp, ustalıklarına
almaları ve geleceğe taşımaları. Anadolu fırıncılık anlamında da zengin bir
geçmişe sahiptir. Evliya Çelebi ‘Seyahatname’sinde; “Tam üç ay bayatlamadan
kalabilen ekmekler yapar, bunları deve sırtında İran sarayına bile gönderirler.”
diye yazmıştı Anadolu’daki fırıncılarla ilgili olarak. Şu anda birçok butik
ekmek fırınında Anadolu’nun değişik ekmek türleri geleneksel yöntemlerle
üretilip, unutulmaktan kurtarılmaktadır.
Dünyanın Ekmeğini Dünyanın Lezzetiyle Buluşturan Yeni
Nesil Fırıncılar
Yeni Nesil Ekmekçilerin Ayak Sesleri Mutfakta
Çoktandır uzaklardan gelen
kısık ayak sesleri artık mutfaklarda emin adımlarla hamur yoğuruyor. Mutfaktaki
farklı lezzet arayışları mutfak şeflerinin de yeni uygulamaları denemelerini
sağlıyor. Dönem dönem mutfakta değişik eğilimler revaçta olmakla beraber, asıl
önemli konu ustalığın her daim başat değer olarak kabul edilmesi. Artık
eğitimli ve vizyon sahibi ekmekçiler hamur yoğurmada ve ekşi maya kullanımında
geleneksel yöntemlerle teknolojiyi birleştirip, lezzeti üst noktalara taşıyacak
çok özel teknikler kullanıyorlar. Yeni nesil fırınlar, ekşi maya tekniği gibi noktalar
hepsi ekmekçiliğin geleceği için, ustalara kendi tarzlarını yaratmaları için
olanak sunuyor. Ekmekçiliğin en ufak ayrıntısına kadar usta ellerle buluşması ekmek
zanaatkârının hamuru yoğururken kendi ustalığını ve kültürünü oluşturmasını
sağlıyor. Yeni nesil ekmekçiler büyük mutfaklarda da ağırlıklarını
hissettirmeye başladı. Yakın geçmişe kadar tedarik yöntemiyle standart ekmek
kullanan büyük şef mutfakları, Michelin yıldızlı mutfaklar artık içerisinde
önemli ekmek ustalarını barındırıyor. Mutfaktaki her türlü deneme, ekmeği de
kapsayarak, menüler ekmekle beraber tasarlanıyor. Bu anlamda; ekmeğin
sofralardaki gerçek değerini bulması, ekmek ustalarının sektörde doğru
algılanması için yeni nesil fırıncıların çok önemli katkıları oluyor. Ekmeğin
kendi içindeki değişiminde de -özellikle de klasik deyimle beyaz ekmekten esmer
ekmeğe geçişte- önemli roller üstlenmektedirler. Çünkü geniş kitleler
tarafından esmer ekmeğin yapımı da yenilebilirliği de göründüğü kadar kolay
değildir. Burada post-modern fırıncılar, kişisel katkılarıyla, esmer ve
sağlıklı ekmeğin bireyler tarafından tüketilmesi yönünde de önemli çalışmalar
yapmaktadırlar.
Yeni nesil ekmekçiler, ekmek tartışmalarının bu kadar yoğun yaşandığı bir
dönemde, özellikle de doğru tekniklerle yaptıkları sağlıklı ekmeklerle bu tür
çevrelerle çok sağlıklı bir diyaloğun içine girmiş olup, ekmekçiliği doğru bir
şekilde temsil etmektedirler. Burada kamuya düşen; tam tahıllı unlardan uygun
fiyatlı ekmekler yapılabilmesi için bu tür tahılların ekiminin desteklenmesi, küçük
üreticilerin korunmasıdır. Zira yeni nesil ekmekçinin en önemli hammaddesi
uygun maliyetle ulaşabileceği tam tahıl unlarıdır.
Yeni nesil fırıncıların yarattığı kişiselleştirilmiş ekmek lezzetleri
sofralarımızda ve lezzet mirasımızda hak ettiği yeri alıyor. Hadi, siz de
kendinize uygun bir ekmek lezzeti için dışarı çıkın ve farklı ekmek
deneyimlerinizi oluşturun.
Ateşin Dansı: Geleneksel Wok Tavalarında Çelik ve Yüksek Isı Etkileşimi
Kanton mutfağının kutsal aroması ‘Wok Hei’ (wok’un nefesi); elle dövülmüş karbon çeliğin termodinamik yapısı, mikro yağ damlacıklarının buharlaşması ve saniyeler süren Maillard reaksiyonu fiziği.
