Connect with us

Haberler

Mızrakla Ülke Alır Buğdayla Yurt Edersin Oğul

Mızrakla ülke alır buğdayla yurt edersin oğul demişti,  Tabduk Emre.  Üzerinden yüzyıllar geçti.  Ne zaman ekim gelse kapıya, güz düşse ırağa Tabduk Emre gelir aklıma. Ekilen tohumlar, can bulan hayatlar. Sonbaharı kışa azık eden hazırlıklar.

Yayınlanma zamanı

-

Mızrakla ülke alır buğdayla yurt edersin oğul demişti, Tabduk Emre.  Üzerinden yüzyıllar geçti. Ne zaman ekim gelse kapıya, güz düşse ırağa Tabduk Emre gelir aklıma. Ekilen tohumlar, can bulan hayatlar. Sonbaharı kışa azık eden hazırlıklar.

Coğrafyalar, topraklar üzerinde yaşayan insanların el izini  belleğine not etmiş, ilmek ilmek örmüştü yaşadığı ne varsa. Tarih büyürken zaman yaşlanmaya,  kadim coğrafyaların yağmurları, tohumları yeryüzü bilgeliğine dönüşmüştü.

Yeryüzünün bilgeliği onu okuyana, yüreğe ambar edene, elini toprağa sürene deva,  topraktan uzaklaşana dert olarak dönmüştü yıllar yılı.

Anaerkil toplumlarda  kadının bilgeliği toprağı işledikçe toplumsal üstünlüğe,  güce dönüştü. Tarıma dair bilinenler sır oldu saklandı sandık sandık içinde.  Binbir gece masallarında hikayeye dönüştü.  

İlk keşifler hep doğanın gizemine, insanlığın doğayla olan ilişkisine dönüktü. Dünyanın dört bir tarafına dağılan insanlar gördüklerini dost,  yaşadıklarını yurda çeviriyordu usul usul. Zaman demlenirken, küçük gruplar topluluklara, beyliklere, en sonunda devletlere evrilmekteydi. Önceleri işler insanlığın lehine gelişiyordu. Doğada ne varsa zenginlik olup oluk oluk aktı sofralara. Doğanın şifrelerini çözen toplumlar,  kadim bilgileri medeniyete dönüştürdü. Farklı coğrafyalarda  bazen benzer, bazen de farklı tarımsal ürünlerin ekimi ve kullanımıyla medeniyetin temellerini attılar.

Roma İmparatorluğu’nda ekmek o kadar değerliydi ki, hekim Galienus’un De Sanita Te Tuenda adlı eserinde hangi ekmeklerin yenilip yenilmeyeceği, hangi mevsimde hangi ekmeklerin tüketileceği gibi bir çok konuda bilgi vermekteydi. Mevsim geçişlerinin metabolizmada değişimlere neden olduğunu ifade eden Galienus, sonbahar ekmeklerinde mevsim  meyvelerinin, sebzelerinin kullanılması gerektiğini savunuyordu. Bu sayede hem sağlıklı olunacağı hem de doğayla uyumlu bir ritim yakalanacağını düşünülüyordu.

Antik Yunan, Roma, Mısır uygarlıklarının olduğu dönemlerde şifacıların mutfakla olan bağı  oldukça güçlüydü.  Osmanlı’da olduğu gibi yenilebilir sağlık kavramı üzerine önemli tartışmalar yaşanıyordu.

Her coğrafyanın farklı bir alameti farikası vardı. Lakin, Mezopotamya bilgelerin en bilgesi,  Bereketli Hilal içlerinde en verimlisiydi.

Anadolu’da tarım gelişmeye dursun,  başakçı kuşunun kanadında tohum dünyaya gidip, dünyanın geleceği oldu.  Göçerlerin heybesinde, akıncıların  hafızasında  Anadolu illerinde  toprağa hayat veren ne varsa gelenekle, zanaatkarlıkla Balkanlar’a oradan İtalya’ya taşındı. Anadolu fırıncılığı  Antik Yunan fırıncılarının ellerinde Roma’nın modern fırıncılığının temellerini oluşturdu.

