Connect with us

Haberler

Lizbon Tepelerinde Çan Çalınca Tezgahları Dolduran Tarçınlı Pastel de Nata

19. yüzyılda Jerónimos Manastırı’nın cübbeleri kolalamak için kullandığı yumurta aklarından arta kalan sarıları değerlendiren keşişler, Lizbon sokaklarına dünyanın en çıtır tartını miras bıraktı.

Azulejo Çinileri Önünde Fırından Yeni Çıkmış Sıcak Pastel de Nata

Atlas Okyanusu’ndan yükselen serin tuzlu sis Lizbon’un yedi tepesini sararken, Belém rıhtımından kentin taş sokaklarına doğru yayılan karamelize şeker, yanık krema ve tarçın kokusu Portekiz’in en tatlı alarmıdır. Günün belirli saatlerinde tarihi fırının pirinç çanı çaldığında, tezgâha henüz fırından çıkmış yüzlerce sıcak tart tepsisi iner: Pastel de Nata (veya doğduğu yerin adıyla Pastel de Belém). İncecik, jilet gibi yüzlerce katmandan oluşan tuzlu milföy çanağının içinde göbek atan o yoğun yumurtalı krema, üzerindeki koyu karamel lekeleriyle birlikte yalnızca bir hamur işi değil; manastır duvarları ardında doğup sokağın zaferine dönüşen devasa bir mutfak efsanesidir.

Manastır Çamaşırhanesinden Kalan Yumurta Sarıları

Pastel de Nata’nın doğuşu, 18. ve 19. yüzyıl Katolik manastırlarının gündelik yaşam alışkanlıklarıyla doğrudan bağlantılıdır. Lizbon’un Tejo Nehri kıyısındaki görkemli Jerónimos Manastırı’nda yaşayan keşişler ve rahibeler, dini cübbeleri, yakalıkları ve ayin örtülerini jilet gibi sertleştirmek (kolalamak) için tonlarca yumurtanın beyazını kullanırlardı. Ayrıca manastır mahzenlerinde üretilen kaliteli şarapların tortularını çökertmek (durultma işlemi) için de sadece yumurta akından faydalanılırdı.

Bu devasa tüketim sonucunda mutfakta her gün binlerce yumurtanın sarısı atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı. İsrafı günah sayan manastır aşçıları, bu sarıları değerlendirmek için yoğun şeker şerbeti, süt, un ve limon kabuğuyla zenginleştirilmiş koyu bir muhallebi formülü geliştirdiler. 1820 Liberal Devrimi’yle birlikte ülkedeki tüm manastırların kapatılması ve keşişlerin sürülmesi üzerine, işsiz kalan bir manastır fırıncısı bu gizli reçeteyi yakındaki bir şeker rafinerisinin sahiplerine sattı ve 1837 yılında bugünkü tarihi Belém fırını kapılarını halka açtı.

Kat Kat Milföy Hamuru ve Yoğun Yumurtalı Kremasıyla Pastel de Nata

Dört Yüz Derecelik Şok Fırınlama ve Karamel Yanığı

Pastel de Nata’yı sıradan bir kremalı tarttan ayıran en kritik teknik, fırınlama sıcaklığıdır. Bu tatlı standart ev fırınlarında pişirilemez; tabanı ve tavanı 400 ila 450 dereceye kadar ısıtılan özel taş tabanlı fırınlarda yalnızca 8 ila 10 dakika gibi son derece kısa bir sürede pişirilir. Bu aşırı yüksek ısı, hamurun içindeki tereyağı katmanlarını anında buharlaştırarak milföyün çıtır çıtır, kırılgan ve hafif tuzlu bir kabuk bağlamasını sağlar.