Asya mutfak kültürünün binlerce yıllık simgesi olan geleneksel wok tavası, dışarıdan bakıldığında yalnızca derin ve kavisli bir çelik parçası gibi görünebilir. Ancak yüksek debili bir alevin üzerine konulduğunda wok; termodinamik, akışkanlar mekaniği ve organik kimyanın kusursuz bir uyumla çalıştığı yüksek hızlı bir reaktöre dönüşür. Bu etkileşimin yarattığı o dumanlı, karamelize ve tarif edilemez lezzet profiline Kanton mutfağında Wok Hei (Wok’un Nefesi) adı verilir.
Wok hei, ev mutfaklarındaki teflon veya döküm tavalarda asla taklit edilemeyen bir gastronomi olgusudur. Bir yemeğin saniyeler içinde pişip dışının çıtır ve isli, içinin ise sulu ve diri kalabilmesi, karbon çeliğin ısıl iletkenliği ile aşırı ısınmış havanın malzeme etrafında yarattığı aerodinamik girdap sayesinde gerçekleşir.
Karbon Çeliğin Termodinamiği ve Yağ Damlacıklarının Yanması
Geleneksel bir wok, demir ve karbon alaşımından dövülerek üretilir. Döküm demire kıyasla çok daha ince ve hafiftir; bu sayede sıcaklık değişimlerine anında tepki verir. Wok ocağının ürettiği 1000 dereceyi aşan alevler tavanın altını kızdırırken, tavanın iç yüzeyi 200 ila 250 derecelik kritik Maillard sıcaklığına saniyeler içinde ulaşır.
Usta bir şef wok’u ritmik olarak havaya fırlattığında (tossing hareketi), yemeğin üzerine püskürtülen mikro yağ damlacıkları kızgın tavanın kenarlarından sıçrayarak doğrudan brülör alevleriyle temas eder. Bu temas anında yağ damlacıkları buharlaşır ve alev alarak mikro düzeyde bir yanma (combustion) sisi oluşturur. Havaya fırlatılan sebze ve et parçaları bu sıcak duman bulutunun içinden geçerken, yüzeylerinde benzersiz bir tütsü ve karamelizasyon tabakası oluşur.
Patina: Çeliğin Yaşayan Koruyucu Ruhu
Wok tavasının bir diğer vazgeçilmez unsuru, zamanla yüzeyinde biriken “patina” tabakasıdır. Yeni bir karbon çelik tava kullanılmadan önce bitkisel yağ ve taze zencefil/taze soğanla yüksek ateşte defalarca fırınlanarak (seasoning) terbiye edilir. Yağ asitleri ısıyla polimerize olarak gözenekli çeliğe bağlanır ve doğal, yapışmaz, simsiyah bir karbon katmanı oluşturur.
Bu patina katmanı yalnızca yiyeceğin yapışmasını önlemekle kalmaz; her pişirmede ortaya çıkan lezzet öncüllerini mikro düzeyde hapsederek sonraki yemeklere derinlik katar. Modern modernist mutfak tekniklerinin dahi hayranlıkla incelediği wok hei, kadim Asya mutfak zekasının ateş ve çelikle kurduğu en güçlü lezzet ittifakıdır.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Wok hei lezzeti ev tipi ocaklarda elde edilebilir mi?
Ev ocaklarının ısı gücü (BTU değeri) profesyonel wok brülörlerinin çok altında kaldığı için tam anlamıyla wok hei yakalamak oldukça zordur; ancak karbon çelik bir wok tavayı çok yüksek ısıtarak küçük porsiyonlar halinde pişirmek benzer bir çıtırlık sağlar.
Karbon çelik wok tava deterjanla yıkanır mı?
Hayır, kimyasal deterjanlar yüzeydeki doğal polimerize yağ (patina) katmanını sökeceği için wok yalnızca sıcak su ve bambu fırça ile temizlenip kurulanmalı ve hafifçe yağlanmalıdır.
Wok tavada sebzelerin diri kalmasının sebebi nedir?
Aşırı yüksek ısı sayesinde sebzelerin dış yüzeyindeki su saniyeler içinde buharlaşır, hücre duvarları çökmeden dışı karamelize olur ve içi tüm çıtırlığını ve vitamin değerini korur.
