Connect with us

Haberler

Londra’da Anadolu Mutfağının Dönüşümü: Gastronomi, Sinema ve Akademi Bir Arada

Uluslararası Gastronomi Film Festivali Londra’da Anadolu mutfağını, diyaspor kimliğini ve göçün sofradaki izlerini panel, film ve akademiyle buluşturuyor.

Yayınlanma zamanı

-

Yemek sadece bir tarif değil. Bir yer, bir zaman, bir yolculuk. Göç eden bir topluluk yeni bir coğrafyada yerleştiğinde, beraberinde getirdiği en kalıcı miras çoğunlukla mutfağıdır. Londra bu gerçeğin en canlı yaşandığı şehirlerden biri — ve Uluslararası Gastronomi Film Festivali, bu hikâyeyi film ekranlarında, akademik panellerde ve sofralarda bir araya getiriyor.

Festival, Londra’da düzenlediği özel etkinlikle gastronomi dünyasını sinema, akademi ve kimlik tartışmalarıyla buluşturuyor. “Londra’da Anadolu Mutfağının Dönüşümü” temasıyla şekillenen bu etkinlik; şefler, film yönetmenleri, akademisyenler ve yazarları aynı masada topluyor. Türk mutfağının Londra’daki serüvenini mercek altına alırken, diyaspora kimliğinin sofradaki izlerini de tartışmaya açıyor.

Etkinlik Nedir? Panel, Film, Akademi

Uluslararası Gastronomi Film Festivali (IGF), gastronomi ile sinema sanatını birleştiren nadir platformlardan biri. Etkinlik, yalnızca film gösterimiyle sınırlı kalmıyor; akademik paneller, şef buluşmaları ve izleyici tartışmalarıyla çok katmanlı bir deneyim sunuyor.

Londra etkinliği iki ana panel ve üç film gösteriminden oluşuyor. İlk panel “Londra’da Anadolu Mutfağının Dönüşümü” başlığını taşırken, ikincisi “Diyaspora Mutfakları ve Londra Mutfak Kültürü” üzerine odaklanıyor. Her iki panel de konunun hem pratik hem kuramsal boyutlarını masaya yatırıyor. Filmler ise belgesel formatında; Anadolu’dan Londra’ya uzanan yolculukları, tarım topraklarını ve göçün sofradaki izlerini mercek altına alıyor.

Etkinlik, igfhaber.com kaynaklı bilgilere göre akademik partnerler iş birliğiyle hayata geçiriliyor. Bu ortaklık, festivale salt bir gastronomi etkinliğinin ötesinde akademik derinlik katıyor.

Türk Sesler: Melek Erdal, Ferhat Dirik, Berkok Yüksel

Birinci panelin en güçlü seslerinden biri Şef Melek Erdal. Londra’nın Türk mutfağını yeniden tanımlayan isimler arasında yer alan Erdal, hem geleneksel tariflere bağlılığıyla hem de modern yorum kapasitesiyle tanınıyor. Anadolu’nun unutulmaya yüz tutmuş tatlarını Londra’nın kozmopolit sofrasına taşıyan Erdal, göç ve mutfak kimliği üzerine kişisel deneyimini paylaşıyor.

Panelin bir diğer ismi Ferhat Dirik — Hackney’deki Mangal 2 restoranının kurucusu. Mangal 2, Londra’nın Türk mutfak kültürü tarihinde bir kırılma noktası temsil ediyor. Geleneksel Türk mangal restoranı formatından fine dining estetiğine uzanan bir dönüşümün simgesi olan Mangal 2, Londra gastronomi çevrelerinde prestijli bir yer edindi. Dirik’in paneldeki varlığı, göçün mutfak pratiğine nasıl dönüştüğünü birinci elden aktarmak anlamına geliyor.

Berkok Yüksel ise National Geographic yazarı olarak Anadolu mutfak kültürünü hem yerel hem de küresel okuyuculara taşıyan bir kalem. Yüksel’in anlatıları, tarımdan sofraya, coğrafyadan kimliğe geniş bir perspektif sunuyor.

Akademik ses olarak panelde Prof. İsmail Ertürk (Manchester Üniversitesi) yer alıyor. Ertürk, Türk göç tarihi ve diaspora ekonomisi üzerine çalışmalarıyla konuyu tarihsel ve sosyal bağlamına oturtacak.

