Haberler

Kapınıza Yemek Getirenlerin Görünmeyen Hikâyesi: Vittles’ın Emek Manifestosu

Vittles dergisinin ‘Hungry Work’ serisi, paket servis işçilerinin görünmeyen dünyasını açığa çıkarıyor. Peki Türkiye’deki kuryelerin durumu ne?

Published

on

Sipariş verdiniz. Uygulama size 35 dakika süre verdi. Belki bir lahmacun, belki bir kase ramen, belki de sadece bir kahve. Kapınız çalındığında, kapıyı açıp paketi alıyorsunuz. Çoğu zaman göz teması bile kurmuyorsunuz. Motokurye hızla dönüp gidiyor, siz de yemeğinize dönüyorsunuz. Ama o paketin size ulaşması için geçen sürede — restoran mutfağından, trafikten, algoritmadan, düşük ücretten — neler yaşandığını hiç düşündünüz mü?

İngiltere ve Hindistan merkezli Vittles dergisi, dünyanın en radikal yemek yazısı platformlarından biri olarak bu soruyu soruyor. ‘Yemek sadece lezzet değil, politika’ diyor Vittles ve gıda dağıtım işçilerinin mücadelelerinden, neoliberal politikaların gıda güvenliğine etkisine kadar her şeyi inceliyor. Özellikle ‘Hungry Work’ (Aç İş) serisi, kapımıza yemek getiren motokuryelerin, paket servis çalışanlarının yaşadığı zorlukları, güvencesiz çalışma koşullarını ve direnişlerini belgeliyor. Bu yazı, Vittles’ın perspektifinden yola çıkarak, Türkiye’deki paket servis emeğinin görünmeyen yüzünü açığa çıkarıyor.

Gig Ekonomisi ve Gıda İşçileri: Vittles’ın Merceği

Vittles, 2020’de Substack bülteni olarak kurulduğunda, geleneksel yemek medyasının yapamadığını yapmayı hedeflemişti: yemeği sadece lezzet ve sunum olarak değil, aynı zamanda emek, sınıf ve politika olarak ele almak. Platformun kurucusu Jonathan Nunn, ‘yemek yazısının sadece restoran eleştirisi olmadığını, aynı zamanda toplumsal bir belgeleme aracı olduğunu’ savunuyor.

‘Hungry Work’ serisi, bu felsefenin en çarpıcı örneklerinden biri. Seride, Londra’dan Delhi’ye, New York’tan São Paulo’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki gıda dağıtım işçileriyle yapılan derinlemesine röportajlar yer alıyor. Bu işçiler, platform ekonomisinin en görünmez aktörleri: algoritmalar tarafından yönetilen, güvencesiz çalışan, düşük ücretli ve çoğu zaman kaza riskiyle karşı karşıya kalan insanlar.

Vittles’ın belgelediğine göre, İngiltere’deki bir tipik gıda dağıtım işçisi günde 10-12 saat çalışıyor, haftada 6 gün. Ücret, teslimat başına ödeniyor ve bu ücret, trafik, hava koşulları ve müşteri şikayetleri gibi faktörlerle sürekli değişiyor. Bir teslimat 3-4 pound kazandırırken, bir şikayet veya gecikme cezası 10-15 pound kesinti anlamına gelebiliyor. Yani bir işçi, gününü kurtarmak için sürekli daha hızlı gitmek, daha fazla teslimat yapmak zorunda. Bu da trafik kazalarını, yorgunluk kaynaklı hataları ve fiziksel/ruhsal sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor.

Ama Vittles sadece mağduriyet hikayeleri anlatmıyor. Aynı zamanda bu işçilerin örgütlenme çabalarını, sendikalaşma mücadelelerini ve algoritmik yönetime karşı direnişlerini de belgeliyor. Örneğin, Londra’daki Deliveroo işçileri 2021’de tarihi bir grev düzenledi ve daha adil ücret talebinde bulundu. Hindistan’daki Swiggy ve Zomato kuryeleri, sosyal medya üzerinden örgütlenerek çalışma koşullarını protesto etti. Bu direnişler, platform ekonomisinin ‘güvencesizliği normalleştiren’ mantığına karşı önemli kırılmalar.

