Görkemli Açılış, Sessiz Kapanış: Türk Restoranları Neden Batıyor?
Pahalı dekorasyon, Instagram’da viral olma umudu… Ama birkaç ay sonra kapılar kapanıyor. Türk gastronomi sektörünün eğitim krizi ve insan kaynağı sorununu konuşmanın tam zamanı.
Her ay İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de düzinelerce yeni restoran açılıyor. Görkemli lansman partileri, sosyal medya paylaşımları, tanınmış isimlerin imzaladığı menüler… Ama birkaç ay sonra aynı mekânların kepenklerini indirdiğini de çok sık görüyoruz. Peki bu kısır döngünün arkasında ne var?
Asıl Sorun Ekonomik Kriz Değil
Restoranların kapandığında ilk akla gelen neden genellikle ekonomik kriz ya da enflasyon oluyor. Ama gastronomi sektörünü yakından izleyenler farklı bir tablo çiziyor. H24 Haber’in son analizine göre “asıl sorun, gastronomi sektöründe kurum içi eğitim kültürünün yeterince gelişmemiş olmasıdır.” Yüksek maliyetli dekor, düşük yatırımlı insan kaynağı.
Türkiye’nin yeme-içme sektörü son yıllarda kayda değer bir büyüme yaşadı. Michelin yıldızları geldi, uluslararası şefler İstanbul’a akın etti, gastronomi turizmi patladı. Ama bu hızlı büyüme, beraberinde çok katmanlı sorunları da taşıdı.
Dört Temel Sorun
1. Nitelikli Personel Açığı: Mutfakta yetenekli şef bulmak giderek zorlaşıyor. Meslek liselerinden yeterli sayıda, yeterli donanımda mezun gelmiyor. Tecrübeli orta kademe yöneticiler ise ya yurt dışına gidiyor ya da kendi işini kuruyor.
2. Eğitim Kültürünün Eksikliği: Çoğu restoran işletmecisi, açılış sonrası eğitime yatırım yapmıyor. Ön açılış döneminde harcanan bütçenin onda biri bile sürekli eğitime ayrılmıyor.
3. Maliyet Yönetimi Yetersizliği: Dekor ve malzemeye yapılan yüksek yatırımın geri dönüşü hesaplanmadan girişimler başlıyor. Kira, enerji ve gıda maliyetlerindeki artış karşısında fiyatlandırma stratejisi yetersiz kalıyor.
4. Standartlaşma Sorunu: Şef değiştiğinde kalite çöküyor, reçete yönetimi zayıf, servis standartları oturmuyor. Sürdürülebilir bir operasyonel sistem kurulmadan açılan restoranlar, büyüme veya genişleme anında çöküyor.
Yeni Bir Yapılanma Mı Geliyor?
Bu sorunların farkında olan sektör temsilcileri harekete geçmeye başlıyor. Gastronomi sektörünü temsil eden yeni bir çatı örgütü kurulumu gündemdeki yerini koruyor. Hedef: personel niteliği, eğitim, standartlaşma, maliyet yönetimi ve sektör içi dayanışma konularında ortak bir ses oluşturmak.
Türk gastronomisi dünya sahnesinde güçlü bir yer kazanıyor; Michelin yıldızları, uluslararası listeler, tanınmış şefler… Ama bu parlaklığın kalıcı olması için vitrin kadar sahne arkası da güçlü olmak zorunda. Sürdürülebilir bir gastronomi sektörü, iyi menülerle değil — iyi yönetilen, eğitilmiş ve motive ekiplerle inşa edilir.
Sık Sorulan Sorular
Restoranların kapanmasının en yaygın nedeni nedir? Nitelikli personel açığı, eğitim yatırımının yetersizliği ve maliyet yönetimi hataları öne çıkan nedenler arasında.
Başarılı restoranlar nasıl ayakta kalıyor? Standartlaşmış operasyonlar, sürekli eğitim kültürü ve güçlü orta kademe yönetimi en belirleyici faktörler.
