Haberler
Sinema Tarihinin Unutulmaz Yemek Sahneleri
Vittles’in sinema sayısından ilhamla, Babette’den Ratatouille’a, Ceylan’dan Yeşilçam’a yemeğin anlatıdaki görünmez dili.
Yemek sahneleri, sinema tarihinde hep “estetik” olmak zorunda değildi. Babette’nin zoraki şöleninde, Tampopo’nun ramendeki tutkuda, Ratatouille’ın bir farenin aşçılık rüyasında, yemek bazen sınıfsal bir hesaplaşmadır, bazen göçmen kimliğinin sessiz itirafı, bazen de bir baba-kız arasındaki onarılamaz mesafenin tek ortak dili. İngiliz bülteni Vittles, son sayılarından birinde sinema tarihinin en güçlü yemek sahnelerini mercek altına alırken, aslında yemek ile anlatının ne kadar iç içe geçtiğini bir kez daha hatırlattı: Tabaktaki şey sadece yemek değildir; tıpkı bir filmin kendisi gibi, bir karakterin en derte, en sevinçli ya da en savunmasız anında masaya koyduğu şeydir. Bu yazıda, küresel sinema ile Türk sinemasından örnekler üzerinden yemeğin anlatıdaki görünmez dilini çözümlemeye çalışacağız.
Bu konu, Türkiye’de hâlâ yeterince konuşulmuyor. Nuri Bilge Ceylan’ın uzun, neredeyse rahatsız edici yemek sahneleri, Yılmaz Güney’in bir çorba kâsesinin ardına sakladığı sınıfsal öfke, Yeşilçam’ın “sevgilisine el açması için yemek pişiren erkek” arketipi, Çağan Irmak’ın aile sofralarının hüzünlü masumiyeti… Hepsi, yemek kültürünün Türk sinemasındaki görünmez ama kritik rolüne işaret ediyor. Vittles’in açtığı pencereden baktığımızda, yemeğin evrensel bir anlatı dili olduğunu, ama her sinema geleneğinin bu dili farklı telaffuz ettiğini görüyoruz.
Babette’s Feast: Yemek, Sanat mı Yoksa Tören mi?
1987 yapımı Gabriel Axel filmi Babette’s Feast, Danimarka’nın soğuk bir kıyı köyünde geçer. Babette, Paris Komünü’nün ardından bu köye sığınan bir Fransız aşçıdır. On iki yıl boyunca, kendi mutfağını hiç açmadan, sıkı bir Protestan topluluğuna “balık pudingi” gibi yalınkat yemekler yapar. Bir gün, piyango ona on bin frank kazandırır ve tek bir dileği vardır: köylülere gerçek bir Fransız ziyafeti hazırlamak. Truffle’lu bıldırcın, kerevizin içinde kaplumbağa çorbası, Cailles en Sarcophage… Her tabak, bir sanat eseri gibi masaya iner; ama köyün yaşlıları, bu ziyafetin “günah” olduğunu düşünerek yemeğe neredeyse gözleri kapalı otururlar. Sonunda komşulardan birinin ağzından dökülen şu cümle, filmin belki de en güçlü sahnesidir: “Bir melek yemek yapıyor olmalı.”
Babette’nin ziyafeti, sinema tarihinde yemeğin en saf sanat formuna dönüştüğü andır. Ama film, aynı zamanda sınıfsal bir okuma da sunar: on iki yıl boyunca köylülere yaptığı “kutsal” yemekler, aslında onun sanatını bastırmasıdır; ziyafet ise bastırılmış bir kimliğin patlamasıdır. Babette, parasının tamamını bu ziyafete yatırır ve yemeği bittiğinde elinde hiçbir şey kalmaz. Bu fedakârlık, sanatın özüdür: sanatçı, son kuruşunu eserine verir. Vittles’in altını çizdiği nokta da budur: “Babette’nin ziyafeti sadece bir yemek değildir; bir sanatçının hayatını eserine adamasının en saf halidir.”
