Sushinin Gölgesinden Çıkan Tat: Gimbap Dünyayı Nasıl Fethedıyor?
Kore mutfağının yıllarca sushinin gölgesinde kalan yıldızı gimbap, artık kendi başına sahne alıyor. Manhattan’dan İstanbul’a uzanan bu lezzetli yolculuğa hoş geldiniz.
Bir yemeği tanımlamanın en basit —ve en yanıltıcı— yolu, onu başka bir yemekle karşılaştırmaktır. Yıllarca Batı dünyasında “Kore sushisi” olarak tanımlanan gimbap, artık bu kıyaslamadan kurtulmak istiyor. Ve haklı olarak.
Gimbap Nedir, Sushiden Farkı Ne?
Görünürde benzerlikler var: Her ikisi de pirinç ve çeşitli malzemeleri yosun yapraklarına sararak yuvarlar halinde sunuyor. Ama işte burada benzerlik bitiyor. Sushi, pirincin ve balığın saflığını, minimalist sunum anlayışını merkeze alır. Gimbap ise tam tersine, farklı lezzetlerin ahengini kutlar: sebze turşuları, ızgara et, yumurta, renkli çeşit çeşit dolgu malzemeleri. “Her zaman tuzlu bir şey, çıtır bir şey ve arada bir şey olmasını istiyorum” diyor Los Angeles’taki Perilla restoranının şefi Jihee Kim. Bu tanım, iki yemeğin felsefesindeki derin farkı mükemmel biçimde özetliyor.
Peki gimbap nasıl yapılır? Pirinç, susam yağıyla tatlandırılır —sushideki gibi sirkeyle değil. Malzemeler genellikle pişirilmiş ya da marine edilmiş olarak eklenir; çiğ balık değil. Bu da gimbabı daha erişilebilir, daha taşınabilir ve belki de daha demokratik bir yemek yapıyor.
Manhattan’da Bir Gimbap Devrimi
Şef Jihan Lee’nin hikâyesi, gimbabın yükselişini anlamak için mükemmel bir pencere sunuyor. Lee, New York’un iki Michelin yıldızlı sushi tapınağı Masa’da yetişti; ardından Japon hand roll barı Nami Nori’yi açtı. Ama aklının bir köşesinde hep gimbap vardı — hem annesinin el yapımı gimbabı, hem de bu yemeğin dünyaya tanıtılma potansiyeli.
Mart 2026’da Manhattan’ın West Village semtinde TBD Gimbap adlı bir pop-up açtı. Menüde soya sosu yok. “Soya sosu gerekmez” yazıyor duvarında. Lee, klasik bulgogi ve baharatlı havuç dolgularının yanı sıra Japon mutfağından ilham alan özel kombinasyonlar sunuyor. Hedef tek: gimbabın kendi kimliğiyle tanınmasını sağlamak.
K-Food Dalgasının Yeni Yüzü
Bu hareket izole bir girişim değil. 1992’den beri Kore’de faaliyet gösteren Kim’s Kimbap zinciri, Mart 2026’da New York’a açıldı. Frozen (dondurulmuş) gimbap ise Trader Joe’s raflarında çıktığı her seferde hızla tükeniyor — TikTok sayesinde. Bu popülerlik, K-pop ve K-drama aracılığıyla büyüyen Kore kültürü merakının mutfağa yansımasından başka bir şey değil.
“K-food artık öncekinden çok daha fazla tanınıyor. İnsanlar gimbabı sushiden ayırt edebiliyor” diyor Kim’s Kimbap’ın New York şube sahibi John Kim. “Bu bir fırsat.”
Peki Türkiye’de Gimbap Nerede?
İstanbul, Kore kültürüne olan ilgiyle birlikte son yıllarda Kore restoranlarının hızla çoğaldığı bir şehir oldu. Gimbap büyük şehirlerdeki Kore restoranlarında ve bazı Asya mutfağı mekanlarında bulunabiliyor — ancak henüz önünde kuyruk oluşturacak kadar popüler değil. Öte yandan gençler arasındaki K-culture merakı düşünüldüğünde, bu durumun hızla değişmesi sürpriz olmaz.
