Z Kuşağı Yemek Yazarlığını Nasıl Yeniden Şekillendiriyor?
Vittles gibi bağımsız platformların öncülüğünde, Z Kuşağı yemek yazarlığını elitist restoran eleştirilerinden kurtarıp sınıf, kültür ve politika eksenli yeni bir forma dönüştürüyor.
Geleneksel gastronomi medyasının, beyaz masa örtülü restoranları ve Michelin yıldızlı şefleri merkeze alan yapısı uzun süredir çatırdıyordu. Ancak bu değişimi asıl hızlandıran, yepyeni bir jenerasyonun sahneye çıkması oldu. Z Kuşağı, yemek yazarlığını elitist restoran eleştirilerinden kurtarıp; sınıf, kültür, politika ve kimlik eksenli yeni, cesur ve son derece hiper-yerel bir forma dönüştürüyor. Vittles gibi bağımsız platformların öncülüğünde şekillenen bu yeni dalga, tabağın içindeki yemeğin lezzetinden çok, o yemeğin o tabağa nasıl geldiğiyle ilgileniyor.
Bugün bir Z Kuşağı yazarının kaleme aldığı yemek metni, sadece bir sosun kıvamını veya bir etin pişme derecesini tartışmıyor. Göçmenlerin açtığı bir esnaf lokantasının ardındaki diaspora hikayesini, kentsel dönüşümün (gentrification) yerel mutfak kültürü üzerindeki yıkıcı etkilerini veya bir restorandaki bulaşıkçının çalışma şartlarını merkeze alıyor. Yemeğin politik olduğu fikri, bu jenerasyon için altı çizilmesi gereken bir iddia değil, varoluşsal bir gerçeklik.
Bu değişimin en net vücut bulduğu mecra ise şüphesiz Vittles gibi dijital bültenler. Geleneksel medyanın katı editoryal sınırları, kelime limitleri ve reklamveren baskıları dışında kalan bu platformlar, yemek yazarlığına eşi görülmemiş bir özgürlük alanı açtı. Ana akım dergilerde asla yer bulamayacak olan “Londra’nın kenar mahallelerindeki en iyi tavuk dönercilerin sosyo-ekonomik analizi” gibi konular, bu bağımsız bültenlerde binlerce okura ulaşıyor.
Eskiden bir gurmenin otoritesi, kaç farklı ülkede kaç tane tadım menüsü yediğiyle ölçülürdü. Ancak günümüzün yeni nesil okuru, bu tür bir otoriteyi genellikle ayrıcalıklı ve dışlayıcı buluyor. Onlar için asıl otorite, yazarın anlattığı hikayenin sahiciliği, sokağın nabzını tutabilmesi ve toplumsal meselelere olan duyarlılığında yatıyor. Z kuşağı yemek yazarları, kendilerini birer lezzet otoritesi olarak değil, kültürel gözlemciler, hikaye anlatıcıları ve hatta zaman zaman aktivistler olarak konumlandırıyor.
Bu yeni yaklaşım dili de radikal biçimde değiştirdi. Klasik gurme jargonu, ağdalı ve çoğu zaman okuru küçümseyen kelimeler, yerini çok daha doğrudan, zaman zaman alaycı (ironik), meme kültüründen beslenen ve internet argosunu çekinmeden kullanan bir dile bıraktı. TikTok, Instagram Reels ve X (eski adıyla Twitter) gibi platformların hızına ve görsel diline alışkın olan bu jenerasyon, yazılı metinlerde de aynı dinamizmi ve samimiyeti arıyor.
Ancak bu durum, Z kuşağının yemek yazarlığının yüzeysel olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, bir Substack bülteninde karşılaştığınız araştırma ve derinlik, çoğu zaman köklü yayın organlarının dosya haberlerini gölgede bırakacak kadar nitelikli olabiliyor. Sadece, bilginin sunuluş biçimi değişti. Akademik makalelerin sıkıcılığından uzak, ancak bir o kadar belgelere, röportajlara ve sağlam bir tarihsel arka plana dayanan metinler okuyoruz.
