Yeme-içme festivalleri giderek artmakta, artmak da zorundadır. İstatistikler, dünya genelinde festivaller pazarının hacminin, 50 milyar doları aştığını gösteriyor.
Son dönemlerde yapılan gastronomik etkinliklerin önemli bir oturum başlığı var: “Gastronomi festivallerinde nitelik mi önemlidir, yoksa nicelik mi?..”
Kendi görüşümü hemen söylüyorum: Elbette nitelik.
İkinci bir soru: Peki ya gastronomi
turizminde bu tür festivallerin önemi var mıdır?
Çok önemli bir konu… Biraz açalım.
Gastronomi festivalleri, küreselleşen dünyada, bölgesel kimliklerin
oluşturulması, korunması ve geliştirilmesi için en iyi fırsatlardan biri artık.
Gerçekleştirildikleri coğrafyalara ekonomik, sosyo-kültürel ve turistik pazarlama açısından önemli, çok
önemli katkılar sağlarlar.
İstatistiklere baktığımızda
gastronomi festivallerinin, tüm festivallerin yaklaşık olarak % 30’unu oluşturduğu ve buna ek olarak dünya genelinde
sayılarının gittikçe arttığını görüyoruz.
Bu tür girişimler ülkemizde de nicelik olarak giderek
artıyor gerçekten de…
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın
verilerine göre Türkiye genelinde düzenlenen toplam 178 tane gastronomi konulu
festival ve şenlik bulunduğu belirlenmiş. Nicelik olarak artış gösterse de
nitelik olarak hepsinin arzulanan düzeyde olduğunu söyleyemem ne yazık ki. Daha
geniş çapta bir işbirliği ve iş bölümü konusunda daha yerinde kararlarla yola çıkılması
şart.
Bu festivaller; ülkemizin kimliğini
yansıtan, sahip olduğu sosyal, kültürel ve ekonomik değerlerin tanıtımını
sağlayan çok önemli etkinlikler. Mutfağımıza ait değerlerin dünyada hak ettiği
yeri alması ve gastronominin ülkemizin ekonomik açıdan getiri sağlayan en
önemli sektörlerden biri haline dönüşebilmesi için de festivaller büyük önem
taşıyor.
Elbette içerik anlamında nitelikli olanların hiç ziyaret etmediğiniz bir coğrafya hakkında bilgi sahibi olmak, konusunda uzman kişilerin sunumlarını dinleyebilmek ve yeni şeyler öğrenebilmek gibi ufuk açıcı bir çok yönü var. Eğlendirici ve keyif veren bir yanı da var festivallerin. İnsanları mutfak kültürleri ile buluşturmak ve kültürü paylaşmak, tanıtmak adına çok önemli etkinlikler.
NİCELİK PEŞİNDE KOŞANLAR
Ancak bizde hakkıyla yapılmaya
çalışılan birkaç festival dışında festivallerin içeriğine baktığımızda,
maalesef niteliğin değil niceliğin önde olduğunu söylemek mümkün. Gastronominin
popüler olmasını bir fırsat bilip bu işten ticari gelir elde etmeyi amaçlayan,
içi bomboş birçok festival yapılıyor. Sadece ünlü, yıldızlı şefin üzerine
kurgulanan, içerik anlamında bir kurgusu ve alt metni olmadan hayata geçirilen
festivallerin gastronomiye yarardan çok, zarar verdiğini düşünüyorum.
Ülkemizde de bu sınıfa giren, çok ama
çok yüksek bütçe harcanan ancak festivalin yapıldığı yere, yerel mutfağa ve
esnafa geride hiçbir şey bırakmayan sabun köpüğü birçok festival
gerçekleştiriliyor. Ne yazık ki bu işin başında olan ve sektöre yön veren çoğu
organizasyon bu konuda çok seçici davranmıyor.
DÜNYADAN
ÖRNEK MODELLER
Dünyadaki İtalya, ABD, İspanya,
Fransa gibi gastronomi sektörünün ciddi boyutlara ulaştığı örneklere
baktığımızda bu konseptteki bir çalışmanın özel olarak kurulan enstitü, vakıf
ya da dernek aracılığıyla yürütüldüğünü görüyoruz. Biz de bu metodu örnek
almalıyız. Ayrıca bu çalışmalar kültürü,
doğal zenginlikleri ve gastronomiyi bir arada buluşturan festivaller ve
etkinliklerle desteklenmeli, kimlikli kentler yaratılmalı.