Türkiye’de Paket Servis: Patlayan Sektör, Görünmeyen Emek

Türkiye’de paket servis sektörü, son 5 yılda patlama yaptı. Getir, Yemeksepeti, Trendyol Yemek — bu üç büyük platform, milyonlarca teslimat gerçekleştiriyor her gün. Özellikle pandemi döneminde, paket servis neredeyse ‘yeni normal’ haline geldi. Restoranlar, platformlara bağımlı hale geldi. Tüketiciler, kapıya gelen yemeği alışkanlık haline getirdi. Ama bu büyümenin ardındaki emek hikayeleri neredeyse hiç yazılmadı.

Türkiye’deki bir motokurye tipik günü şöyle geçiriyor: Sabah erken saatte uygulamaya giriş yapıyor, sistemin kendisine atadığı siparişleri bekliyor. İlk sipariş gelene kadar saatler geçebiliyor. Sipariş geldiğinde, restorana gidip yemeği alıyor, adresi bulmaya çalışıyor, müşteriye teslim ediyor. Her teslimat için 8-15 TL arası bir ücret alıyor. Ama bu ücretten, yakıt masrafı, telefon faturası, motosiklet bakımı gibi giderler düşülüyor. Geriye kalan, asgari ücretin çok altında bir meblağ.

2023 yılında Türkiye’de bir motokuryenin ortalama aylık kazancı, brüt 8.000-12.000 TL arasında değişiyordu. Bu, o dönemin asgari ücretinin bile altında bir rakamdı. Üstelik bu işçiler, sigortasız, güvencesiz ve çoğu zaman kayıt dışı çalışıyor. Bir kaza geçirdiklerinde, hastanelik olduklarında veya motosikletleri arızalandığında, platform tarafından herhangi bir destek sağlanmıyor. ‘Bağımsız çalışan’ statüsünde oldukları için, işçi haklarından da yararlanamıyorlar.

Ve tabii ki algoritmik baskı. Platformların değerlendirme sistemleri, işçileri sürekli bir performans yarışına sokuyor. Düşük puan alan işçi, daha az sipariş alıyor. Şikayet eden müşteri, işçinin cezalandırılmasına neden olabiliyor. Bu sistem, işçiyi sürekli bir ‘kaygı hali’ içinde tutuyor: daha hızlı, daha nazik, daha mükemmel olmak zorunda. Ama bu mükemmelliyetin bedelini kim ödüyor?

Kurye Kazaları ve Görünmeyen Bedel

Türkiye’de motokurye kazaları, giderek artan bir sorun. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde her gün onlarca kurye kazası meydana geliyor. Trafikte hız yapmak zorunda kalan, yorgunlukla direksiyon başına geçen, kötü hava koşullarında çalışmaya devam eden kuryeler, hem kendi hayatlarını hem de diğer sürücülerin hayatını tehlikeye atıyor.

2022 yılında İstanbul’da bir hafta içinde üç ayrı motokurye kazası sonucu ölüm haberi geldi. Bu haberler, kısa süreli bir tepki yarattı ama sonra unutuldu gitti. Çünkü sistem, bu kazaları ‘bireysel hata’ olarak kategorize ediyor. Algoritma, ‘daha hızlı teslimat’ talep ediyor. Platform, ‘bağımsız çalışan’ statüsüyle sorumluluktan kaçıyor. Ve tüketici, kapısına gelen yemeğin bedelini ödediğini sanıyor.

Oysa yemeğin gerçek bedeli çok daha yüksek. Vittles’ın vurguladığı gibi, bu bedel emek bedeli: düşük ücret, güvencesizlik, sağlık riskleri, psikolojik baskı. Ve bu bedel, sistemin en zayıf halkası olan işçiye ödetiliyor. ‘Yemeğinizin bedelini ödeyen sadece siz değilsiniz’ demek, bu anlamda tam olarak doğru.

Direniş ve Örgütlenme: Işık Var mı?

Ama hikâye sadece karanlık değil. Türkiye’de de kurye direnişleri ve örgütlenme çabaları var. Özellikle son yıllarda, kuryeler sosyal medya üzerinden seslerini duyurmaya başladı. Twitter ve Instagram’da #KuryeHakları gibi etiketlerle taleplerini dile getiriyorlar: sigorta, güvenceli çalışma, adil ücret, trafikte güvenlik.

