Connect with us

Haberler

Tbilisi’nin Kalbi Londra’da Çarpıyor: Mayfair’in Yeni Gürcü Restoranı DakaDaka

Londra’nın Mayfair semtinde açılan DakaDaka, Gürcü mutfağını dünyaya taşıyor. Badrijani, hachapuri ve açık ateş kababıyla Tbilisi ruhunu Heddon Street’e getiren restoran hakkında her şey.

Yayınlanma zamanı

-

Gürcü mutfağı, dünya gastronomi sahnesinde son yılların en çok konuşulan mutfaklarından biri hâline geldi. Kafkasya’nın bu kadim lezzet mirası şimdi yeni bir adresten kendini tanıtıyor: Londra’nın en prestijli semtlerinden Mayfair’de Heddon Street’e kurulan DakaDaka. Gürcü asıllı girişimci Giorgi Mindiashvili ve ortağı Mitz Vora’nın hayata geçirdiği bu restoran, hem Gürcistan’ın mutfak kültürüne hem de dünya gastronomi sahnesine verilen önemli bir yanıt.

Gürcü Mutfağı Nedir? Kafkasya’nın Lezzet Atlası

Gürcistan, Türkiye’nin kuzeydoğusundaki komşusu, Kafkasya’nın tam kalbinde yer alır. İki ülke arasındaki sınır yalnızca coğrafi değil; aynı zamanda tatlar, baharatlar ve pişirme gelenekleri bakımından da geçirgen bir sınırdır. Türk damak tadıyla Gürcü mutfağı arasında şaşırtıcı benzerlikler vardır: cevizin bol kullanımı, açık ateşte et pişirme kültürü, yöresel peynirler ve lavash benzeri ekmekler bunların başında gelir.

Ancak Gürcü mutfağı, kendine özgü malzemeleri ve teknikleriyle ayrı bir kimlik taşır. Tkemali (ekşi erik sosu), fenugreek (çemen otu), marigold (kadife çiçeği) yaprakları ve özel hazırlanmış baharatlardan oluşan khmeli-suneli karışımı bu mutfağı benzersiz kılan unsurlar arasındadır. Aynı zamanda dünyanın en eski şarap kültürlerinden birine ev sahipliği yapar: Gürcistan, 8.000 yıl önce şarap üretimine başlamış olmasıyla insanlık tarihinin ilk şarap coğrafyası sayılır.

DakaDaka: Tbilisi’den Mayfair’e Yolculuk

Heddon Street, Londra’nın yemek dünyasında özel bir yere sahip. David Bowie’nin Ziggy Stardust albüm kapağından tanıdığımız bu dar sokak, yıllardır seçkin restoranların adresi olmuştur. DakaDaka da bu sokaklara Gürcü mutfağının sıcaklığını ve çiğliğini taşıdı.

Guardian’ın ünlü yemek eleştirmeni Grace Dent, restoranı deneyimledikten sonra şu cümleyi kurdu: “Tbilisi’nin bir arka sokağında sabah 2’deki eğlence gibi.” Bu tanımlama, DakaDaka’nın atmosferini mükemmel biçimde özetliyor: Sıradan bir Mayfair restoranının soğuk şıklığı değil, Kafkasya’nın o kendine özgü sıcaklığı ve samimiyet hissi.

Restoranın çalışma felsefesi, açık ateşte pişirmedir. Alevlerin üzerinde hazırlanan yemekler, hem görsel bir şov sunar hem de o eşsiz mangal aromasını taşır. Bu yaklaşım, modern “fine dining” ile geleneksel Gürcü sofrası anlayışını bir araya getirir: Tbilisi’ye sadık ama Mayfair’e göre cilalı.

Menüdeki Yıldızlar: Badrijani, İmeruli ve Kababi

DakaDaka’nın menüsü, Gürcü mutfağının en ikonik lezzetlerini ustalıkla sunuyor.

