Haberler

Altıncı Tat: Oleogustus, Umami ve Beynin Lezzet Haritasında Son Keşifler

Purdue’dan Mattes 2015’te yağın altıncı tadı oleogustus’u keşfetti. Umami hikâyesi, PTC genleri, crossmodal algı ve Anadolu fermente lezzetleri.

Published

on

Bir parça küflü peyniri damağınıza koyduğunuzda dilinizde beliren o keskin, acımsı, neredeyse kimyasal uyarı; ağzınıza aldığınız bir yudum saf zeytinyağının boğazınızda bıraktığı hafif yakıcılık; ya da Urfa isotunun ilk ısırıkta yarattığı “acı mı tatlı mı” hissi… Bunların hepsi yüzyıllardır “lezzet” diye bir kenara yazdığımız, aslında beynimizin inanılmaz karmaşık bir hesap yaptığı deneyimler. Son on yılda nörogastronomi, psikofizik ve moleküler biyoloji bu hesabın haritasını çıkarmaya başladı. Beş temel tat — tatlı, tuzlu, ekşi, acı, umami — artık yeterli değil. Ve her şey tek bir dilde değil, tek bir tabakta değil, tek bir genelde bile bitmiyor.

2015’te Düştüğümüz Altıncı Tat: Oleogustus

Indiana eyaletinin batısındaki küçük bir üniversite kasabası West Lafayette’de, Purdue Üniversitesi’nin beslenme bilimi bölümünde psikofizikçi Richard Mattes 2015’te bir makale yayımladığında gastronomi dünyası durdu. Mattes, yağın sadece bir “doku” ya da “kıvam” olmadığını, kendine özgü, tıpkı acı gibi insanı uyaran bir tadı olduğunu gösterdi. Bu tada Latince oleum (yağ) ve Latince gustus (tat) kelimelerinden türettiği ismi verdi: oleogustus.

Peki yağın “yağ gibi” tadından farklı olarak oleogustus ne? Açıklamak için küflü bir peynir düşünün. Rokfor, gorgonzola ya da Anadolu’nun küflü Civil peyniri dudağınıza değdiğinde aldığınız o kendine has, keskin, hafif acımsı, “olgunlaşmış” his. İşte o, yağın kendi kimyasal yapısından — özellikle serbest yağ asitlerinden — gelen bağımsız bir tat sinyali. Daha önce bunu “acı” diye sınıflandırıyorduk, ama aslında beyin bunu farklı işliyor. Mattes’in ekibi, gönüllülere saf oleik asit, linoleik asit ve serbest yağ asitleri içeren çözeltiler tattırarak, bu uyarının tatlı, tuzlu, ekşi, acı ve umamiden bağımsız olarak algılandığını deneysel olarak doğruladı.

Bunun anlamı büyük. Eğer yağın kendine has bir tadı varsa, o zaman aşırı yağlı yiyeceklerden tiksinmemiz sadece “doku” ya da “kalori” korkusu değil; beyin bize “bu yiyeceğin kimyasal bozunması başlamış” diyerek bir uyarı gönderiyor. Oleogustus, evrimsel bir savunma mekanizması olarak da okunabilir — bozulmuş, acılaşmış yağı tanıyıp reddetme refleksi.

Beş Temel Tat ve Gizli Kahraman Umami

Tarih boyunca “temel tat” listesi kısa süre öncesine kadar dört taneydi: tatlı, tuzlu, ekşi, acı. Sonra 1908’de Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nde kimya profesörü Kikunae Ikeda, eşine hazırladığı dashi çorbasının günlük öğünden farklı, garip bir yoğunluk taşıdığını fark etti. Sebep, karısının kombu deniz yosununu biraz daha fazla koymasıydı. Ikeda, bu lezzeti bir “tat” olarak adlandırmak için Latince değil, doğrudan Japonca kullandı: umami — “hoş, etli, doyurucu tat”.

Ikeda’nın laboratuvarda yaptığı deney, gıda kimyasının en zarif çalışmalarından biri olarak kabul edilir. Kombuyu yıllarca damıttı, kaynattı, kristalleştirdi ve sonunda beyaz, iğnemsi bir kristal elde etti: glutamik asit. Sodyum ile birleştirildiğinde — yani sofra tuzu formunda — tadı dashi’nin verdiği hissi aynen yeniden üretiyordu. 1909’da arkadaşı Saburōsuke Suzuki ile birlikte Ajinomoto şirketini kurdu. Bugün dünyanın dört bir yanında “MSG” etiketiyle satılan monosodyum glutamat işte bu keşfin doğrudan mirasıdır.