Aynı anda muhallebinin üst yüzeyindeki şekerler hızla karamelize olarak o karakteristik siyahımsı yanık lekelerini (brûlée etkisi) oluşturur. Isı içeriye tam olarak nüfuz etmeden tart fırından çekildiği için, kabuk taş gibi çıtır kalırken içteki krema akışkan, ipeksi ve pürüzsüz dokusunu korur. Tezgâhtan sıcak sıcak alınan tartın üzerine madeni bir tuzluktan bolca serpilen acımtırak tarçın tozu ve pudra şekeri, kremanın yoğun tatlılığını damağı ferahlatan bir zıtlıkla dengeler.

Bica Eşliğinde Ayaküstü Lizbon Ritüeli

Portekizliler için pastel de nata bir lüks tüketim değil; sabah işe giderken ya da öğleden sonra küçük bir mola verirken mermer tezgâha yaslanıp tek bir lokmada tüketilen gündelik bir yaşam refleksidir. Yanında mutlaka ‘bica’ adı verilen sert, kremamsı bir fincan koyu Lizbon espressosu içilir. Kahvenin acı ve kavruk gövdesi, tartın tereyağlı ve yumurtalı dolgunluğunu temizler.

Bugün dünyanın dört bir yanına yayılan bu küçük sarı kase, geçmişin israf edilmeyen manastır malzemelerinin yüksek ısı ve el maharetiyle nasıl küresel bir ikona dönüştüğünün en somut örneğidir.

Lizbon Çinilerinin Gölgesinde Asırlık Bir Zanaat Hafızası

Belém sokaklarında pastel de nata tepsilerinin fırından çıkışı, Lizbon kent kültürünün en canlı anlarından biridir. Mavi beyaz azulejo çinileriyle kaplı tarihi dükkanın önünde uzayan kuyruklar, turistlerden yerel halka kadar herkesi aynı sıcak tatlı ritminde buluşturur. Hamurun kat kat açılmasından muhallebinin bakır tencerelerde ağır ağır karıştırılmasına kadar her aşama, kuşaktan kuşağa aktarılan bir el ustalığına dayanır.

Fırının taş tabanından yükselen kuru sıcaklık, kremanın üzerindeki şeker tanelerini hızla eriterek o meşhur yanık hareleri oluşturur. Bu yanık tonlar tatlıya acılık vermez; aksine karamelin derin aromasıyla yumurtanın zenginliğini birbirine bağlar. Yanında içilen sıcak kahvenin buharı eşliğinde tüketilen çıtır bir tart, Portekiz’in deniz aşırı ticaret yollarından getirdiği baharatların ve manastır kilerinin yarattığı en büyük gastronomi mirasıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

Pastel de Nata ile Pastel de Belém arasındaki fark nedir?

Reçete temelde aynıdır; ancak ‘Pastel de Belém’ adı yalnızca Lizbon’un Belém semtindeki 1837’den beri açık olan orijinal tarihi fırının ürettiği tartlar için tescillidir, diğer tüm yerlerde üretilenler genel olarak ‘Pastel de Nata’ adını alır.

Tartın üzerindeki siyah yanık lekeleri kusur mudur?

Kesinlikle hayır; tartın 400 derecenin üzerindeki fırında hızla pişmesi sonucu krema şekerinin karamelize olmasıyla oluşur ve tatlıya kendine has isli bir derinlik katar.

Pastel de nata nasıl servis edilmelidir?

Fırından yeni çıkmış ılık hali makbuldür; yemeden hemen önce üzerine toz tarçın ve arzuya göre pudra şekeri serpilerek sert bir espresso (bica) ile tüketilir.

Hamurun çıtırlığının sırrı nedir?

Hamurun özel yöntemle kat kat yağlanması ve aşırı yüksek fırın ısısında tereyağının suyu anında buharlaştırarak hamuru kabartmasıdır.

Tamamını Oku

Haberler

Urla Çıkarması Barselona Sinemalarında Akdeniz Sofrasını Buluşturuyor

2025’te Urla’da başlayan Uluslararası Gastronomi Film Festivali, 10 Aralık 2026’da Barselona Poble Espanyol’da Türkiye ve İspanya’nın ortak mutfak hafızasını beyaz perdeye taşıyor.