Badrijani — Patlıcanın Gürcü Yorumu

Badrijani, kızartılmış patlıcan dilimlerinin cevizli sos ve sarımsakla doldurulduğu bir meze. Türk mutfağında da patlıcanın bu denli sevildiğini düşününce, bu lezzet köprüsü iki kültür arasındaki bağı gözler önüne seriyor. DakaDaka’nın versiyonu, geleneksel tarife sadık kalırken sunumda Londra’nın beklentilerini karşılıyor.

İmeruli Hachapuri — Peynirli Gözlemenin Büyüsü

Gürcistan’ın ulusal yemeklerinden biri olan hachapuri, peynirle doldurulmuş fırın ekmeğidir. İmeruli versiyonu yuvarlak ve sade; erimiş peynirle dolu bu “gözleme” ilk ısırıkta insanı Tiflis’e götürüyor. Türk mutfağındaki peynirli gözlemeyle akraba ruhlar taşısa da kıvamı ve kullanılan peynir tamamen kendine özgü.

Kababi — Açık Ateşte Kuzu Şiş

Gürcü kababi, Türkiye’de bildiğimiz kebabın kuzeni sayılabilir. Kıyma veya kuzu etinden yapılan bu şiş kebap, açık ateşte pişirilerek karakteristik bir duman aroması kazanıyor. DakaDaka, bu geleneksel tarifi Mayfair’in beklentileriyle buluşturuyor: Kaliteli et seçimi, özenli marinad ve pişirme hassasiyetiyle.

Gürcü Şarabı: Natural Wine’ın Kaynağına Dönüş

DakaDaka’yı gerçekten özel kılan unsurlardan biri de şarap listesi. Restoran, güçlü bir Gürcü doğal şarap koleksiyonu sunuyor — ve bu, sadece bir menü seçimi değil, derin bir anlam taşıyor.

Gürcistan, dünyanın en eski şarap kültürüne ev sahipliği yapar. Binlerce yıl öncesinden bugüne taşınan kvevri geleneği — pişmiş toprak küplerde üzüm fermente etme yöntemi — modern “natural wine” hareketinin ilham kaynaklarından biri hâline geldi. Hiçbir kimyasal katkı olmadan, yalnızca üzüm, toprak ve zaman kullanılarak üretilen bu şaraplar, Londra’nın ve dünyanın sofistike damakları tarafından giderek daha fazla talep görüyor.

DakaDaka’nın şarap listesi, bu kadim geleneği bugünkü dünyanın natural wine tutkusuyla buluşturuyor. Amber şaraplar (kabuklu beyazlar), az tanınan Gürcü üzüm çeşitleri ve küçük üreticilerin bottiglieri — bunlar menüde yer alan özel seçkiler arasında.

Eleştiriler: Kim Ne Dedi?

DakaDaka açıldığından bu yana karışık eleştiriler aldı — ki bu, en canlı restoranların ortak kaderidir.

Guardian, restoranı övdü. Grace Dent’in o “Tbilisi’nin arka sokağı” metaforu, mekanın en güzel tanımı olarak hafızalara kazındı. Wallpaper Magazine ve LondonTheInside da restoranı Londra’nın dikkat çekici yeni açılışları arasında gösterdi.

Öte yandan Evening Standard daha temkinli bir tavır aldı. Bu tutarsızlık aslında DakaDaka’nın değil, Gürcü mutfağının Batılı damakla kurduğu diyaloğun bir yansıması olabilir. Yeni bir mutfağın kabulü zaman alır; Japon mutfağı da bir zamanlar “egzotik” sayılırdı.

Türk Damağı İçin Gürcü Mutfağına Bir Davet

Türkiye ve Gürcistan, yüzyıllardır yalnızca coğrafi değil, kültürel ve gastronomik komşular. Gürcistan’ın Batum kenti, Türk turistler için neredeyse bir iç şehir hâline gelmiştir. Batumlular Türkçe bilir, menüler çift dilli yazılır ve iki ülkenin mutfak mirasları birbiriyle örtüşür.