Umami resmen beşinci temel tat olarak ancak 1985’te Hawaii’deki Uluslararası Umami Sempozyumu’nda kabul gördü; 2000’de Miami Üniversitesi’nde ve 2006’da midede umami reseptörlerinin keşfiyle biyolojik temeli de doğrulandı. Anadolu mutfağı açısından bakıldığında umami hiç yabancı değil:

  • Tarhana — yoğurt, un ve sebzelerin fermente edilmesiyle elde edilen ve kurutulmuş bu çorba hammaddesi, yoğun glutamat deposu.
  • Şalgam suyu — siyah havuç, şalgam, bulgur unu ve şalgam turpu mayalanmasıyla oluşan, keskin ve doyurucu lezzeti olan içecek.
  • Kefir — Kafkasya’dan Anadolu’ya taşınan fermente süt, hem laktik asit hem de derin umami notası taşır.
  • Peynir altı suyu (lor, çökelek) peynirinin olgunlaşması sırasında biriken doğal glutamatlar, özellikle eski kaşar ve gravyerde belirgin umami yaratır.
  • Et ve kemik suları, özellikle uzun süre kaynatıldığında serbest glutamat ve inosinik asit (IMP) bakımından zenginleşir.

Genler Ne Diyor? PTC, PROP ve “Süper Tasters” ile “Tad Körlüğü”

Neden bazılarımız brokoliyi, kahveyi, acı biberi, votkayı, hatta ton balığını neredeyse zehirmiş gibi algılayıp hayatımızdan çıkarırken bazılarımız aynı şeyleri tutkuyla sever? Yanıt, 1931’de kimyacı Arthur Fox’un keşfettiği, 2003’te genetik temeli çözülen PTC (phenylthiocarbamide) ve onun takipçisi PROP (6-n-propylthiouracil) bileşiklerinin tat genlerine verdiği cevapta gizli.

TAS2R38 geninin iki ana varyantı var: PAV (tadıcı) ve AVI (tadı körü). PAV taşıyıcıları, brokoli, brüksel lahanası, hardal, kahve, acı biber (özellikle kapsaisin) ve bitter çikolatayı son derece acı algılar. AVI taşıyıcıları ise aynı yiyeceklerde neredeyse hiçbir şey hissetmez. PAV/PAV homozigot kişiler — literatürde supertasters olarak adlandırılır — daha küçük fungiform papilla sayısı ile daha yoğun tat sinyali alır; bazı çalışmalar bunların sebze ve bitter gıdalardan daha az tükettiğini, dolayısıyla bazı kanser türlerinde farklı risk profili taşıdığını gösterir.

Anadolu bağlamında bu çok konuşulur: Urfa biberi ve isot, Capsicum annuum türünün kırmızı, hafif acı varyeteleridir. Aynı isotun bir kişiye “sıcak ama keyifli”, bir diğerine “tahammül edilmez” gelmesinin ardında büyük ölçüde bu genetik varyasyon yatar. Yani kahve tiryakisi mi, kahve düşmanı mı olduğunuz — sizin seçiminiz olduğu kadar genomunuzun da bir ifadesi.

Lezzet Sadece Tat Değil: Crossmodal Algı

Son yirmi yılın en çarpıcı gastronomi bilimi bulgularından biri, lezzetin tek bir duyu olmadığı. Tat, koku, doku, ses, renk ve bağlamsal hafıza birleşerek beyinde tek bir “lezzet deneyimi”ne dönüşür. Buna çapraz modal (crossmodal) algı deniyor ve Oxford, Yale ve Basque Culinary Center’da yapılan onlarca çalışma bunu tekrar tekrar doğruluyor.

Bazı çarpıcı örnekler:

  • Çıtır ses taze cipsin algılanan tazeliğini yüzde 15-20 artırıyor. Sesin çıkarılması (örneğin cipsi sessiz bir odada, kulaklıkla gürültü dinleyerek yemek), aynı ürünü “bayat” hissettiriyor.
  • Kırmızı tabak kırmızı etten tiksindirip iştahı azaltıyor — bu yüzden bazı zayıflama programları kırmızı tabak kullanır.
  • Mavi tabak birçok çalışmada tatlı yiyeceklerden tiksindirip tuzlu yiyeceklere iştahı azaltıyor (ama aynı zamanda bazı kültürlerde mavi “soğukluk” çağrıştırdığı için olumsuz).
  • Yoğun koku (örneğin yüksek dozda vanilin veya karamelizasyon) “tatlı” algısını artırıyor, şeker eklemeden aynı lezzeti vermek mümkün oluyor.
  • Çatal-bıçak ağırlığı bile yemek kalitesi algısını değiştiriyor; ağır porselen tabak, ucuz plastikten daha “lüks” hissettiriyor.