Mezopotamya’da ekim coşkuyla kutlandı sofraların mucizesi ekmek için. Anadolu uygarlıkları  tarım ile güçlendi tarıma sırtını döndükçe güç kaybetti.

Ganimete dönüşen doğanın sonsuz  ikramları,  ülkelere üstünlük getiren  nimete dönüştü. Tohumlar sır gibi saklanan kapalı  kapılar ardında yaşamın eşsizliğini paylaştı insanlıkla.  

Anadolu uygarlıklarından Hitit’lerde, tohumun öyküsü bir ekin şenliği ile başlar her yıl. Buğday, sab Hititlerde buğday ekimi çok ciddi bir konudur. Şöyle ki; ekin ekilmiş bir tarlaya yeniden tohum ekmek suçtur, cezası ağır ve onur kırıcıdır.

“Eğer bir tohum üzerine, biri bir tohum serperse, ensesi saban üzerine koyulsun. İki koşum öküz bağlansın. Birini yüzü bu tarafa doğru, diğerinin yüzü o tarafa doğru çevrilsin. Adam ve öküzler ölsün. Ve tarlaya daha önce ekin ekmiş olan kimse, o zaman kendisi için alsın.”

Cezanın ciddi olması yanında  hiçbir şekilde taviz verilmemesi  tarıma ve  tohuma verilen önemin de önemli bir göstergesiydi. Hitit’lerde sonbahar, ekim ve  hazırlık demekti.

Anadolu’da bunlar olurken yönünü bu topraklara çevirenler, yurdunda kuraklığı yaşayıp tarımdan uzaklaşanlar için Mezopotamya bir kez daha mucizesini gösterecekti.

Tohumun geleceğe dönüştüğü Anadolu masalında ekmeğine sıkıca tutunanlar, başkasının rızkına göz dikmeyenlerin çabası,  bazen kanunla bazen de Ahilik geleneğiyle  korundu.

1071 Malazgirt Meydan muharebesiyle  Orta Asya’dan maya kelamını getiren Türkmen’ler  Anadolu’yu mayalayıp onu Türk yurdu yaptılar.

Bilinenin aksine Türk’ler Orta Asya’da sadece hayvancılıkla geçinirlerdi savı doğruyu yansıtmamaktır. M.Ö 2250’de Batı Türkistan’da  buğday, arpa, çavdar, darı, keçi, sığır, deve kalıntılarına rastlanmıştır.  Temelde göçebe kavim olmalarına karşın Hun’ların su kanalları açtıkları, tahılları saklamak için çukurlar inşa ettikleri, hububat öğütmek için taştan araçlar yaptıklarını görmekteyiz. Orta Asya’da yaşayanlar dönemine göre ziraat de  ileri seviyedelerdi. Türkler’in Anadolu’ya bu kadar kısa sürede nasıl adapte oldukları sorusunun  cevabı tarımdadır. Ziraatçilikteki deneyimlerini bereketli Anadolu topraklarında kullanmış, Anadolu haklarıyla hızlıca iletişim kurmuş ve geldikleri topraklara kolayca adapte olmuşlardır. İşte Anadolu’yu Türk yurdu yapan sır burada gizlenmektedir. Bu sebepledir ki  ekim ayı tohum ekmektir yani umut ekmektir. Tohumun  ekildiği coğrafyalar, yurda dönüşür bahara.

Divan-ü Lügat- it Türk’te yufka yuvga olarak geçmektedir.  Yuvarlamak anlamına gelir.  Katmerli yuğa deniliyordu.  Bu gün Anadolu’da yufka bir ekmek ismi olarak kullanılmaktadır. Sonbahar yufka açma zamanıdır. Kışlık yufkalar sonbaharı bekler.  Orta Asya  Kültürü’nün kaynaklarından destansı öykülerin başında gelen Dede Korkut’da ekmek yerine etmek kullanılır. Orta Asya kültüründe etmek hem ekmek hem de bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi yemek anlamında kullanılır.