Gastronomi dünyasında son yılların en çok tekrar edilen, en çok arzulanan ve belki de en çok istismar edilen kelimesi: Otantik. Bir İtalyan restoranının gerçekliğini sorgularken, bir Meksika lokantasının ne kadar ‘lokal’ olduğunu tartışırken hep bu sihirli kelimeye sığınıyoruz. Ancak yemek kültürü tarihçilerine ve sosyologlara göre, bu otantiklik takıntısı mutfağın doğal gelişimini zehirleyen, şefleri görünmez kafeslere hapseden bir tuzağa dönüşmüş durumda. Gerçek yemek kime göre gerçek? Köklerine sadık kalmakla geçmişi taklit etmek arasındaki ince çizgi nerede başlıyor?
Otantiklik Kavramının Sorunlu Doğası
Otantik kelimesi, bir şeyin orijinaline, ilk haline veya belli bir coğrafyanın kesin kurallarına sadık kalmasını ifade eder. Oysa yemek kültürü, doğası gereği akışkan ve değişkendir. Bugün “otantik İtalyan” dediğimizde aklımıza gelen domates soslu makarnalar, domatesin Amerika kıtasından Avrupa’ya gelişinden çok sonrasına dayanır. Gelenek dediğimiz şey, genellikle unutulmuş bir inovasyonun veya zorunlu bir adaptasyonun yüzyıllar sonra dogmalaşmış halidir. Yemeği dondurulmuş bir müze eserine dönüştürmek, onun yaşamsal damarlarını kesmek anlamına gelir. Mutfak, tıpkı dil gibi yaşayan, etkileşime giren, kelimeler (malzemeler) ödünç alan ve sürekli evrilen bir organizmadır.
Göçmen Mutfaklarına Çekilen Sınırlar
Otantiklik beklentisinin en çok zarar verdiği kesim, göçmen şefler ve restoranlardır. Batı dünyasında bir Fransız şefin mutfağında Asya esintileri kullanması “füzyon ve deha” olarak alkışlanırken; Asyalı veya Ortadoğulu bir şefin kendi mutfağını modernleştirmesi “otantikliğini kaybetmek” veya “köklerine ihanet etmek” olarak eleştirilir. Bu çifte standart, göçmen mutfaklarını ucuz, değişmez ve sadece nostaljik bir tecrübe olmaya mahkum eder. Onlardan beklenen, sürekli olarak geçmişi tekrar etmeleri, asla yenilik yapmamalarıdır. Kendi kimliklerini modern bir tabağa yansıtmaya çalıştıklarında, “gerçek değil” etiketiyle dışlanırlar. Oysa göçün kendisi zaten başlı başına bir adaptasyon ve dönüşüm sürecidir.
Sürekli Değişen Bir Şey Nasıl ‘Orijinal’ Kalabilir?
Bir coğrafyanın mutfağı, savaşlar, göçler, ticaret yolları, iklim değişiklikleri ve teknolojik gelişmelerle şekillenir. Anadolu mutfağı, Orta Asya’dan Orta Doğu’ya, Balkanlardan Akdeniz’e uzanan devasa bir kültürel etkileşimin sonucudur. “Otantik Türk Mutfağı” tanımı bile bölgeden bölgeye, hatta evden eve değişir. Bir yemeğin tek bir doğru reçetesi olduğuna inanmak, o yemeği var eden tarihsel dinamikleri yok saymaktır. Mesela bugün Gaziantep mutfağının ayrılmaz parçası olan birçok baharatın İpek Yolu ticareti olmasa o bölgeye hiç ulaşamayacağını unutmamak gerekir. Gerçeklik dediğimiz şey, coğrafyanın o anki şartlarına verilen bir yanıttır. Bir yemeğin gerçekliğini sadece geçmişte donmuş bir ana sabitlemek, o yemeği günümüzde tüketen insanların değişen damak tadını, yaşam tarzını ve tarımsal gerçeklikleri görmezden gelmektir.
Geleceğin Mutfağı: Kökleri Olan Ama Özgür Yemekler
Gastronominin geleceği, katı kurallarla sınırlandırılmış bir otantiklik arayışında değil, köklerini tanıyan ama sınırları aşmaktan korkmayan bir yaratıcılıktadır. Bir yemeğin değeri, sadece geçmişteki bir tarifi ne kadar iyi taklit ettiğiyle değil, o yemeğin arkasındaki malzemenin kalitesi, şefin vizyonu ve sürdürülebilirliği ile ölçülmelidir. Yemek, kuralların dışına çıkıldığında gelişir ve nefes alır. Geleneklere saygı duymak önemlidir ancak onları bir dogma haline getirmek, mutfağın geleceğine yapılabilecek en büyük ihanettir. Yeni bir döneme giren gastronomi, katı tanımlara değil, hikayesi olan lezzetlere ihtiyaç duymaktadır.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Füzyon mutfağı otantikliğin düşmanı mıdır? Hayır. Tarihsel olarak bakıldığında, bugün otantik kabul ettiğimiz pek çok mutfak (örneğin domates ve biber kullanan Hint veya İtalyan mutfağı) aslında yüzyıllar önce yaşanmış kıtalararası bir füzyonun sonucudur. Füzyon, mutfağın doğal ilerleme şeklidir.
