Gastronomi

Hawai’nin Toprağa Gömülü Sırrı: İmu, Kuleana ve Sofranın İyileştirme Gücü

Hawai’de bir sivil toplum kuruluşu, cezaevinden çıkan erkeklere geleneksel imu yeraltı fırını tekniğini öğretiyor. Restoratif adalet, yerli kültürün yeniden canlanması ve sofranın iyileştirme gücü.

Published

on

Hawai adalarının volkanik kırmızı toprağında, muz yapraklarının altında saklı bir sır olgunlaşıyor. İmu adı verilen geleneksel Hawai mutfağının bu yeraltı fırını, yüzyıllardır bir pişirme tekniğinden çok daha fazlasını temsil ediyor. Kimi zaman aileleri bir araya getiren bir ritüel, kimi zaman bir toplumun kendi tarihini toprağa kazıdığı bir eylem. Ve artık, kırılgan hayatlara tutunmak isteyen insanların el uzattığı bir yemek kültürü köprüsü.

Toprağın Altında Pişen Umut

Pāhoa’nın kırsal kesiminde, Hawai adasının doğu yamaçlarında, 2004 yılında kurulan sivil toplum kuruluşu Men of PA’A (Pozitif Eylem İttifakı) olağandışı bir misyonu hayata geçiriyor: cezaevinden yeni çıkmış ya da bağımlılık tedavisi gören erkekleri yeniden topluma kazandırmak için geleneksel imu pişirme geleneğini kullanıyor.

Kuruluşun direktörü Iopa Maunakea, bu felsefenin özünü tek bir cümleye sığdırıyor: “İmu yaparken, özellikle yemekle uğraşırken, sevgiden gelmen gerekir. Gelmezsen, doğru tatmaz.”

Bu sözler kulağa basit gelebilir. Ama toprağı kazmak için küreği eline alan, volkanik kayaları üst üste dizen ve saatlerce beklemenin ardından buğulu yiyecekleri topraktan çıkaran ellerin sahibi erkekler için bu cümle derin bir anlam taşıyor.

Geleneksel Hawai sofrası: kālua domuz, taro (kalo), ekmek meyvesi (‘ulu) ve mor tatlı patates (‘uala) — toprağın sunduğu bir şölen.

İmu Nedir? Ateş, Taş ve Sabır

İmu, Hawai’nin geleneksel yeraltı fırınıdır. Türk okuyucuya en yakın karşılığı, belki tandır ya da Anadolu’nun bazı köylerinde hâlâ yaşayan toprak fırın geleneğidir; toprağa kazılmış, altta kor ateşi, üstte yiyecekler ve hepsinin üzerini örten nem tutan katmanlar.

İmu’nun inşası bir ritüel gibi ilerler:

  • Kızıl volkanik toprağa dikdörtgen bir çukur kazılır.
  • Kiawe (hızlı ve sıcak yanan bir ağaç) ve ‘ōhi’a lehua odunları yakılır.
  • Üzerine volkanik kayalar yerleştirilir; saatlerce kızdırılır.
  • Yiyecekler — kalua domuz, taro (kalo), ekmek meyvesi (‘ulu), mor tatlı patates (‘uala) — kayaların üzerine dizilir.
  • Üzerleri muz sapları, ti yaprakları ve ıslak çuval bezi ile kapatılır, sonra bir branda ile örtülür.
  • Saatlerce kendi haline bırakılır; buhar ve ısı işini kendi yapar.

Sonuç? Toprağın sabırla olgunlaştırdığı, duman ve buharın içine işlediği, muz yapraklarının aromasını kattığı bir lezzet. Kālua domuz; kemikten düşer, adeta erir. Taro pudinginden yapılan kūlolo tatlısı, fudge gibi çiğnenir ama tatları toprağın kendisinden gelir.

Tıpkı Japonya’nın washoku geleneğinde olduğu gibi, burada da pişirme eylemi bir felsefedir; ne kadar sürdüğü, hangi taşların kullanıldığı, kimin elinden çıktığı — bunların hepsinin manevi bir ağırlığı vardır.

Kuleana: Sorumluluk, Karşılıklılık, İyileşme

Hawaiice’de kuleana sözcüğü, birden fazla anlam taşır: hak, sorumluluk, karşılıklı ilişki. Men of PA’A için bu sözcük bir yaşam felsefesine dönüşmüş: Geçmişte verilen kararların sonuçlarını kabullenmek ve destek ağlarıyla yeni bir başlangıç aramak.