Big Night: Göçmen Kimliğinin Tabağı
Stanley Tucci ve Campbell Scott’un 1996’da çektiği Big Night, New Jersey’deki küçük bir İtalyan restoranında iki kardeşin hikâyesini anlatır. Primo, mutfakta bir sanatçıdır; müşteriye değil, kendi vicdanına hesap veren bir aşçıdır. İkinci kardeş Secondo ise işi ayakta tutmak için pazarlık yapan, güler yüzlü bir işletmecidir. Filmin doruk noktası, tek bir gecede hazırlanan “timballo” adlı devasa bir lazanyadır. İçinde on altı yumurta, parmesan, mozzarella ve saatlerce kaynatılmış et suyu vardır. Bu tabak, müşterilerin beklediği şey değildir; Primo’nun “Bu, benim sanatım” dediği şeydir.
Film, İtalyan-Amerikan göçmenliğinin özünü tek bir ziyafete sıkıştırır: ev yemeği mi yoksa restoran yemeği mi olunacağı, kimliğin korunması mı yoksa eritilmesi mi gerektiği, sanat mı yoksa ticaret mi yapılacağı soruları, masanın etrafında döner. Timballo’nun kesildiği sahne, sinema tarihinin en uzun, en sessiz yemek sahnelerinden biridir. Hiçbir kelime yoktur; sadece bıçağın hamura girmesi, parmesan’ın buharı, şeflerin yüzündeki ifade. Vittles, bu sahneyi “göçmen kimliğinin sanat yoluyla korunması” olarak okur. Primo, müşterisine boyun eğmeyi reddeder; çünkü boyun eğmek, kimliğini kaybetmektir.
Tampopo: Ramen Sinemasının Doğuşu
Juzo Itami’nin 1985 tarihli filmi Tampopo, sinema tarihinde “noodle western” olarak anılır. Bir Japon ramen dükkânının sahibesi Tampopo, bir kamyon şoförü ve bir yaşlı gurme tarafından desteklenir; amacı, en iyi ramen’i yapmaktır. Film, Itami’nin kendi deyimiyle “bir ramen’in etrafında dönen birçok küçük hikâye”den oluşur. Bir yandan ana anlatı ilerlerken, bir yandan da yan sahneler: yaşlı bir adamın son kez sevdiği kadınla yediği spaghetti, fast food yiyen bir yöneticinin çocukluk anılarına dönüşü, bir anneannenin torununa öğrettiği çorba ritüeli… Yemek, bu filmde bir anlatı aracı değil, anlatının kendisidir.
Film, Vittles’in de vurguladığı gibi, “yemek sahnesinin kendisinin film olabileceğini kanıtlar.” Tampopo’da kamera, çorbayı, buhardan yükselen kıvılcımları, çubukların noodles’a temasını adeta duyusal bir deneyim olarak aktarır. Bu yaklaşım, sonraki on yıllarda yemek sinemasının temelini atmıştır; bugün hâlâ çekilen yemek odaklı filmler ve diziler, doğrudan Itami’nin açtığı yoldan geçer.
Ratatouille: Mutfak Demokratikleşmesinin Simgesi
Pixar’ın 2007 yapımı animasyon filmi Ratatouille, bir farenin, Paris’in en seçkin restoranlarından birinde gizlice aşçı olmasını anlatır. Remy, yemek yapmanın “herkes için” mümkün olduğunu savunur; filmin ünlü eleştirmeni Anton Ego’ya söylediği şu cümle, gastronomik sınıfsallığın en güçlü eleştirisidir: “Herkes mutfakta olabilir. Herkes yemek yapabilir. Önemli olan iyi yemektir; onu yapanın kim olduğu değil.”
Film, aynı zamanda sınıfsal bir yükselme hikâyesidir: küçük bir fare, Gusteau’nun şık restoranında yerini alır; ama buradaki gerilim, usta-çırak ilişkisinden çok, “iyi yemek” kavramının sınıfsal aidiyetten bağımsız olup olmadığıdır. Filmin sonundaki Ratatouille sahnesi — yanişi sebze yemeğinin, sıradan malzemelerin bir araya gelerek büyük lezzet yaratmasının tasviri — Vittles’e göre, “modern mutfağın demokratikleşmesinin en güçlü metaforudur.” Yemek, burada sanat değil, herkesin katılabileceği bir dildir.