Peki, bu durum geleneksel kurumlar için ne anlama geliyor? Kurumsal medya devleri, bu bağımsız ve güçlü sesler karşısında paniğe kapılmış durumda. Birçok ana akım yayın, bu yeni dalganın temsilcilerini kendi bünyelerine katarak “gençleşmeye” çalışsa da, bağımsız mecraların sunduğu editoryal özgürlüğü veremedikleri için çoğu deneme hüsranla sonuçlanıyor. Yazarın kendi okuruyla kurduğu dolaysız ve şeffaf ilişki, dev medya şirketlerinin kurumsal kimliği içinde kayboluyor.
Sonuç olarak, Z kuşağı ve Vittles gibi platformların yemek medyasında yarattığı bu deprem, geçici bir heves değil, kalıcı bir paradigma değişimidir. Yemek yazarlığı artık sadece ne yediğimizle değil, ne olduğumuzla ve dünyayı nasıl algıladığımızla ilgili. Tabağın etrafındaki sınırlar kalktı, mutfağın kapıları sokağa, siyasete ve sivil haklara sonuna kadar açıldı. Ve bu mutfakta herkese yer var, yeter ki anlatacak sahici bir hikayeniz olsun.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Z Kuşağı yemek yazarlığı ile geleneksel gurme eleştirmenliği arasındaki temel fark nedir?
Geleneksel eleştiri daha çok yemeğin lezzetine, teknik detaylarına ve restoranın atmosferine (beyaz masa örtülü, elit mekanlara) odaklanırken, Z Kuşağı yazarları yemeğin kültürel, sosyo-ekonomik ve politik arka planına odaklanır. Onlar için yemeği kimin yaptığı ve hangi şartlarda çalıştığı en az yemeğin tadı kadar önemlidir.
Vittles gibi platformların yemek medyasındaki rolü nedir?
Vittles gibi bağımsız dijital bültenler, geleneksel medyanın “gatekeeper” (eşik bekçisi) rolünü yıkarak ana akım yayınlarda yer bulamayan hiper-yerel, işçi hakları ve göçmen mutfakları gibi konuları derinlemesine işler. Reklamveren baskısı olmaksızın tam editoryal bağımsızlık sunarlar.
Yemek yazarlığında dil nasıl bir değişim geçiriyor?
Yeni nesil yazarlar, eski ağdalı ve dışlayıcı gurme jargonunu reddederek daha samimi, doğrudan, zaman zaman ironik ve dijital internet kültüründen (meme’ler, TikTok argosu) beslenen dinamik bir dil kullanmaktadır.
Bu yeni dalga eski medya kurumlarını nasıl etkiliyor?
Kurumsal medya organları, okur ilgisini bağımsız platformlara (örneğin Substack) kaptırdığı için kriz yaşıyor. Birçok kurum Z kuşağı yazarlarını transfer etmeye çalışsa da, aynı özgür editoryal alanı sağlayamadıkları için çoğu zaman başarısız oluyorlar.
Kök Köken Toprak araştırmalarından hareketle, iklim krizine karşı en güçlü direniş kalelerimizden biri olan tohum kütüphanelerinin ve ata tohumlarının yaşamsal önemini inceliyoruz.
Modern tarım, son yarım yüzyılda benzeri görülmemiş bir üretim kapasitesine ulaştı. Ancak bu devasa makine, tek tipleşen tohumlar, aşırı kimyasal kullanımı ve doğanın döngülerini hiçe sayan bir endüstriyel hırs üzerine inşa edildi. Günümüzde ise bu sürdürülemez yapının en büyük sınavıyla karşı karşıyayız: İklim krizi. Kuraklıkların uzadığı, sel baskınlarının sıradanlaştığı ve mevsim normallerinin birer anıya dönüştüğü bu yeni çağda, standartlaştırılmış ticari tohumlar hızla çöküşe geçiyor. İşte tam bu noktada, geçmişten gelen fısıltılar geleceğimizin anahtarına dönüşüyor. Kök Köken Toprak araştırmalarının da derinlemesine incelediği gibi, ‘Tohum Kütüphaneleri’ bu amansız krize karşı elimizdeki en güçlü direniş kalelerinden biri olarak öne çıkıyor.
