Ankara’nın en tarihi bölgesinde yer alan, eşsiz manzarası ile Divan Çukurhan Otel’de cumhuriyetimizin 100. yılına özel ‘Cumhuriyet Sofrası’ kuruldu.
Divan’ın şeflerinin dokunuşlarıyla hazırlanan bu özel menünün tadımına Merin Sever’in anlatımı eşlik etti. Gastronomi ile tarihi birleştiren bu özel gecede katılımcılar, cumhuriyet döneminin Ankara ve İstanbul’unu dinlerken, döneme ait birbirinden özel lezzetleri deneyimlediler.
Cumhuriyet Sofrası menüsünü 10 Kasım’a kadar bütün Divan Brasserie’lerde deneyimleyebilirsiniz. Ayrıca 100. Yıl için özel tasarlanan ve sınırlı sayıda üretilen Atatürk portreli tabaklardan oluşan 100. Yıl Cumhuriyet Seti, tüm Divan pastanelerinde.
İki Akdeniz Başkentinin Kokteyl Tokalaşması: The Clumsies ve Lucca’dan Tarihi Değişim
Dünyanın en iyi 50 barından Atina’nın The Clumsies’i ile İstanbul’un ikonik mekanı Lucca, karşılıklı guest shift serisiyle iki şehrin kokteyl kültürünü buluşturdu.
İki şehir var karşılıklı bakışıyor — biri Boğaz’dan, biri Akropolis’ten. İstanbul ile Atina arasındaki gastronomi benzerliği uzun süredir konuşuluyor; benzer iklim, benzer kültürel katmanlar, benzer lezzet öncelikleri. Şimdi bu yakınlık, kokteyl bardaklarına da yansıdı: Atina’nın dünya çapında tanınan barı The Clumsies ve İstanbul’un ikonik mekanı Lucca, karşılıklı misafir servis turlarıyla iki şehrin içki kültürünü birbirine tanıttı.
The Clumsies: “Sakarlar” Dünyayı Nasıl Fethetti?
The Clumsies, adını Türkçeye “Sakarlar” olarak çevirebileceğimiz bir Atina barı. Ama bu sakarlık, kasıtlı ve özgürleştirici bir marka kararı. 2012’de Vasilis Kyritsis ve Nikos Bakoulis tarafından kurulan mekan, hataları ve denemeyi sürecin doğal bir parçası olarak benimseyen bir felsefeden doğdu. İki kurucunun World Class (Diageo’nun uluslararası bartenderlar yarışması) geçmişine rağmen, mekan “mükemmeliyetçi fine dining” değil, “meraklı, oyunbaz, dürüst” bir kokteyl anlayışını benimsedi.
Sonuç? The Clumsies, World’s 50 Best Bars listesine girdi. Atina’nın gastronomi rönesansının en parlak isimlerinden biri haline geldi ve dünya çapında tanınan bir kültür mekanına dönüştü.
Lucca’da Atina Rüzgarı
Değişimin ilk ayağı, The Clumsies ekibinin İstanbul’a gelmesiyle başladı. Barın imza kokteyllerinden dördü — “Catching a Falling Star”, “Fruxtus Exotici”, “Popeye and Olive” ve “Clumsy Negroni” — Lucca’nın İstanbul atmosferinde sunuldu. Atina’nın yaratıcı kokteyl dilinin İstanbul damak tadıyla buluşması, iki kültür arasındaki ortak dilin içki bardağında da konuşulduğunu kanıtladı.
“Catching a Falling Star” ve “Clumsy Negroni” gibi isimler, The Clumsies’in yaklaşımını özetliyor: köklü bir reçeteden (Negroni) ayrılmadan onu yeniden yorumlamak, ya da hayal gücünden beslenen tamamen özgün bir kokteyl yaratmak.
İstanbul’dan Atina’ya: Bugün Gerçekleşiyor
İş birliğinin ikinci ayağında Lucca bar ekibi, bugün (29 Nisan) Atina’ya giderek The Clumsies’in tezgahının arkasına geçecek. Böylece iki şehir arasındaki “tat değişimi” tamamlanmış olacak. İstanbul’un dinamik kokteyl kültürü, Atina’nın sembolik barında varlık gösterecek.