Kars Gravyerinden Anadolu Mutfağına: Filmler

Etkinliğin film programı üç belgesel içeriyor ve her biri Anadolu’nun farklı bir boyutunu mercek altına alıyor.

“Yerüstü-Yeraltı” (Yönetmen: Cenk Demirkıran) — Başlığı bile bir metafor. Toprağın üstündeki bereket ile altındaki kök, Anadolu’nun tarımsal belleğini hem fiziksel hem sembolik düzeyde keşfediyor.

“Toprağına Renk Katanlar” (Yönetmen: Selin Aktaş) — Anadolu’nun üreticilerini, tohumlarını, renklerini ve seslerini perdede buluşturan bir belgesel. Tarım ile kimlik arasındaki derin bağı gözler önüne seriyor.

“Göçle Gelen Zenginlik: Kars Gravyeri” (Yönetmen: Barış Duran) — Kars’ın Anadolu’ya özgü gravyer peyniri, aslında bir göç hikâyesidir. 19. yüzyılda Kafkasya’dan gelen ustalar, Kars topraklarında bu benzersiz ürünü yarattı. Barış Duran’ın filmi, bir peynirin coğrafyasından bir halkın tarihine uzanan bu dönüşümü belgeliyor.

Bu üç film bir arada izlendiğinde, Anadolu mutfağının ne kadar çok katmanlı bir miras taşıdığı açıkça görülüyor. Tarladan sofraya, göçten kimliğe — filmler bu yolculuğu hem şiirsel hem belgesel bir dille anlatıyor.

Diyaspora Mutfakları: Claudia Roden ve Ötesi

İkinci panelin en tanınan ismi tartışmasız Claudia Roden. Orta Doğu mutfaklarının dünya literatürüne kazandırılmasında Roden’in katkısı tartışılmaz. “A Book of Middle Eastern Food” (1968) adlı eseri, Batı’nın Orta Doğu mutfağına bakışını kökten değiştirdi. Bugün hâlâ referans kabul edilen bu kitap, sadece bir yemek kitabı değil — bir göç ve hafıza arşivi. Mısır asıllı Yahudi bir aileden gelen Roden, kendi hayatını da bu göç ve kültürel çoğulluk içinde şekillendirdi.

Panelin akademik seslerinden Prof. Panikos Panayi, Avrupa’daki göç tarihi ve diaspora mutfakları üzerine kapsamlı çalışmaları olan bir tarihçi. “Spicing up Britain: The Multicultural History of British Food” (2008) adlı kitabı, İngiliz mutfağının görünmez göç katmanlarını deşifre ediyor.

Dr. Neşe Ceren Tosun ve Prof. Alejandro Colás da panele akademik çeşitlilik katıyor. Tosun’un diaspora kimliği üzerine çalışmaları ile Colás’ın siyaset bilimi perspektifi, mutfak tartışmasını daha geniş bir kültür-politika çerçevesine taşıyor.

Mangal 2 ve Ferhat Dirik: Göçün Mutfağa Dönüşümü

Londra’nın Hackney semtindeki Mangal 2, özel bir dönüşümün simgesi. 1994’te Diyarbakır’dan Londra’ya göç eden Suleyman Dirik tarafından kurulan restoranın adı, Türkçe’de “barbekü” anlamına geliyor. Yıllar sonra oğlu Ferhat Dirik, restoranı yeni bir vizyon ve estetik anlayışıyla yeniden tanımladı.

Mangal 2 bugün Michelin rehberinin tavsiye ettiği bir adres. Duvarları Türk-İngiliz sanatçıların eserleriyle bezeli, menüsü Anadolu’nun köklü tatlarını çağdaş tekniklerle buluşturan bu restoran, göçün sadece bir yerden başka bir yere seyahat olmadığını — aynı zamanda kültürün evrilmesi olduğunu somutlaştırıyor.

Ferhat Dirik’in festivalDEKİ panelde paylaşacakları, Mangal 2’nin arka planından çok daha fazlasını kapsıyor: Anadolu mutfağının diasporada nasıl dönüştüğünü, neyi koruduğunu ve neyi yeniden icat ettiğini.