Bu festivallerin içerikleri de, ülke
mutfağımızla yaratılmak istenen gastronomi markası için uygulanan uzun vadeli
stratejiler ile paralel olarak ince ince, detaylı ve titiz bir yaklaşımla
tasarlanmalı.
Bir de yurtdışı
örneklere bakalım:
Charleston Wine + Food, 13 yıldır
Güney Carolina’da Mart ayının ilk
haftası yapılan bir festival. Öncelikleri, Charleston’ın canlılığını ve
büyümesini teşvik eden yıllık bir ekonomik enjeksiyon oluşturuyor. Festivale
her yıl dünyanın dört bir yanından en iyi aşçılar, şarap üreticileri, yazarlar,
hikâye anlatıcıları, zanaatkârlar ve yiyecek meraklıları katılıyor.
2018 yılında 5 gün boyunca ölçülen ekonomik etki 15.3
milyon dolar ekonomik hacim. Ziyaretçiler kişi başına ortalama 978 ABD doları
harcamışlar. Katılımcıların yüzde 97’si
bir gece konaklamış. 13.780 kişi şehir dışından… Toplam ziyaretçilerin
yüzde 15’ ‘i Charleston’a ilk kez gelmiş.
İngiltere’deki Dorset Yemek Festivali ile ilgili 2014
rakamlarına göre:
• Kente gece konaklama için 20.000, günü birlik de 64.000 ziyaretçi gelmekte…
• 2.5 milyon sterlinlik bir işlem hacmi ortaya çıkmakta…
• 2.000 kişiye ek istihdam sağlanmakta.
İtalya’daki Torino Terra Madre Salone
del Gusto Festivali’nde ise 2017 yılında toplam harcama 1.68 milyar Euro olmuş.
Bu harcama, 50.000 yeni iş imkânı yaratmış. 2010-2018 döneminde aynı festivalde
günlük ortalama harcama kişi başına yaklaşık 109 Euro.
Festival, dünyadaki hemen hemen her
tur operatörünün listesinde yer alan dünyanın en önemli gastronomi
etkinliklerinden biri. Her iki yılda bir Eylül sonunda düzenlenen bu festivale
özel turlar düzenlenmekte ve dünyanın her yanından gastronomi turistleri
bölgeye akın etmekte.
TÜRKİYE’DE DURUM
Türkiye’yi merak ediyorsunuz –
biliyorum.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın
verilene göre, gastronomi festivali ve şenliklerinin yaklaşık yüzde 10’u
İstanbul’da, yüzde 8’i Antalya’da, yüzde 16’sı Afyonkarahisar, Kastamonu,
Kocaeli ve Manisa’da, yüzde 12’si de Ankara, Aydın, Konya ve Malatya’da
düzenlenmiş ya da düzenlenecek. Geri kalan yüzde 54’lük oran ise 44 şehir
arasında paylaşılmış durumda.
Adana Lezzet Festivali | 2019
ADANA 2019’A DAMGASINI VURDU
Son dönemin festival konusunda parlayan yıldızı Adana. Geçtiğimiz yıl “Gelenekselin Gücü Adına” diyen Adana bu yıl “Büyük Akdeniz Şöleni” temasıyla üçüncüsünü gerçekleştirdiği uluslararası Lezzet Festivali’nde örnek bir model sergiledi.
Adana Valisi Mahmut Demirtaş’ın
önderliğinde 3 yıl önce lezzet festivali yolculuğunu başlatan Adana, başta
Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar olmak üzere, İlçe Belediyeleri,
Odalar, Borsa, Sanayi Bölgesi, Akdeniz İhracatçılar Birliği, Türkiye Otelciler
Federasyonu, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği, Turist Rehberleri Birliği,
Çukurova Turistik Otelciler Birliği ve Mutfak Dostları Derneği, Adana Aşçılar
ve Pastacılar Derneği, Çukurova Aşçılar Derneği gibi çok sayıda kurum ve
kuruluşun da desteğiyle bu konuda “marka
şehir” olduğunu ilan etmiş oldu.
PAZAR GİDEREK BÜYÜYOR
Yeme-içme festivalleri giderek
artmakta, artmak da zorundadır. İstatistikler, dünya genelinde festivaller
pazarının hacminin, 50 milyar doları aştığını gösteriyor. Olağanüstü
çeşitliliği bulunan zengin mutfağıyla gastronomi turizminin rakipsiz olmaklığı
gereken ülkesi Türkiye ise henüz istenilen noktaya varmış değil.
Sektöre yön veren kuruluşların bu
konuda seçici olmaların şart.