Otantiklik arayışı tamamen yanlış mıdır? Tamamen yanlış değildir. Geleneksel tariflerin, yöresel tohumların ve tekniklerin kayıt altına alınması ve korunması önemlidir. Sorunlu olan kısım, bu tariflerin yeniliğe karşı bir silah veya şefleri kısıtlayan bir bariyer olarak kullanılmasıdır.
Gerçek ve otantik arasındaki fark nedir? Otantiklik genellikle katı bir tarihsel referansa dayanır ve bir yemeğin formülünün değişmemesini talep eder. Gerçek (authentic) bir yemek ise, şefin kendi hikayesini, bulunduğu coğrafyayı, güncel imkanlarını ve elindeki yerel malzemeyi dürüstçe yansıtması anlamına gelir.
Otantiklik baskısı şeflerin yaratıcılığını nasıl etkiler? Özellikle genç şefler, sırf otantik olma beklentisi yüzünden kendi kültürel arka planlarını modern tekniklerle birleştirmekten çekinebiliyorlar. Bu durum, yerel mutfakların global gastronomi sahnesinde rekabet etmesini zorlaştırıyor ve şefleri yenilik yapmaktan alıkoyuyor.
Günlük yaşantımızın sıradan bir parçası olan süpermarket alışverişi, aslında devasa bir nöro-pazarlama laboratuvarında gerçekleşen karmaşık bir deneydir. Kapıdan içeri adım attığınız andan, kasada ödeme yaptığınız saniyeye kadar attığınız her adım, baktığınız her raf ve sepetinize eklediğiniz her ürün titizlikle tasarlanmış bir mimarinin sonucudur. Peki, sepetimizi gerçekten biz mi dolduruyoruz, yoksa süpermarket koridorlarının saklı nörolojisi mi kararlarımızı yönlendiriyor? Çoğu tüketici alışveriş listesine sadık kaldığını düşünse de araştırmalar süpermarket harcamalarının yüzde ellisinden fazlasının anlık kararlarla yapıldığını gösteriyor.
Giriş Tuzağı: Taze Ürünler ve Renklerin Gücü
Süpermarketlerin büyük çoğunluğunda kapıdan girer girmez sizi taze meyve ve sebze reyonu karşılar. Bunun tesadüf olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. ‘Dekompresyon bölgesi’ olarak adlandırılan bu alan, parlak renkler, su püskürtülerek canlı tutulan yeşillikler ve taze kokularla donatılır. Nörolojik olarak, bu taze ve sağlıklı başlangıç beynimizde bir rahatlama ve ‘iyi bir şey yapıyorum’ hissi yaratır. Bu ‘sağlıklı başlangıç’ yanılsaması, ilerleyen koridorlarda daha fazla abur cubur ve işlenmiş gıda almanıza olanak tanıyan psikolojik bir kredi sağlar. Renkli elmaların, pırıl pırıl domateslerin hemen ardından fırın reyonundan gelen taze ekmek kokusu da eklendiğinde beyninizin savunma mekanizması tamamen çöker.
Süt Ürünleri Neden En Arkada Saklanır?
Ekmek, süt ve yumurta gibi temel tüketim maddeleri genellikle mağazanın en arka köşelerinde veya birbirlerine en uzak noktalarda konumlandırılır. Bu stratejinin temel amacı, en çok ihtiyaç duyulan ürünlere ulaşmak için müşteriyi mağazanın tamamını dolaşmaya mecbur bırakmaktır. Sadece bir süt almak için girdiğiniz marketten elinizde dolu bir poşetle çıkmanızın ardındaki temel mimari hile budur. Yolculuğunuz boyunca beyniniz sürekli olarak yeni uyaranlara, cazip indirim etiketlerine ve özenle yerleştirilmiş çapraz promosyonlara maruz kalır. Temel ihtiyaçlarınızı alıp hemen çıkmanızı engellemek, perakende sektörünün en eski ama en etkili kurallarından biridir.