Bazı kuryeler, kendi aralarında dayanışma ağları kuruyor. Kaza geçiren bir arkadaşlarına yardım topluyor, işten atılan birine destek oluyor, yeni başlayanlara tavsiyelerde bulunuyorlar. Bu dayanışma ağları, resmi sendikalaşmanın zor olduğu bir ortamda, işçilerin birbirlerine tutunma biçimi.

Vittles’ın belgelediği uluslararası örnekler, Türkiye için de ilham kaynağı olabilir. İngiltere’deki Deliveroo grevi, İtalya’daki Foodora direnişi, Güney Kore’deki Coupang işçilerinin mücadelesi — hepsi, platform ekonomisinde örgütlenmenin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu mücadeleler, sadece ücret ve çalışma koşulları için değil; aynı zamanda ‘bağımsız çalışan’ statüsünün reddi, işçi haklarının tanınması ve algoritmik yönetime karşı denetim talepleri için veriliyor.

Gastronomi Haberciliği Neden Emek Konusunu Görmeli?

Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bir gastronomi dergisi neden paket servis işçilerinden bahsetmeli? Cevap basit: çünkü yemek, sadece mutfakta ve sofrada değil, aynı zamanda tarlada, restoranda, teslimat zincirinde ve emek ilişkilerinde üretiliyor. Bir lahmacunun lezzeti, sadece hamurunun kalitesine ve kıymasının baharatına değil; aynı zamanda onu yapan ustanın ücretine, teslim eden kuryenin çalışma koşullarına ve platformun kâr hırsına bağlı.

Vittles, bu bütünsel bakış açısını ‘gastronominin genişletilmesi’ olarak tanımlıyor. Yemek yazısı, sadece ‘şefin hikayesi’ veya ‘restoranın atmosferi’ değil; aynı zamanda ‘kimin emeğiyle’ ve ‘hangi koşullarda’ üretildiği hikayesi. Bu perspektif, gastronomi haberciliğini daha adil, daha kapsayıcı ve daha gerçekçi kılıyor.

Türkiye’de de bu perspektife ihtiyaç var. Mutfak Magazin olarak, sadece lezzetli yemeklerden ve şık restoranlardan bahsetmek yetmez. Aynı zamanda, o yemeklerin ve restoranların arkasındaki emek ilişkilerini, adaletsizlikleri ve mücadeleleri de görmek zorundayız. Çünkü gerçekten iyi bir yemek, sadece damakta değil; aynı zamanda vicdanda da lezzetli olmalı.

Tüketici Olarak Biz Ne Yapabiliriz?

Vittles’ın ‘Hungry Work’ serisi, sadece bir belgeleme değil; aynı zamanda bir çağrı. Tüketicilere, ‘siz de bu sistemin bir parçasısınız’ diyor. Her sipariş verdiğimizde, bir algoritmayı besliyoruz. Her ‘hızlı teslimat’ talep ettiğimizde, bir kuryeyi daha fazla risk almaya zorluyoruz. Her şikayet ettiğimizde, bir işçinin cezalandırılmasına neden olabiliyoruz.

Ama aynı şekilde, her ‘teşekkür ederim’ dediğimizde, her bahşiş bıraktığımızda, her sosyal medyada #KuryeHakları paylaşımı yaptığımızda, sistemi değiştirme potansiyeline sahibiz. Vittles’ın kurucusu Jonathan Nunn’un dediği gibi: ‘Yemek, siyasi bir eylemdir. Ve her öğün, bir seçimdir.’

Türkiye’deki tüketiciler olarak, platformları daha adil çalışma koşulları talep etmeye, kuryelerle empati kurmaya ve bu konuda farkındalık yaratmaya davet ediliyoruz. Çünkü kapınıza gelen o paketin arkasındaki hikâye, sizin yemeğinizin tadını değiştiriyor — bilinçli olup olmamanıza bağlı olarak, ya daha acı ya daha tatlı.


Kaynak: Vittles Magazine (Substack / UK-India), ‘Hungry Work’ serisi

Tüm hakları saklıdır © 2019 Mutfak Magazin