Connect with us

Haberler

Anadolu Düğün Sofrasının Bin Yıllık Anayasası: Kim Hangi Tabağı Yer, Hangi Sofra Kimindir?

Anadolu düğün sofrasının yazılmamış ama asla çiğnenmemiş anayasası: kim nereye oturur, hangi tabağı yer, neden pilav bereket demektir. Yemek ve Kültür arşivinden.

Yayınlanma zamanı

-

Bir Anadolu köyü düşünün. Haziran sonu, harman yeri. Düğün sabahı davul sesleri köyün üstünden geçerken, kazanlar akşamdan ateşe konmuş, kadınlar teşrifatla pide hamuru açıyor. Akşam ezanına doğru misafirler yola düşer, sofralar kurulur. Ve o sofrada kimsenin sormadığı, ama herkesin bildiği bir anayasa işler: Kim nereye oturacak, hangi tabaktan yiyecek, ekmeği kim bölecek, çorbayı kim dağıtacak. Bu yazı, Anadolu’nun yazılmamış ama asla çiğnenmemiş sofra anayasasının izini sürüyor. Çünkü düğün sofrası, bir yemek listesi değil, bir toplumsal sözleşmedir.

Sofra Düzeninin Sosyal Coğrafyası

Anadolu düğün sofrası, bugünkü catering tepsilerine sığmayan bir mekânsal kod barındırır. Köy odasında, avluda ya da harman yerinde kurulan bu sofralar genellikle büyük yuvarlak sinilerden (tepsilerden) oluşurdu. Sini, sadece bir sofra aracı değildi; aynı zamanda cemaatin sınırlarını çizen bir coğrafi haritaydı. Bir sininin etrafına beş-altı kişi otururdu ve o sinidekiler “aynı tabaktan yiyen” insanlar olarak kabul edilirdi. Sini değiştirmek, grubu değiştirmek demekti.

Sosyal coğrafya büyük ölçüde cinsiyete göre kurulurdu: Erkekler avlunun bir yanında, kadınlar öte yanında, yaşlılar ise başköşede. Damat ve sağdıç erkek sofrasının başında, gelin ve yakınları ise kadın sofrasının kıble tarafında otururdu. Bu düzen keyfi değildi; her konum, o kişinin aile içindeki statüsünü, yaşını ve düğündeki rolünü yansıtırdı. Sofrada oturulan yer, ömür boyu taşınan bir kimlik pusulasıydı.

Kim Hangi Tabağı Yer

Anadolu düğünlerinde tabakların da bir hiyerarşisi vardı. Büyük kazandan kepçeyle dağıtılan etli yemek — genellikle keşkek, etli pilav ya da kavurma — “baş tabak” sayılırdı. Bu tabak, önce düğün evinin en yaşlı erkeklerine, sonra akrabalara, en sonunda ise dışarıdan gelen komşu ve yolcuya uzanırdı. Yoldan gelen aç kişi, hiç tanınmasa bile sofraya buyur edilirdi; çünkü Anadolu’da “yolcu” kutsaldır ve sofranın asıl sahibi odur.

Kadın sofrasında ise mantı, börek ve sütlü tatlılar “ağırlama”nın simgesiydi. Gelin tarafının kadınları bu sofrada en kıdemli sayılırdı; çünkü gelinle birlikte gelen tarafın kıymeti sofraya yansırdı. Çocuklar ise ayrı bir bölümde, genellikle biraz daha erken, kendilerine ayrılan tepside doyurulurdu; onların sofrası “ciddi sofra” değildi, ama asla aç bırakılmazdı. Yetişkin bir adamın çocuk tepsisinden yemesi ise evin ayıbı sayılırdı.

Anadolu düğün sofrası hazırlığı: siniler üzerine dizilmiş pilav, bakır kaplar ve kuru otlar
Anadolu köyünde düğün sabahı: siniler üzerine pilav diziliyor, cemaat sofrasının sessiz anayasası kurulmaya başlıyor.