Cevizin sosa dönüşmesi, etin alevde pişmesi, ekmeğin peynirle kucaklaşması — bu unsurlar Türk okuyucuya yabancı değil. DakaDaka gibi restoranların önemi, yalnızca Gürcü mutfağını tanıtmak değil; bu komşu kültürün ne kadar derin ve katmanlı olduğunu hatırlatmak.

Eğer bir gün Londra’ya gidecek olursanız, Mayfair’de Heddon Street’e uğrayın. Orada bir akşam yemeği, size hem Tbilisi’yi hem de o kentle paylaştığımız kadim tatları anlatacak.


Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

DakaDaka nerede?

DakaDaka, Londra’nın Mayfair semtinde Heddon Street’te yer almaktadır. Yakın çevresinde Carnaby Street ve Regent Street bulunur; ulaşım için Oxford Circus veya Piccadilly Circus metro istasyonları kullanılabilir.

Gürcü mutfağı Türk mutfağına benziyor mu?

Evet, belirli benzerlikler mevcuttur. Her iki mutfakta da ceviz önemli bir yer tutar, açık ateşte et pişirme kültürü yaygındır ve ekmek-peynir kombinasyonları sevilir. Ancak Gürcü mutfağı tkemali, khmeli-suneli gibi kendine özgü malzemeleriyle ayrı bir kimlik taşır.

Gürcü hachapuri nedir?

Hachapuri, Gürcistan’ın ulusal yemeği sayılan peynirli ekmektir. Farklı bölgelerde farklı versiyonları vardır: İmeruli (yuvarlak, kapalı), Acharuli (açık, yumurtalı ve tereyağlı) ve Mingrelian (çift peynirli) en bilinen çeşitlerdir. DakaDaka’da İmeruli versiyonu servis edilmektedir.

Tamamını Oku

Haberler

Beyaz Saray’dan Tarlaya: 2026 Julia Child Ödülü Sam Kass’ın

2026 Julia Child Ödülü, Obama döneminin Beyaz Saray Şefi ve Let’s Move! mimarı Sam Kass’a verildi. Hibe parasını üç sivil topluma bağışlayan Kass, şef-aktivist figürünün küresel sembollerinden.

Published

on

Bir şefin politikayla ne işi olabilir? Sam Kass’ın hayatı, bu sorunun cevabının ne kadar geniş olabileceğini gösteren ender bir öykü. Bu hafta Julia Child Vakfı, 2026 Julia Child Ödülü’nün on ikinci sahibi olarak Kass’ı seçtiğini duyurdu — Jacques Pépin, Rick Bayless, José Andrés, Alice Waters ve Bobby Stuckey gibi isimlerden sonra gelen, ağır bir miras.

Ödül, “Amerika’nın yemek yapma, yeme ve içme biçiminde köklü bir fark yaratan” isimlere veriliyor. Vakıf başkanı Eric W. Spivey’nin sözleriyle Kass, “yemeğin iyilik için güçlü bir araç olabileceğine inanan Julia’nın felsefesini bedenleştiren biri.” Cümle bir ödül takdimi gibi değil; bir hayat özeti gibi okunuyor.

Şikago Mutfağından Beyaz Saray’a

Sam Kass’ı sıradan bir şef olarak tanımlamak haksızlık olur. Şikago’da Obama ailesinin özel şefi olarak başladığı kariyeri, 2009’da bambaşka bir yere taşındı: Beyaz Saray’a aşçı olarak girdi, kısa sürede Başkan’ın Sağlıklı Gıda Girişimleri Üst Düzey Politika Danışmanı oldu. Tarihte bu pozisyonda bulunan tek şefti.

O dönemde Michelle Obama’nın başlattığı Let’s Move! kampanyasının mimarlarından biriydi. Çocukluk obezitesiyle mücadele eden, okul yemeklerinin standartlarını yeniden yazan, Amerika’nın gıda haritasını yeniden çizmeye çalışan bir hareket. Beyaz Saray’ın Güney Bahçesi’nde 1.100 metrekarelik organik sebze bahçesini kuran ekibin başındaydı; o bahçe, Eleanor Roosevelt’in Zafer Bahçesi’nden bu yana Beyaz Saray’daki ilk yenebilir bahçeydi.