MAD Dispatches’in son yayınladığı bir dosyada, René Redzepi’nin think tank’ı tam da bu noktayı vurguladı: “Geleceğin gastronomi devrimi, yeni malzemelerde değil, yeni duyusal etkileşim haritalarında.” Yani bir şefin elinde, yeni bir baharat veya teknik kadar, tabağın rengi, kadehin şekli, masanın dokusu ve servis edilen ses ortamı da bir “lezzet tasarımı” aracıdır.

Beynin Lezzet Haritası: Geleceğin Mutfağı

Modern nörogörüntüleme (fMRI) çalışmaları, lezzet deneyiminin beynin tek bir noktasında değil, insular korteks, orbitofrontal korteks, amigdala (duygusal hafıza) ve somatosensoryel korteksin (doku) sürekli dans ettiğini gösteriyor. Bu, bir yemeğin “iyi” olmasının, tüm bu bölgelerin uyumlu çalışmasına bağlı olduğu anlamına gelir. Bir bileşen eksik olduğunda, beyniniz yemeği “yarım” olarak kodlar — kendinize bile itiraf edemediğiniz bir huzursuzluk olarak.

Bu, modern şeflerin (Redzepi, Dabiz Muñoz, Mauro Colagreco, Anatolia’da ise Saygın Sesigür, Cenk Devranoğlu gibi isimler) neden sadece malzemeyle değil, tüm duyusal deneyimi tasarladığını açıklıyor. Yeni dönem gastronomi, moleküler teknik veya egzotik malzeme değil, duyusal bütünlük üzerine kurulu.

Ve Anadolu mutfağı bu anlamda zaten yüzyıllardır öncü. Sumak ekşiliği, nar ekşisinin derin tatlılığı, küflü peynirin acımsı oleogustus’u, isotun PROP-genine göre değişen yakıcılığı, fermente şalgamın uzun umami’si — bunlar, modern nörogastronominin doğruladığı prensiplerin binlerce yıllık deneysel kanıtları.

Sıkça Sorulan Sorular

Oleogustus gerçekten altıncı tat mı?
Psikofiziksel kanıtlar güçlü; yağ asitlerinin bağımsız reseptörleri ve kendine has algı kalitesi var. Ancak resmi olarak diğer beş tat gibi “temel” sınıflandırması tartışmalı — bazı araştırmacılar oleogustus’u yağın “kötü, bozulmuş” alt bileşeni olarak görüyor, ayrı bir temel tat olarak değil.

Umami gerçekten keşfedileli yüz yıl oldu mu?
1908’de Kikunae Ikeda’nın makalesi bilimsel olarak kabul edilen başlangıçtır. Resmi olarak beşinci temel tat sayılması 1985 Hawaii sempozyumuna, reseptörlerin keşfi ise 2000’lere dayanır. Yani bilimsel olarak “resmi” sayılması bile kırk yıldan yenidir.

Acıya tahammülüm genetik mi yoksa sonradan mı öğreniliyor?
İkisi de. Temel acı algısı (PROP/PAV geni) doğuştan gelir, ama acı yiyeceklere alışma ve hatta zevk duyma güçlü bir öğrenilmiş bileşendir. Çocukluktan beri isot yiyen biri, genetik olarak acıya duyarlı olsa bile yetişkinliğinde onu arar hale gelebilir.

Tabak renginin yemekten alınan lezzete gerçekten etkisi var mı?
Evet, çok sayıda hakemli çalışma gösteriyor. Renk, kontrast ve tabak şekli, algılanan tatlılık, tuzluluk, aroma yoğunluğu ve “iştah açıcılık” üzerinde istatistiksel olarak anlamlı etki yapıyor. Profesyonel şefler bu yüzden tabak seçimine eskisinden çok daha fazla önem veriyor.

Tüm hakları saklıdır © 2019 Mutfak Magazin