Bugüne kadar yaklaşık 300 erkeğin bu programdan geçip topluma yeniden entegre olduğu aktarılıyor. Onlar gelir, iyileşir ve zaman zaman geri döner. Topluluk içinde görünür olurlar — artık farklı bir kimlikle.

Amerika Birleşik Devletleri, demokratik ülkeler arasında kişi başına düşen en yüksek cezaevi nüfusuna sahip. Yaklaşık 2 milyon insan hapis ya da gözetim altında yaşıyor. Bu sistemden çıkan birinin yeniden başlaması için kapılar nadiren aralanıyor. Men of PA’A ise o kapıyı bir yeraltı fırınıyla açıyor — toprak kazmayı, taş diziyi, sabırla beklemeyi ve sofra etrafında bir araya gelmeyi öğreterek.

“Maunakea erkekleri büyütüyor. Birçoğu geliyor, iyileşiyor, hayatlarına devam ediyor. Sonra bizi ziyarete geliyor. Onları toplulukta görüyoruz.” — Charles Pericho, Men of PA’A çalışanı

Sofranın Etrafında Yeniden Doğmak

Sofraya oturmadan önce pule kapo yapılır — bir şükran duası. Piknik masaları, Şili’den gelen tarım gönüllüleriyle, Güney Kaliforniyalı emekli bir işinsanıyla, yerel kültür temsilcileriyle dolar. Aralarındaki fark büyük; ama topraktan çıkan yemek herkesi aynı sofrada buluşturur.

Bu sahne, gastronomi dünyasının en güçlü ama en az konuşulan boyutunu gözler önüne seriyor: sofranın iyileştirme kapasitesi. Yemek yalnızca bir ihtiyaç değil, bir kimlik meselesidir — kim olduğunuzu, nereye ait olduğunuzu ve kime karşı sorumlu hissettiğinizi şekillendirir.

Gürcistan’da bir sofranın başına geçmek nasıl bir topluluk ritüeliyse, Hawai’de imu kurmak da öyle. Her ikisi de yemeği araçsallaştırmıyor; tam tersine, yemeği merkeze alarak insanı inşa ediyor. Tbilisi’nin mutfağında da benzer bir ruhla karşılaşmak mümkün: Gürcü sofrası da bir kültürel direniş biçimidir.

Toprağın Bilgeliği: Yerli Kültürün Yeniden Canlanışı

Maunakea’nın büyükannesi, lā’au lapa’au adı verilen bitkisel şifa geleneğinin usta bir uygulayıcısıydı. İmu’dan çıkan solmuş yapraklar bahçede kompostlanıyor. Tarlada yetişen kalo, ‘ulu, ananas, kahve, muz, portakal ve limon — bunların hepsi toprağa geri dönüyor.

“Yenilenebilir, değil mi? İşte bizim tüm konseptimiz bu.” diyor Maunakea.

Bu yenilenme yalnızca tarımsal değil; kişisel, toplumsal ve kültürel bir döngüyü de kapsar. Hawai’nin yerli nüfusu, yüzyıllardır sömürgeciliğin, toprak kayıplarının ve kültürel asimilasyonun bedelini ödeyen bir topluluktur. Geleneksel pişirme tekniklerini diriltmek — özellikle kırılgan bireylerin elleriyle — bu tarihe karşı sessiz ama kararlı bir yanıttır.

Tarhana, boza ve şalgam suyu gibi Anadolu’nun fermente mirası da benzer bir kültürel direniş ve bellek taşıma işlevi görür. Geleneksel bir tarif bazen bir kitaptan çok şey anlatır.

İmu’dan Sofranıza: Bir Davet

Öğleden sonranın sonunda Maunakea, grubu Oli Mahalo ile — Hawai’ce şükran ilahisi — uğurluyor. Artıklar paketleniyor; kimisi eve götürecek, kimisi komşularla paylaşacak. Ve yüzlerce kilometre ötedeki sofralarına oturan bu yabancılar, bir şeyin farkında: yeraltında saatlerce pişen yemek onlara sadece bir öğün sunmadı.

Onlara bir hikâye anlattı. Kültürün direncini, toprağın hafızasını, sofranın insanı nasıl yeniden kurabileceğini hatırlattı.

Belki de dünyanın her köşesindeki büyük mutfak gelenekleri — Anadolu’nun tandırından Hawai’nin imu’suna, Japonya’nın washoku’sundan Gürcistan’ın supra’sına — hep aynı şeyi söylüyor: Yemek pişirmek, sevgi göstermek demektir. Ve sevgi, iyileştirir.

Tüm hakları saklıdır © 2019 Mutfak Magazin