Tohum kütüphaneleri, adından da anlaşılacağı üzere, tohumların tıpkı kitaplar gibi ödünç alınıp verildiği, paylaşıldığı ve çoğaltıldığı topluluk odaklı yapılar. Klasik, soğuk hava depolarında genetik materyal saklayan ve genellikle araştırmacılara kapalı olan küresel tohum bankalarının aksine, tohum kütüphaneleri yaşayan, nefes alan ve doğrudan üreticinin elinde şekillenen merkezlerdir. Yerel halk, bu kütüphanelerden kendi bölgesinin iklimine, toprağına ve hastalıklarına yıllar içinde uyum sağlamış ata tohumlarını alır, eker ve hasat sonunda elde ettiği taze tohumların bir kısmını kütüphaneye geri getirir. Bu basit ama devrimci döngü, sadece biyoçeşitliliği korumakla kalmaz, aynı zamanda tohumların değişen iklim koşullarına her yıl yeniden adapte olmasını sağlar.
Kök Köken Toprak’ın kıymetli derlemelerinde sıkça vurgulanan temel meselelerden biri de Anadolu’nun bu konudaki olağanüstü mirasıdır. Binlerce yıldır sayısız medeniyete ev sahipliği yapmış bu topraklar, buğdayın atalarından olan siyeze, kavılcaya ve daha nice bitki türüne beşiklik etmiştir. Ancak ticari tohumların piyasayı domine etmesiyle birlikte, bu eşsiz genetik hazine yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Tohum kütüphaneleri, bu gidişata dur demenin en somut yoludur. Çünkü bir tohum sadece genetik bir materyal değil; aynı zamanda bir kültür, bir tarih ve bir coğrafyanın hafızasıdır.
İklim krizine adaptasyon sürecinde ata tohumlarının önemi tartışılmaz bir gerçektir. Endüstriyel hibrit tohumlar, optimum koşullar, spesifik kimyasal gübreler ve düzenli sulama gerektirir. Oysa Anadolu’nun kıraç topraklarında yüzyıllardır rüzgarla, susuzlukla ve zorlu kışlarla yoğrularak günümüze ulaşan ata tohumları, birer hayatta kalma ustasıdır. Su kaynaklarımızın hızla tükendiği ve kuraklığın kapımıza dayandığı şu günlerde, az suyla yetinebilen, hastalıklara karşı doğal direnç geliştirmiş bu bitkiler, sadece tarımsal bir tercih değil, insanlık için bir zorunluluktur. Tohum kütüphaneleri aracılığıyla bu dirençli tohumların elden ele dolaşması, köylerden şehirlere, balkon bahçelerinden devasa tarlalara kadar her yere yayılması sağlanmaktadır.
Bu hareketin bir diğer kritik boyutu ise gıda egemenliğidir. Küresel gıda tedarik zincirlerinin ne kadar kırılgan olduğunu pandemilerde, savaşlarda ve ekonomik dalgalanmalarda acı bir şekilde tecrübe ettik. Birkaç büyük küresel şirketin kontrolündeki tohum piyasası, yerel üreticiyi dışa bağımlı hale getirirken, tohum kütüphaneleri gücü tekrar toprağı işleyenin ellerine verir. Kendi tohumunu üretebilen, saklayabilen ve komşusuyla paylaşabilen bir çiftçi, krizlere karşı çok daha dirençlidir. Bu durum, sadece kırsal kalkınma için değil, şehirlerdeki gıda güvenliği için de hayati bir önem taşır.
Sonuç olarak, tohum kütüphaneleri romantik birer geçmişe dönüş projesi değil, aksine geleceği güvence altına almanın en akılcı, en bilimsel ve en toplumsal yoludur. Kök Köken Toprak’ın da altını çizdiği üzere, toprakla, köklerimizle ve birbirimizle olan bağımızı yeniden tesis etmek zorundayız. Sandıklarda unutulan, ninelerimizin keselerinde saklanan o bir avuç tohum, yarının dünyasında hepimizi doyuracak olan umudun ta kendisidir. İklim kriziyle mücadelede devasa teknolojik çözümler ararken, en mükemmel teknolojinin milyonlarca yıllık evrimin süzgecinden geçmiş bir tohumun içinde saklı olduğunu unutmamalıyız.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Tohum kütüphanesi nedir ve nasıl çalışır?
Tohum kütüphanesi, yerel ve ata tohumlarının topluluk üyeleri arasında ücretsiz olarak paylaşıldığı bir sistemdir. Kullanıcılar ekmek üzere tohumları ödünç alır, bitkiler yetiştirir ve hasat zamanı elde ettikleri yeni tohumları kütüphaneye iade ederek döngünün devam etmesini sağlarlar.
