Haberler
Bizans İstanbul’unun Son Sofrası: 1453 Öncesi Konstantinopolis’te Ne Yenirdi?
1453 öncesi İstanbul’da sofralar nasıldı? Pallikarya, garum, komutaria, kokoreç ve Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan lezzetler.
Yayınlanma zamanı
16 saat önce-
Yazar:
Mutfak Magazin Editoryal
İstanbul’un Eski Sahiplerinin Sofrasında Neler Vardı?
Bugün İstanbul dediğimiz kentin, Konstantinopolis adıyla anıldığı yüzyıllarda sofralar nasıldı acaba? 1453’ten önce bu topraklarda yaşayan Bizanslılar ne yiyor, ne içiyorlardı? Akademik literatür bu sorunun cevabını giderek daha net veriyor. Özellikle Andrew Dalby‘nin Flavours of Byzantium (2003) ve arkeolog Joanita Vroom‘un son çalışmaları, Bizans mutfağının “yetersiz” olduğu yönündeki eski kanıyı yerle bir ediyor. Ortalama bir Bizanslının sofrası, tahıl, baklagil, zeytinyağı, balık, et, peynir, şarap ve baldan oluşan oldukça dengeli bir Akdeniz diyetiydi.

Sarayda ve Halkta: İki Farklı Dünya
Bizans mutfağında servet, sınıf farkını belirgin şekilde yansıtıyordu. İmparatorluk Sarayı, egzotik baharatlar, ballı kekler, şuruplu şekerlemeler ve ithal lezzetlerle bezeli bir mutfak cennetiydi. 968 yılında Otto I’in büyükelçisi Liutprand of Cremona, Konstantinopolis sarayında kendisine ikram edilen yemekleri anlatırken, “üzerine son derece kötü bir balık suyu gezdirilmiş” diye şikayet etmişti. Liutprand’ın bahsettiği şey, Bizans’ın vazgeçilmez sosu garos (fermente balık sosu) ve retsina (reçineli şarap) idi. Bugün Yunanistan’da hâlâ üretilen bu lezzetler, Latin Batı’nın Bizans sofra adabına nasıl yabancı kaldığının en renkli kanıtı.
Halk mutfağı ise daha sadeydi. Konstantinopolis ve Selanik’teki tavernaların en yaygın pişirme yöntemi haşlama idi. Hatta Bizanslılar için bir atasözü vardı: “Tembel aşçı her şeyi haşlayarak pişirir.” Yine de orta sınıfın sofrası da çeşitliydi. 12. yüzyıl şairi Theodoros Prodromos (Ptochoprodromos), bir kunduracının dört öğününü tarif eder: sabah işkembe, öğlen haşlama et, şarapta pişmiş et, akşam sıcak tencere.
Pallikarya ve Trahana: Anadolu’nun Unutulmayan Lapası
Bizans diyetinin temelini buğday ve arpa oluşturuyordu. En değerli ekmek, ince elenmiş buğday unundan, başka tahıl karıştırılmadan yapılandı. Fakirler ise darı lapası yerdi; İmparator Aleksios’un kızı Anna Komnene darıyı “barbarların yiyeceği” diye aşağılardı.
Ama asıl ilginç olan pallikarya (παλλικαρία): kaba buğday unu lapası. Bu yemek, Rum Ortodoks oruç dönemlerinin temel besini idi. Yunanistan ve Anadolu Rum mutfağında hâlâ bilinen bu lapadan, Balkanlar ve Anadolu’nun vazgeçilmezi tarhana / trahana doğdu. Fermente tahıl ve yoğurt karışımından yapılan, kurutularak saklanan bu ham madde, Bizans’tan günümüze uzanan en lezzetli köprülerden biri. 10. yüzyılda İmparator VII. Konstantin Porfirogennetos için derlenen Geoponika ansiklopedisi, bu tür tariflerin en eski koleksiyonlarından birini barındırır.
Garum, Balık ve Kokoreç: Bizans’ın Cesur Lezzetleri
Konstantinopolis, Haliç ve Marmara’nın kıyısında olduğu için balık sofrada önemli yer tutuyordu. Zenginler için taze balık, fakirler için tarichos (tuzlanmış balık) vardı. Prodromos’un şiirlerinde karanfil ve tarçınla tatlandırılmış balık tarifleri bile geçer. Ama Bizans’ın asıl sırrı garos‘ta (γάρος) gizli: fermente balık sosu. Vietnam’ın nước mắm‘u ya da Güneydoğu Asya’nın balık soslarıyla aynı umami derinliğine sahip bu sos, Roma İmparatorluğu’ndan devralınmış ve Bizans sofrasının vazgeçilmezi olmuştu.