GASTRONOMİ TURİSTLERİ NE
HARCIYOR?
Gastronomi turistlerinin tatilleri
boyunca harcadıkları ortalama 945 doların 259 dolarını yeme-içmeye ayırdıkları,
diğer turistlerin ise harcadıkları ortalama 837 doların 171 dolarını yeme-içme
için kullandıkları biliniyor. Gastronomi turistleri, yeme-içmeye, diğer yabancı
turistlerin 1.5 katı daha fazla para harcıyorlar.
Yapılan çalışmalar: niteliği, doğal
zenginlikleri ve gastronomiyi bir arada buluşturan festivaller ve etkinliklerle
desteklenmeli…
Turizm sektöründe deniz, kum, güneş
konsepti aşılalı çok oldu aslında…
Haçlı Seferleri Avrupa Mutfağını Nasıl Baştan Aşağı Değiştirdi?
11. yüzyılda bir İngiliz köylüsü sadece tuz ve hardal biliyordu. Haçlı Seferleri sonrası dönen şövalyeler, tarçın, safran, karanfil getirdi. Anadolu bu devrimin tam ortasındaydı.
Haçlılar Dönmeden Önce: Bir İngiliz Köylüsünün Mutfağı
11. yüzyılın sonlarında, bir İngiliz köylüsünün mutfağında yılda belki üç, belki dört baharat görürdünüz: tuz, hardal, biraz da kimyon. Sofralar tekdüzeydi; et tuzlanır, sebzeler haşlanır, ekmek mayasız yenirdi. Lezzet, bildiğimiz anlamda bir kavram bile değildi. Oysa sadece iki yüzyıl sonra, 13. yüzyılın sonunda, bir Venedik tüccarının kilerinde tarçın, karanfil, safran, karabiber, muskat, zencefil, kakule — saymakla bitmeyen bir baharat ordusu vardı. Bu dönüşümün arkasındaki katalizör ise ne bir aşçıbaşı ne de bir kâşifti; Haçlı Seferleri’ydi.
A Taste of the Past podcast’inin son bölümlerinde, Orta Çağ mutfak tarihçileri bu dönüşümü “Yemek tarihinin en büyük kültürel alışverişlerinden biri” olarak tanımlıyor. Ve bu alışverişin tam ortasında Anadolu vardı. Bizans, Selçuklu ve Osmanlı toprakları, doğunun baharatını batının aç sofralarına taşıyan köprünün ta kendisiydi.
Haçlı Seferleri Mutfağa Ne Getirdi?
1096’da başlayan ve iki yüzyıl boyunca aralıklarla devam eden Haçlı Seferleri, sadece birer askerî harekat değil, aynı zamanda benzeri görülmemiş bir gastronomi transferiydi. Şövalyeler, Kudüs’e varmak için Anadolu’dan, Suriye’den, Filistin’den geçtiler; geçerken gördükleri pazarları, tattıkları yemekleri, kokladıkları baharatları unutamadılar.
İşte Haçlı Seferleri’nin Avrupa mutfağına kazandırdıkları:
Tarçın ve karanfil — Orta Doğu’dan Avrupa’ya ilk kez büyük miktarlarda geldi. 12. yüzyıl öncesi Avrupa’da neredeyse bilinmiyordu.
Safran — Haçlılar, Anadolu ve İran’dan safran yetiştirme tekniklerini öğrendiler. İspanya ve İtalya’da safran tarlaları bu dönemde kuruldu.
Şeker kamışı — Haçlılar, Suriye ve Kıbrıs’ta şeker kamışı plantasyonlarıyla tanıştı. Avrupa’ya şeker, Haçlı Seferleri sonrası girdi.
Narenciye — Limon, portakal, turunç gibi meyveler Haçlılar tarafından Akdeniz’in kuzeyine taşındı.
Pirinç ve makarna — Doğu Akdeniz mutfağından öğrenilen pirinç pilavı ve makarna teknikleri, İtalya üzerinden tüm Avrupa’ya yayıldı.
Anadolu: Baharat Yolunun Tam Ortası
Bu hikâyenin bizim için ayrı bir önemi var. Anadolu, Haçlı Seferleri boyunca baharat yolunun tam ortasındaydı. Konya, Kayseri, Antakya, Urfa gibi şehirler, doğudan gelen baharatın batıya aktığı ticaret merkezleriydi. Selçuklu kervansarayları, hem tüccarlara hem de lezzete ev sahipliği yaptı. Dahası, Osmanlı’nın yükselişiyle birlikte bu merkezler daha da güçlendi ve Venedik ile Ceneviz, baharat ticaretinde Osmanlı’ya bağımlı hale geldi.