Sam Kass, Beyaz Saray Sebze Bahçesi'nde Michelle Obama ile birlikte Bancroft İlkokulu öğrencilerine bahçecilik öğretirken (2009)
Sam Kass, Beyaz Saray Sebze Bahçesi’nin açılışında Michelle Obama ile birlikte Bancroft İlkokulu öğrencilerine fidan dikmeyi öğretirken (Nisan 2009).

Yemek Bir Politika Aracı

Kass’ın yıllar içinde tekrarladığı bir cümle var: “Yemek, çocukluğun en güçlü hafızasıdır. Bir çocuğun beslenme alışkanlığını değiştirirseniz, bir nesli değiştirirsiniz.” Bu cümle hem Let’s Move! kampanyasının özetiydi hem de onun siyasi felsefesinin temeli. Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra rotasını korudu: çevre dostu yatırım fonu Acre Venture Partners’ın kurucu ortağı oldu, sürdürülebilir gıda teknolojisi girişimlerine destek vermeye başladı. 2018’de yayımladığı “Eat a Little Better” kitabı, gündelik tüketim alışkanlıklarını iklim kriziyle bağlayan ender popüler metinlerden biri.

Bugün dünyada gıda politikasını ciddi biçimde tartışan, küresel biyoçeşitlilik ve gıda sistemleri üzerinde çalışan figürler arasında ön sıralarda yer alıyor. Birleşmiş Milletler iklim toplantılarında konuşmacı olarak boy gösteriyor, büyük gıda şirketlerine sürdürülebilir tedarik konusunda danışmanlık veriyor.

50 Bin Dolar ve Üç Kurum

Ödülle birlikte Julia Child Vakfı, Kass’a 50.000 dolarlık bir hibe veriyor. Kass bu parayı kendisi için değil, üç kuruma bölüştürmeyi tercih etti: Urban Growers Collective (kentsel tarım eğitimi), American Farmland Trust (tarım arazilerinin korunması) ve God’s Love We Deliver (hastalara yemek ulaştıran sivil toplum kuruluşu). Üç ad, Kass’ın yıllardır savunduğu üç eksen: üretim, koruma, dayanışma.

Resmi takdim töreni 2026 sonbaharında özel bir etkinlikle yapılacak. Daha önceki sahipler arasında Jacques Pépin (2015), Rick Bayless (2016), José Andrés (2019), Alice Waters (2024) ve Bobby Stuckey (2025) bulunuyor. Liste başlı başına bir gastronomi tarihi okuması: yalnızca büyük şefler değil, yemeği bir kültürel ve toplumsal güç olarak gören isimler ödüllendirilmiş.

Türk Sofrasından Bakınca

Sam Kass’ın hikayesi Türkiye için neden önemli? Çünkü burada da artık aynı soruları soruyoruz. Şehir okullarında çocukların ne yediği, kantin standartlarının nasıl yazıldığı, yerel üreticinin nasıl korunacağı, hangi tarlanın kim için sürüldüğü… Beslenme rehberlerinin kim tarafından nasıl yazıldığı sorusu, Türkiye’de de uzun yıllardır gündemde.

Türkiye’de “şef-aktivist” figürü henüz yerleşmedi. Ünlü şeflerimiz var, çok başarılı olanları var; ama Beyaz Saray danışmanlığına, BM kürsüsüne, sürdürülebilir tarım fonuna kadar uzanan bir yörünge henüz kurulmadı. Kass’ın hikayesi, mutfağın yalnızca pişirme sanatı değil bir kamu sağlığı, çevre ve sosyal adalet meselesi olarak da görülebileceğini hatırlatıyor.

Belki bir gün, Anadolu’nun bin yıllık tahıl çeşitlerini koruyan, kent okullarına yerel sofra getiren, gıda politikasını mutfaktan yazan bir Türk şef de aynı kürsüde olur. O güne kadar Sam Kass’ın yörüngesi, bize yemeğin ne kadar büyük bir şey olabileceğini hatırlatmaya devam edecek.