Poble Espanyol Tiyatrosunda Beyaz Perdeye Yansıyan Akdeniz Mutfak Belgeseli

Yemek kültürünü yalnızca damakta kalan anlık bir tat olmaktan çıkarıp insan hikâyeleri, üretim mücadeleleri ve coğrafi aidiyetle buluşturan sinema dili, bu kez Akdeniz’in iki ucunu aynı salonda bir araya getirmeye hazırlanıyor. İlk adımı 2025 yılında İzmir’in gastronomi vahası Urla’da atılan Uluslararası Gastronomi Film Festivali, sınırlarını aşarak İspanya’ya uzanıyor. 10 Aralık 2026 Perşembe günü Barselona’nın simge sanat merkezlerinden Poble Espanyol bünyesindeki Teatro Lasala’da düzenlenecek özel buluşma, ‘Akdeniz’in Ortak Hafızası’ temasıyla Türkiye ve İspanya’nın bin yıllık sofra bağlarını beyaz perdeye yansıtacak.

Zeytin Ağacından Beyaz Perdeye Uzanan Kardeşlik

Türkiye ve İspanya, Akdeniz çanağının farklı kıyılarında konumlanmalarına rağmen binlerce yıldır aynı toprak, rüzgar ve güneş döngüsünden beslenir. Ege kıyılarından Katalonya ovalarına kadar uzanan bu coğrafyada sofranın omurgasını sızma zeytinyağı, asma yaprağı, buğday başakları, bakliyat çeşitleri ve denizden çekilen taze balıklar kurar. Ancak iki mutfağı asıl birbirine bağlayan unsur malzemelerin benzerliğinden ziyade, yemeğin etrafında şekillenen toplumsal yaşam felsefesidir.

Her iki ülkede de yemek aceleye getirilen bir yakıt değil; geniş ailelerin aynı masanın etrafında saatlerce demlendiği, pazar yerlerinin sesleriyle yankılanan kolektif bir dayanışma ritüelidir. Urla’dan Barselona’ya uzanan festival seçkisi, işte bu ortak ruhu gastronomi belgeselleri, kısa filmler ve yönetmen söyleşileri üzerinden yeniden tartışmaya açmayı hedefliyor.

Zeytinyağlı Urla Enginarı ve Katalan Escalivada Sofrası

Tarifin Ötesi: Yok Olma Tehlikesindeki Üretici Hafızası

Modern gastronomi yayıncılığının pırıltılı tabak sunumlarına ve hızlandırılmış tarif videolarına sıkıştığı bir çağda, gastronomi sineması bambaşka bir tanıklık görevi üstleniyor. Bir filmin kadrajına giren asırlık bir taş zeytinyağı değirmeni, sabah ayazında denize ağ bırakan bir balıkçının çatlamış elleri ya da yerel bir tohumu korumak için direnen bir köylü kadının anlatımı, kaybolma tehdidi altındaki sözlü mutfak arşivini geleceğe aktarıyor.

Poble Espanyol’un tarihi dokusunda gösterilecek yapımlar, izleyiciye yalnızca tabaktaki yemeğin estetiğini değil; o yemeğin arkasındaki ekolojik dengeyi, iklim krizine direnen üreticileri ve kırsaldan kente göçle sarsılan geleneksel ocak kültürünü hatırlatacak. Urla enginarının tarladaki yolculuğu ile Katalan mutfağının közde pişen sebze klasiği escalivada‘nın ardındaki emek, sinemanın görsel gücüyle aynı çatı altında buluşacak.

Gastronomi ve Kültür Diplomasisinde Yeni Köprü

10 Aralık’ta Teatro Lasala’da gerçekleşecek gösterimlerin ardından düzenlenecek panellerde, Türk ve İspanyol sinemacılar, şefler ve gastronomi yazarları Akdeniz mutfağının sürdürülebilirliği üzerine fikir alışverişinde bulunacak. Yemek kültürünü bir turizm metasından çıkarıp bir barış ve kültür diplomasisi dili olarak konumlandıran bu uluslararası köprü, Urla’da filizlenen bir düşüncenin Barselona sokaklarında nasıl evrensel bir yankı bulduğunu tescilleyecek.