İşin ilginç tarafı şu: Osmanlı mutfağı, Haçlıların Avrupa’ya taşıdığı baharatların çoğuna zaten sahipti. Topkapı Sarayı’nın mutfak defterlerinde safran, tarçın, karanfil, muskat, karabiber günlük kullanımdaydı. Yani Avrupa, Haçlı Seferleri sayesinde Osmanlı’nın yüzyıllardır bildiği bir mutfak seviyesine yeni yeni ulaşıyordu.
Marsilya, Venedik ve Ceneviz limanları, 13. yüzyılda baharat ticaretinin Avrupa’daki üç büyük merkezi haline geldi. Bu limanlardan içeri giren her gemi, sadece ticari bir mal değil, bir kültür taşıyordu. Ve bu kültür, kısa sürede Avrupa’nın dört bir yanındaki mutfakları dönüştürdü.
Mutfak Magazin’den: Bugün mutfağımızda kullandığımız tarçın, karanfil ve safran gibi baharatların hikâyesi, aslında Haçlı Seferleri’nin ve Anadolu’nun tam ortasında olduğu büyük bir kültürel alışverişin mirasıdır.
Sıkça Sorulan Sorular
Haçlı Seferleri olmasaydı Avrupa mutfağı nasıl olurdu?
Büyük ihtimalle çok daha sade, tuz ve hardal ağırlıklı kalmaya devam ederdi. Baharat çeşitliliğinin Avrupa’ya girişi, doğrudan Haçlı Seferleri ve sonrasında gelişen ticaret yolları sayesinde olmuştur.
Osmanlı mutfağı bu süreçte nasıl etkilendi?
Osmanlı mutfağı, Haçlı Seferleri’nden etkilenmekten çok, baharat ticaretinin kontrolünü elinde tutarak Avrupa mutfağını etkiledi. Baharat yollarının Osmanlı kontrolüne geçmesi, Avrupalıları yeni deniz yolları aramaya iten faktörlerden biri oldu.
Orta Çağ’da en pahalı baharat hangisiydi?
Safran, açık ara en pahalı baharattı. Bir kilo safran, bir at fiyatına eşitti. Karabiber ise “karşılıksız para” olarak kullanılabilecek kadar değerliydi — kira ve vergi ödemelerinde karabiber kabul edilirdi.
Türk mutfağında Haçlı Seferleri’nin izleri var mı?
Dolaylı olarak evet. Anadolu’nun baharat ticaretindeki merkezî konumu, Selçuklu ve Osmanlı mutfaklarının zenginleşmesini sağladı. Bugün kullandığımız birçok baharat ve pişirme tekniği, bu tarihî ticaret yollarının mirasıdır.
Ziyafet Yollarında Bir Seyyah: İbn Battuta’nın Gözüyle 14. Yüzyıl Anadolu ve Dünya Mutfakları
İbn Battuta’nın 14. yüzyıl seyahatnamesinde yemek; diplomasinin, iktidarın ve misafirperverliğin ta kendisiydi. Anadolu ahilik sofralarından Delhi saray ziyafetlerine uzanan bir gastronomi yolculuğu.
Orta Çağ’ın en büyük gezgini İbn Battuta, 30 yıllık seyahatinde 40’tan fazla ülkeye ayak bastı. Ama onun seyahatnamesini asıl benzersiz kılan şey, gittiği her yerde önüne konan sofraları aynı bir gastronomi yazarı titizliğiyle kaydetmesiydi. 14. yüzyıl dünyasında yemek, bir karın doyurma eyleminden çok daha fazlasıydı; diplomasinin, inancın ve iktidarın ta kendisiydi.
Sofra Bir Savaş Alanıdır
1304’te Fas’ın Tanca şehrinde doğan İbn Battuta, 21 yaşında hac vazifesi için çıktığı yolda tam 30 yıl boyunca eve dönmedi. Kuzey Afrika’dan başlayan rotası onu Anadolu’ya, İran’a, Hindistan’a, Maldivler’e, Çin’e, Endülüs’e ve Sahra Altı Afrika’ya kadar götürdü. Modern coğrafyayla söylersek 44 ülke — üstelik bunu 14. yüzyılda, deve ve yelkenliyle yaptı.