Bu tür karşılıklı değişimler, “guest shift” ya da “takeover” olarak biliniyor — bir barın bir diğerini kısa süreliğine ev sahipliği yapması, misafir bartenderların o mekanın müdavimleriyle kendi dillerini tanıtması. Ama bu örnek, yalnızca iki mekan arasındaki iş birliğinin ötesinde; iki şehrin birbirine olan bakışının somut bir yansıması.
“Guest Shift” Nedir ve Neden Önemlidir?
Misafir servis turu, son yıllarda global bar sahnasının en etkili iş birliği formatlarından biri haline geldi. Bir bartender ya da ekibin başka bir mekana konuk olarak davet edilmesi, kendi reçetelerini o mekanın müdavimleriyle paylaşması — hem kültürel bir alışveriş hem de mesleki bağ kurma pratiği.
Bu format özellikle “World’s 50 Best Bars” listesindeki mekanlar arasında sık kullanılıyor; liste üyelerinin birbirini ziyaret etmesi, global bar kültürünün DNA’sını zenginleştiriyor. The Clumsies gibi listedeki bir ismin İstanbul’u seçmesi, İstanbul bar sahnesinin dünya platformundaki görünürlüğünü de artırıyor.
İki Akdeniz Şehri, Bir Kokteyl Kültürü
Atina ile İstanbul arasındaki benzerlikler gastronomi yazarlarının en sevdiği karşılaştırma konularından. Her ikisi de tarihi katmanlarla örülü şehirler; her ikisinde de sokak yemeğinden fine dining’e uzanan canlı bir yeme-içme kültürü var. Benzer bir yakınlığı kokteyl kültürünün tarihsel yolculuğunda da görebilirsiniz — Akdeniz’in iki yakasında gelişen içki gelenekleri, kökleri itibarıyla sandığımızdan çok daha yakın.
The Clumsies × Lucca iş birliği, bu bağın güzel bir belgesi. “Sakarlar” ve “ikonik köşe” — iki Akdeniz barı, karşılıklı bardaklarını kaldırıyor. Ve bugün, bu kaldırış Atina’da gerçekleşiyor.
Aşçılar Diyarı Mengen’de “Toprak” Zirvesi: 83 Üniversite, Tek Sofra
83 üniversiteden öğrenci ve akademisyenleri buluşturan VI. Ulusal Aşçılık Kampı, bu yıl ‘Toprak’ temasıyla Bolu’nun aşçılar diyarı Mengen’de kapılarını açtı. İşte o büyük buluşmanın ayrıntıları.
Türkiye’nin aşçılık geleneğinin simgesi Mengen, bu hafta her yıl olduğundan çok daha gürültülü. Bolu’nun bu küçük ilçesi, binlerce yıllık mutfak mirasını canlı tutma misyonuyla kuşaktan kuşağa aktarılmış bir şehir. Şimdi ise 83 üniversitenin bir araya geldiği VI. Ulusal Aşçılık Kampı’na ev sahipliği yapıyor — ve bu yılki tema, tüm bu birikimi tek bir kelimede özetliyor: Toprak.
Toprak: Bir Tema, Bir Felsefe
Her yıl bir tema belirlenen Ulusal Aşçılık Kampı, bu yıl seçtiği temayı salt estetik bir tercih olarak değil, derin bir manifestoya dönüştürüyor. “Toprak” — sadece malzemelerin yetiştiği zemin değil; kimliğin, hafızanın ve şefin öğreneceği ilk ders. Topraksız mutfak olmaz; topraksız tarif yüzeysel kalır.
ASOMDER (Aşçılık Okulu Mezunları Derneği) Başkanı ve organizasyonun mimarlarından Berker Çiftçi, açılış konuşmasında bu felsefeyi şöyle dile getirdi: “Bu kamp sadece bir eğitim alanı değil, mutfak kültürümüzün köklerine — yani toprağa — dönüşümüzün ve geleceği omuz omuza inşa etmemizin bir sembolüdür.”