Gimbap, aslında Türk damak zevkine de yabancı değil. Pirinçli dolmalarımız, içli sarma geleneğimiz düşünüldüğünde, bu yosun sarmalı pirinç rulo pek de uzak bir kavram değil. Belki de en büyük fark, içindeki malzemelerin hikâyesi: kimchi turşusu, bulgogi, ıspanak, sarı turp turşusu — her biri Kore mutfağının ayrı bir sayfası.
Bir Yemeğin Kimliği
Gimbabın bu yükselişi sadece gastronomi trendi değil, kültürel bir ifade. Bir yemeğin başka bir yemeğin “versiyonu” olmaktan çıkıp kendi sesini bulması. Tıpkı Türk mutfağının yıllarca Orta Doğu ya da Akdeniz mutfağının alt kümesi olarak sunulmasına itiraz etmemiz gibi.
Gimbap artık sushinin gölgesinde değil. Kendi ışığında parlıyor. Ve dünyanın her köşesinde bunu görmek — bir yemeğin hak ettiği yere kavuşması — gastronomi dünyasının en güzel anlarından biri.
Kore mutfağı meraklısıysanız, Mutfak Magazin‘deki Asya mutfakları yazılarına da göz atabilirsiniz.
Restoranlar Kapanırken Yemek Pazarları Büyüyor: Gastronomi’nin Yeni Modeli
İngiltere’de restoran sektörü büyük bir baskı altındayken yemek pazarları (food hall) tam tersine patladı. Bu yeni model, gastronomi dünyasını nasıl dönüştürüyor?
Sheffield şehir merkezinde sabahın erken saatlerinden itibaren bir hareketlilik başlıyor. 20.000 metrekarelik Cambridge Street Collective’de sushi taco, Malezya yemekleri ve Filistin musakhanı yapan mutfaklardan yükselen aromalar birbirine karışıyor. Avrupa’nın bu alandaki en büyük yapısı olan bu mekân, aslında bir semptomun resmidir: Geleneksel restoran modeli zorlanırken yemek pazarları (food hall) tam tersine büyüyor.
Restoranlar Kapanıyor, Pazarlar Açılıyor
Rakamlar çarpıcı. İngiltere’de enerji maliyetleri, artan asgari ücret ve yaşam pahalılığının yol açtığı müşteri azalmasıyla boğuşan restoran sektöründe kapanmalar hız kazandı. Her beş işletmeden biri 2026 yılında kapandığını ya da kapanma riskiyle karşı karşıya olduğunu bildiriyor.
Ama aynı anda İngiltere genelinde 65 yeni food hall geliştirme sürecinde. Manchester’da yedi tane var. Liverpool’da büyüyen bir sahne oluşuyor. Londra’da ise Market Halls zinciri, 2018’deki ilk Victoria mekanından bu yana dört noktaya ulaştı. Üstelik bu mekanlar sıradan değil: Yıllık ortalama 5,6 milyon sterlin ciro ve yüzde 10,75 büyüme oranıyla oldukça karlı.
Model Neden Çalışıyor?
Cevap hem girişimci hem de müşteri tarafında yatıyor. Girişimci için: paylaşılan altyapı, düşük risk. Sheffield’daki Cambridge Street Collective’de enerji maliyetini binanın sahibi Blend Collective karşılıyor; servis elemanları, tabak çanak ve kasa sistemi de merkezi olarak yönetiliyor. Satıcılar aylık cirodan pay veriyor — sabit kira baskısı yok.
Bold Street Coffee’nin kurucusu Matt Farrell bunu en iyi özetleyen isimlerden: “Yemek pazarları yeni işletmeler için bir kuluçka merkezi haline geldi. Bazı restoran sahipleri kapılarını kapatıp burada tezgah açtı. Bu imkânsız iklimde yaratıcılık ve büyüme için bir umut ışığı.”
Müşteri için ise cevaplayıcılık: bir mekânda onlarca farklı mutfak seçeneği, restorandan daha uygun fiyat, çocuğuyla gelen aileden dizüstü bilgisayarıyla çalışan serbest çalışana kadar herkes için yer. Sheffield’daki pazarın üst katındaki kum havuzu, mekânın aile dostu kimliğini simgeliyor.