Orta Asya geleneğinden gelen ekmekler sacda pişiyorsa yufka, mayalı ise bazlama denilir. Yufka ekmeğinin içinde nem kalmayışı onun uzun süre muhafaza edilmesini de sağlamaktaydı.

Anadolu toprakları gelenler, göçenler, göç yolunda göçten dönenlerin hikayeleri ve sonbahar anılarıyla binlerce yıllık geleneği sofralara taşır her sonbaharda.

Ekim,  kimine hazan kimine umut taşır sararmış yaprakların  arasında. Anadolu toprakları yaz boyu beklediği tohuma kavuşur.  Bir ekinle başlar Anadolu’da tohumun hikayesi. Kimi tohuma kavuşur kimi canında taşıdığı son meyve sebzeyi paylaşır insanlıkla. Şimdi yazlık sebzeler turşuya dönüşürken, kurda kuşa öğünlük olurken  kışlık sebzeler, yaza hazırlık yapan tohumların koynunda saklanır toprağın koynunda. Tohumlar  yağmuru bekler toprakla buluşmak için. Ne zaman sonbahar yağmurları düşmeye başlar o zaman tohum kendini toprağa emanet etmeye hazırdır.

Tohumu toprağa, toprağı insanlığa emanet eder  Anadolu her ekimde.

Binlerce yıllık değişmeyen bir gelenek. Ekim dediğinde ocaklar yakılır, turşular kurular. Tandıra atılan her odun yılın kışlık yufkalıklara tütsüsünü verirken kadının nuru da umudu yoğurduğu hamura dua olur. 

Hasadı toplayanlar düğünlere, evlere  not düşerler yılın bereketini. Hasadın hemen ardından ekim zamanı gelir. Ekim ve hasat  bir bakıma toprakla insanlığın uyumlu beraberliğinin dili olarak yaşandı yıllar yılı.  Hasat doğanın sahip olduklarını insanlıkla buluşturmayı,  sofra geleneğini açıklar. Ekimse insanlığın sofrasında bölüştüğünü yeniden doğayla paylaşmasıdır. Binlerce yıldır süren muhteşem bir uyum. Mütemmim Cüz gibi.

Tarımda iyi olanlar, ziraatçilikte öncü olanlar tohumları doğru zamanda toprakla buluşturur. Suyunu, öğüdünü üzerinden esirgemez.  Hala daha Anadolu’nun köylerinde binlerce yıllık çiftçi gelenekleri tohuma  can veren, haşerelere karşı koruyan, verimi yükselten  eşsiz  kadim bilgilerle  toprağı, tohumu ve insanlığın geleceğini korur.

Herkes hatırasında başka bir sonbahar yaşar. Kimi sonu, kimi kış hazırlığını, kimiyse yazın son demleri hapseder anılarına. Oysa adı üzerinde baharın sonuna sıkışsa da bir sonraki baharın habercisidir o.  Doğanın bütün renklerini hapseder üstündeki örtüye. Dağlarına boylu boyunca serdiği yeryüzü kilimine.  Kilime ağıdını ilmek eder Anadolu kadınları yanına ocak yakar baharın rızkından kışın çıkınını hazırlar. Kazanlar kaynar, buğday bulgura, hamurlar yufkaya dönüşür.  Yılın muhasebesi, dağların esintisi yoğrulan hamura, çevrilen yufkaya katık  olur ateşler yandıkça.

Yılın en temiz en berrak aylarıdır. Doğa bütün fazlalıklarından kurtulur. Daha iyileri için çürük elmalardan vazgeçer kimi, kimi yenisi için eski sararmış yapraklardan.  

Yaz boyu tarlada güneşin sıcağında kavrulan nur yüzlü anneannelerin tarifleri öğüt olur kavanozlara dolar. Kurutulmuş patlıcanlar, ayıklanmış Ayşe kadın fasülyeler pıt pıt kilerin yolunu tutar. Dedim ya  gelecek baharın hazırlığıdır son bahar.

