Gastronomi
Bavulunda Reçete Taşıyanlar: Göç Mutfakları Bir Şehrin Kimliğini Nasıl Yeniden Yazıyor?
Çiğköftenin İstanbul’a, şırdanın Adana’ya, boyozun İzmir’e yolculuğu. ‘Etnik mutfak’ değil ‘göç mutfağı’ kavramı üzerinden Türkiye’nin 100 yıllık göç tarihinin lezzet izleri.
Göç, çağdaş dünyanın en belirleyici olgularından biri. Savaşlar, ekonomik krizler, iklim değişikliği ve siyasi baskılar milyonları yerinden ederken, bu hareketliliğin en az konuşulan boyutlarından biri mutfak. Bavulunda bir tencere, bir kaşık ya da bir tutam tohum taşıyan insanlar, yeni şehirlerinin damak tadını sessizce yeniden yazıyor. Gastronomica dergisinin “Migrant Kitchens” dosyası, bu sessiz devrimin izini sürüyor.
Göçmen Mutfağı Nedir, Ne Değildir?
Çoğumuz “göçmen mutfağı” denince aklımıza belirli bir ülkenin etiketlenmiş yemekleri geliyor: Çin lokantası, İtalyan pizzası, Meksika tacosu. Ancak akademik çalışmalar, bu etiketlerin ne kadar yüzeysel olduğunu ortaya koyuyor. Bir göçmen mutfağı, yalnızca “taşınan tarifler” değil; beraberinde gelen alışveriş alışkanlıkları, pazar ilişkileri, bayram ritüelleri, hatta dil ve şarkılardır. 2018’de Gastronomica‘da yayımlanan bir makale, New York’taki Çinli göçmenlerin mahalle pazar ekonomisini nasıl dönüştürdüğünü, banliyölerdeki küçük Asya marketlerinin açılışının ırkçı “food desert” tartışmalarını nasıl karmaşıklaştırdığını gösteriyor.
Türkiye açısından bakıldığında, göç mutfağı kavramı özellikle anlamlı. Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne dek bu topraklar devasa nüfus hareketlerine ev sahipliği yaptı: 1923 mübadelesiyle Girit ve Selanik’ten gelen Rumlar ile onların yerine yerleşen Anadolu Türkleri, 1950’lerde Bulgaristan’dan gelen göç dalgası, 1989’da “Büyük Göç”le Türkiye’ye sığınan 300.000’i aşkın soydaş, 1990’ların Körfez Savaşı ve Balkan savaşlarıyla gelen mülteci akınları, son olarak Suriye iç savaşı. Her dalga, beraberinde bir mutfak getirdi.
Bir Şehrin Damak Hafızası Nasıl Yeniden Yazılır?
İstanbul’un “klasik” Türk mutfağı olarak bildiğimiz birçok öğe aslında göçmenlerin eseri. Çiğ köfte, Urfa ve Gaziantep’in güneydoğu kimliğiyle özdeşleşmiş olsa da, 1940’ların Harran ve Halfeti göçleriyle İstanbul’un işçi mahallelerine taşındı. Şırdan, aslında Diyarbakır’ın dar sokaklarında doğmuş, 1960’larda İstanbul’a çalışmaya gelen Kürt ustaların elinde Adana’nın kuzeyine kadar yayılmış bir sokak lezzetidir. Midye dolma, Kıbrıs Rum mutfağından devralındı; mübadele sonrası Ayvalık’ta kalan Rum balıkçıların etkisi, Ege’nin her köşesinde hissedilir.
Adana’nın kebabı, Halep’ten 1939’da göç eden Suriyeli ustaların getirdiği “şiş” tekniğiyle Anadolu’nun kuzeyine taşındı. İzmir’in boyozu, Selanik’ten gelen göçmenlerin Bayraklı sahilinde kurdukları fırınlardan doğdu. Erzurum’un “cağ kebabı” Doğu Anadolu’ya has olsa da, 1950’lerde batıya göçen Erzurumlu aileler sayesinde Ankara ve İstanbul’da birer simge haline geldi.
Bu örnekler bize bir şey söylüyor: Türk mutfağı diye kutsallaştırdığımız lezzetler aslında yüzyıllardır akan bir göç nehrinin ürünü. Mutfak antropologları, “geleneksel” diye pazarlanan her yemeğin arkasında en az bir göç hikâyesi olduğunu vurguluyor. Bu yüzden göçmen mutfağı kavramı, “etnik” etiketinden çok daha derin ve daha doğru bir çerçeve sunuyor.