Küçük Tezgâhtan Büyük Zincire
Belki de food hall modelinin en ilham verici boyutu bu: Kanıtlama zemini olma işlevi. Avrupa’nın ilk çok şehirli Filistin zinciri Baity, Manchester’daki bir food hall’da doğdu. Bugün birden fazla şehirde konumu var ve Birmingham’daki yeni mekânda da yer alacak. Bao, bugün Londra’nın en çok konuşulan restoranları arasında; ama ilk tezgâhını Hackney’de bir açık pazarda kurdu. Black Bear Burger dokuz Londra restoranına sahip; başlangıcı ise Street Feast adlı bir food hall’daydı.
Malezyalı şef Jack Yeap’ın hikâyesi özellikle dokunucu. On yılı aşkın süre Çin restoranında çalıştı; restoran Covid döneminde kapandı. Cambridge Street Collective’de küçük bir Malezya tezgâhı açtı — hem düşük risk, hem kendi mutfağı, hem de kendi mekanı. “Popüler hale geldik, çok mutluyum” diyor.
Türkiye’de Yemek Pazarı Kültürü
Bu trendi Türkiye bağlamında değerlendirmek de heyecan verici. İstanbul’da son yıllarda bu konsepte yakın mekanlar filizlendi: Kapalıçarşı ve Mısır Çarşısı’nın tarihi örneği bir yana, Kadıköy Çarşısı, çeşitli sokak yemek alanları ve bazı yeni nesil pasajlar food hall ruhunu taşıyor. Ankara ve İzmir’de de benzer girişimler var.
Ama İngiltere modeliyle kıyaslandığında fark belirgin: Altyapının merkezi yönetimi, enerji maliyetlerinin paylaşılması ve girişimcilere sağlanan sistematik destek mekanizmaları henüz Türkiye’de gelişmekte. Yine de yönelim aynı. Özellikle yüksek kira maliyetleriyle boğuşan, bilinirlik kazanmak isteyen genç şef ve food girişimcileri için bu model bir çıkış yolu sunabilir.
Gastronomi Perakendesinin Geleceği mi?
Food hall’ları sadece bir tüketim mekanı olarak görmek eksik olur. Bunlar aynı zamanda kültürel çoğulluğun, yerel girişimciliğin ve gastronomi çeşitliliğinin bir sergi alanı. Sheffield pazarında Malezya’dan, Filistin’den, Japonya’dan gelen lezzetlerin aynı çatı altında buluşması, yemeğin evrensel bir dil olduğunu hatırlatıyor.
Geleneksel restoran modeli ölüyor mu? Hayır. Ama dönüşüyor. Ve bu dönüşümün en canlı, en umut verici ayaklarından biri food hall modeli. Belki de gastronomi perakendesinin geleceği, büyük ve görkemli restoran salonlarında değil, bu kalabalık, renkli, paylaşımlı alanlarda şekillenecek.
Dünya gastronomi trendlerini yakından takip etmek için Mutfak Magazin‘de kalmaya devam edin.
Deniz yosununa sarılı pirinç, içinde renkli dolgular… İlk bakışta sushi diyebilirsiniz. Ama dur. Bu Kore’nin kendi rulosu, kendi hikayesi, kendi ruhu: gimbap. Ve artık dünya onu sushi’nin gölgesinden çıkarmaya kararlı.
Gimbap Nedir?
Gimbap (ya da kimbap), Kore mutfağının simgesi haline gelmiş bir yemek. Temel yapı sushi’ye benziyor: deniz yosunu yaprağı (gim), baharatlı pirinç (bap), içine sarılmış dolgu malzemeleri. Ama ortak nokta sadece bu kadar.
Sushi minimalizmle konuşurken — balık, pirinç, sadelik — gimbap bir orkestra gibi çalar. Tuzlu, çıtır, taze, salamura… Her ısırıkta farklı bir doku, farklı bir tat katmanı. Kore’de piknik sepetinin vazgeçilmezi, eve dönüşün ilk düşüncesi, anne elinin en güzel eseri olan gimbap; artık Manhattan’dan Los Angeles’a dünya sahnesine çıkıyor.
“Kore Sushisi” Değil, Gimbap
Yıllarca Batılı medya gimbapı “Kore sushisi” olarak tanımladı. Bu basit etiket, gastronomi yazarlarını ve Koreli şefleri rahatsız etti. Hem teknik hem kültürel açıdan bu benzetme yanlış.