Tabağın Sosyal Anlamı

Düğün sofrasında yemekler sadece karın doyurmak için değildi. Her tabak, bir mesaj taşırdı. Etli yemek evin gücünü ve varlığını gösterirdi: düğün sahibi “bu yemek benden” dercesine misafiri doyururdu. Pilav bereketin simgesiydi ve her zaman bol kepçeyle servis edilirdi; “pilavı az çıkmak” evin ayıbı sayılırdı. Tatlı ise düğünün tatlı dilini, geleceğe dair temenni edilen mutluluğu temsil ederdi; helva, baklava ya da sütlaç sofradan eksik olmazdı.

Soğuk yemekler — çoban salatası, cacık, turşu — ise sofranın “nefes alan” tarafıydı; ana yemeğin ağırlığını dengeler, hazım kolaylaştırırdı. Aslında bu, modern gastronominin “denge” ilkesinin yüzyıllar önce Anadolu’da zaten uygulandığının kanıtıdır. Bugün fine dining’de “palette cleanser” diye sunulan şey, Anadolu köy sofra kültüründe çoktan cacık ve turşu olarak yerini almıştı.

Cemaat Sofrasının Sessiz Anayasası

Bu düzenin en çarpıcı yanı, yazılı bir kural olmamasıydı. Hiçbir köyde “düğün sofra yönetmeliği” yoktu. Ama herkes doğduğundan beri bu kuralları biliyordu; çünkü çocuk yaşta düğünlere götürülen Anadolu çocuğu, oturma düzenini, ekmeğin kim tarafından bölüneceğini, suyun kime uzatılacağını büyüklerinden öğrenirdi. Bu, sosyologların “cemaat hafızası” dediği şeyin en somut haliydi.

Modern düğünlerde catering masalarına, tabldot menülere taşınan bu gelenek, izlerini hâlâ koruyor. Bugün İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerdeki düğün salonlarında bile gelin tarafına ayrı sofra, damat tarafına ayrı sofra, çocuklara ayrı tabak, yaşlılara öncelikli servis geleneği yaşıyor. Belki tabaklar değişti, belki siniler kalktı, ama yazılmamış anayasının ruhu aynı. Çünkü Anadolu insanı yemeği birleştirici bir ritüel olarak gördü; sofra, birlikte var olduğunun kanıtıydı.

Sonuç olarak, düğün sofrası sadece bir öğün değil, bir topluluk sözleşmesidir. Orada oturma biçiminden ekmeğin paylaşımına, çorbayı kimin dağıtacağından tatlının kime sunulacağına kadar her şey, kolektif hafızanın sessiz bir anayasasıdır. Ve bu anayasa, Anadolu’nun yemeği nasıl bir kültürel dil olarak gördüğünün en eski ve en güçlü kanıtıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

S: Cemaat sofrası ne demek?
C: Anadolu’da düğün, bayram, cenaze yemeği gibi toplu etkinliklerde bir arada, aynı siniden yemek yeme geleneğidir. Bireysel tabak yerine ortak tabak veya sini kullanılır; bu da cemaatin birliğini simgeler.

S: Düğünde kim nereye oturur?
C: Geleneksel düzende yaşlılar başköşeye, erkekler ve kadınlar ayrı sofralara, çocuklar ise kendilerine ayrılan bölüme oturur. Damat ve sağdıç erkek sofrasının başında, gelin ise kadın sofrasının kıble tarafında yer alır.

S: Sini ne demek?
C: Sini, Anadolu’da yemek yenen büyük yuvarlak tepsi veya ahşap sofradır. Düğün ve bayramlarda birkaç kişi aynı sininin etrafına oturarak birlikte yemek yer; bu da “aynı siniden yiyen” olmanın simgesidir.

S: Düğün yemeğinde pilav neden önemlidir?
C: Pilav Anadolu’da bereketin simgesidir. Bol kepçeyle servis edilir; “pilavı az çıkmak” düğün sahibi için ayıp sayılır. Etli pilav ise hem doyurucu hem de saygınlığı gösteren bir baş tabak olarak görülür.

Tamamını Oku

Haberler

Dağların Ritmi: Yörüklerin Göçer Mutfağı ve ‘Kurutulmuş Gıda’nın Ekolojik Bilgeliği

Published

on

Anadolu’nun sarp dağlarında ve geniş yaylalarında binlerce yıldır yankılanan bir ritim vardır: Göçerlik. Yörük kültürü, sadece bir hayvancılık veya yer değiştirme pratiği değil; doğanın dilini anlama, mevsimlerle uyum içinde yaşama ve en önemlisi gıdayı koruma sanatıdır. Yüzlerce kilometrelik zorlu göç yollarında, hiçbir gıdanın israf edilmediği bu ekolojik bilgelik, günümüzün sürdürülebilirlik arayışlarına ışık tutuyor.