Urla’nın Taş Evlerinden Barselona’nın Gotik Sokaklarına Uzanan Köprü

Gastronomi sineması, yalnızca bir film türü olmanın ötesinde Akdeniz havzasının ortak ekolojik geleceğini savunan bir dayanışma cephesidir. Urla’nın asırlık zeytinliklerinde köylülerin sandıklara doldurduğu erken hasat zeytinler ile Katalan çiftçilerin fırınlarda tütsülediği sebzeler, Akdeniz’in endüstriyel hızlı tüketime karşı kurduğu en sağlam savunma hattını temsil eder.

Teatro Lasala’nın taş duvarları arasında yankılanacak belgesel sahneleri, izleyiciye sofranın birleştirici gücünü hatırlatırken iki ülkenin bağımsız belgeselcilerine de sınır ötesi ortak yapımlar için ilham verecek. Yemek kültürünün bir arşiv gibi işlendiği bu buluşma, Akdeniz’in lezzet hafızasının sinema arşivlerinde ölümsüzleşmesini sağlayacaktır.

Sıkça Sorulan Sorular

Uluslararası Gastronomi Film Festivali Barselona buluşması ne zaman ve nerede yapılacak?

Etkinlik, 10 Aralık 2026 tarihinde İspanya’nın Barselona kentinde, Poble Espanyol kompleksi içinde yer alan Teatro Lasala’da gerçekleştirilecektir.

Festivalin Barselona programındaki ana tema nedir?

Program, Türkiye ve İspanya’nın Akdeniz havzasındaki köklü sofra kültürlerini ve üretim bağlarını ele alan ‘Akdeniz’in Ortak Hafızası’ temasıyla düzenlenmektedir.

Festival ilk olarak nerede başladı?

Uluslararası Gastronomi Film Festivali, ilk olarak 2025 yılında İzmir’in Urla ilçesinde hayata geçirilmiştir.

Festivalde hangi tür yapımlar yer alacak?

Yemek kültürünü, geleneksel tarım tekniklerini, yerel üretici hikâyelerini ve gastronomi antropolojisini konu alan uluslararası belgeseller ve tematik filmler gösterilecektir.

Tamamını Oku

Haberler

Ayvalık Sığlıklarından Ağlara Takılan Minik Gümüş Pullu Papalina

Cunda Boğazı’nın sığ ve temiz sularında sonbaharda yağlanıp lezzetinin zirvesine ulaşan minik papalina, ayıklanmadan mısır unuyla zeytinyağı tavasında altın sarısı çıtırdıyor.

Ege Sabahında Ahşap Sandaldan Toplanan Gümüş Pullu Taze Papalina

Kuzey Ege’nin poyrazıyla yıkanan Ayvalık kıyılarında, zeytin hasadının telaşı dağ yamaçlarını sararken denizden de bambaşka bir sonbahar bereketi fışkırır. Cunda Adası ile Ayvalık arasındaki sığ boğazlarda gün ağarırken denize açılan küçük ahşap sandallar, kıyıya gümüş pullarla kaplanmış kasalarla döner. Hamsiden daha küçük, çaçadan daha narin ve sardalyadan çok daha gevrek olan bu küçük balık, Ege meyhanelerinin ve sahil lokantalarının sonbahar kraliçesidir: Ayvalık papalinası (Sprattus sprattus phalericus).

Cunda Sığlıklarının Tuzlu Akıntısında Yağlanan Balık

Papalina aslında Karadeniz ve Marmara’da da rastlanan bir çaça alt türü olmasına rağmen, Ayvalık Körfezi’nin kendine has ekolojisi sayesinde bambaşka bir gastronomi karakterine bürünür. Edremit Körfezi’nin Kazdağları’ndan inen oksijen yüklü soğuk suları ile Midilli Boğazı’nın tuzlu akıntılarının kesiştiği Ayvalık sığlıkları, sonbahar aylarında zengin fitoplankton ve zooplankton yataklarına dönüşür.