Tamamını Oku

Haberler

Ozempic Sofraya Geldi: Gıda Endüstrisi GLP-1 Çağına Nasıl Uyum Sağlıyor?

GLP-1 ilaçları (Ozempic, Wegovy, Mounjaro) yalnızca iştahı değil, gıda endüstrisini de yeniden şekillendiriyor. Nestlé’den Co-op’a markalar ‘GLP-1 dostu’ hatlar açıyor.

Published

on

Bir ilacın bütün bir endüstriyi nasıl yeniden şekillendirdiğini görmek istiyorsanız, bugün herhangi bir İngiliz süpermarketinin hazır yemek rafına bakın. Co-op’un yeni serisinde küçük raflarda küçük kutular var: 350 gramlık porsiyonlar, 25 gramın üzerinde protein, çoklu sebze, “GLP-1 dostu” etiketi. Nestlé’nin Amerika’da piyasaya sürdüğü Vital Pursuit markası aynı mantıkta — daha az gıda, daha çok besin. Conagra Brands kendi Healthy Choice yemeklerinin bir kısmını yeniden etiketledi. Bu, gıda endüstrisinin son on yıldaki en sessiz ama en köklü dönüşümü.

Sebebi tek başına Ozempic değil. Wegovy, Mounjaro, Zepbound — GLP-1 reseptör agonisti adı verilen ilaç sınıfı tahmin edilenin çok ötesinde yayıldı. Yalnızca Amerika’da 15 milyona yakın insan bu ilaçları kullanıyor. Türkiye’de de Ozempic’in eczane rafları arasında dolaşan ünü artık herkesin bildiği bir hikaye. Fakat asıl soru tıbbi değil: İştahını kaybeden bir nesil, gıda endüstrisinin tabağına ne olur?

İştah Düşünce Sepet Değişiyor

Cornell Üniversitesi’nin 2025 sonunda yayımladığı araştırma, GLP-1 kullanıcılarının alışveriş alışkanlıklarını adım adım takip etti. Tablo netti: taze sebze tüketimi yüzde 55 arttı, yoğurt yüzde 32, taze tavuk yüzde 31, protein tozları ve protein barları sırasıyla yüzde 30 ve 29. Buna karşılık şekerli içecekler, atıştırmalıklar ve hazır işlenmiş gıdalar belirgin biçimde geriledi. Bir başka deyişle: ilaç tek başına değil, alışveriş sepetlerini de değiştirdi.

Endüstri bu sinyali geç almadı. Bloomberg ve Food Dive raporlarına göre yalnızca son 12 ay içinde “küçük porsiyon + yüksek protein + yüksek lif” formülüyle pazara sürülen yeni ürün sayısı binin üzerinde. Nestlé “Vital Pursuit”u 12 farklı SKU ile başlattı; her bir yemek 350 kalori altında, 25 gram civarında protein içeriyor. Co-op İngiltere’de altı çeşitlik bir “GLP-1 friendly” hazır yemek hattı kurdu. Amerikan zincir Conagra, “GLP-1 friendly” etiketini doğrudan ambalaja taşıdı.

Küçük porsiyon, yüksek besin: Yeni nesil GLP-1 dostu yemekler

Tat Algısı da Değişiyor

İlginç olan, GLP-1 ilaçlarının yalnızca iştahı değil, tat algısını da etkilemesi. Kullanıcılar yağlı yiyeceklerden tiksindiklerini, aşırı tatlının mide bulantısı yarattığını söylüyor. Aroma ve doku tercihleri kayıyor — hafif, sade, lezzetin abartılmadığı yemekler öne çıkıyor. Bu, yıllarca “daha yoğun, daha doyurucu, daha cesur” diye reklam yapan gıda devleri için bir tür ters yön. Aniden, “az ama doğru” yeni satış argümanına dönüştü.