Yayla Mutfağının Temeli: Muhafaza ve Dayanıklılık

Göçer yaşamın en büyük kuralı, taşınabilir ve bozulmaz gıdalar üretmektir. Yaz aylarında yüksek rakımlı yaylalara çıkıldığında, otlakların zenginliği sayesinde süt üretimi zirveye ulaşır. Ancak bu sütün kış aylarında tüketilebilmesi için ustalıkla işlenmesi gerekir. Yörük kültürünün en değerli armağanlarından biri olan tulum peyniri, tam da bu ihtiyacın bir ürünüdür. Keçi veya koyun postunun (tulum) içine basılan peynir, dağların serin havasında ve mağaralarda olgunlaşarak kış aylarında protein kaynağına dönüşür.

Sadece süt değil, etin de aylarca bozulmadan saklanması gerekir. Kesilen hayvanların etleri ya güneşte kurutularak pastırmaya ya da kendi yağıyla kavrulup küplere basılarak kavurmaya dönüştürülür. Bu yöntemler, elektriğin ve buzdolabının olmadığı bir çağda doğanın sunduğu doğal koruma kalkanlarıdır.

Yörük mutfağında kurutulmuş gıda

Güneşin ve Rüzgarın Gücüyle Kurutulan Lezzetler

Göçer mutfağında güneş ve rüzgar, en büyük mutfak yardımcılarıdır. Dağların tertemiz havasında kurutulan otlar, yaban meyveleri ve sebzeler, kışlık erzakların temelini oluşturur. Dağ kekiği, nane, alıç ve kuşburnu gibi yabani bitkiler özenle toplanıp kurutulur. Bu kurutma işlemi sadece yiyecekleri korumakla kalmaz, aynı zamanda aromalarını yoğunlaştırarak Anadolu yemeklerinin o eşsiz karakterini oluşturur.

Tarhana, Yörüklerin ve göçerlerin muhafaza kültürünün belki de en kusursuz örneğidir. Yoğurt, un ve otların fermente edilip kurutulmasıyla elde edilen tarhana, aylarca dayanabilen, taşıması kolay ve suyla buluştuğunda anında besleyici bir çorbaya dönüşen mucizevi bir gıdadır.

Sıfır Atık Felsefesi ve Doğaya Saygı

Modern dünyanın yeni yeni keşfettiği “sıfır atık” kavramı, göçer kültürünün binlerce yıllık gerçeğidir. Kesilen bir hayvanın eti kavurma olurken, derisi peynir tulumu veya çarık olur, yünü çadır (kıl çadır) veya kilim dokumada kullanılır. Yörük mutfağında doğadan alınan her şey değerlidir ve hiçbir şey boşa harcanmaz.

Doğayı sömürmeden, onun sunduğu kaynakları en verimli şekilde kullanan bu kadim ekolojik bilgelik, iklim krizi ve gıda güvenliği sorunlarıyla boğuşan modern dünyaya önemli dersler veriyor. Göçer mutfağı, sadece karnımızı doyurmayı değil, yaşadığımız coğrafyayla nasıl saygılı bir ilişki kurmamız gerektiğini de anlatıyor.

Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

Yörük kültüründe tulum peyniri neden tercih edilir?

Tulum peyniri, göç sırasında kolay taşınabilmesi ve hava almayan deri (tulum) içerisinde uzun süre bozulmadan olgunlaşabilmesi nedeniyle göçer kültürünün vazgeçilmezidir.

Kıl çadırın göçer yaşamındaki önemi nedir?

Keçi kılından dokunan çadırlar, yağmurda şişerek su geçirmez hale gelir, yazın ise gözenekleri sayesinde serin tutar. Tamamen doğal bir yalıtım sistemidir.

Göçer mutfağında sıfır atık nasıl uygulanır?

Hayvanların eti gıda, derisi eşya veya tulum, yünü örtü, kemikleri ise et suyu olarak değerlendirilir; doğadan elde edilen hiçbir malzeme israf edilmez.