Tohum kütüphanelerinin tohum bankalarından farkı nedir?
Tohum bankaları genellikle tohumları çok uzun yıllar boyunca soğuk ve kontrollü ortamlarda, genetik materyal olarak saklamak üzere tasarlanmıştır (örn: Svalbard Küresel Tohum Deposu). Tohum kütüphaneleri ise tohumların her yıl ekilmesini, hasat edilmesini ve çevreyle sürekli etkileşim halinde kalarak evrimleşmesini hedefler.
Ata tohumları iklim krizine karşı neden daha dayanıklıdır?
Ata tohumları, yüzlerce hatta binlerce yıl boyunca bulundukları coğrafyanın zorlu koşullarına (kuraklık, aşırı sıcaklar, hastalıklar) doğal yollarla adapte olmuşlardır. Genetik çeşitlilikleri yüksek olduğu için değişken iklim şartlarına, standart laboratuvar üretimi tohumlardan çok daha kolay uyum sağlarlar.
Bireysel olarak tohum kütüphanelerine nasıl destek olabilirim?
Bölgenizdeki yerel girişimleri ve kooperatifleri araştırarak başlayabilirsiniz. Ayrıca kendi balkonunuzda veya bahçenizde yerel tohumlardan bitkiler yetiştirip, doğru tekniklerle tohumluk alarak bu kütüphanelere bağışta bulunabilirsiniz.
Günümüzde popüler kültüre ve ana akım reklamlara baktığımızda, bira tüketimi ve üretimi genellikle erkek egemen bir kültürün, hatta “bro” kültürünün bir parçası olarak resmedilir. Fabrikalarda üretim yapan devasa şirketlerden, mahalle barlarındaki tüketim alışkanlıklarına kadar biranın maskülen bir kimlikle özdeşleştirilmesi oldukça yenidir. Gastronomi çevrelerinde ve sempozyumlarda sıkça tartışılan tarihsel gerçeklik ise tamamen farklıdır: Binlerce yıl boyunca, içecek üretimi ve özellikle biracılık, tartışmasız bir şekilde kadınların hakimiyetindeydi. Peki, insanlık tarihinin en eski içkilerinden biri olan bira, nasıl oldu da kadınların ellerinden, evlerin mutfaklarından alınıp erkek egemen dev bir endüstriye dönüştü?
Ninkasi’den Orta Çağ Avrupası’na Kadın Bira Üreticileri
Biranın tarihi, yazının tarihi kadar eskidir ve Antik Mezopotamya’ya kadar uzanır. Sümerlerde bira o kadar önemliydi ki, Ninkasi adında bir bira tanrıçası vardı. İlk yazılı bira tarifi de Ninkasi’ye yazılan bir ilahidir. Antik Mısır’da ve daha sonra Avrupa’da bira üretimi, yemek yapmak veya ekmek pişirmek gibi ev işlerinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilirdi. Suyu kaynatıp mayalayarak güvenli bir içecek elde etme işlemi, evdeki kadınların sorumluluğundaydı.
Orta Çağ İngiltere’sinde bu kadınlara “Alewife” veya “Brewster” denirdi. Birçok kadın, kendi evinin ihtiyacından fazla bira üretir ve bunu komşularına, yolculara satarak aile bütçesine önemli bir katkı sağlardı. Bu kadınlar, genellikle evlerinin önüne veya pazar yerlerine çıkarak kendi ürettikleri ale (şerbetçiotu katılmamış erken dönem birası) satarlardı. Alewife’lar, topluluk içinde saygın ve ekonomik olarak bağımsız veya en azından kendi ayakları üzerinde durabilen kadınlardı. Evlerinin dışına asılan çalı süpürgeleri (ale wand), taze biranın hazır olduğunu gösteren geleneksel bir tabelaydı.
Şerbetçiotu, Ticarileşme ve Loncaların Yükselişi
Biranın kadınların elinden çıkıp erkek egemen bir sektöre dönüşmesinin arkasında yatan en büyük kırılma noktası, üretim biçiminin ticarileşmesidir. 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da şerbetçiotunun bira yapımında kullanılmaya başlanması, oyunun kurallarını değiştirdi. Şerbetçiotu, biranın bozulmasını geciktiriyor, daha uzun süre dayanmasını ve uzak mesafelere taşınmasını sağlıyordu. Bu durum, yerel, küçük ölçekli üretimin ötesine geçip büyük çaplı ticareti mümkün kıldı.