Gıda yazarı Giaae Kwon, “Kimbap, Asla ‘Kore Sushisi’ Değil” başlıklı yazısında meseleyi net koydu: “Japonya’nın Kore’yi sömürgeleştirdiği tarihsel arka planı düşününce, Kore’nin Japon kültürü içinde sürekli eriyip gitmesi fikri son derece gergin ve sorunlu.”
Artık Kore kültürünün küresel yükselişiyle birlikte bu tablo değişiyor. K-pop, K-drama derken K-food da kendi kimliğiyle öne çıkıyor. Trader Joe’s bile donmuş gimbap satışında ürünü sushi’den ayrı konumlandırıyor — TikTok’ta viral olan bu ürün, raflara geldiğinde dakikalar içinde tükeniyor.
New York’ta Gimbap Devrimi
Manhattan’ın West Village semtinde Mart 2026’da açılan TBD Gimbap, tam olarak bu ruhla doğdu. Şef Jihan Lee, önce Michelin yıldızlı Japon sushi restoranı Masa’da eğitim alıp Nami Nori’yi kurdu; sonra asıl hayalini gerçeğe dönüştürdü: Annesinin mutfağından ilham alan, sadece gimbap sunan bir mekan.
“Soya sosu gerekmez” yazıyor duvarda. Çünkü gimbap zaten kendi baharatını, kendi dengesini içinde taşıyor. Bulgogi etli, baharatlı havuçlu klasiklerden şefin Japon geçmişini yansıtan özel versiyonlara kadar uzanan menüsüyle TBD, gimbapın potansiyelini keşfetmeye davet ediyor.
Los Angeles’ta ise şef Jihee Kim’in Perilla restoranı gimbapı California tazesi ile buluşturuyor: avokadomlu, çıtır malzemeli, taze turşulu. “Bir sandviç gibi düşünün” diyor Kim. “Her biri farklı, her biri kendi hikayesi.”
Efsane Bir Şefin Gimbap Deneyleri
Momofuku’nun Kawi restoranında şef Eunjo Park, bir zamanlar gimbapı bambaşka bir yere taşıdı: Foie gras’lı, kısa kaburga etli, omlet ve kuru hamsili versiyonlar… Yanında alabalık yumurtası ve uni. Kawi pandemi döneminde kapandı ama Park Instagram’da deneylerini sürdürüyor: Phyllo hamuruyla sarılmış mantar gimbap, Çin domates yumurtasından ilham alan versiyonlar, BLT gimbap…
Format esnekliğini kanıtlıyor. Tıpkı sandviç gibi: sınır yok, kural yok, sadece uyum ve yaratıcılık var.
Türk Damağı İçin Gimbap
Kore mutfağına meraklı Türk okuyucular için gimbap aslında hiç yabancı değil. Yaprak sarması geleneğimiz var, turşu sevgimiz var, pilavı seviyoruz. Gimbapın mantığı pek çok açıdan tanıdık — ama lezzetleri bambaşka bir dünyaya açılıyor.
İstanbul’da Korean BBQ restoranlarının hızla çoğaldığı bu dönemde gimbap da önümüzdeki aylarda menülerde daha sık görünmeye başlayacak. Önce deneyen, sonra seven bir lezzet olacağına eminiz.
Gimbap mı, Sushi mi?
Bu soruyu artık sormaya gerek yok. İkisi de güzel, ikisi de özgün, ikisi de kendi kültürünün derin izlerini taşıyor. Gimbap sushi’nin rakibi değil; kendi kuyruğunu takip etmek yerine kendi yolunu açan bir yemek.
Ve o yol şu an dünyaya açılıyor. Belki yakında siz de bir gimbap rulosunu ısırırken “Bu sushiden çok farklı” diyeceksiniz. Tabii ki farklı. Bu Kore’nin ruhu.
Enflasyon, ekonomik belirsizlik, afet riski… Türk mutfak kültürünün köklü kiler geleneğini modern hayata uyarlamanın tam zamanı. Hangi malzemeler, ne kadar stok, nasıl saklanır — pratik rehber.
Enflasyonun durdurulamadığı, market fiyatlarının haftadan haftaya değiştiği, küresel tedarik zincirlerinin her an kırılganlığını gösterdiği bir dönemde yaşıyoruz. Türkiye, bunu diğer ülkelerden çok daha erken öğrendi. Yüzde yüzü aşan enflasyon, devalüasyonlar, 2023’ün yıkıcı depremi… Tüm bunlar bize şunu fısıldadı: Hazırlıklı olmak bir seçenek değil, akıllı bir yaşam biçimidir.