Orta Koridorların Karmaşık Labirenti
Marketin orta koridorları, tüketicinin yön duygusunu hafifçe sarsmak ve zaman algısını yavaşlatmak üzere tasarlanmıştır. Göz hizası, market raflarındaki en değerli gayrimenkuldür ve genellikle en pahalı, kâr marjı en yüksek ürünlere ayrılır. Çocukların göz hizasında ise renkli ambalajlı şekerlemeler ve oyuncaklı kahvaltılık gevrekler yer alır. Zemin karolarının boyutlarının bile yürüme hızınızı etkilemek için özel olarak seçildiğini biliyor muydunuz? Daha küçük karolar, tekerlekli sepetinizin daha hızlı tıklamasına neden olarak sizi yavaşlamaya ve raflara daha uzun süre bakmaya teşvik eder. Ayrıca bu labirentlerde ürünlerin yerleri periyodik olarak değiştirilir. Böylece rutine bağladığınız alışveriş rotanız bozulur ve yeni ürünlerle karşılaşmanız garanti altına alınır.
Sepet Boyutlarının Gizli İkna Ediciliği
Son yıllarda süpermarket arabalarının ve elde taşınan sepetlerin giderek büyüdüğünü fark ettiniz mi? Nöro-pazarlama uzmanları, büyük ve boş bir arabanın insanda eksiklik hissi yarattığını keşfetmiştir. Elinizdeki devasa arabayı doldurma içgüdüsü, alışveriş listenizin dışına çıkmanıza neden olan en büyük faktörlerden biridir. Büyük sepet, daha fazla ürün alma kapasitesinin yanı sıra, beyninize ‘henüz yeterince almadın’ sinyalini gönderir. Özellikle indirim dönemlerinde bu büyük arabalar, tüketicinin mantıklı karar verme yetisini ciddi şekilde zayıflatır.
Kasa Yanı Dürtüsü ve Karar Yorgunluğu
Alışverişin sonuna yaklaştığınızda, beyniniz onlarca karar vermiş olmanın getirdiği bir ‘karar yorgunluğu’ (decision fatigue) yaşar. İşte tam bu noktada, kasa sırasındaki dar geçitlerde sizi çikolatalar, naneli şekerler ve küçük atıştırmalıklar bekler. İrade gücünüzün en düşük olduğu bu anda, ufak ve ucuz bir ödül fikri nörolojik olarak karşı konulmaz hale gelir. Kasa yanı satınalmaları, süpermarketlerin en kârlı metrekareleridir.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Süpermarketlerde neden pencereler ve saatler bulunmaz? Casino mimarisinden ilham alınan bu tasarım, zaman algınızı kaybetmenizi ve dış dünyadan soyutlanarak içeride daha fazla vakit geçirmenizi sağlamak içindir. Doğal ışığın olmaması beynin biyolojik saatini de yanıltır.
Müzik yayını alışveriş hızını etkiler mi? Kesinlikle. Yavaş tempolu müzikler, kalp ritminizi yavaşlatarak mağaza içinde daha ağır adımlarla dolaşmanızı ve raflara daha çok vakit ayırmanızı teşvik eder. Hızlı müzikler ise tam tersine, müşterileri hızlandırıp sirkülasyonu artırmak için yoğun saatlerde kullanılır.
Çapraz ürün yerleştirme nedir? Cipslerin hemen yanına sosların, makarnanın yanına peynirin konulmasıdır. Temel amaç, aklınızda olmayan ek tamamlayıcı ürünleri sepetinize dahil etmektir.
Londra’nın Kaybolan Tadı: Pie and Mash’in Sessiz Vedası
İngiltere’de sanayi işçilerinin en temel besin kaynağı olan geleneksel turta dükkanları (pie and mash), soylulaştırma ve değişen alışkanlıklar nedeniyle kapanıyor. Türkiye’deki esnaf lokantalarının yaşadığı dönüşüme oldukça benzeyen bu süreç, yemeğin sosyolojik gücünü gözler önüne seriyor.