Artık bira, dev kazanlarda, daha büyük sermayelerle üretilen ve ihraç edilen ticari bir meta haline gelmişti. Bu aşamada erkekler sektöre girmeye başladı. Loncalar kuruldu ve bu loncaların katı kuralları, kadınların üye olmasını veya ticari anlamda büyük işletmeler kurmasını engelledi. Sermayeye ve ticari ağlara erişimi olmayan kadınlar, yeni kurulan endüstriyel pazardan dışlanarak ev tipi üretime hapsoldu.
Cadı Avı ve Sivri Şapkaların Karanlık Sırrı
Daha da çarpıcı olanı, kadın bira üreticilerinin pazar payından tamamen tasfiye edilmesi sürecinde yaşanan kültürel ve toplumsal baskıdır. Tarihçilerin bir kısmı, günümüzdeki “cadı” ikonografisinin doğrudan alewife’larla bağlantılı olduğunu savunur. Pazar yerinde kalabalıkta fark edilmek için uzun, sivri uçlu şapkalar takan; tahıl ambarlarını farelerden korumak için kediler besleyen; biralarının hazır olduğunu göstermek için kapılarına süpürge asan ve devasa kazanlarda köpüren sıvılar kaynatan bu kadınlar, güçlü rakiplerini rahatsız etmeye başlamıştı. Kadınların ekonomik bağımsızlığından korkan otorite, bu imgeleri karanlık büyülerle ve cadılıkla ilişkilendirerek karalama kampanyaları başlattı. Cadı avları döneminde birçok brewster suçlandı ve sektör erkeklerin mutlak tekeline geçti. Günümüzde ise zanaat biracılığının (craft beer) yükselişiyle kadınlar, asırlar sonra hakları olan bu mirasın başına yeniden geçmeye başladılar.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Alewife veya Brewster ne anlama gelir?
Orta Çağ’da bira üreten ve satan kadınlara verilen isimdir. Bira yapımı o dönemde ev işlerinin doğal bir uzantısı olarak kadınların göreviydi.
Cadı imgesi ile biracı kadınlar arasında nasıl bir bağ vardır?
Sivri şapka, kedi, kaynayan kazan ve süpürge gibi günümüz cadı imgelerinin, Orta Çağ’da pazarlarda bira satan ve tahıllarını koruyan alewife’ların kullandığı pratik nesne ve sembollerden türetilerek şeytanlaştırıldığı düşünülmektedir.
Ninkasi kimdir?
Antik Mezopotamya mitolojisinde Sümerlerin bira ve alkol tanrıçasıdır; tarihin bilinen ilk bira tarifi ona yazılan bir ilahi içinde yer alır.
Tren yolculuğu, her zaman sadece bir yerden bir yere ulaşmaktan çok daha fazlası olmuştur. Camdan akıp giden manzaraları izlerken, ritmik ray sesleri eşliğinde yapılan yolculuklar, edebiyata, sinemaya ve elbette gastronomiye ilham vermiştir. Ulaşım tarihine baktığımızda, trenlerin hızlanması ve gelişmesiyle birlikte vagonda yemek kültürünün de dramatik bir dönüşüm geçirdiğini görüyoruz. Küresel gastronomi yayınlarının ve tarihçilerin sıkça incelediği bu konu, hareket halindeki bir restoranda yemek yemenin sosyal ve kültürel boyutlarını gözler önüne seriyor. Vagon gastronomisinin tarihsel yolculuğu, lüksün zirvesinden pratikliğin sınırlarına, oradan da günümüzün modern mutfak anlayışına uzanan büyüleyici bir serüvendir.
Orient Express ve Vagon Gastronomisinin Altın Çağı
Vagon gastronomisi denildiğinde akla gelen ilk efsane şüphesiz Orient Express’tir (Doğu Ekspresi). 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’yı baştan başa geçen bu ikonik tren, sadece ulaşım sağlamıyor, aynı zamanda tekerlekler üzerinde hareket eden beş yıldızlı bir otel ve restoran deneyimi sunuyordu. Compagnie Internationale des Wagons-Lits tarafından işletilen bu trenlerdeki restoran vagonları (wagon-restaurant), dönemin en üst düzey mutfak standartlarına sahipti. Minik ve sarsıntılı mutfaklarda şefler; taze istiridyeler, trüf mantarlı bıldırcınlar, şampanya soslu kalkan balıkları ve kusursuz et yemekleri hazırlıyordu.