Et konusunda ise Bizanslılar oldukça iddialıydı. Tuzlanmış domuz en yaygın dayanıklı etti. Domuzdan sucuk (saltsikia) ve pastırma yapılırdı. Ve tabii ki kokoreç! Bizanslılar koyun-keçi bağırsaklarını bugünkü kokoreç için kullanıyorlardı. Ortaçağ adları plektin, koilióchorda olan bu yemek, günümüzde hem Yunanistan’da hem Türkiye’de Paskalya kutlamasının vazgeçilmezi. Doğu Türkiye’deki Gritille kazılarında domuz kemiklerinin hayvan kalıntılarının neredeyse yarısını oluşturması, Anadolu’nun Bizans döneminde domuz tüketiminin ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.
Peynir, Yumurta ve Bal: Sofranın Tatlı Telaşı
Bizans sofrasında peynir çeşitliliği şaşırtıcıydı. İnek, koyun, keçi ve manda sütünden üretilen peynirler arasında Paphlagonia peyniri, Girit peyniri ve Ulaş peyniri özellikle popülerdi. Pıhtılaştırma için maya, incir suyu ya da enginar kullanılırdı. Bayat ekmek içine bulanmış peynir kızgın yağda kızartılırdı — belki de dünyanın en eski pane peyniri.
Yumurta da sofrada önemliydi. Tavuk, kaz, ördek, keklik ve sülün yumurtası yenirdi. En ünlü Bizans yemeği ise sphoungata (σφουγγάτα): “sünger gibi” kabarık omlet. Prodromos bu kelimeyi kullanan ilk yazar olarak tarihe geçmiştir. Oruç dönemlerinde ise yumurta “hasta yemeği” sayılarak sınırlı izin verilirdi.
Bal, 1152’de arıcılık vergisinin konmasıyla büyük ölçekli üretimin kanıtı. Bal, hem tatlılarda hem hamur işlerinde hem de içeceklerde geniş kullanım alanı bulurdu.
Komutaria’dan Retsina’ya: Şarap Kültürü
Bizans’ta şarap, bira yerine ana içecekti. Makedonya şarapları üst sınıfın tercihiydi. Ama asıl dikkat çekici olan Komutaria: Kıbrıs’tan gelen ve dünyanın bilinen en eski isimlendirilmiş şarabı. Aslan Yürekli Richard ile Berengaria’nın 12. yüzyıldaki düğününde servis edilmiş, 2025’te UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alınmış bu şarap, İstanbul’un “Osmanlı’dan önceki şarap başkenti” vasfını hatırlatır.
Rumney (Mora), Malvasia (Monemvasia) ve Girit şarapları da önemli ihraç ürünleriydi. Liutprand’ın şikayet ettiği retsina ise çam reçinesiyle tatlandırılmış bir şarap olarak bugün hâlâ Yunanistan’da üretiliyor.
Bizans’tan Osmanlı’ya: Sofrada Neler Değişti?
1453 sonrası Osmanlı mutfağı, Bizans mirasını büyük ölçüde sürdürdü. Garum yerini yavaş yavaş salçaya bıraktı; tarhana Anadolu’nun her köşesinde hayat buldu; kokoreç Paskalya sofralarında yerini korudu. Bizans’ın koptoplakous (kat kat hamur tatlısı) ise, baklavanın en eski atası olarak kabul edilir. Üstelik Bizans’ın kendi baklavası (koptoplakous) incir yaprağı, ceviz ve bal ile hazırlanırdı — günümüz Türk mutfağındaki baklava ile malzeme açısından çok benzerdir.
Bizanslıların sevdiği yumurtalı ekmek, soğanlı omlet, zeytinyağlı sebzeler ve yoğurtlu çorbalar ise bugün Türk, Yunan ve Balkan mutfaklarında hâlâ aynı şekilde yapılıyor. Kısacası, İstanbul’un 1453 öncesi sofrası, bugün bildiğimiz Akdeniz mutfağının ilk taslaklarından biriydi.