Türk Mutfağının Londra’daki Yolculuğu

Türkler Londra’ya 1960’lardan itibaren göç etmeye başladı. İlk nesil; bakkallar, kebap dükkanları ve lokantalarla varlığını ortaya koydu. Dalston ve Stoke Newington’da kurulan bu küçük işletmeler, kültürel kimliği koruma araçları oldu.

Bugün Londra’daki Türk mutfağı o günlerden çok farklı bir konumda. Mangal 2 gibi fine dining adreslerden Oklava gibi çağdaş Türk mutfağı restoranlarına, Hackney’deki küçük meyhanelerden West End’deki sofistike Türk-İngiliz menülere kadar geniş bir yelpaze oluştu. Bu çeşitlilik, göçün mutfak üzerindeki dönüştürücü gücünü açıkça ortaya koyuyor.

Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nin bu etkinliği, bu tarihsel yolculuğu hem akademik hem sanatsal hem de pratik bir çerçevede ele alıyor. Şef Melek Erdal’ın tabakları, Ferhat Dirik’in restoranı ve Claudia Roden’in kelimeleri bir araya geldiğinde, göç ve mutfak üzerine en kapsamlı tartışmalardan biri gerçekleşiyor.

Sıkça Sorulan Sorular

Uluslararası Gastronomi Film Festivali nedir?
Gastronomi ve sinema sanatını bir araya getiren uluslararası bir platform. Belgesel film gösterimleri, akademik paneller ve şef buluşmalarıyla gastronomiyi kültürel bir olgu olarak tartışıyor. Türkiye merkezli bu festival, Londra etkinliğiyle uluslararası bir boyut kazandı.

Mangal 2 neden önemli bir referans?
Mangal 2, Londra’daki Türk mutfağının dönüşümünü simgeliyor. Sıradan bir mangal dükkanından Michelin tavsiyeli fine dining restoranına uzanan yolculuğuyla, göçün mutfak kimliğini nasıl dönüştürdüğünü somutlaştırıyor. Aynı zamanda sanatla gastronomiyi bir araya getiren özgün duruşuyla da dikkat çekiyor.

Claudia Roden Türk mutfağıyla nasıl bağlantılı?
Claudia Roden, Orta Doğu ve Akdeniz mutfaklarının dünya kamuoyuna tanıtılmasında efsanevi bir rol oynayan yazar. Türk mutfağını da kapsayan çalışmalarıyla bu mutfakların uluslararası kabulüne zemin hazırladı. Diyaspora mutfakları panelindeki varlığı, bu birikimini Türk ve Anadolu bağlamında paylaşma fırsatı sunuyor.

Kars gravyeri neden bu festivalde yer alıyor?
Kars gravyeri, göç ve kültürel dönüşümün mutfak üzerindeki etkisinin en net örneklerinden biri. Kafkasya kökenli üretim teknikleriyle Doğu Anadolu topraklarında ortaya çıkan bu peynir, “Göçle Gelen Zenginlik” filminin de adından anlaşılacağı üzere göçün besleyici mirasını temsil ediyor.

Tamamını Oku

Haberler

Beyaz Saray’dan Tarlaya: 2026 Julia Child Ödülü Sam Kass’ın

2026 Julia Child Ödülü, Obama döneminin Beyaz Saray Şefi ve Let’s Move! mimarı Sam Kass’a verildi. Hibe parasını üç sivil topluma bağışlayan Kass, şef-aktivist figürünün küresel sembollerinden.

Published

on

Bir şefin politikayla ne işi olabilir? Sam Kass’ın hayatı, bu sorunun cevabının ne kadar geniş olabileceğini gösteren ender bir öykü. Bu hafta Julia Child Vakfı, 2026 Julia Child Ödülü’nün on ikinci sahibi olarak Kass’ı seçtiğini duyurdu — Jacques Pépin, Rick Bayless, José Andrés, Alice Waters ve Bobby Stuckey gibi isimlerden sonra gelen, ağır bir miras.

Ödül, “Amerika’nın yemek yapma, yeme ve içme biçiminde köklü bir fark yaratan” isimlere veriliyor. Vakıf başkanı Eric W. Spivey’nin sözleriyle Kass, “yemeğin iyilik için güçlü bir araç olabileceğine inanan Julia’nın felsefesini bedenleştiren biri.” Cümle bir ödül takdimi gibi değil; bir hayat özeti gibi okunuyor.