Meşe palamdunda gizli hayaller, gürgen ağacından düşen kançullar, kokulu üzümler pekmeze dönüşür ocakbaşında. Kışın kahvaltıda buluşacak reçeller, peynire azık edilecek yufkalar, bir arının kanadında ballar  dost sohbetlerini kutsayacak kış boyu.

Her sonbahar bir anı bırakır belleklerde kuruyan yapraklardan, solan çiçeklerden arta kalan. Mezopotamya’da  onlarca farklı uygarlığın sonbahara emanet ettiği değerli  bilgilerle günümüze taşınmış  koca bir tarım kültürü.  Hitit’ler, Urartu’lar, Lidyalı’lar,  Sümerler bu topraklarda yaşamış. Toprağı tohumla buluşturmuş her uygarlığın kendi el izi, alışkanlıkları  eşsiz deneyimlere, ananelere dönüştü.  Toprakla  ve doğayla kurulan uyumlu beraberlik topraktan gelenin  sofraya taşınmasıyla  mutfak kültürüne dönüştü.

Baharın son demine sıkışır kalır, hafızalara not edilmiş yaz anıları. Coğrafyanın, iklimin hafızası  belleğine ilişir bir ekmek diliminin.  Ekim ayında Anadolu’da,  tohumlar toprağa, kuzular kuytuya sığınır artık, solmaya yüz tutmuş güneşin  ensesinde.

Şairler şiire sığınır dize dize…

Anadolu köylerinde kadınlar meydanlara çıkar. Fırınlar yakılır. Ocaklar tüter, gönüller buluşur hamurlar yoğrulur, yufkalar açılır. Kışın azığı  sonbaharın  kilerinde hazırlanmaya başlar.

Anadolu’da sonbahar ekim zamanıdır binlerce yıldır. Umutlar ekersin, tohum ekersin.

Tarih öncesi Anadolu uygarlıkları, Paleolitik dönemden kalma ‘’avcı toplayıcı’’ ritüeller,  Neolitik dönemin Orta ve Güneydoğu Anadolu’da   çiftçilikle birlikte bıraktığı alışkanlıklar hepsi tarihin kalemine kültürel miras olarak düşmekteydi. Ekmek kavgası Orta Asya’nın temel meselesi olup ekmeğinin peşinden Anadolu’ya göçenlerin hatıralarında tarifler, masallar, ve tohumlar biriktirmişti. Bir göçerin gözünden sonbahar, kışın hazırlığında son hazırlıkları ifade eder. At sırtında, Yörük çadırında en temel besin kaynağı raf ömrü uzun, taşıması kolay, tadı güzel ve etle uyumlu yufka kış sofralarının, böreklerin en temel malzemesiydi. Anadolu sonbaharında coğrafyanın ağırladığı tüm uygarlıkların izi ve kokusu zengin Türk mutfağının temellerini oluşturmuştur.

Geride unutulan hatıralar,  göç yolunda göçte unutulmuş çocuklar, çalılıklar arasına gizlenmiş  bahar…

Ekim herkeste bir iz bırakır.

Şairlerin şiirlerine,

Yazla sevişmiş, kışa hasret, baharda boğulmuş nice gönüller arar sonbaharında ömrün…

Sofralar kurulur üzerinden  bahar geçen yaz giden…

Ruhta birikenler, yazdan kalanlar, bostandan sökülenler bir yürek sızısı alır da gider…

Ekimin son deminde, renklerin gazelinde tohumlar kışa hazırlığın başlangıcını müjdeler.

Bağdan bostandan, topraktan kilere girmeden bilge kadınların geleneğinde aş oldu.

Ekim herkesten bir iz bırakır,

Toprakta…

Tohumda…

Tamamını Oku

Haberler

Tayland’ın Yüzen Çarşılarından Yükselen Hindistan Cevizi Kokusu

Tayland’ın nehir pazarlarında döküm tavalarda pişen Kanom Krok; çıtır kabuğu, akışkan hindistan cevizi kreması ve asırlık sokak kültürüyle Güneydoğu Asya’nın en büyüleyici lezzetlerinden biri.