Yolcular, kristal kadehler, gümüş çatal bıçak takımları ve kolalı beyaz masa örtüleri eşliğinde, smokin ve tuvaletleriyle akşam yemeklerine katılırlardı. Menüler, trenin geçtiği ülkelerin yerel ve taze malzemeleriyle şekillenirdi. Paris’ten yola çıkan bir tren, sınırları geçtikçe mutfağına Viyana’nın taze ekmeklerini veya Balkanların etlerini dahil edebiliyordu. Bu dönem, seyahat etmenin başlı başına bir lüks ve kutlama olduğu, yemeğin ise bu ritüelin merkezinde yer aldığı bir çağdı.
Düşüş: Hızlı Tüketim ve Mikrodalga Dönemi
İkinci Dünya Savaşı sonrası, havacılık sektörünün yükselişi ve otomobil kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte tren yolculukları altın çağını geride bıraktı. Yolcuların daha hızlı ve ucuz ulaşım arayışı, tren şirketlerini maliyetleri kısmaya yöneltti. Lüks restoran vagonlarının yerini yavaş yavaş kafeterya tarzı vagonlar ve ısıtılarak servis edilen hazır yemekler aldı. Beyaz masa örtüleri ve gümüş takımlar kaybolurken, plastik tepsiler ve mikrodalga fırında ısıtılmış standart menüler dönemi başladı. Bu dönemde vagon gastronomisi, bir deneyim olmaktan çıkıp sadece karın doyurmaya yönelik bir hizmete dönüştü.
Modern Hızlı Trenler ve Mutfakta Rönesans
Ancak günümüzde vagon gastronomisi, farklı bir formda yeniden yükselişe geçti. Bunun en güzel örneklerinden biri Japonya’nın efsanevi hızlı trenleri Shinkansen’lerdeki “Ekiben” (istasyon bentosu) kültürüdür. Her istasyonun kendine özgü, o bölgenin yerel malzemeleriyle hazırlanan kutu yemekleri, tren yolculuğunun en önemli ve lezzetli parçası haline gelmiştir. Soğuk tüketilmek üzere tasarlanan bu estetik şaheserler, modern hızlı tren gastronomisinin en rafine halidir.
Avrupa’da ise Eurostar gibi yüksek hızlı trenler, Michelin yıldızlı şeflerle işbirlikleri yaparak business class yolcularına gurme menüler sunmaya başladı. Aynı zamanda Belmond gibi lüks turizm şirketleri, klasik Orient Express deneyimini restore edilmiş vagonlarda yaşatmaya devam ederek, nostalji ve yüksek gastronomiyi bir araya getiriyor. Sonuç olarak, ister Japonya’da saatte 300 km hızla giderken yenen yöresel bir ekiben olsun, ister restore edilmiş tarihi bir vagonda yudumlanan yıllanmış bir şarap olsun; vagon gastronomisi, seyahat ve yemek tutkunlarını büyülemeye devam ediyor.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Ekiben nedir?
Ekiben, Japonya’da tren istasyonlarında satılan ve genellikle tren yolculuğu sırasında tüketilen geleneksel kutu yemekleridir (bento). Her bölgenin kendi yerel lezzetlerini barındırır.
Orient Express’te yemekler nasıl pişiriliyordu?
Orijinal Orient Express seferlerinde, trenin özel mutfak vagonunda çalışan yetenekli şefler, dar alanlara ve sarsıntıya rağmen kömür sobaları üzerinde dönemin en lüks yemeklerini sıfırdan hazırlıyordu.
Günümüzde lüks tren restoran deneyimi yaşanabilir mi?
Evet, Belmond gibi şirketlerin işlettiği Venice Simplon-Orient-Express gibi nostaljik ve lüks tren seferlerinde 1920’lerin ihtişamlı restoran vagonu deneyimi tarihi aslına uygun şekilde hala yaşatılmaktadır.