Şikago Mutfağından Beyaz Saray’a

Sam Kass’ı sıradan bir şef olarak tanımlamak haksızlık olur. Şikago’da Obama ailesinin özel şefi olarak başladığı kariyeri, 2009’da bambaşka bir yere taşındı: Beyaz Saray’a aşçı olarak girdi, kısa sürede Başkan’ın Sağlıklı Gıda Girişimleri Üst Düzey Politika Danışmanı oldu. Tarihte bu pozisyonda bulunan tek şefti.

O dönemde Michelle Obama’nın başlattığı Let’s Move! kampanyasının mimarlarından biriydi. Çocukluk obezitesiyle mücadele eden, okul yemeklerinin standartlarını yeniden yazan, Amerika’nın gıda haritasını yeniden çizmeye çalışan bir hareket. Beyaz Saray’ın Güney Bahçesi’nde 1.100 metrekarelik organik sebze bahçesini kuran ekibin başındaydı; o bahçe, Eleanor Roosevelt’in Zafer Bahçesi’nden bu yana Beyaz Saray’daki ilk yenebilir bahçeydi.

Sam Kass, Beyaz Saray Sebze Bahçesi'nde Michelle Obama ile birlikte Bancroft İlkokulu öğrencilerine bahçecilik öğretirken (2009)
Sam Kass, Beyaz Saray Sebze Bahçesi’nin açılışında Michelle Obama ile birlikte Bancroft İlkokulu öğrencilerine fidan dikmeyi öğretirken (Nisan 2009).

Yemek Bir Politika Aracı

Kass’ın yıllar içinde tekrarladığı bir cümle var: “Yemek, çocukluğun en güçlü hafızasıdır. Bir çocuğun beslenme alışkanlığını değiştirirseniz, bir nesli değiştirirsiniz.” Bu cümle hem Let’s Move! kampanyasının özetiydi hem de onun siyasi felsefesinin temeli. Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra rotasını korudu: çevre dostu yatırım fonu Acre Venture Partners’ın kurucu ortağı oldu, sürdürülebilir gıda teknolojisi girişimlerine destek vermeye başladı. 2018’de yayımladığı “Eat a Little Better” kitabı, gündelik tüketim alışkanlıklarını iklim kriziyle bağlayan ender popüler metinlerden biri.

Bugün dünyada gıda politikasını ciddi biçimde tartışan, küresel biyoçeşitlilik ve gıda sistemleri üzerinde çalışan figürler arasında ön sıralarda yer alıyor. Birleşmiş Milletler iklim toplantılarında konuşmacı olarak boy gösteriyor, büyük gıda şirketlerine sürdürülebilir tedarik konusunda danışmanlık veriyor.

50 Bin Dolar ve Üç Kurum

Ödülle birlikte Julia Child Vakfı, Kass’a 50.000 dolarlık bir hibe veriyor. Kass bu parayı kendisi için değil, üç kuruma bölüştürmeyi tercih etti: Urban Growers Collective (kentsel tarım eğitimi), American Farmland Trust (tarım arazilerinin korunması) ve God’s Love We Deliver (hastalara yemek ulaştıran sivil toplum kuruluşu). Üç ad, Kass’ın yıllardır savunduğu üç eksen: üretim, koruma, dayanışma.

Resmi takdim töreni 2026 sonbaharında özel bir etkinlikle yapılacak. Daha önceki sahipler arasında Jacques Pépin (2015), Rick Bayless (2016), José Andrés (2019), Alice Waters (2024) ve Bobby Stuckey (2025) bulunuyor. Liste başlı başına bir gastronomi tarihi okuması: yalnızca büyük şefler değil, yemeği bir kültürel ve toplumsal güç olarak gören isimler ödüllendirilmiş.

Türk Sofrasından Bakınca

Sam Kass’ın hikayesi Türkiye için neden önemli? Çünkü burada da artık aynı soruları soruyoruz. Şehir okullarında çocukların ne yediği, kantin standartlarının nasıl yazıldığı, yerel üreticinin nasıl korunacağı, hangi tarlanın kim için sürüldüğü… Beslenme rehberlerinin kim tarafından nasıl yazıldığı sorusu, Türkiye’de de uzun yıllardır gündemde.