Published

on

Tayland yüzen pazarında döküm tavada pişen Kanom Krok hindistan cevizi tatlısı

Tayland’da sabahın ilk ışıklarıyla birlikte nehirler ve kanallar hareketlenmeye başladığında, suyun üzerinden havaya karışan büyüleyici bir koku yükselir: Odun kömürünün sıcaklığı, taze sıkılmış hindistan cevizi sütü ve kavrulmuş pirinç ununun tatlı daveti. Damnoen Saduak ya da Amphawa gibi kadim yüzen çarşılarda ahşap kayıkların içinde kurulan küçük ocaklar, Tayland sokak lezzetleri kültürünün en zarif incilerinden biri olan Kanom Krok için harlanır.

Kayıkların İçinde Parlayan Döküm Ocaklar

Kanom Krok, basit bir tatlıdan çok daha fazlasıdır; Tayland’ın suyla iç içe geçmiş günlük yaşamının, nehir kıyısı topluluklarının ve sokak zanaatkarlığının yaşayan bir sembolüdür. Özel olarak üretilmiş dökme demir oluklu tavalarda (pan) pişirilen bu küçük lezzet lokmaları, iki farklı katmanın mükemmel uyumuna dayanır.

Alt katman, pirinç unu, tapyoka nişastası ve hindistan cevizi sütünün karışımından oluşur ve kızgın döküm tavayla temas ettiği anda incecik, çıtır bir kabuk haline gelir. Üzerine dökülen ikinci katman ise yoğun, şeker ve hafif tuzla dengelenmiş kremamsı bir hindistan cevizi muhallebisidir. Dışı gevrek ve kıtır, içi ise adeta sıcak bir lav gibi akışkan ve yumuşacıktır.

Muz yaprağında taze servis edilen kremamsı Kanom Krok

Tatlı ile Tuzlunun Güneydoğu Asya Dengesi

Güneydoğu Asya gastronomisinin en belirgin alametifarikası olan tatlı-tuzlu zıtlığı, Kanom Krok’ta zirveye ulaşır. Hindistan cevizinin yoğun tatlılığı, hamura eklenen bir tutam deniz tuzuyla dengelenir. Pişirme işleminin son saniyelerinde üzerlerine serpiştirilen taze doğranmış yeşil taze soğan, tatlı mısır taneleri veya taro küpleri, ilk bakışta yabancı bir damağa şaşırtıcı gelse de lokmayı ağzınıza attığınız an kusursuz bir lezzet patlamasına dönüşür.

Usta satıcılar, döküm oluklardaki yarım küreleri küçük spatulalarıyla ustaca kaldırıp ikisini birleştirerek kapalı bir küre haline getirir ya da tek tek muz yapraklarından katlanmış küçük kaselerde servis ederler. El yakacak kadar sıcakken yenmesi gereken Kanom Krok, çıtırtının ardından gelen sıcak hindistan cevizi kremasıyla damakta unutulmaz bir iz bırakır.

Ayutthaya Döneminden Günümüze Yaşayan Sokak Zanaatı

Tarihi kökleri Ayutthaya Krallığı dönemine kadar uzanan bu geleneksel lezzet, modern Bangkok’un gökdelenleri ve kalabalık caddeleri arasında bile orijinalliğini korumayı başarmıştır. Fabrikasyon atıştırmalıkların dünyayı sardığı günümüzde, sabahın erken saatinde bir kanal kenarında döküm tavanın başında sabırla hamur döken sokak şefleri, Tayland’ın gastronomi hafızasını yaşatmaya devam ediyor.

Sıkça Sorulan Sorular

Kanom Krok nedir?

Kanom Krok, pirinç unu ve taze hindistan cevizi sütüyle hazırlanan, döküm tavada dışı çıtır içi kremsi kıvamda pişirilen geleneksel bir Tayland sokak lezzetidir.

Kanom Krok tatlı mıdır yoksa tuzlu mu?