Eat Drink Man Woman: Aile Sofrasının Sessiz Çığlığı
Ang Lee’nin 1994 yapımı filmi Eat Drink Man Woman, Tayvanlı üç kız kardeşin ve yaşlı babaları bir şefin hikâyesini anlatır. Baba, her pazar büyük bir aile yemeği hazırlar; ama kızlarından hiçbiri sofraya tam olarak oturmaz. Yemek, bu filmde iletişimsizliğin metaforudur; baba, kelimelerle söyleyemediklerini tabağa döker. Film, Vittles’in sıkça atıfta bulunduğu bir sahneyle doruk noktasına ulaşır: baba, geleneksel Çin yemeklerini hazırlarken elleri titrer; ama yemek hazır olduğunda kızlarıyla arasındaki duvar da çözülmeye başlar. Yemek, burada bir ritüel, bir uzlaşı, hatta bir vedadır.
Bu sahne, özellikle Türk sineması için de anlamlıdır. Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerindeki uzun yemek sahneleri, aynı iletişimsizliği taşır. Kasaba‘da baba-oğul arasındaki mesafe, sofradaki bir tabak çorbayla ölçülür; Uzak‘ta fotoğrafçı ile yeğeni arasındaki uçurum, birbirlerinin tabağına bakışlarıyla açığa çıkar. Lee’nin filmi, Türk sinemasının daima yakınında durduğu ama tam olarak isimlendiremediği bir duyguyu isimlendirir: yemek, söz söyleyemeyenlerin dilidir.
Türk Sineması: Yemeğin Görünmez Dili
Türk sinemasında yemek, henüz yeterince çalışılmamış bir anlatı katmanıdır. Ama geriye dönüp bakıldığında, her büyük yönetmenin yemeğe özel bir yer ayırdığı görülür.
Nuri Bilge Ceylan belki de en açık örnektir. Kasaba‘da (1997) çocukların annelerinin yaptığı yemeği iştahsızca yemesi, Uzak‘ta (2002) fotoğrafçının yalnız akşam yemeği, Bir Zamanlar Anadolu’da‘da (2011) gece yarısı yenilen basit bir çorba, Ahlat Ağacı‘nda (2018) genç bir öğretmenin evinde pişen bir tencere yemek — her biri, karakterlerin iç dünyasını dışa vuran uzun, neredeyse belgeselvari sahnelerdir. Ceylan’da yemek, bir “olay” değil, bir durma noktasıdır; zamanın yavaşladığı, karakterin kendisiyle yüzleştiği andır.
Yılmaz Güney‘in filmleri ise yemeği sınıfsal bir silah olarak kullanır. Çirkin Kral‘da Kemal’in hapishanede içtiği bir çorba, özgürlüğe duyulan özlemin simgesidir. Sürü‘nde (1978) ağanın sofrası ile köylünün kuru ekmeği arasındaki uçurum, filmin sınıfsal eleştirisinin özünü oluşturur. Güney’de yemek, sömürünün en görünür halidir; tabak, sınıfın kendisidir.
Yeşilçam‘da yemek, daha melodramatik bir dil taşır. Türkan Şoray ya da Filiz Akın’ın sahnelerinde, sevgilisine “el açan” erkeğin yemek pişirmesi, romantizmin değil fedakârlığın göstergesidir. Selvi Boylum Al Yazmalım‘da (1977) Berfo’nun evine gelen konuk için hazırladığı kuru fasulye, Anadolu kadınının sessiz ev sahipliğinin simgesidir. Yeşilçam’da yemek, kültürel bir ahlakın taşıyıcısıdır: yemeği iyi yapan kadın, evi de iyi yönetir.
Çağan Irmak‘ın filmlerinde ise yemek, ailenin kırılgan birliğini temsil eder. Babam ve Oğlum‘da (2005) babaanne ile torun arasındaki ilk sıcak temas, birlikte yenen bir kahvaltı sofrasında gerçekleşir. Ulak‘ta (2008) Anadolu köyündeki bir düğün yemeği, topluluğun ortak hafızasıdır. Irmak’ta yemek sahneleri, çoğu zaman kayıp ve kavuşma anlarının etrafına kuruludur; “birlikte yemek yemek”, “birlikte aile olmak” demektir.