Ekim sonu ve Kasım başı itibarıyla soğuyan sularda bu besinlerle beslenen papalinalar, vücutlarında yoğun bir yağ tabakası oluşturur. Boyları 7 ila 10 santimetreyi geçmeyen bu minik balıkların pulları son derece ince, kılçıkları ise adeta hissedilmeyecek kadar yumuşaktır. Bu durum papalina balığını tezgâhta diğer tüm küçük balıklardan ayıran en büyük avantajı sağlar: Asla ayıklanmaz, bıçak görmez; pulları, kafası ve iç organlarıyla bir bütün olarak pişirilir.

Tavada Mısır Unuyla Altın Sarısı Kızarmış Çıtır Ayvalık Papalinası

Taş Değirmen Mısır Unu ve Sıcak Zeytinyağı Banyosu

Papalinanın mutfaktaki hazırlanış ritüeli, Ege sadeliğinin kusursuz bir özetidir. Denizden çıktığı gibi tuzlu deniz suyuyla durulanan balıklar, hafifçe süzüldükten sonra taş değirmenlerde öğütülmüş sarı mısır ununa bulanır. Fazla un elenerek atılır; böylece balığın üzerinde yalnızca tül gibi incecik bir un tabakası kalır.

Pişirme aşamasında ise Ayvalık’ın tartışmasız ikonu olan erken hasat sızma zeytinyağı devreye girer. Geniş ve sığ demir tavada iyice kızdırılan zeytinyağına bırakılan balıklar, kuyrukları ve gövdeleriyle birbirine değecek şekilde dairesel dizilir. Yalnızca ikişer dakika alt-üst edilerek nar gibi kızartılan papalinalar, tavanın şeklini koruyan çıtır bir ‘balık tepsisi’ halinde tabağa aktarılır.

Çerez Gibi Tüketilen Ege Sofrası Klasiği

Tabağa konulan papalina çatal bıçakla değil; parmak uçlarıyla kuyruğundan tutulup tek bir lokmada, kılçığı ve kafasıyla birlikte çıtırdayarak yenir. Ağızda bıraktığı tat ne hamsi gibi ağır ve yağlıdır ne de istavrit gibi serttir; mısır ununun gevrekliği zeytinyağının meyvemsi aroması ve balığın taze deniz kokusuyla birleşerek adeta denizden gelen bir cipse dönüşür.

Yanına eşlik eden roka yaprakları, dilim kırmızı soğan ve bol limon, balığın hafif tatlımsı yağını dengeler. Cunda meyhanelerinin asırlık Rum ve Girit mübadil hafızasından süzülen bu küçük balık, doğanın büyüklükte değil lezzette sakladığı zarafetin en taze kanıtıdır.

Cunda Balıkçı Kahvelerinde Şafak Vakti Başlayan Mesai

Ayvalık’ta papalina avı, kıyı balıkçılığının en naif ve en sabır gerektiren geleneklerinden biridir. Şafak sökmeden Cunda limanındaki taş kahvelerde toplanan balıkçılar, denizin rüzgarını ve akıntısını dinleyerek ağ atılacak sığlıkları belirlerler. Galsama ağlarının dar gözlerine takılan minik papalinalar, ağlardan tek tek dökülürken sabah güneşinin ilk ışıkları altında gümüş pullarıyla parıldar.

Körfezin poyrazı ve zeytin ağaçlarının gölgesi altında kurulan akşam sofralarında papalina tavası, Ege insanının doğanın sunduğu küçük nimetlere duyduğu saygının en lezzetli ifadesidir. Çatala ihtiyaç duymadan, parmak uçlarıyla tüketilen bu çıtır balıklar, Cunda’nın taş sokaklarından denize uzanan bin yıllık sofra hafızasını yaşatmaya devam eder.