Geçen hafta The Guardian’da yayımlanan bir makalede İngiliz gıda uzmanları, ev halkına acil durum için stok yapmaları çağrısında bulundu. Pişirmeden yenilebilen uzun ömürlü gıdalar, bol su ve bir tutam moral olsun diye birkaç şekerli atıştırmalık. Ama bu öneriyi salt bir afet senaryosu olarak okumayın — bu, aslında binlerce yıllık bir mutfak bilgeliğinin modern versiyonundan başka bir şey değil. Türk mutfağının kiler geleneği tam da budur zaten.
Geleneksel kiler kültürü: salam, jambon, kürlenen etler… Depolama her mutfağın temelidir. (Fotoğraf: Ryan Snyder, CC BY 2.0, Wikimedia Commons)
Kriz Kileri Nedir? Neden Şimdi?
Kilerin önemi yeniden keşfedilmiyor — aslında hiç kaybolmadı. Büyükannemizin kilidini zar zor açtığı ahşap dolabın içindeki tarhana torbaları, zeytin kavanozları, kurubaklagil çuvalları aslında birer yaşam sigortasıydı. Ama modernleşmenin getirdiği “just-in-time” alışveriş anlayışı — yani her şeyi market rafından anında almak — bizi savunmasız bıraktı.
The Guardian’ın gıda güvenliği uzmanlarıyla yaptığı söyleşide Prof. Tim Lang şunu söyledi: “Stok yapın, ama paylaşmaya hazır olun. Çünkü tüm krizlerde dayanışma, düzenin sürdürülmesinin temelidir.” İsviçre hükümeti, yıllardır her haneye kişiselleştirilmiş acil gıda listesi sunuyor. Almanya benzer bir sisteme sahip. İsveç, Litvanya, Letonya kriz hazırlık kitapçıklarını tüm vatandaşlara dağıtıyor.
Türkiye’nin durumuna bakalım: 2021’den bu yana yüksek seyreden enflasyon temel gıdaların fiyatını ikiye, üçe katladı. 6 Şubat 2023 depremleri 11 ili etkileyen devasa bir lojistik krizine yol açtı. Stokta besin bulunanlar o zorlu günlerde hem kendilerine hem çevrelerine destek olabildi. Bu bir tesadüf değil — hazırlığın gerçek değeriydi.
Türk Kilerinin Doğal Gücü
Anadolu, kiler kültürünü binlerce yıl önce keşfetti. Tarhana, Türklerin dünyanın ilk işlenmiş hazır besinlerinden birini nasıl yarattığını anlatır: kuru yoğurt, domates, biber ve tahılın fermente edilip güneşte kurutulmasıyla elde edilen bu toz, aylarca saklanabilir ve su ilave edilince doyurucu bir çorbaya dönüşür. Bulgur, kurubaklagil, pekmez, tahin — bunların hepsi uzun ömürlü, yüksek besinli, pişirmesi kolay malzemelerdir.
Yani kriz kileri fikri Türk mutfak kültüründe zaten vardı. Yapmanız gereken, bunu sistematik hale getirmek ve güncellemek.
İyi organize edilmiş bir kiler, hem bütçe dostu hem de afete hazır bir mutfağın temelidir. (Fotoğraf: Michael Coghlan, CC BY-SA 2.0, Wikimedia Commons)
Kriz Kilerinizde Ne Olmalı? Pratik Liste
İsviçre hükümeti, 4 kişilik bir aile için 1 haftalık stok listesi yayınlıyor. Türkiye için uyarlanmış versiyonu şöyle:
Su — Her Şeyden Önce
Kişi başı günde en az 2 litre. 4 kişilik aile için 7 günlük stok: 56 litre su. Büyük bidon veya kapalı PET şişelerde saklayın. Su aynı zamanda yemek pişirme ve hijyen için de gerekli.