83 Üniversite, 1 Kampüs
26 Nisan-1 Mayıs 2026 tarihleri arasında gerçekleşen VI. Ulusal Aşçılık Kampı’na katılım boyutu bu yıl gerçekten çarpıcı. Türkiye’deki tüm “Aşçılık” ve “Gastronomi ve Mutfak Sanatları” bölümlerinin kapsamlı katılımıyla yurt içinden 83 üniversiteden 83 akademisyen ve 83 öğrenci kampa dahil olurken, 2 uluslararası üniversiteden uzmanlar da süreci gözlemlemek ve katkı sunmak üzere Mengen’e geldi. Toplam 95 kamp destekçisiyle bir araya gelen bu buluşma, Türkiye’nin gastronomi eğitiminin bugüne kadar gerçekleştirdiği en kapsamlı bağımsız organizasyon olma özelliğini taşıyor.
Organizasyonu; ASOMDER öncülüğünde Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Mengen Belediyesi ve Mengen Kaymakamlığı ortaklaşa yürütüyor. Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) da destek verdiği etkinlik, artık bir alt sektör buluşması olmaktan çıkıp akademik ve mesleki eğitimin ortak çatısı haline geliyor.
Mengen: Türk Mutfağının Sembolik Kalbi
Mengen’i anlatmak için “aşçılar diyarı” demek hem doğru hem yetersiz. Osmanlı saray mutfaklarına şef yetiştirmiş bu ilçe, Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış binlerce profesyonel şefin anavatanı. Mengen’de doğup büyüyen, aşçılıkla büyüyen nesiller, zamanla yalnızca ulusal değil uluslararası mutfaklarda da adından söz ettirdi.
Günümüzde bu miras, BAİBÜ (Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi) bünyesindeki Mengen İzzet Baysal Aşçılık ve Gastronomi Kampüsü aracılığıyla akademik zemine taşınıyor. Türk gastronomi kültüründeki yerel kimlik arayışı gibi konularda da görüldüğü üzere, gelenekten gelen birikimin akademik dönüşümü Türkiye’nin gastronomi haritasını yeniden çiziyor.
Kamp Ateşi ve Gastronomi Geleceği
Kampın açılış töreni, yıllar içinde sembolik bir ritüel haline gelen “kamp ateşinin yakılması” ile başladı. Bu yıl meşaleyi Mengen Aşçılar Turizm Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Müdürü Belma Çiftçi tutuşturdu. Açılışa Bolu Milletvekili Yüksel Coşkunyürek, BAİBÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ferudun Kaya ve YÖK Yürütme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Arif Bilgin gibi isimler katıldı.
Kampın akademik içeriği ise teorik sunumlar ve uygulamalı eğitimlerden oluşuyor. “Toprak” temasına uygun olarak bu yıl özellikle yerel ve bölgesel ürünler, sürdürülebilir tarım-mutfak ilişkisi ve toprağa dayalı geleneksel pişirme teknikleri öne çıkıyor. Kampüsün profesyonel mutfaklarında verilen uygulamalı dersler, öğrencilerin hem teorik bilgilerini test etmesine hem de farklı üniversitelerden gelen akranlarıyla deneyim paylaşmasına imkân tanıyor.
Bir Akademik Buluşmanın Ötesi
VI. Ulusal Aşçılık Kampı, aslında yalnızca eğitim programlarıyla değil, oluşturduğu ağ değeriyle de önem taşıyor. Farklı şehirlerden, farklı akademik geçmişlerden gelen genç şef adayları ve akademisyenler, burada mesleki ilişkiler ve gelecekteki iş birlikleri için zemin hazırlıyor. Üreticiler, sektör temsilcileri ve 95 kamp destekçisi de bu tablonun vazgeçilmez parçaları.
Türkiye’de gastronomi eğitimi her yıl biraz daha güçleniyor. Hem yeni açılan programların sayısı hem de bu tür organizasyonların büyüklüğü, alana duyulan ilginin istikrarlı biçimde arttığını gösteriyor. Mengen’deki bu buluşma, o tablonun en somut kanıtlarından biri. Kamp, 1 Mayıs 2026’ya kadar devam edecek.