Sıkça Sorulan Sorular

Papalina ile hamsi veya çaça aynı balık mıdır?

Hayır, çaça ailesinden (Sprattus sprattus) gelen bir türdür; hamsiye göre daha yassı ve küçüktür, sardalyaya benzer ancak pulları çok daha incedir ve kılçığı hissedilmez.

Papalina balığı ayıklanır mı?

Geleneksel olarak kesinlikle ayıklanmaz; küçük boyutu ve yumuşak iç yapısı sebebiyle bütün olarak mısır ununa bulanıp kızartılır ve kılçığıyla birlikte tüketilir.

En lezzetli olduğu dönem hangi aylardır?

En yağlı ve lezzetli dönemi sonbahar sonu ve kış başıdır (Ekim, Kasım ve Aralık ayları).

Papalina nasıl pişirilmelidir?

En ideal pişirme yöntemi mısır ununa batırılarak sıcak zeytinyağında tavada her iki tarafının da ikişer dakika nar gibi kızartılmasıdır; fırında veya ızgarada kurumaya meyillidir.

Tamamını Oku

Haberler

Gümüşhane Yamaçlarında Dut Şırasına Batırılan İpe Dizili Cevizli Köme

Harşit Vadisi’nin güneşinde ballanan beyaz dutların şırası un ve sütle herleye dönüşürken, ipe dizili yerli cevizlerin bu kazana batırılmasıyla kışın en asil enerji zırhı örülüyor.

Ahşap Zemin Üzerinde İçi Bol Cevizli Parlak Gümüşhane Kömesi

Doğu Karadeniz dağlarının iç kesimlere bakan kurak ve kireçli vadilerinde, Harşit Çayı’nın serin sularıyla beslenen Gümüşhane bahçeleri, sonbaharın altın sarısı günlerinde Anadolu’nun en sabırlı tatlı mesaisine uyanır. Yaz boyunca dağ güneşinin altında şekerini ve aromasını toplayan yerli beyaz dutların şırası bakır kazanlarda kaynamaya başladığında, köy evlerinin verandalarından ceviz ve un kokuları yükselir. Türk mutfak coğrafyasında kimi yörelerde ‘cevizli sucuk’ olarak bilinse de, Gümüşhane’de asırlardır özgün adıyla anılan tescilli Gümüşhane cevizli kömesi, dut meyvesinin bereketiyle dağ cevizinin asaletini tek bir lifte buluşturan yaşayan bir besin anıtıdır.

İğneyle İpe Dizilen Yerli Cevizlerin Sabrı

Köme yapımı, kış hazırlıklarının en zahmetli ve en titiz aşaması olan ceviz ayıklama ile başlar. Gümüşhane ve Kelkit havzasının kabuğu kolay kırılan, açık renkli ve yüksek yağ oranına sahip yerli cevizleri zarar görmeden kelebek (çift parça) veya dört parça halinde ayıklanır. Genç kızlar ve kadınlar, uzun yorgan iğneleriyle pamuk ipliklerini bu ceviz tanelerinin tam ortasından geçirirler.

İpe dizilen metrelerce uzunluğundaki ceviz kolyeleri, güneşte birkaç gün bekletilerek içindeki fazla nemden arındırılır. Bu ön kurutma işlemi son derece kritiktir; eğer ceviz nemli kalırsa, üzerine kaplanacak sıcak dut peltesi kabuktan ayrılabilir ve kömenin kış aylarında küflenmesine yol açabilir.

Dağ Manzaralı Köy Evinde Ahşap Askılarda Kuruyan Gümüşhane Cevizli Kömesi

‘Herle’ Kazanı: Şıra, Un ve Sütün Simyası

Gümüşhane kömesini diğer yöresel cevizli sucuklardan ayıran en belirleyici sır, kaplama harcı olan herlenin reçetesinde gizlidir. Bahçelerden toplanıp preslenen beyaz dutların taze şırası, odun ateşinde devasa bakır kazanlara alınır. Şıranın içine yöreye özgü beyaz toprak (şırana toprağı) katılarak ekşiliği giderilir ve durulması sağlanır.