Lif konusu da yeniden gündemde. GLP-1 ilaçları sindirimi yavaşlattığı için yan etki olarak kabızlık yaygın. Bu yüzden gıda mühendisleri tarifleri yeniden yazıyor: chia, keten tohumu, baklagil unu, prebiyotik lif takviyesi. Yoğurt segmentinde “yüksek protein + ek lif” kombinasyonu zaten klasik olmuş durumda.

Whey Krizinden Bir Sonraki Adıma

Mutfak Magazin’de daha önce Ozempic’in whey protein endüstrisinde yarattığı krizi uzun uzun yazdık. O hikayenin diğer yüzü budur: arz sarsılırken talep biçim değiştirdi. Yüksek dozda whey içen kas kütlesi koruma kullanıcılarının yanına şimdi GLP-1 kullanıcılarının yeni profili eklendi. Süt endüstrisi, soya, bezelye proteini ve mantar bazlı protein kaynakları yarışı bu dalganın üzerinde gidiyor.

Önümüzdeki birkaç yıl içinde gıda mağazalarında ayrı bir “GLP-1 reyonu” görmek pekala mümkün. Hatta birkaç süpermarket zinciri pilot olarak bunu denedi bile. Bu, gıda endüstrisinin “diyet” kavramını ilk kez bu kadar somut bir ilaç sınıfı etrafında yeniden tanımladığı an.

Türkiye Sofrası İçin Anlamı Ne?

Türkiye’de “porsiyon” kelimesi sofra kültürünün tam tersi anlamına gelir. Sofra geniş, mezeler bol, çorba ekmeğin yanında, ana yemek pilavla, tatlı kaçınılmaz. Şimdi bu kültüre küçük porsiyon, yüksek protein, denetimli ölçü dayatan bir ilaç sınıfı geliyor. Endüstri Türkiye pazarına bu ürünleri getirdiğinde sorulacak ilk soru kalori ya da protein değil: “Bizim sofra alışkanlıklarımıza nasıl yerleşecek?”

Sıvı yoğurt yerine süzme yüksek proteinli yoğurt; ekmeksiz mezeler; bulgur pilavı yerine kinoa karışımları; börek tabağında balık fileto… Sofranın değişeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Asıl tartışma şu: Bu değişim sofra kültürümüzü zenginleştirecek mi, yoksa onu adım adım dönüştürecek mi?

Gıda endüstrisi cevabı vermeden, soru şefin ve sofranın elinde kalıyor. Yalnız bir şey kesin: Ozempic çağı yalnızca bir tıbbi olgu değil. Bir kültürel olgu. Ve etkisi en çok tabaklarda hissedilecek.

Tamamını Oku

Haberler

98 Yıl Sonra Galler: Dünya Aşçılar Kongresi Tarihin En Büyük UK Buluşmasını Yapıyor

Worldchefs Congress & Expo, 98 yıllık tarihinde ilk kez İngiltere’de: 16-19 Mayıs 2026’da Newport/Galler’de 100 ülkeden 800 şef ‘Tarla, Tutku, Tabak’ temasıyla buluşuyor.

Published

on

Dünyanın en büyük şefler buluşması bu hafta Galler’de kapılarını açıyor. Worldchefs Congress & Expo, 98 yıllık tarihinde ilk kez İngiltere’de düzenleniyor; 16-19 Mayıs 2026 tarihleri arasında Newport’ta, yaklaşık 100 ülkeden 800’ü aşkın şef ve gastronomi profesyoneli bir araya geliyor. Bu bir organizasyon değil, bir dönüm noktası.

Kongrenin teması, yalın ama derin bir manifestoya benziyor: “Pasture, Passion, Plate” — Türkçesiyle Tarla, Tutku, Tabak. Yiyeceğin tohumdan çatala uzanan yolculuğu; toprağı işleyen elden tabağı sunan ele kadar geçen o karmaşık, çoğu zaman görmezden gelinen süreç. Bu yıl Galler’in yeşil tepeleri bu felsefeyi arka plan olarak seçmiş gibi duruyor.

Neden Galler, Neden Şimdi?