Sonuç: Bir Sofranın 1500 Yılı
Bizans İstanbul’unun sofrası, sadece bir imparatorluğun yemek tarihi değil, Anadolu ve Balkanlar’ın ortak gastronomik hafızasıdır. Pallikarya’dan tarhanaya, garum’dan salçaya, kokoreçten baklavaya uzanan bu lezzet zinciri, İstanbul’un bin yılı aşkın sürede nasıl bir “lezzet merkezi” olduğunun en güzel kanıtı. Liutprand’ın garum şikayeti, Prodromos’un omlet tarifi, Vroom’un arkeolojik verileri — hepsi aynı şeyi söylüyor: bu şehir, her daim sofrası zengin bir başkent olmuş.
Sıkça Sorulan Sorular
Bizans mutfağı ile Osmanlı mutfağı arasında ne gibi benzerlikler var?
Tarhana, kokoreç, zeytinyağlı sebzeler, yoğurtlu çorbalar, yumurtalı ekmek ve kat kat hamur tatlıları (baklavanın atası koptoplakous) Bizans’tan Osmanlı’ya geçen lezzetler arasındadır. İstanbul’un coğrafi konumu ve Anadolu’nun zengin tarım mirası, bu sürekliliği sağlamıştır.
Garum nedir ve bugün hâlâ kullanılıyor mu?
Garum (veya Bizansça garos), fermente balık sosudur. Küçük balıkların tuzlanıp güneşte bekletilmesiyle elde edilen bu sos, Bizans’ın vazgeçilmez umami kaynağıydı. Vietnam’ın nước mắm’u ve Güneydoğu Asya balık soslarıyla aynı mantıkta üretilir; günümüzde Yunanistan’da “garos” adıyla hâlâ üretilmektedir.
Komutaria şarabı neden önemli?
Komutaria, Kıbrıs’tan gelen ve dünyanın bilinen en eski isimlendirilmiş şarabıdır. 12. yüzyılda Aslan Yürekli Richard ile Berengaria’nın düğününde servis edilmiş, 2025’te UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alınmıştır. Bugün Kıbrıs Rum Kesimi’nde PDO tescilli olarak üretilmeye devam etmektedir.
Bu yazılar ilginizi çekebilir
Haberler
Şam’dan Beyrut’a, Halep’ten İstanbul’a: Suriye ve Lübnan Şeflerinin Diaspora Sofrası
Suriye iç savaşı sonrası göç eden şeflerin Londra, Berlin, Gaziantep ve İstanbul mutfaklarına etkisi. Diaspora mutfağı nasıl yeniden üretiliyor?
Published
15 saat agoon
2 Temmuz 2026
Mutfağın Sessiz Göçü: Savaşın Şeflerini Nereye Sürükledi?
2011’de Suriye’de ilk gösteriler başladığında, Halep’in fırıncıları Şam’ın tatlıcıları buğdayı yoğurmayı, şerbeti kaynatmayı sürdürüyordu. Kimse o gün, bu ellerin birkaç yıl içinde Londra’nın Wilmslow Road’unda lahmacun açacağını, Berlin’in Neukölln’ünde humus süzeceğini, Gaziantep’in sokaklarında künefe keseceğini bilmiyordu. Ama mutfak, en sessiz ve en dirençli göçüdür insanın. Suriye iç savaşı sonrası 6,7 milyon kişinin yurt dışına göç ettiği bir on yılda, şefler, aşçı kadınlar, fırıncılar ve tatlıcılar da bu kervanın içindeydiler. Onlar için göç “kültürel miras turizmi” değil; hayatta kalma ve yeniden üretim meselesiydi.

Londra: Wilmslow Road’da Halep Kokusu
Londra, Ortadoğu diasporası açısından üç ayrı dalganın birikim noktası. 1880’lerden Sefarad Yahudileri, 1975’ten Lübnan iç savaşı mültecileri, 2011’den Suriye savaşı göçmenleri — hepsi aynı şehirde, aynı mutfağı farklı tonlarla yeniden üretti. Manchester’ın Wilmslow Road koridorundaki Aladdin restoranı, bu hikâyenin en somut örneğidir.
1988’de açılan Aladdin, 1989’da Halep’ten gelen Ahmed al-Adin tarafından 2005’te devralındı. Al-Adin’in annesinden ve anneannesinden öğrendiği tarifleri, kendisi dışında kimseye emanet etmez. “Herkes aynı lezzeti yakalayamadığı için bunu kişisel tutuyorum” der. Bu cümle, bir bireyin değil, bir diaspora ilkesinin özeti gibidir. Aladdin’in müdavimleri arasında 1850’lerden beri Manchester’da yerleşik Sefarad Yahudi topluluğu vardır. Jo Scorah adlı bir müşteri, “Annem hep Arapça konuşurdu, paramız olduğunda dışarıda yerdik ama biz ikinci nesildik” diye hatırlatır. Halep’in çok-dinli, çok-etnikli yapısı, bu tür bir simbiyotik müşteri dengesini mümkün kılmıştır.