Jiro Dreams of Sushi: Zanaatın Dini
David Gelb’in 2011 belgeseli Jiro Dreams of Sushi, Tokyo’daki Sukiyabashi Jiro isimli üç yıldızlı Michelin restoranının 85 yaşındaki şefi Jiro Ono’yu anlatır. Film, yemekten çok zanaatın kendisini konu alır. Jiro’nun oğlunun dediği gibi: “Babamın hayatı, tek bir şeyi mükemmelleştirmeye adanmış.” Film, sushi’nin hazırlanışını adeta dini bir ritüel gibi tasvir eder; pirincin ısısı, balığın bekletilme süresi, müşteriyle göz teması… Hepsi bir disiplinin parçasıdır.
Vittles, bu belgeseli “zanaatın modern din” olarak okur. Jiro, yemek yaparken dua eder gibi yoğunlaşır; bu ritüel, Fast Food çağına karşı bir cevaptır. Chef (2014) filmindeki Jon Favreau’nun sokaklarda sandviç sattığı sahneler de aynı geleneğin bir parçasıdır: yemek, özgürlüğün ve yaratıcılığın yeniden kazanılmasıdır.
Sonuç: Tabağı Ciddiye Almak
Vittles’in sinema sayısı, aslında yemek yazınına yapılan önemli bir katkıdır: filmlerdeki yemek sahneleri, çoğu zaman “dekor” olarak görülür, ama aslında anlatının omurgasını taşır. Bir aşçının ellerinin titremesi, bir müşterinin tabağı itmesi, bir babanın sessizce çorba içmesi — bunlar, karakterin iç dünyasını bir cümleden daha iyi anlatır. Türk sineması da bu dilin farkında ama henüz adını koyamamış durumda. Ceylan’ın uzun sahneleri, Güney’in sınıfsal metaforları, Yeşilçam’ın melodramik sofraları ve Irmak’ın aile yemekleri, bir bütün olarak bakıldığında Türkiye’nin yemekle kurduğu karmaşık ilişkinin haritasıdır. Bu haritayı çıkarmak, yemek yazınının önümüzdeki yıllarda en önemli işlerinden biri olmaya aday.
Sıkça Sorulan Sorular
Vittles neden yemek sahnelerini bu kadar önemsiyor?
Vittles, yemeği sadece bir lezzet meselesi olarak değil, bir kültürel ve politik metin olarak okur. Bültenin editörleri, sinema tarihinde yemek sahnelerinin sınıfsal gerilim, göçmen kimliği, aile yapısı ve hatta şiddet gibi temaları taşıdığını savunur. Bu yaklaşım, yemeğin estetik bir detay değil, anlatının kendisi olduğunu kabul eder.
Babette’s Feast neden bu kadar özel bir film?
1987 yapımı bu Danimarka filmi, bir yemek sahnesinin tüm bir filmi taşıyabileceğini kanıtlar. Babette’nin hazırladığı Fransız ziyafeti, on iki yıl boyunca bastırdığı sanatının patlamasıdır. Film, Oscar kazanmıştır ve yemek sinemasının dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir.
Türk sinemasında yemek neden daha az konuşuluyor?
Türk sinemasında yemek, çoğu zaman “arka plan”da kalır. Ama Nuri Bilge Ceylan’ın uzun sahneleri, Yılmaz Güney’in sınıfsal metaforları ve Çağan Irmak’ın aile sofraları, aslında yemeğin güçlü bir anlatı aracı olduğunu gösterir. Bu katman, henüz akademik olarak yeterince çalışılmamıştır ama yemek yazını için zengin bir alan sunar.
Ratatouille’daki “herkes aşçı olabilir” mesajı ne anlama geliyor?
2007 Pixar filmi, iyi yemeğin sınıfsal bir ayrıcalık olmadığını savunur. Bir farenin Paris’in en seçkin restoranında aşçı olması, gastronominin demokratikleşmesinin simgesidir. Film, Vittles’e göre “mutfağın herkes için olduğunu” hatırlatan nadir animasyonlardan biridir.
Yemek sahneleri filmleri nasıl güçlendiriyor?
Bir yemek sahnesi, karakterin duygularını, sınıfsal konumunu ve kültürel aidiyetini tek bir karede açığa çıkarabilir. Sessiz bir çorba içme, kelimelerden daha etkili olabilir; bıçağın bir lazanyaya girmesi, bir ilişkinin sonunu gösterebilir. Bu yüzden yemek, anlatının “görünmez dili”dir.