Türkiye’de “şef-aktivist” figürü henüz yerleşmedi. Ünlü şeflerimiz var, çok başarılı olanları var; ama Beyaz Saray danışmanlığına, BM kürsüsüne, sürdürülebilir tarım fonuna kadar uzanan bir yörünge henüz kurulmadı. Kass’ın hikayesi, mutfağın yalnızca pişirme sanatı değil bir kamu sağlığı, çevre ve sosyal adalet meselesi olarak da görülebileceğini hatırlatıyor.

Belki bir gün, Anadolu’nun bin yıllık tahıl çeşitlerini koruyan, kent okullarına yerel sofra getiren, gıda politikasını mutfaktan yazan bir Türk şef de aynı kürsüde olur. O güne kadar Sam Kass’ın yörüngesi, bize yemeğin ne kadar büyük bir şey olabileceğini hatırlatmaya devam edecek.

Tamamını Oku

Haberler

Ozempic Sofraya Geldi: Gıda Endüstrisi GLP-1 Çağına Nasıl Uyum Sağlıyor?

GLP-1 ilaçları (Ozempic, Wegovy, Mounjaro) yalnızca iştahı değil, gıda endüstrisini de yeniden şekillendiriyor. Nestlé’den Co-op’a markalar ‘GLP-1 dostu’ hatlar açıyor.

Published

on

Bir ilacın bütün bir endüstriyi nasıl yeniden şekillendirdiğini görmek istiyorsanız, bugün herhangi bir İngiliz süpermarketinin hazır yemek rafına bakın. Co-op’un yeni serisinde küçük raflarda küçük kutular var: 350 gramlık porsiyonlar, 25 gramın üzerinde protein, çoklu sebze, “GLP-1 dostu” etiketi. Nestlé’nin Amerika’da piyasaya sürdüğü Vital Pursuit markası aynı mantıkta — daha az gıda, daha çok besin. Conagra Brands kendi Healthy Choice yemeklerinin bir kısmını yeniden etiketledi. Bu, gıda endüstrisinin son on yıldaki en sessiz ama en köklü dönüşümü.

Sebebi tek başına Ozempic değil. Wegovy, Mounjaro, Zepbound — GLP-1 reseptör agonisti adı verilen ilaç sınıfı tahmin edilenin çok ötesinde yayıldı. Yalnızca Amerika’da 15 milyona yakın insan bu ilaçları kullanıyor. Türkiye’de de Ozempic’in eczane rafları arasında dolaşan ünü artık herkesin bildiği bir hikaye. Fakat asıl soru tıbbi değil: İştahını kaybeden bir nesil, gıda endüstrisinin tabağına ne olur?

İştah Düşünce Sepet Değişiyor

Cornell Üniversitesi’nin 2025 sonunda yayımladığı araştırma, GLP-1 kullanıcılarının alışveriş alışkanlıklarını adım adım takip etti. Tablo netti: taze sebze tüketimi yüzde 55 arttı, yoğurt yüzde 32, taze tavuk yüzde 31, protein tozları ve protein barları sırasıyla yüzde 30 ve 29. Buna karşılık şekerli içecekler, atıştırmalıklar ve hazır işlenmiş gıdalar belirgin biçimde geriledi. Bir başka deyişle: ilaç tek başına değil, alışveriş sepetlerini de değiştirdi.

Endüstri bu sinyali geç almadı. Bloomberg ve Food Dive raporlarına göre yalnızca son 12 ay içinde “küçük porsiyon + yüksek protein + yüksek lif” formülüyle pazara sürülen yeni ürün sayısı binin üzerinde. Nestlé “Vital Pursuit”u 12 farklı SKU ile başlattı; her bir yemek 350 kalori altında, 25 gram civarında protein içeriyor. Co-op İngiltere’de altı çeşitlik bir “GLP-1 friendly” hazır yemek hattı kurdu. Amerikan zincir Conagra, “GLP-1 friendly” etiketini doğrudan ambalaja taşıdı.