Tahıllar ve Karbonhidratlar
Bulgur: 5 kg (pişirmesi kolay, düşük enerji gerektirir)
Pirinç: 3 kg
Makarna: 3 kg
Un: 2 kg
Yulaf ezmesi: 1 kg (soğuk suyla bile ıslatılabilir)
Kurubaklagiller — Türk Mutfağının Kalbi
Mercimek (kırmızı ve yeşil): 3 kg
Nohut: 2 kg (konserve olursa pişirmeksizin tüketilebilir)
Kuru fasulye: 2 kg
Konserve fasulye/nohut: 10 kutu
Konserveler ve Hazır Gıdalar
Domates konservesi/salça: 10 kutu veya kavanoz
Sardalye, ton balığı: 15 kutu
Sebze konservesi (mısır, bezelye, mantar): 10 kutu
Tarhana: 1 kg
Çorba karışımı: 5 paket
Protein ve Yağlar
Tahin: 1 kg (yüksek protein, uzun raf ömrü)
Pekmez: 500 gr
Fındık, badem, ceviz: 1 kg
Ayçiçek yağı veya zeytinyağı: 2 litre
Tatlı-Tuzlu Atıştırmalıklar
Prof. Tim Lang’ın altını çizdiği nokta: “Moralinizi yüksek tutacak bir şeyler bulundurun.” Çikolata, bisküvi, kuru meyve hem kalori kaynağı hem de psikolojik destek sağlar.
Saklama Koşulları: Nereden, Nasıl?
Doğru saklama olmadan en iyi liste bile işe yaramaz:
Serin ve karanlık: 15-20°C arası ideal. Direkt güneş ışığı konserve kaplarını bozar.
Kuru: Nem, tahıl ve baklagillerde küfe yol açar. Hava geçirmez kaplar kullanın.
Rotasyon sistemi: “İlk giren, ilk çıkar” prensibi. Stoku kullanın, yenileyin. Kriz kileri ölü bir depo değil, yaşayan bir sistem olmalı.
Etiketleme: Son kullanma tarihi görünür olsun. Düzenli kontrol ile hiçbir şey ziyan olmaz.
Akıllı Bir Mutfak Felsefesi Olarak Kiler
Kriz kileri, paranoyadan değil öngörüden doğmalı. Bu, aynı zamanda bir ekonomi stratejisi: maliyeti düşük dönemde toplu almak, yüksek enflasyon dönemlerinde stoktan yemek yemek. Fiyatlar her hafta yükseldikçe bu yaklaşım bir lüks değil, akılcı bir seçim haline geliyor.
Küçük başlayabilirsiniz: Her alışverişe 2-3 ekstra ürün ekleyin. Bir ay sonra farkında olmadan bir kriz kileri oluşturmuş olursunuz. Ve o dolabı her açışınızda hissedeceksiniz: bu özgürlük, hazırlık ve büyükannenizden size miras kalan o eski bilgelik hissidir.
Sık Sorulan Sorular (SSS)
Ne kadar süre için stok yapmalıyım?
Uzmanlar minimum 3-7 günlük stok öneriyor. Türkiye’nin deprem riski ve ekonomik oynaklığı göz önünde bulundurulduğunda 2-4 haftalık stok daha güvenli. Kalabalık şehirlerdeyseniz 2 hafta, sismik açıdan riskli bölgedeyseniz 4 haftaya kadar düşünebilirsiniz.
Bütçesi kısıtlı olanlar nasıl başlamalı?
Küçük ama sürekli. Her alışverişe 50-100 TL’lik ek kuru baklagil veya konserve eklemek, 2-3 ayda sağlam bir stok oluşturur. Mercimek ve bulgur en ucuz ve en besleyici seçeneklerdir.
Sular kesilirse ne yapabilirim?
Şişelenmiş su stokunuzu büyük kaplarla destekleyin. Evde su arıtma tableti bulundurmak da iyi bir önlemdir. Su aynı zamanda yemek ve hijyen için kullanılacağından tahminlediğinizden daha fazla gerekebilir.
Konserveler gerçekten uzun süre dayanır mı?
Evet, doğru koşullarda depolandığında çoğu konserve 2-5 yıl dayanır. Son kullanma tarihi bir güvenlik marjıdır; çoğu ürün sonrasında da tüketilebilir, ancak besin değeri zamanla düşebilir.
Dondurucusuz protein kaynakları neler?
Ton balığı, sardalye, vakumlu salam, tahin, fındık ezmesi ve kurubaklagiller en iyi seçeneklerdir. Türk mutfağından sucuk ve pastırma da uygun koşullarda uzun süreli saklanabilir.