Boğaz’ın Efendisi: Haliç’te Lüfer Göçü ve Tarihi Balık Ağı Ustaları
Karadeniz’den Marmara’ya uzanan akıntılarda Boğaz’ın simgesi lüfer balığının sonbahar göçü ve Haliç kıyılarında kaybolmaya yüz tutan geleneksel balık ağı örme zanaatının sosyolojisi.
İstanbul’un kadim mutfak ve kent belleğinde Boğaz, yalnızca iki yakayı ayıran bir su yolu değil; asırlardır Karadeniz ile Akdeniz arasında mekik dokuyan devasa bir biyolojik göç otobanıdır. Bu göçün kralı, Bizans sikkelerinden Osmanlı saray ziyafetlerine kadar şehre damgasını vuran asil yırtıcı ise şüphesiz Lüfer‘dir (Pomatomus saltatrix). Sonbaharın serin poyrazıyla Karadeniz’in yağlı sularından Boğaz’a inen lüfer sürüleri, şehre yalnızca bir lezzet şöleni değil, Haliç kıyılarında yüzyıllardır yaşayan bir deniz zanaatı ekosistemi de getirirdi.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Boğaziçi dalyanlarından ve lüfer akınlarından övgüyle bahsettiği o görkemli dönemlerde, lüfer avı sıradan bir balıkçılık faaliyeti değil; kentin şairlerini, memurlarını ve kayıkçılarını gece yarıları sandal sefalarında bir araya getiren bir İstanbul ritüeliydi.
Göz Nuru İlmekler: Haliç’in İplik ve Ağ Ustaları
Lüferin jilet kadar keskin dişleri, endüstriyel misinaların ve naylon iplerin henüz bulunmadığı çağlarda balıkçılar için büyük bir mücadele konusuydu. Balığın ağları parçalamasını önlemek için Haliç’in Fener, Balat ve Ayvansaray kıyılarında kuşaktan kuşağa aktarılan özel bir zanaatkar sınıfı vardı: Ağ Örücüleri.
Doğal keten, kendir ve ipek ipliklerin ceviz kabuğu veya çam kabuğu suyunda kaynatılarak (dabaklama işlemi) tuzlu suya dayanıklı hale getirildiği bu ağlar, ahşap mekiklerle ilmek ilmek dokunurdu. Her bir gözün açıklığı, balığın solungaç yapısına göre milimetrik olarak hesaplanır; lüferin akıntıya karşı yaptığı ani manevraları yakalayacak özel “voli ağları” ve “fanyalı uzatma ağları” hazırlanırdı.
Lüferin Lezzet Hiyerarşisi ve Izgara Ritüeli
İstanbul mutfağında lüfer, boyutlarına göre isimlendirilen ve her boyunda farklı bir pişirme tekniği gerektiren nadir balıklardandır. Defneyaprağı, çinekop, sarıkanat, lüfer, kofana ve sırtıkara silsilesinde; sonbahar aylarında 25-30 santimlik olgunluğa erişen hakiki lüfer, lezzet zirvesini temsil eder.
Lüferin eti, Karadeniz’den Boğaz’ın çift yönlü güçlü akıntılarına (üstte tatlı, altta tuzlu su) karşı yüzdüğü için yoğun yağlanır ve sıkılaşır. Geleneksel İstanbul mutfağında lüfer; unlanıp tavaya atılmaz, ağır soslarla boğulmaz. Meşe kömürü közünde, defne yaprağı eşliğinde ve yalnızca zeytinyağı-tuz dokunuşuyla ızgara edilir. Bugün tükenme tehlikesi altındaki stoklarına ve kaybolan ağ ustalarına rağmen lüfer, Boğaziçi’nin yaşayan gastronomi vicdanı olmaya devam ediyor.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Lüfer balığının en lezzetli olduğu dönem hangisidir?
Eylül sonundan Kasım ortasına kadar süren sonbahar göçü dönemi, balığın Karadeniz’de beslenip en yüksek yağ oranına ulaştığı ve etinin en lezzetli olduğu zamandır.
Geleneksel İstanbul mutfağında lüfer nasıl pişirilir?
Hakiki lüfer kesinlikle meşe kömürü ızgarasında pişirilir; balığın yağının kömüre damlayarak çıkardığı duman, ete eşsiz bir aroma kazandırır.