Tamamını Oku

Haberler

Okyanusları Aşan Lezzetler: Ahşap Gemilerde Hayatta Kalma Mücadelesi ve Küresel Gıda Düzeninin Doğuşu

Published

on

Coğrafi Keşifler dönemi, insanlık tarihinin sadece sınırlarını değil, aynı zamanda midesinin dayanıklılığını da test eden en büyük dönüm noktalarından biridir. 15. ve 16. yüzyıllarda okyanuslara açılan ahşap kalyonlar, aslında yüzen birer laboratuvardı. Bu gemilerin ambarlarında taşınan erzaklar, aylarca süren yolculuklarda mürettebatı hayatta tutmak zorundaydı ve bu zorunluluk, küresel gıda muhafaza kültürünün temellerini attı.

Peksimet ve Tuzlu Et: Denizcinin Günlük Menüsü

Bir okyanus aşırı seferde, taze gıdanın ömrü en fazla birkaç haftaydı. Bu nedenle denizcilerin ana diyeti, bozulmaya karşı direnen iki temel gıdaya dayanıyordu: Peksimet (hardtack) ve fıçılanmış tuzlu et. Un ve sudan yapılarak taş gibi sertleşene kadar fırınlanan peksimetler, aylarca dayanabiliyordu. Ancak bu dayanıklılığın bir bedeli vardı; peksimetler o kadar sertti ki, denizciler onları yiyebilmek için biraya, suya veya çorbaya batırmak zorundaydı. Üstelik zamanla içleri böcekleniyor, denizciler karanlıkta yiyerek bu manzarayı görmezden gelmeyi tercih ediyordu.

Tuzlu et ise genellikle domuz veya sığır etinin yoğun tuza basılmasıyla elde ediliyordu. Fıçılarda saklanan bu etler, pişirilmeden önce saatlerce suda bekletilerek tuzundan arındırılmaya çalışılırdı. Su fıçıları ise birkaç hafta içinde yosun tutar ve içilmez hale gelirdi. Bu yüzden gemilerde su yerine bira ve şarap tüketimi oldukça yaygındı.

Ahşap gemilerde erzak

İskorbüt: Denizlerin Sessiz Katili

Gıda muhafaza teknikleri denizcileri açlıktan korusa da, beslenme yetersizliğinin getirdiği başka bir düşman vardı: İskorbüt hastalığı. Taze sebze ve meyve eksikliğinden, özellikle C vitamini yetersizliğinden kaynaklanan bu hastalık, savaşlardan ve fırtınalardan daha fazla denizcinin hayatına mal oldu. Diş etlerinin kanaması, eklemlerin şişmesi ve aşırı halsizlikle başlayan hastalık, gemi mürettebatını haftalar içinde yok edebiliyordu.

18. yüzyılda İngiliz donanma hekimi James Lind’in narenciye tüketiminin iskorbütü önlediğini keşfetmesi, denizcilik ve tıp tarihinde bir devrim yarattı. Limon ve misket limonu fıçıları, artık barut kadar stratejik bir malzeme haline gelmişti. Bu keşif, sadece hastalıkları bitirmekle kalmadı, aynı zamanda beslenme biliminin de ilk adımlarından biri oldu.

Küresel Gıda Düzeninin Doğuşu

Ahşap gemilerin ambarlarında yaşanan bu hayatta kalma mücadelesi, günümüzün küresel gıda düzenini inşa etti. Baharat yollarına alternatif ararken keşfedilen Yeni Dünya’nın ürünleri —patates, domates, mısır ve kakao— Eski Dünya’nın sofralarını sonsuza dek değiştirdi. Bugün sofralarımızda sıradan kabul ettiğimiz pek çok lezzet, o dönemki denizcilerin açlık ve hastalıkla verdiği amansız mücadelenin birer mirasıdır.

Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

Ahşap gemilerde su nasıl muhafaza ediliyordu?

Tatlı su ahşap fıçılarda taşınıyordu ancak kısa sürede yosunlanıp bozulduğu için denizciler genellikle bira, şarap veya rom (grog) tüketmek zorundaydı.

Peksimet nedir ve neden gemilerde kullanıldı?

Peksimet, sadece un ve su kullanılarak yapılan, nemi tamamen alınana kadar fırınlanan bir tür sert bisküvidir. Nemsiz yapısı sayesinde aylarca bozulmadan kalabildiği için denizcilerin ana gıdası olmuştur.