Fakat bizi asıl ilgilendiren, Battuta’nın bu uçsuz bucaksız coğrafyada karşılaştığı yemek kültürüne dair bıraktığı kayıtlar. Seyahatnamesini (Rıhle) karıştırdığınızda, yemeğin Orta Çağ dünyasında nasıl bir güç aracı olarak işlediğini adım adım görürsünüz.
Battuta’nın gözünde sofra, asla sadece sofra değildi. Bir hükümdarın sofrasının zenginliği, iktidarının ölçüsüydü. Önünüze konan ekmek, size biçilen değerin ifadesiydi. Paylaşılan bir tas çorba, bazen bir barış antlaşmasından daha güçlüydü.
Anadolu’nun Kapısı: Ahilik Sofraları
Battuta’nın Anadolu seyahati bizim için ayrı bir hazine. 1330’ların başında Alanya’da karaya ayak basan seyyah, Anadolu beyliklerini köy köy, şehir şehir dolaştı. En çok da “Ahî” teşkilatının misafirperverliğinden etkilendi.
Yazdığına göre, Anadolu’nun her köşesinde Ahî zaviyeleri onu ağırlamak için adeta yarışıyordu. Bu zaviyelerde karşılaştığı manzarayı şöyle anlatıyor:
“Önümüze önce helva ve ballı tatlılar getirdiler. Ardından kızarmış et, pilav ve çeşit çeşit yahniler geldi. En sonunda meyve ve şerbet ikram ettiler. Yemek boyunca hiçbir masraftan kaçınılmadığını, her şeyin en iyisinin sunulduğunu gördüm.”
Burada kritik bir nokta var: Battuta bir yabancı, üstelik Kuzey Afrikalı bir seyyahtı. Ancak Ahî teşkilatı için misafir — kim olursa olsun — kutsaldı. Bu gelenek, bugün hâlâ Anadolu’da “Tanrı misafiri” deyişiyle yaşamaya devam ediyor.
Battuta’nın Denizli, Konya, Kayseri, Sivas ve Erzurum notlarında tekrar eden bir tema var: Yemek, sadece karın doyurma aracı değil, bir topluluğa kabul edilme ritüeli. Bir kase çorba içmeden yola devam etmek, ev sahibine yapılmış en büyük hakaret sayılıyordu.
Hindistan’da İktidar Sofraları
Anadolu’dan sonra Battuta’nın rotası Hindistan’a yöneldi. Delhi Sultanı Muhammed bin Tuğluk’un sarayında geçirdiği yıllar, belki de seyahatinin gastronomi açısından en şaşaalı bölümü.
Sultanın verdiği ziyafetleri anlatırken Battuta’nın dili adeta tutuluyor. Bir akşam yemeğinde 40 çeşit yemek sayıyor: Baharatlı kuzu tandır, safranlı sütlaç, gül suyuyla tatlandırılmış pilavlar, Hindistan cevizi ve bademle zenginleştirilmiş et yahnileri…
Ama asıl çarpıcı olan, yemeğin saray protokolündeki yeri. Sultanın sofrasında nereye oturduğunuz, hangi tabaktan yediğiniz ve size kaç kap yemek ikram edildiği — hepsi ama hepsi — hiyerarşideki yerinizi gösteriyordu. Battuta sultandan büyük saygı gördüğü için kendisine 12 kap yemek sunulduğunu özellikle belirtir. Bu, en üst düzey protokol anlamına geliyordu.
Bugün baktığımızda, Michelin yıldızlı restoranlardaki “tasting menu” kavramının izlerini 700 yıl önce Delhi saraylarında görmek mümkün. O dönemde yemek, tıpkı bugün fine dining’de olduğu gibi, bir “gösteri” ve “statü” aracıydı.
Afrika’dan Çin’e: Aynı Tencerenin Farklı Halleri
Battuta’nın en büyüleyici gözlemlerinden biri de aynı malzemenin farklı coğrafyalarda nasıl bambaşka şekillerde pişirildiğine dair.
Pirinci ele alalım. Battuta, Batı Afrika’da pirincin hurma yağı ve balıkla pişirildiğini, Anadolu’da tereyağı ve et suyuyla zenginleştirildiğini, Hindistan’da safran ve kakuleyle taçlandırıldığını, Çin’de ise bambu buharda sade olarak sunulduğunu tek tek kaydetmiş.
Bu, aslında bugün bizim “coğrafi işaretli ürün” dediğimiz kavramın 14. yüzyıldaki yansıması. Bir malzeme, nerede yetiştiğinden çok kimin elinde, nasıl piştiğine bağlı olarak kimlik kazanıyordu.