Anadolu’nun Uzayan Mirası: Erzurum Civil Peyniri ve Tel Çekme Zanaatı
Doğu Anadolu yaylalarının asırlık süt zanaatı Erzurum civil peyniri; yağsız sütün asidite dengesi, kazan başında uygulanan yoğurma-çekme mekaniği ve lifli protein yapısının kimyasal sırları.
Doğu Anadolu’nun 2000 metreyi aşan sarp yaylalarında, bin bir çeşit endemik kır çiçeği ve kekikle beslenen hayvanların sütü, asırlardır coğrafyanın zorlu kış şartlarına meydan okuyan benzersiz bir peynir kültürüne dönüşür. Bu kültürün en zarif, teknik olarak da en hayranlık uyandırıcı temsilcisi Erzurum Civil Peyniri‘dir. Yağsız sütün kazan başında sabırla yoğrulup metrelerce uzatılarak tel tel ayrılması, yalnızca geleneksel bir mutfak ritüeli değil; kazein proteinlerinin mekanik kuvvetle yeniden dizildiği eşsiz bir biyokimyasal zanaattır.
Erzurum ve Kars havzasında üretilen civil peyniri, halk arasında “çeçil” veya “tel peynir” olarak da adlandırılsa da, üretim tekniği ve asidite yönetimi açısından kendine has bir disipline sahiptir. Tereyağı üretiminden arta kalan yağsız sütün (yağsız süt veya yavan süt) israf edilmeden yüksek proteinli, yağ oranı düşük ve uzun ömürlü bir besine dönüştürülmesi, Anadolu halk bilgeliğinin sürdürülebilir gastronomiye verdiği en büyük yanıtlardan biridir.
Civil peynirinin sırrı, sütün doğal ekşimesiyle (asitlik derecesinin artması) başlar. Şirden mayası ile mayalanan teleme, bakır kazanlarda yaklaşık 50-55 derece sıcaklıkta ağır ağır ısıtılır. Bu sıcaklık, peynir altı suyunun ayrışmasını hızlandırırken süt proteinleri olan kazein misellerinin birbirine yapışarak elastik bir hamur oluşturmasını sağlar.
Teleme tam kıvama geldiğinde usta eller devreye girer. Kazandan alınan sıcak teleme, ahşap teknelerde veya mermer tezgahlarda elle sürekli katlanıp havaya doğru çekilir. Bu çekme ve uzatma hareketi, küresel kazein proteinlerini dikey olarak düzleştirir ve paralel zincirler halinde birbirine bağlar. Sonuç; piştiğinde ya da elle ayrıldığında adeta ipek bir kumaşın iplikleri gibi incecik liflere ayrılan eşsiz tel yapısıdır.
Tuzlama, Dinlendirme ve Göğermiş Peynire Dönüşüm
Tel tel ayrılan civil peynirleri, salamura tuzlu suda dinlendirildikten sonra askılara asılarak fazla suyu süzülür. Taze tüketildiğinde hafif elastik, süt kokulu ve tuzlu bir karaktere sahip olan bu peynir, aynı zamanda meşhur “Göğermiş (küflü) peynir”in de ana hammaddesidir. Toprak küplere veya deri tulumlara lor peyniriyle birlikte sıkıca basılan civil, mağaralarda aylarca bekletilerek doğal penisilin küfleriyle olgunlaştırılır.
Yüksek kalsiyum ve protein oranı, sıfıra yakın yağ içeriği ve kendine has lifli çiğneme dokusuyla Erzurum civil peyniri, modern sağlıklı beslenme trendlerinde hak ettiği değeri giderek daha fazla kazanan köklü bir coğrafi işaret mirasıdır.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Civil peyniri hangi sütten ve nasıl yapılır?
Genellikle inek sütünün yağı tereyağı yapılmak üzere alındıktan sonra kalan yağsız sütün doğal olarak asitlendirilmesi, mayalanması ve sıcak kazanda çekilip uzatılmasıyla üretilir.
Civil peyniri ile çeçil peyniri arasındaki fark nedir?
Erzurum civil peyniri tamamen yağsız sütten yapılır ve lifleri daha incedir; çeçil peynirinde ise yağ oranı kısmen daha yüksektir ve dokusu daha yumuşaktır.
Civil peyniri nasıl saklanmalıdır?
Taze civil peyniri kendi salamura suyunda veya hava almayan kaplarda buzdolabında saklanmalıdır; tuzunu azaltmak için tüketilmeden önce ılık suda birkaç dakika bekletilebilir.