Pazardan Dile, Şarkıdan Ritüele: Görünmeyen Miras
Göç mutfağı sadece yemek değil, etrafında örülen tüm sosyal dokudur. Bayram sofralarındaki özel tatlar, doğum ve sünnet yemekleri, ölüm yemekleri, hatta hamile kadınlara özel “aşure” gibi ritüel yiyecekler, göçmen toplulukların kültürel belleğini canlı tutar. Alman sosyolog Hartmut Rosa’nın “rezonans” kavramını yemek kültürüne uyarlayan araştırmacılar, göçmen sofralarının kentte bir “re-zonans alanı” yarattığını söylüyor: Yeni şehirde yabancılaşan birey, anne ve babaannesinin tarif ettiği bir çorbayı pişirirken anavatanla yeniden bağ kuruyor.
İstanbul Esenyurt’ta kurulan Suriyeli fırınları, Mersin’deki Şam çarşısı lezzetleri, Gaziantep’in zenginleşen çeşitliliği (Antep mutfağı zaten farklı etnik grupların birikimiydi) — bunlar göçün mutfak ayağının en görünür yüzü. Ancak daha az konuşulan boyut, dil. Adana’da “künefe” kelimesinin Arapça kökeni, “baklava”nın Farsça geçmişi, “döner”in Antik Yunan’dan Osmanlı’ya uzanan yolculuğu, göçün dilimize de bulaşmış izlerini taşır.
Yeni Bir Göç Dalgası, Yeni Bir Mutfak Rönesansı
2011 sonrası Suriye’den Türkiye’ye gelen 3,5 milyondan fazla mülteci, son on yılın en büyük göç dalgası. Bu dalganın mutfak üzerindeki etkisi henüz tam olarak çalışılmadı. Ancak saha gözlemleri çarpıcı: İstanbul Esenler’de “Halep çarşısı” adı verilen bölgede 200’den fazla Suriyeli lokanta açıldı. Gaziantep’te yeni nesil şefler, Suriyeli ustaların getirdiği baharat repertuarını kendi Antep mutfağıyla harmanlamaya başladı. Antakya, zaten 600 yıllık bir Arap-Osmanlı-Alawî-Ermeni-Yahudi-Süryani kozmopolit mutfağına sahipken, yeni göç dalgasıyla bu çeşitlilik yeniden canlandı.
Göç mutfağı, Türkiye’nin en büyük kültürel zenginliklerinden biri. “Etnik mutfak” gibi özcü kategorilere sıkıştırılamayacak kadar dinamik, “geleneksel Türk mutfağı” gibi sabit kimliklere sığmayacak kadar akışkan. Belki de gerçek Türk mutfağı, tam da bu geçişlilikte, bu karşılaşmalarda, bu tavizlerde gizli.
Sıkça Sorulan Sorular
S: Göç mutfağı ile etnik mutfak arasındaki fark nedir?
C: Etnik mutfak kavramı bir topluluğu sabit bir etiketle tanımlarken, göç mutfağı o topluluğun dinamik, değişen ve kentle etkileşen mutfak pratiğini ifade eder. Göç mutfağı, durağan değil süreçseldir.
S: Türk mutfağı “gerçek” anlamda yerli midir?
C: Mutfak tarihçileri, Türkiye’nin mutfak geleneğinin Orta Asya, Akdeniz, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya mutfaklarının yüzyıllar boyunca iç içe geçmesiyle oluştuğunu vurgular. “Yerli” ile “göçmen” arasındaki sınır, mutfakta her zaman bulanıktı.
S: Göçmen mutfakları Türk şeflerini nasıl etkiliyor?
C: Birçok Türk şefi son yıllarda Suriyeli, Afgan veya Iraklı ustalarla birlikte çalışıyor. Bu etkileşim, yeni teknik ve malzeme kullanımının yanı sıra daha derin bir kültürel diyalogu da beraberinde getiriyor.
S: Göç mutfağı ticari bir kategori olarak da kullanılıyor mu?
C: Evet. Dünyanın birçok şehrinde “migrant food” festivalleri, göçmen şef restoranları ve “mülteci mutfağı” projeleri, göç mutfağını hem kültürel hem ekonomik bir kategori olarak öne çıkarıyor.
Bu yazı, mutfak antropolojisi, göç çalışmaları ve yemek tarihi literatüründen yararlanılarak hazırlanmıştır.