Kanom Krok hem tatlı hem de hafif tuzlu notaları bir arada barındırır. Hindistan cevizi kremasının tatlılığı deniz tuzu ve üzerine eklenen yeşil soğan veya mısır ile dengelenir.

Kanom Krok nasıl servis edilir?

Geleneksel olarak muz yaprağından yapılmış küçük kaplarda, pişer pişmez sıcak olarak servis edilir ve taze tüketilir.

Tamamını Oku

Haberler

Taşların Arasında Büyüyen Kadim Bir Anadolu Lezzeti

Diyarbakır’ın bazalt taşları arasında, soğuk kar sularıyla büyüyen Karacadağ pirinci; kehribar rengi, fındıksı aroması ve bin yıllık genetik mirasıyla Anadolu’nun en özel lezzetlerinden biri.

Published

on

Güneydoğu Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırında, sönmüş bir volkan olan Karacadağ’ın eteklerine doğru yol aldığınızda sizi ilk karşılayan şey kapkara bazalt taşlarıdır. Binlerce yıl önce lavların soğumasıyla oluşan bu sert ve hırçın coğrafya, ilk bakışta tarıma elverişsiz görünse de dünyanın en özgün ve kadim pirinçlerinden birine hayat verir. Karacadağ pirinci, modern tarımın tek tipleştirdiği parlak beyaz tanelerin aksine; kehribar rengiyle, kırılgan olmayan dirençli yapısıyla ve toprağın tüm mineral zenginliğini içine çeken karakteriyle gerçek bir Anadolu mirasıdır.

Volkanik Toprağın ve Kar Sularının Büyüttüğü Çeltik

Karacadağ pirincini diğer tüm çeltik türlerinden ayıran en temel unsur, yetiştiği sıra dışı mikro klimadır. Karacadağ’ın taşlık arazisinde geleneksel makineli tarım yapmak neredeyse imkansızdır. Çeltik tavaları, çiftçilerin elleriyle ayıkladığı bazalt taşların arasında açılır. Bu durum Karacadağ pirincini başından sonuna kadar insan emeğine, sabra ve geleneksel bilgiye dayalı bir zanaat ürünü haline getirir.

Bölgenin kış boyunca biriktirdiği kar suları, bahar aylarında eriyerek bazalt katmanlarının arasından süzülür. Çeltik tarlaları, mineraller açısından son derece zengin ama bir o kadar da soğuk olan bu kar sularıyla sulanır. Normal pirinç çeşitleri ılık ve durağan sularda yetişirken, Karacadağ çeltiği bu soğuk kaynak sularına meydan okur. İşte bu direnç, pirincin tanelerine eşsiz bir lezzet, yüksek protein ve pişerken dağılmayan sağlam bir lif dokusu kazandırır.

Geleneksel Karacadağ Pirinci Pilavı Sunumu

Mutfaktaki Karakteri: Suya ve Zamana Meydan Okuyan Tane

Anadolu mutfak kültüründe pilav yapmak her zaman bir ustalık ölçüsü olmuştur. Ancak Karacadağ pirinciyle pilav pişirmek, modern market pirinçlerinin ezberlerini tamamen bozar. Nişasta yapısı gereği pişirme esnasında lapa olmaya direnç gösteren bu pirinç, normal pirinçlere kıyasla neredeyse iki katı su çeker. Kaynayan et suyunu veya sade tereyağını içine hapsettikçe hacmi büyür, taneleri birbirine yapışmadan tane tane kalır.

Diyarbakır ve Şanlıurfa mutfaklarında düğünlerin, imecelerin ve bayram sofralarının baş tacı olan bu pirinç, soğuduğunda dahi lezzetini ve diriliğini kaybetmez. Odun ateşinde, bakır kazanlarda veya toprak güveçlerde sade yağ ile buluştuğunda ortaya çıkan fındıksı aroma, Karacadağ’ın kadim taş hafızasını damaklara taşır.