Küçük porsiyon, yüksek besin: Yeni nesil GLP-1 dostu yemekler

Tat Algısı da Değişiyor

İlginç olan, GLP-1 ilaçlarının yalnızca iştahı değil, tat algısını da etkilemesi. Kullanıcılar yağlı yiyeceklerden tiksindiklerini, aşırı tatlının mide bulantısı yarattığını söylüyor. Aroma ve doku tercihleri kayıyor — hafif, sade, lezzetin abartılmadığı yemekler öne çıkıyor. Bu, yıllarca “daha yoğun, daha doyurucu, daha cesur” diye reklam yapan gıda devleri için bir tür ters yön. Aniden, “az ama doğru” yeni satış argümanına dönüştü.

Lif konusu da yeniden gündemde. GLP-1 ilaçları sindirimi yavaşlattığı için yan etki olarak kabızlık yaygın. Bu yüzden gıda mühendisleri tarifleri yeniden yazıyor: chia, keten tohumu, baklagil unu, prebiyotik lif takviyesi. Yoğurt segmentinde “yüksek protein + ek lif” kombinasyonu zaten klasik olmuş durumda.

Whey Krizinden Bir Sonraki Adıma

Mutfak Magazin’de daha önce Ozempic’in whey protein endüstrisinde yarattığı krizi uzun uzun yazdık. O hikayenin diğer yüzü budur: arz sarsılırken talep biçim değiştirdi. Yüksek dozda whey içen kas kütlesi koruma kullanıcılarının yanına şimdi GLP-1 kullanıcılarının yeni profili eklendi. Süt endüstrisi, soya, bezelye proteini ve mantar bazlı protein kaynakları yarışı bu dalganın üzerinde gidiyor.

Önümüzdeki birkaç yıl içinde gıda mağazalarında ayrı bir “GLP-1 reyonu” görmek pekala mümkün. Hatta birkaç süpermarket zinciri pilot olarak bunu denedi bile. Bu, gıda endüstrisinin “diyet” kavramını ilk kez bu kadar somut bir ilaç sınıfı etrafında yeniden tanımladığı an.

Türkiye Sofrası İçin Anlamı Ne?

Türkiye’de “porsiyon” kelimesi sofra kültürünün tam tersi anlamına gelir. Sofra geniş, mezeler bol, çorba ekmeğin yanında, ana yemek pilavla, tatlı kaçınılmaz. Şimdi bu kültüre küçük porsiyon, yüksek protein, denetimli ölçü dayatan bir ilaç sınıfı geliyor. Endüstri Türkiye pazarına bu ürünleri getirdiğinde sorulacak ilk soru kalori ya da protein değil: “Bizim sofra alışkanlıklarımıza nasıl yerleşecek?”

Sıvı yoğurt yerine süzme yüksek proteinli yoğurt; ekmeksiz mezeler; bulgur pilavı yerine kinoa karışımları; börek tabağında balık fileto… Sofranın değişeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Asıl tartışma şu: Bu değişim sofra kültürümüzü zenginleştirecek mi, yoksa onu adım adım dönüştürecek mi?

Gıda endüstrisi cevabı vermeden, soru şefin ve sofranın elinde kalıyor. Yalnız bir şey kesin: Ozempic çağı yalnızca bir tıbbi olgu değil. Bir kültürel olgu. Ve etkisi en çok tabaklarda hissedilecek.

Tamamını Oku

Haberler

98 Yıl Sonra Galler: Dünya Aşçılar Kongresi Tarihin En Büyük UK Buluşmasını Yapıyor

Worldchefs Congress & Expo, 98 yıllık tarihinde ilk kez İngiltere’de: 16-19 Mayıs 2026’da Newport/Galler’de 100 ülkeden 800 şef ‘Tarla, Tutku, Tabak’ temasıyla buluşuyor.

Published

on

Dünyanın en büyük şefler buluşması bu hafta Galler’de kapılarını açıyor. Worldchefs Congress & Expo, 98 yıllık tarihinde ilk kez İngiltere’de düzenleniyor; 16-19 Mayıs 2026 tarihleri arasında Newport’ta, yaklaşık 100 ülkeden 800’ü aşkın şef ve gastronomi profesyoneli bir araya geliyor. Bu bir organizasyon değil, bir dönüm noktası.

Kongrenin teması, yalın ama derin bir manifestoya benziyor: “Pasture, Passion, Plate” — Türkçesiyle Tarla, Tutku, Tabak. Yiyeceğin tohumdan çatala uzanan yolculuğu; toprağı işleyen elden tabağı sunan ele kadar geçen o karmaşık, çoğu zaman görmezden gelinen süreç. Bu yıl Galler’in yeşil tepeleri bu felsefeyi arka plan olarak seçmiş gibi duruyor.