İskorbüt hastalığının çözümü nasıl bulundu?

1747’de Dr. James Lind’in yaptığı deneyler sonucunda, narenciye (limon ve portakal) tüketen denizcilerin iyileştiği gözlemlendi ve C vitamini eksikliğinin hastalığa yol açtığı anlaşıldı.

Tamamını Oku

Haberler

Yeraltı Mağaralarında Mikroklima Mucizesi: Obruk Peyniri

Karaman yöresinde yeraltı mağaralarında aylarca bekletilen Obruk peyniri, eşsiz mikroklimanın bir mucizesidir. Endüstriyel peynirciliğin tekdüze lezzetlerine karşı Anadolu’nun derinliklerinde saklanan bu gastronomi mirasını inceliyoruz.

Published

on

Anadolu’nun Yeraltındaki Gastronomi Mucizesi

Dünyanın dört bir yanındaki gastronomi uzmanları ve peynir otoriteleri, iyi bir peynirin sırrının yalnızca sağılan sütte değil, o sütü olgunlaştıran ekosistemde gizli olduğunu iyi bilir. Fransa’nın ünlü Roquefort mağaraları veya İtalya’nın serin mahzenleri, bu gerçeğin en çok bilinen, adeta pazarlama harikasına dönüşmüş örnekleridir. Ancak Anadolu coğrafyası, gösterişten uzak, çok daha yerel, çok daha vahşi ve kendine has bir peynir mucizesine ev sahipliği yapıyor: Karaman’ın efsanevi Obruk peyniri.

Özellikle Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Divle (şimdiki resmi adıyla Üçharman) köyü ve çevresinde üretilen, adını da olgunlaştığı yeraltı obruklarından alan bu eşsiz peynir, endüstriyel gıdanın tekdüzeleştiği modern dünyada adeta bir başkaldırı niteliği taşıyor. Sadece bölgede otlayan hayvanların sütünün binlerce yıllık bir bilgelikle işlenip, yerin metrelerce altındaki karanlık mağaralara emanet edilmesi, basit bir mandıra işleminden ziyade, insanın doğayla yaptığı çok eski bir ortaklık sözleşmesidir.

Mağaranın Mikrokliması: Doğal Bir Fermantasyon Laboratuvarı

Obruk, yeraltı sularının zamanla kireçtaşını eritmesiyle oluşan devasa doğal çukurlara ve yeraltı mağaralarına verilen coğrafi bir isimdir. Karaman bölgesindeki obruklar, özellikle Divle obruğu, 250 metreyi bulan uzunluğu ve 36 metreye varan derinliğiyle yerin altındaki devasa bir buzdolabı gibidir. Yazın en sıcak günlerinde, dışarıda kavurucu bir bozkır sıcağı varken bile mağaranın iç sıcaklığı 4 ila 7 derece arasında sabit kalır. Nem oranı ise yıl boyunca %80 civarında seyreder ki bu, peynirin kurumadan olgunlaşması için kusursuz bir değerdir.

Fakat bu mağaralar sadece peyniri soğuk tutmakla kalmaz; asıl mucize, mağaranın duvarlarında ve havasında yaşayan, bilimsel çalışmalara konu olmuş endemik mikrofloradır. Bu benzersiz bakteri ve küf ekosistemi, obruk peynirine o meşhur aromasını, keskinliğini ve karakterini kazandıran baş aktördür. Yerin onlarca metre altındaki bu zifiri karanlık ortam, peynirin içerisindeki yağ ve protein zincirlerini yavaşça parçalayarak derin, hafif keskin, topraksı ve kompleks lezzet notalarını ortaya çıkarır. Bu sürecin herhangi bir endüstriyel soğuk hava deposunda taklit edilmesi biyolojik olarak mümkün değildir.