Condé Nast 2026’nın En İyi Yeni Restoranlarını Seçti: Karayiplerden Lima’ya Sofranın Yeni Yıldızları
Condé Nast Traveler’ın 2026 Hot List’i açıklandı. New York’ta Karayip fine dining’i, Lima’da taberna kültürü ve Asya’dan iki yıldız adayı bu yılın en dikkat çekici yeni restoranları arasında.
Her yıl merakla beklenen Condé Nast Traveler Hot List, 2026 baskısıyla dünya gastronomi haritasına yeni noktalar işledi. Bu yılki liste sadece lüksü değil, otantikliği ve kültürel köklülüğü ödüllendiriyor. New York’un East Village’ından Lima’nın tarihi sokaklarına, Bangkok’tan Kolkata’ya uzanan bu seçki, 2026’da nereye gidilmeli sorusunun en tatmin edici yanıtı.
New York’ta Karayip Rüzgarı: Kabawa
Listenin en çarpıcı ismi şüphesiz Kabawa. Ünlü Momofuku Restoran Grubu’nun (David Chang) Asyalı olmayan ilk restoranı olan Kabawa, Manhattan’ın East Village semtinde kapılarını açtı. Barbados kökenli şef Paul Carmichael’ın yönetimindeki bu özel mekan, Karayip mutfağını fine dining standartlarına taşıyor.
Menüde Scotch bonnet biberle tatlandırılmış ham karides, cassareep soslu kemikli kaburga ve adanın ruhunu yansıtan rum kokteyller yer alıyor. Condé Nast’ın editörleri mekânı şöyle tanımlıyor: “Tropik-modernist bir süper kulüp ambiyansı. İçeri girer girmez iyi enerji sizi sarıyor.”
Lima’nın Yeni Gözdesi: La Perlita
Lima’da moleküler gastronominin hâkim olduğu bir sahneye, La Perlita bambaşka bir rüzgar getiriyor. Geleneksel bir Lima binasındaki bu küçük mekan, taberna kültürünü — yani Limeño kahvaltı barının sıcaklığını — yüksek mutfakla buluşturuyor.
Menüde iştah açıcı tiradito, red rocoto biberli ceviche ve etin yağında yüzen dolma dolmalık biber öne çıkıyor. Sitemizdeki Lima yazımızda bu şehrin gastronomi mucizesini daha önce kaleme almıştık; La Perlita o hikayeye yeni bir sayfa ekledi.
Asya’dan İki Parlayan İsim
Soma (Bangkok): Tayland başkentinin en heyecan verici yeni adresi. Yerel malzemeleri çağdaş tekniklerle harmanlayan Soma, Bangkok’un zaten güçlü olan gastronomi sahnesine taze bir boyut katıyor.
Logy (Taipei): Tayvan’ın başkenti Taipei, yıllardır dünya şeflerinin radarında. Logy ise Avrupa eğitimli şefin Tayvan malzemeleriyle kurduğu diyaloğu dikkat çekici bir menüye dönüştürüyor.
Avrupa’dan Dikkat Çeken Açılış
Madame Olympe (Paris): Fransız başkentinde yeni bir soluk. Klasik Fransız mutfağı geleneğini kırmadan yeniden yorumlayan Madame Olympe, Paris’in hiç bitmeyecek gastronomi hikayesine taze bir bölüm açtı.
Listenin Ortak Dili: Kökler ve Hafıza
2026 Hot List’in önceki yıllara göre belirgin bir farkı var: listede moleküler gastronomi ya da “shock value” için tasarlanmış mekanlar yok. Seçilen restoranların tamamı bir kökü, bir hafızayı temsil ediyor. Karayip diasporasının New York’taki sesi Kabawa olsun, Lima’nın tavernaları olsun — kazanan mutfak, hikayesi olan mutfak.
Bu trend bize şunu söylüyor: dünya, otantikliğe geri dönüyor. Ve bu dönüş yalnızca nostaljiden değil, gerçek bir lezzet arayışından kaynaklanıyor. Mutfak Magazin olarak 2026’nın bu yeni gastronomi adreslerini yakından takip etmeye devam edeceğiz.