Worldchefs 1928’de kuruldu. O günden bu yana kongresi Paris’te, Tokyo’da, Buenos Aires’te, Sydney’de toplandı. Fakat 98 yılın hiçbirinde Birleşik Krallık’ta. Bu ilk. Ev sahipliğini Galler Aşçılar Derneği (Culinary Association of Wales) üstleniyor ve organizasyonun başındaki isim Arwyn Watkins bu buluşmayı basit bir toplantı olarak tanımlamıyor: “Dünyanın dört bir yanından en etkili şeflerle yüz yüze buluşma fırsatı. Bu tür anlar nadiren gelir.”

Galler’in seçilmesi tesadüf değil. Ülke son yıllarda sürdürülebilir tarım, yerel üretim ve çiftlikten sofraya hareketinin Avrupa’daki öncülerinden biri olarak öne çıkıyor. Kongreye ev sahipliği yapmak, hem Galler mutfağını küresel sahneye taşımak hem de bu değerleri dünya genelinde yaymak için bilinçli bir tercih.

Tarladan sofraya: Worldchefs Kongresi'nin Galler'deki teması sürdürülebilir gastronomiyi ön plana çıkarıyor

Marco Pierre White Sahnede

Kongrenin açılış konuşmacıları listesinin başında Marco Pierre White yer alıyor. Dünya mutfak tarihinin en tartışmalı ve en etkili isimlerinden biri; yıldızlarını geri veren, kendi kurallarını yazan, hem mutfak hem felsefe dünyasını sarsan biri. Bu yıl konuşmasının odağında malzemeye saygı, köken ve iz edilebilirlik var — kongreyle birebir örtüşen bir tema.

Programda ayrıca Tom Phillips, Sian Wyn Owen ve Hywel Jones gibi isimler sahne alıyor. Dilmah Tea’nin sürdürülebilirlik atölyeleri, pastacı Pierre Abi Hayla’nın gösterileri ve sürdürülebilirlik uzmanı Colin Wheeler-James’in sunumları programın iskeletini oluşturuyor. Bunların yanı sıra Global Chefs Challenge Finals — dünyanın en prestijli aşçılık yarışmalarından biri — bu yıl Galler’de gerçekleşecek.

Gastronomi ve Politik Bağ

Dünya Aşçılar Kongresi bu ölçekte bir organizasyon olduğunda, konu yalnızca yemek değil. Yemeğin her zaman bir politik boyutu olmuştur: kim üretiyor, kim pişiriyor, kim yiyor, kim kâr ediyor. Bu kongrede sürdürülebilirlik oturumlarının ağırlıklı yer tutması tesadüf değil — tarımın geleceği, iklim krizi, gıda israfı ve adil tedarik zincirleri bu yıl masanın tam ortasında.

Türk şefler ve gastronomi profesyonelleri de bu küresel ağın bir parçası. Worldchefs’in üye dernekleri arasında Türkiye’nin de yer aldığını, dünya genelinde sürdürülebilir mutfak tartışmalarında Anadolu’nun zengin tarım mirası ve geleneksel gıda kültürünün giderek daha fazla ses getirdiğini belirtmek gerekiyor.

Bir Yolculuğun Özeti: Tarla, Tutku, Tabak

Bu kongrenin seçtiği tema, bugün gastronomi dünyasının nereye baktığını özetliyor. Artık yalnızca “nasıl pişirilir” sorusu değil; “nereden gelir, kim üretir, nasıl taşınır, ne kadar israf edilir” soruları da masanın üstünde. Şeflerin rolü daraldı değil, tam tersi genişledi: tarlayı tanıyan, toprağa saygı duyan, hikayesini bilen biri olmak artık bir tercih değil, bir sorumluluk.

Galler’in yağmurlu tepelerinde bu hafta şekillenen tartışmalar, dünya mutfaklarının önümüzdeki iki yılına yön verecek. 98 yıl beklemek zorunda kalan bu buluşmanın zamanlaması belki de hiç bu kadar doğru olmamıştı.

Tamamını Oku