Karaman Obruk Peyniri Detaylı Görünüm

Tulumdan Kırmızıya Dönen Bir Dönüşüm Hikayesi

Karaman Obruk peynirinin yolculuğu ilkbahar aylarında, meralarda taze kekik ve yerel otlarla beslenen Akkaraman koyunları ve kıl keçilerinin sütünün sağılmasıyla başlar. Geleneksel yöntemlerle mayalanan ve pıhtılaşan süt, özenle süzüldükten sonra özel olarak temizlenmiş, tüylerinden arındırılmış kuzu veya oğlak derilerine (tulumlara) sıkıca basılır. Peynirin tulumlara basılmasının en önemli nedeni, derinin gözenekli yapısı sayesinde peynirin içeride hapsolmaması ve nefes alabilmesidir. Plastik veya teneke ambalajlar bu doğal solunumu keserken, tulum peynirin canlı kalmasını sağlar.

Mayıs ve Haziran aylarında mağaraya indirilen bu beyaz renkli tulumlar, mağaranın karanlığında yavaş yavaş ve büyüleyici bir değişime uğrar. Aylar geçtikçe mağaradaki özel bakteriler tulumun dış yüzeyini kaplamaya başlar. Beyaz tulum, önce hafif mavimsi bir renge, ardından beyaza ve son olarak da sonbahara doğru o meşhur kiremit kırmızısı veya kızıl kahve rengine bürünür. Tulumun dışının tamamen kırmızılaşması, içerideki peynirin olgunlaştığının, nefes aldığının ve artık sofralara gelmeye hazır olduğunun doğadaki en güzel sinyalidir. Kırmızı rengi veren şey kesinlikle bir boya değil, mağaranın tamamen kendine has florasıdır.

Endüstriyel Tekdüzeliğe Karşı Bir Kültür Mirası

Günümüzde market raflarını dolduran, pastörize edilmiş, standartlaşmış ve fabrikasyon peynirlerin aksine, Karaman Obruk peyniri her yıl, her mağarada ve hatta her tulumda farklı bir hikaye anlatır. Hayvanın o yıl yağışlara bağlı olarak yediği otun çeşidinden, o yılki iklim şartlarına, tulumun gözenek yapısına ve hatta mağaranın hangi köşesinde, hava akımının neresinde bekletildiğine kadar pek çok faktör lezzet profilini doğrudan etkiler. Bu, standardizasyonun değil, doğanın değişkenliğinin bir kutlamasıdır.

Bu peynir, coğrafi işaret tescili alarak koruma altına alınmış olsa da, üretimindeki devasa meşakkat, sabır gerektirmesi ve genç kuşakların köylerden kente göç etmesi gibi nedenlerle her geçen gün daha da nadirleşen bir hazine konumundadır. Obruk peynirini tatmak; sadece doyurucu bir gıda tüketmek değil, aynı zamanda Anadolu’nun yeraltında sakladığı binlerce yıllık bir kültürel belleği, göçebe yaşam tarzını ve hayvancılık geleneğini damakta hissetmektir. Her diliminde toprağın, suyun, emeğin ve zamanın kusursuz bir sentezi yatar.


Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

Karaman Obruk peyniri (Divle) nerede üretilir?
Özellikle Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Üçharman (eski adıyla Divle) köyü ve çevresindeki komşu köylerde üretilir. Olgunlaşma süreci tamamen bu bölgedeki doğal mağaralarda (obruklarda) gerçekleşir.

Obruk peyniri mağarada ne kadar süre bekletilir?
İlkbahar aylarının sonunda (Mayıs-Haziran dönemi) özenle mağaraya indirilen peynirler, genellikle 4 ila 6 ay arasında mağarada bekletilir ve sonbahar aylarında, en sık Ekim ayında obruktan çıkarılır.

Peynirin dışı neden kırmızı renktedir?
Tulumun (derinin) dış yüzeyi, obruk mağarasına özgü endemik bir bakteri ve küf florası tarafından kaplanır. Bu biyolojik flora, aylar süren olgunlaşma sürecinde derinin rengini beyazdan maviye, ardından da meşhur kiremit kırmızısına dönüştürür. Dışarıdaki kırmızı renk, içerideki peynirin olgunlaştığının en net göstergesidir ve kimyasal bir müdahale içermez.

Hangi sütten yapılır?
Geleneksel ve damak çatlatan en makbul olanı tamamen koyun (özellikle bölgeye uyum sağlamış Akkaraman cinsi) veya kıl keçisi sütünden yapılmasıdır. Genellikle de bu iki sütün belirli oranlarda karıştırılmasıyla en zengin aroma elde edilir.

Tamamını Oku