Neden Galler, Neden Şimdi?

Worldchefs 1928’de kuruldu. O günden bu yana kongresi Paris’te, Tokyo’da, Buenos Aires’te, Sydney’de toplandı. Fakat 98 yılın hiçbirinde Birleşik Krallık’ta. Bu ilk. Ev sahipliğini Galler Aşçılar Derneği (Culinary Association of Wales) üstleniyor ve organizasyonun başındaki isim Arwyn Watkins bu buluşmayı basit bir toplantı olarak tanımlamıyor: “Dünyanın dört bir yanından en etkili şeflerle yüz yüze buluşma fırsatı. Bu tür anlar nadiren gelir.”

Galler’in seçilmesi tesadüf değil. Ülke son yıllarda sürdürülebilir tarım, yerel üretim ve çiftlikten sofraya hareketinin Avrupa’daki öncülerinden biri olarak öne çıkıyor. Kongreye ev sahipliği yapmak, hem Galler mutfağını küresel sahneye taşımak hem de bu değerleri dünya genelinde yaymak için bilinçli bir tercih.

Tarladan sofraya: Worldchefs Kongresi'nin Galler'deki teması sürdürülebilir gastronomiyi ön plana çıkarıyor

Marco Pierre White Sahnede

Kongrenin açılış konuşmacıları listesinin başında Marco Pierre White yer alıyor. Dünya mutfak tarihinin en tartışmalı ve en etkili isimlerinden biri; yıldızlarını geri veren, kendi kurallarını yazan, hem mutfak hem felsefe dünyasını sarsan biri. Bu yıl konuşmasının odağında malzemeye saygı, köken ve iz edilebilirlik var — kongreyle birebir örtüşen bir tema.

Programda ayrıca Tom Phillips, Sian Wyn Owen ve Hywel Jones gibi isimler sahne alıyor. Dilmah Tea’nin sürdürülebilirlik atölyeleri, pastacı Pierre Abi Hayla’nın gösterileri ve sürdürülebilirlik uzmanı Colin Wheeler-James’in sunumları programın iskeletini oluşturuyor. Bunların yanı sıra Global Chefs Challenge Finals — dünyanın en prestijli aşçılık yarışmalarından biri — bu yıl Galler’de gerçekleşecek.

Gastronomi ve Politik Bağ

Dünya Aşçılar Kongresi bu ölçekte bir organizasyon olduğunda, konu yalnızca yemek değil. Yemeğin her zaman bir politik boyutu olmuştur: kim üretiyor, kim pişiriyor, kim yiyor, kim kâr ediyor. Bu kongrede sürdürülebilirlik oturumlarının ağırlıklı yer tutması tesadüf değil — tarımın geleceği, iklim krizi, gıda israfı ve adil tedarik zincirleri bu yıl masanın tam ortasında.

Türk şefler ve gastronomi profesyonelleri de bu küresel ağın bir parçası. Worldchefs’in üye dernekleri arasında Türkiye’nin de yer aldığını, dünya genelinde sürdürülebilir mutfak tartışmalarında Anadolu’nun zengin tarım mirası ve geleneksel gıda kültürünün giderek daha fazla ses getirdiğini belirtmek gerekiyor.

Bir Yolculuğun Özeti: Tarla, Tutku, Tabak

Bu kongrenin seçtiği tema, bugün gastronomi dünyasının nereye baktığını özetliyor. Artık yalnızca “nasıl pişirilir” sorusu değil; “nereden gelir, kim üretir, nasıl taşınır, ne kadar israf edilir” soruları da masanın üstünde. Şeflerin rolü daraldı değil, tam tersi genişledi: tarlayı tanıyan, toprağa saygı duyan, hikayesini bilen biri olmak artık bir tercih değil, bir sorumluluk.

Galler’in yağmurlu tepelerinde bu hafta şekillenen tartışmalar, dünya mutfaklarının önümüzdeki iki yılına yön verecek. 98 yıl beklemek zorunda kalan bu buluşmanın zamanlaması belki de hiç bu kadar doğru olmamıştı.

Tamamını Oku