Battuta’nın Çin notları ayrıca ilginç. Çinlilerin gözleme benzeri ekmekler yaptığını, çubukla yemek yediklerini ve her öğünde çay içtiklerini şaşkınlıkla anlatıyor. Bu, bir Kuzey Afrikalı için tamamen yabancı bir kültürdü. Ama Battuta asla “tuhaf” ya da “ilkel” demiyor; sadece gözlemliyor ve kaydediyor. Bu objektif bakışı, onu döneminin diğer seyyahlarından ayıran en önemli özelliklerinden biri.
Bir Seyyahın Mirası: Bugüne Kalan Ne?
Öncelikle şunu anlıyoruz: Yemek kültürü, sanıldığı kadar hızlı değişmiyor. Battuta’nın Anadolu’da gördüğü misafir ağırlama ritüelleri, bugün hâlâ bu toprakların en güçlü kültürel kodlarından biri. Keşkeği, pilavı, helvası; Anadolu sofrasının temel taşları aradan geçen yedi yüzyıla rağmen yerli yerinde.
İkincisi, yemek ve diplomasi arasındaki ilişki çağlar boyu değişmemiş. Devlet ziyafetleri, iş yemekleri, bayram sofraları — hepsi aynı kökenden besleniyor: Yemek, insanları birleştirmenin en eski ve en güçlü yolu.
Üçüncüsü, İbn Battuta bize “merak”ın değerini gösteriyor. Gittiği her yerde yeni lezzetlere açık olması, yargılamadan tatması ve kaydetmesi sayesinde bugün elimizde eşsiz bir kaynak var. 14. yüzyıl dünyasının mutfak haritasını onun sayesinde çıkarabiliyoruz.
Sofraya Dair Son Söz
İbn Battuta’nın seyahatnamesini okurken şöyle bir duyguya kapılıyorsunuz: Yemek, insanlığın ortak dilidir. Hükümdar da olsanız, derviş de, köylü de; aç olduğunuzda aynı şeyi hissediyor, tok olduğunuzda aynı memnuniyeti yaşıyorsunuz.
Battuta’nın notlarında en dokunaklı satırlardan biri, yıllar sonra memleketi Fas’a döndüğünde yazdıkları:
“Bütün bu yıllar boyunca sayısız sofranın misafiri olmuştum. Ama annemin pişirdiği mercimek çorbasının yerini hiçbir şey tutmadı.”
İşte gastronominin asıl büyüsü de burada: Dünyayı dolaşabilir, en görkemli ziyafetlere oturabilirsiniz. Ama aidiyet duygusu, her zaman çocukluğunuzun kokularında saklıdır.
Dünya mutfağının “altın standardı” olarak kabul edilen İtalyan San Marzano domatesi, iklim krizi ve küresel tedarik zinciri sorunları nedeniyle sarsılıyor. Ancak bu kriz, Türkiye gibi bir domates cenneti için yeni bir fırsatın kapılarını aralıyor: Çanakkale ve Ayaş’ın o eşsiz lezzet mirası.
İtalyan Efsanesi ve Değişen İklim
Vesuvius yanardağının küllü topraklarında yetişen San Marzano, yıllardır pizza ve sos dünyasının tartışmasız lideriydi. Fakat son yıllarda yükselen sıcaklıklar ve su sıkıntısı, bu domatesin karakterini ve verimliliğini etkilemeye başladı. Konserve devleri, artık sadece İtalya’ya bağlı kalmanın risklerini hesaplıyor.
Çanakkale’nin Rüzgarı, Ayaş’ın Toprağı
Bu noktada gözler Anadolu’ya çevriliyor. Türkiye’nin yerel çeşitleri, özellikle o kendine has kokusu ve dokusuyla Çanakkale domatesi ve etli yapısıyla Ayaş domatesi, endüstriyel sosların ötesinde bir potansiyele sahip. San Marzano’nun o “pazarlama mucizesi” karşısında bizim domateslerimizin en büyük eksiği hikayeleştirme.
Gelenekselden Küresele: Salça ve Konserve
Bizim mutfağımızda domatesin en saf hali salçadır. Güneşte kurutulan, emeğin ve zamanın yoğunlaştığı o lezzet, bugün dünyanın en lüks restoranlarında “umami bombası” olarak kullanılmaya aday. San Marzano efsanesi gerilerken, Anadolu’nun yerel tohumlarıyla yapılan konserveler sadece birer mutfak ürünü değil, birer ekonomik değer haline gelebilir.