Bir zamanlar Londra’nın puslu ve yağmurlu sokaklarında, özellikle East End bölgesinde, yorgun sanayi işçilerinin en büyük tesellisi sıcak bir “pie and mash” (turta ve patates püresi) tabağıydı. 19. yüzyıldan itibaren İngiliz işçi sınıfının temel besin kaynağı haline gelen bu geleneksel turta dükkanları, nesiller boyunca mahalle kültürünün ve dayanışmanın kalbi oldu. Ancak bugün, bu tarihi mekanlar birer birer kapanırken, yerlerini ekşi mayalı artisan ekmekler, avokadolu tostlar ve el yapımı lüks hamur işleri satan modern fırınlar alıyor. Peki, bir dönemin efsanevi lezzeti neden tarihin tozlu raflarına kalkıyor ve bu değişim gastronomi dünyası için ne anlama geliyor?
Sanayi Devrimi’nin Doyurucu İcadı: Pie and Mash Kültürünün Doğuşu
19. yüzyılın ortalarında, Sanayi Devrimi’nin zirvesinde Londra’da hava kirliliği, uzun mesai saatleri ve zorlu çalışma koşulları altında ezilen işçiler için ucuz, sıcak ve yüksek kalorili bir yemeğe anında ulaşmak hayati bir ihtiyaçtı. Thames Nehri’nin çamurlu sularından bolca ve ucuza çıkarılan yılan balıkları (eel), başlangıçta bu dükkanların ve turtaların ana malzemesiydi. İşçiler bu seyyar arabalardan veya küçük dükkanlardan bir kap sıcak yemek alarak günü çıkarıyorlardı. Zamanla etin ve unun daha erişilebilir hale gelmesi, denizcilik ve lojistiğin gelişmesiyle birlikte kıymalı turtalar (minced beef pie), yılan balığının yerini alarak menünün yıldızı haline geldi.
O dönemde turta dükkanları sadece birer karın doyurma mekanı değil; mahallelinin sosyalleştiği, dedikodu yaptığı, ısındığı ve bir araya geldiği komünite merkezleriydi. Beyaz mermer tezgahlar, uzun ahşap banklar, zemini kaplayan testere talaşları ve duvarları boydan boya kaplayan beyaz seramik fayanslar, bu dükkanların değişmez dekorasyonuydu. Fayansların ve mermerin kullanılma sebebi bir estetik kaygı değil, tamamen hijyenik olması ve işçilerin kıyafetlerinden dökülen nehir çamuru ile fabrika isinin kolayca yıkanarak temizlenebilmesiydi.
Efsanevi “Liquor” Sosu ve Geleneksel Yeme Ritüeli
Bir “pie and mash” tabağını sıradan bir yemekten ayıran en önemli, hatta kimilerine göre en şaşırtıcı detay, üzerine bolca dökülen “liquor” (likör) sosudur. Adının likör olduğuna aldanmayın; içinde kesinlikle alkol bulunmaz. Bu eşsiz ve yoğun sos, yılan balıklarının haşlandığı jelatinli suyun bol taze maydanozla tatlandırılmasıyla hazırlanır. Canlı yeşil rengi ve yoğun maydanoz aromasıyla, dışı çıtır çıtır turtanın ve yumuşacık patates püresinin lezzetini bir üst seviyeye taşır.
Geleneksel yeme ritüelinde bile yazılı olmayan kurallar geçerlidir; turtanın sert kabuğu önce çatalın tersiyle kırılır, içindeki sıcak ve sulu et dolgusu püreyle karıştırılır, ardından yoğun yeşil sosla harmanlanarak yenir. Masalarda mutlaka sirke şişeleri bulunur; yemeğin ağırlığını kırmak için beyaz sirke veya acı biberli sirke (chilli vinegar) tabağa cömertçe boca edilir. Bu sade, iddiasız ama son derece doyurucu tabak, yüzyıldan uzun süre boyunca Londralıların damak hafızasına altın harflerle kazınmıştır.
Soylulaştırma (Gentrification) ve Artan Kiraların Yıkıcı Etkisi
Bugün geleneksel turta dükkanlarının hızla kapanmasının ardındaki en büyük etken, Londra’nın, özellikle de East End’in geçirdiği acımasız sosyolojik dönüşümdür. “Gentrification” (soylulaştırma) olarak adlandırılan bu süreçte, bir dönemin ucuz işçi mahalleleri, sanatçıların, genç beyaz yakalıların ve teknoloji şirketlerinin gelişiyle değerlendi. Emlak fiyatlarındaki fahiş artışlar ve uçuk kiralara dayanamayan, kâr marjı zaten çok düşük olan asırlık dükkanlar, nesillerdir süren aile işletmelerini devredecek kimse bulamayınca kepenk indirmek zorunda kaldı.