Berraklaşan tatlı şıraya buğday unu, taze inek sütü ve az miktarda şeker ilave edilerek tahta küreklerle saatlerce çırpılır. Nişasta yerine saf buğday unu ve sütün kullanılması, kömeye lastiksi ve yapay bir jelatin dokusu yerine ağızda eriyen ipeksi, kadifemsi ve yumuşak bir kıvam kazandırır. Kazan muhallebi kıvamına ulaşıp ‘göz göz’ kaynadığında batırma aşamasına geçilir.

Üç Kez Batırılan Kehribar Zırh ve Balkon Asımı

İpe dizilmiş cevizler, fokurdayan sıcak herle kazanına daldırılır. Usta, ipliği yavaşça yukarı çekerek fazla harcın süzülmesini sağlar ve ardından ceviz dizilerini özel çardaklara ya da ahşap balkon tavanlarına asar. İlk katman dağ rüzgarında hafifçe kuruduktan sonra, kömeler ikinci ve hatta üçüncü kez kazana daldırılır. Her batırma, cevizin etrafındaki kehribar renkli meyve zırhını daha da kalınlaştırır.

Harşit Vadisi’nin kuru, ılık sonbahar esintisinde birkaç hafta içinde olgunlaşan kömeler, ipliklerinden sıyrılarak nişastalı sandıklara veya bez torbalara kaldırılır. Kış ortasında bıçakla verev dilimlendiğinde ortasındaki dolgun ceviz ve etrafındaki amber renkli dut peltesi, hiçbir endüstriyel katkıya bulaşmadan doğanın insan iradesiyle dondurulduğu en zarif kış hediyesidir.

Harşit Havzasında Dut Ağaçlarının Kuşaktan Kuşağa Kalan Bereketi

Gümüşhane vadilerinde dut ağacı, toprağın en kutsal kış güvencesi olarak kabul edilir. Asırlık dut ağaçlarının dalları altına gerilen geniş bez brandalarla silkilen ballı beyaz dutlar, hiçbir kimyasal gübre veya ilaç görmeden dağın saf kireçli sularıyla beslenir. Bu dutlardan çıkarılan tatlı şıra, kışın eksi yirmi derecelere varan dondurucu soğuklarında yöre halkının en büyük enerji ve mineral kaynağı olmuştur.

Köme kazanlarının başında toplanan aile bireyleri, ipe dizilmiş ceviz kolyelerini batırıp çıkarırken imece usulünün en sıcak dayanışmasını sergilerler. Balkon saçaklarından sarkan binlerce amber renkli köme dizisi, endüstriyel rafine şekerlerin piyasayı işgal etmediği dönemlerde Anadolu insanının doğanın meyvesiyle nasıl eksiksiz ve sağlıklı bir tatlı kültürü inşa ettiğinin yaşayan kanıtıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

Gümüşhane kömesinin cevizli sucuktan farkı nedir?

Kaplama harcında (herle) nişasta yerine un, süt ve saf beyaz dut şırası kullanılır; bu sayede dokusu lastiksi değil, ipeksi ve yumuşak olur.

Köme yapımında süt neden kullanılır?

Süt, dut şırasının yoğun tatlılığını yumuşatır, herleye açık ve parlak bir renk verir ve tatlının kuruduktan sonra çatlamasını engeller.

Köme ne kadar süre bozulmadan saklanabilir?

Doğal şeker oranı yüksek olduğu ve güneşte kurutulduğu için nemsiz ve serin ortamda bez torbalarda 1 yıla kadar tazeliğini korur.

Şırana toprağı ne işe yarar?

Dut şırasının içindeki asiditeyi nötrleyerek şıranın kestirilmesini, berraklaşmasını ve duru bir tatlılığa ulaşmasını sağlayan doğal kalsiyum karbonatlı kireçli topraktır.

Tamamını Oku