Kaybolmaya Yüz Tutan Bir Mirası Yaşatmak

Endüstriyel tarımın yüksek verimli hibrit tohumları yaygınlaştırması, ne yazık ki Karacadağ pirinci gibi yerel ve atalık tohumların ekim alanlarını daraltmıştır. Verimi modern pirinçlere göre daha düşük olsa da, genetik saflığı, kuraklığa ve zorlu şartlara uyumu sayesinde Karacadağ pirinci geleceğin gıda güvenliği açısından da paha biçilemez bir genetik hazinedir. Coğrafi işaret tesciliyle koruma altına alınan bu kadim tohum, bugün bölgedeki bilinçli üreticilerin ve toprağına sadık çiftçilerin emeğiyle sofralarımızda yaşamaya devam ediyor.

Sıkça Sorulan Sorular

Karacadağ pirincinin diğer pirinçlerden farkı nedir?

Karacadağ pirinci volkanik bazalt toprakta ve soğuk kar sularıyla yetişir. Kehribara çalan rengi, yüksek protein oranı, fındıksı aroması ve pişerken lapa olmama özelliğiyle diğer pirinçlerden ayrılır.

Karacadağ pirinci nasıl pişirilmelidir?

Normal pirinçlere göre daha fazla su çeker. Genellikle 1 ölçü pirince 2,5 veya 3 ölçü sıcak su/et suyu kullanılır. Pişmeden önce ılık tuzlu suda en az 30-40 dakika bekletilmesi ve tereyağı veya sade yağ ile demlenmesi tavsiye edilir.

Karacadağ pirinci nerede yetişir?

Diyarbakır ve Şanlıurfa sınırları içerisinde yer alan sönmüş volkan Karacadağ’ın eteklerinde, özellikle taşlık ve kaynak suyu bol arazilerde yetiştirilir.

Tamamını Oku

Haberler

12 Saatlik Sabır ve Zanaat: İskilip Dolması’nın Termodinamiği ve İmece Kültürü

Published

on

Geleneksel İskilip dolması bakır kazan buharında kuzu eti ve akçeltik pilavı

Anadolu coğrafyası, sabrın ve toplumsal dayanışmanın mutfak kültürüne yansıdığı binlerce yıllık eşsiz bir zenginliğe sahiptir. Bu zenginliğin en çarpıcı, en az bilinen ama mühendislik harikası niteliğindeki temsilcilerinden biri, Çorum’un İskilip ilçesiyle özdeşleşen ve tarihi 500 yıl öncesine, Osmanlı’nın sefer menülerine kadar uzanan İskilip Dolması’dır. İsmi “dolma” olsa da bu yemek, alışkın olduğumuz sebze dolmalarından tamamen farklı bir forma, pişirme tekniğine ve mutfak antropolojisine sahiptir. O, bir malzemeyi doldurmak değil, devasa kazanların içinde buharın, et suyunun ve zamanın ustalıkla dizginlenerek oluşturulduğu görkemli bir imece ritüelidir.

Coğrafi işaret tescilli bu kadim zanaat eseri, sadece bir öğün olmanın çok ötesine geçer. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan ateşin yakılması, ustaların koordinasyonu ve devasa bakır lengerlerde (tepsiler) omuz omuza yenen düğün sofralarıyla İskilip Dolması, bir toplumun yemeği etrafında nasıl kenetlendiğinin yaşayan en güçlü kanıtlarındandır.

Kazanın İçindeki Evren: Buharın ve Suyun Termodinamiği

İskilip Dolması’nı gastronomik açıdan benzersiz kılan en temel unsur, uygulanan pişirme tekniğinin taşıdığı termodinamik mükemmelliktir. Devasa bakır kazanların (bazen boyu bir metreyi aşan “çağ”lı kazanlar) en dibine, yörenin yaylalarında otlamış koyun veya dana eti, bol kemikli yapısıyla birlikte iri parçalar halinde yerleştirilir. Etin üzerine belirli bir miktar su eklendikten sonra işin en büyüleyici kısmı başlar: “Cağ” adı verilen, kazanın içine oturtulan ama dibe değmeyen ahşap veya metal bir ızgara yerleştirilir.