Bununla birlikte, değişen beslenme alışkanlıkları ve globalleşen damak zevki de bu düşüşte büyük rol oynadı. Yeni nesil Londralılar, ağır bir kıymalı turta ve maydanozlu püre yerine; daha hafif bitki bazlı diyetleri, matcha latteleri, Uzak Doğu’nun bao bun’larını veya Meksika’nın taze tacolarını tercih ediyor. Geleneksel turtalar artık günlük bir rutinden çıkıp, sadece Londra dışından gelen turistlerin, semtin eski yerlilerinin veya pazar günleri nostaljik bir anı yaşamak isteyenlerin tükettiği bir “deneyim” yemeğine dönüştü.
Lüks Menülere Giriş: Turta Nasıl “Gourmet” Oldu?
Sokaklardaki geleneksel dükkanlar kapanırken, “turta” konsepti tamamen yok olmadı, aksine lüks bir dönüşüm geçirdi. Bugün birçok ünlü şef ve yüksek standartlı (fine dining) restoran, İngiliz turtasını yeniden yorumluyor. İçine trüf mantarı, saatlerce ağır ağır pişmiş Wagyu dana yanağı, yaban domuzu veya özel soslar konularak hazırlanan “gourmet” turtalar, eskiden bir işçinin haftalık maaşıyla yediği fiyatların çok üzerinde, lüks menülerde servis ediliyor. İşçi sınıfının karın doyurmak için ürettiği bir lezzet, bugün statü sembolü bir mutfak şovuna evrilmiş durumda.
Türkiye’nin Esnaf Lokantalarıyla Kesişen Kaderi
İngiliz turta dükkanlarının yaşadığı bu hüzünlü dönüşüm, Türkiye’deki geleneksel esnaf lokantalarının kaderiyle şaşırtıcı ve bir o kadar da çarpıcı bir benzerlik taşıyor. Bir zamanlar sanayi sitelerinde, han içlerinde, tarihi çarşılarda işçiyi, çırağı ve esnafı uygun fiyata, sıcak sulu yemekle doyuran o güzelim lokantalarımız; artan gıda maliyetleri, kalifiye aşçı eksikliği ve şehirlerin kentsel dönüşümüyle birlikte hızla yok oluyor.
Tıpkı Londra’da mermer tezgahlı tarihi turta dükkanlarının yerini artisan fırınların alması gibi, bizim tarihi çarşılarımızda da sulu yemek tezgahlarının yerini 3. nesil kahveciler, kruvasancılar veya hamburgerciler alıyor. Yemeğin sadece bir hayatta kalma ve karın doyurma aracı değil, aynı zamanda şehrin kimliğini oluşturan kültürel bir miras olduğu düşünüldüğünde, kaybedilenin sadece “uygun fiyatlı bir lezzet” değil, bütün bir mahalle kültürü ve omuz omuza yemek yeme ruhu olduğu daha net anlaşılıyor.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Pie and Mash nedir? İngiltere’ye özgü, özellikle Londra kökenli, genellikle kıymalı (bazen yılan balıklı) turta ve patates püresinden oluşan, üzerine “liquor” adı verilen özel bir yeşil sos dökülerek servis edilen geleneksel bir işçi sınıfı yemeğidir.
Liquor sosu neden yeşildir ve içinde gerçekten alkol var mıdır? Adına rağmen liquor sosunda hiçbir şekilde alkol bulunmaz. Geleneksel liquor sosunun o parlak yeşil rengi ve ferah aroması, yapımında kullanılan bol miktarda taze maydanozdan gelir. Tarihi tariflerde yılan balığı suyuyla bağlansa da, günümüzde tavuk veya sebze suyuyla yoğunlaştırılır.
Geleneksel turta dükkanları neden kapanıyor? Başta soylulaştırma (gentrification) nedeniyle katlanarak artan dükkan kiraları olmak üzere; değişen yeni nesil tüketici alışkanlıkları, gençlerin aile mesleğini devralmak istememesi ve global mutfakların rekabeti yüzünden bu tarihi işletmeler ayakta kalmakta zorlanmaktadır.