Yıkanıp arındırılmış ve yöresel sadeyağla hafifçe kavrulmuş ak çeltik pirinci, özel olarak dokunmuş kalın bez torbalara (dolma kesesi) gevşek bir şekilde doldurulur ve bu cağların üzerine, yani etin ve suyun çok üzerine asılı kalacak şekilde bırakılır. Kazan kapağı kapatılır ve kapağın kenarları hava almaması için kalın bir hamur tabakasıyla sıvanarak tamamen mühürlenir. Bu mühürleme işlemi, modern düdüklü tencerelerin asırlar öncesindeki en doğal, en primitif formudur.

Ustaların Sabrı: Mühürlenmiş Kazanın Ardındaki Sır

Bakır sini üzerinde tel tel kuzu eti ve et suyu buharında demlenen İskilip dolması

Kazanın hamurla mühürlenmesinin ardından, meşe odununda harlanan ateş, ustaların kontrolünde giderek kısılır ve köz halini alır. Yaklaşık 12 saat süren bu kapalı pişirme döngüsünde pirinç, altındaki suyla doğrudan hiçbir temas kurmaz. Kısık ateşte yavaş yavaş kaynayan kemikli etin oluşturduğu yoğun, kolajen ve protein yüklü buhar, bez torbanın gözeneklerinden süzülerek pirinç tanelerine nüfuz eder.

Bu yavaş pişirme (slow cooking) ve buharla demlenme işlemi, pirincin nişasta yapısını bozmadan, her bir tanenin o zengin et suyunun nefasetini kendi içine hapsetmesini sağlar. Saatler geçtikçe et, kemiğinden dökülecek kadar lime lime bir forma ulaşır; pirinç ise etin ruhunu emmiş, tane tane ama olağanüstü yumuşak bir yapı kazanmıştır. Dolmacı ustası (İskilip’te bu işi yapanlara özel bir saygı duyulur), 12 saatin sonunda o hamur mührünü kırdığında etrafa yayılan koku, sadece bir yemeğin değil, bir zanaatin kokusudur.

Şafak Vaktinin Ritüeli: İmece ve Lenger Kültürü

İskilip Dolması asla tek kişilik bir yemek değildir; doğası gereği kalabalıklar, özel günler ve özellikle geleneksel düğünler için yapılır. Hazırlığı bir gün önceden, geceden başlar. Köyün veya mahallenin erkekleri, ustaya yardım etmek, ateşi harlamak ve kazanları taşımak için sabaha kadar süren bir imeceye (dayanışmaya) katılırlar. Bu gece nöbetleri, yöre kültürünün sözlü tarihinin aktarıldığı, sohbetlerin edildiği derin sosyal buluşmalardır.

Sabah namazıyla birlikte açılan kazanlar, dev bakır “lenger” adı verilen tepsilere özenle aktarılır. Önce o etin buharıyla demlenmiş, sarımsı bir renk almış tane tane pirinç lengerin zeminine yayılır; ardından kazanın dibinden çıkarılan, kendi suyu ve yağıyla helmelenmiş kemiksiz lokum gibi et parçaları bu pirinç yatağının tam ortasına yerleştirilir. Yanında sadece yöresel sirkeli cacık (şehriye çorbası veya sirkeli hoşaf formunda, ağır lezzeti dengelemek için) ile servis edilir.

Ortaya konan lengerin etrafına oturan insanlar, aynı kaptan yiyerek birlik ve beraberliği taçlandırır. İskilip Dolması, modern dünyanın hızına, tek porsiyonluk izolasyonuna ve fast-food kültürüne karşı; sabrın, ustalıkla işlenen zamanın ve bir sofrayı paylaşmanın değerini hatırlatan eşsiz bir mutfak mirasıdır. Bu mirası korumak, sadece bir tarifi değil, o kazanın etrafında kenetlenen insanlık kültürünü de geleceğe taşımak demektir.

Tamamını Oku