Vittles yazarı Joel Hart, “From Aleppo to Manchester” yazısında bu hikâyeyi belgeler. Hart’a göre diaspora lokantasının üç yapısal özelliği vardır: suburban dislocation (banliyöde yerinden edilmişlik), first-generation professional transition (birinci neslin fabrikadan mutfağa geçişi), ve community as customer base (topluluk müşteri tabanı olarak). Bu üçlü, Londra’daki Suriye diasporasının tamamı için geçerlidir.
Berlin: Neukölln’de Arap Mutfağının Yeniden Doğuşu
Berlin’in Suriyeli/Arap diasporası üç katmanlıdır: 1980’lerden Lübnan ve Filistin diasporası, 2015 sonrası Suriyeli mülteciler, ve son yıllarda gelen ekonomik göçle birlikte açılan Körfez-Lübnan-Suriye sermaye mutfağı. Neukölln’ün Reuterkiez ve Schillerkiez mahalleleri, Berlin’deki en yoğun Arap/Levant restoran yoğunluğuna ev sahipliği yapıyor.
Burada Damascus Restaurant, Halab, Shami, Ya Hala, Bait Beirut gibi mekanlar, üst orta sınıfın “anonim doğum günü pastası”nı değil, ev yapımı humus ve fattoush’u sunuyor. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra gentrifikasyon akımıyla birlikte bu mahalleler yeni bir anlam kazandı. Vittles editörü Josh Dell “The Rise of MiddleEastMediLevantia” yazısında gözlemler: Berlin’deki İsrail-Filistin-Lübnan-Suriye hattındaki restoranlar kendilerini “İsrail” veya “Filistin” olarak değil, “Levantine”, “Middle Eastern”, “Mediterranean” olarak tanımlıyor. Bu bir estetik seçim değil, siyasi bir pozisyon.
Gaziantep ve Antakya: Anadolu’nun Levant Yüzü
Gaziantep ve Antakya’yı bir arada ele almak gerekir. Antakya, yüzyıllardır Levant mutfağının Anadolu’daki en kararlı temsilcisidir. Wikipedia’nın Antakya maddesi, mutfağı “renowned, considered Levantine rather than Turkish” diye tanımlar. Katıklı ekmek, za’atarlı pide, Asi Nehri’nden yılan balığı, debes ramman (nar ekşisi) — bunların neredeyse tamamı Halep, Şam, Beyrut ve Antakya’nın ortak repertuarıdır.
Suriye iç savaşı sonrası, Antakya çift yönlü bir temas bölgesi haline geldi. Antakyalılar Suriye’den gelenlerle aynı mutfağı tanıdı; Suriyeliler ise Anadolu Türk mutfağıyla ilk kez bu noktada temas etti. Gaziantep’te 2015-2024 arasında açılan Halep Sofrası, Şam Lokantası, Halep Tatlıcısı gibi küçük işletmeler, Halep ve İdlib kökenli ailelerin hayatta kalma stratejisidir. Halep’in ünlü şekerleme geleneği — halawet el-jibn, ma’amoul, qatayef — Gaziantep’in baklava geleneğiyle yan yana çalışır.
İstanbul: Arada Kalmışlığın Şehri
İstanbul’da kayıtlı 400.000’den fazla Suriyeli var, ama bunların önemli bir kısmı Fatih, Zeytinburnu, Küçükçekmece gibi varoş ilçelerde yaşıyor; burada açılan lokantalar İstanbullular için değil, İstanbul’daki Suriyeliler için çalışıyor. Beyaz kentli İstanbul müşterisi, Gaziantep’e nazaran daha az “Suriye mutfağı” tanıyor; bu da İstanbul’daki Suriye restoranlarının kendini “Levantine” olarak sunmak zorunda kalması anlamına gelir.
Yine de Karaköy’deki Küçük Halep (2022’den beri), Beyoğlu’ndaki eski meyhanelerin arasında gizlenmiş Antakya Dürüm, Bayrampaşa’daki Şam Tatlıları — bunlar İstanbul’un Suriye mutfağıyla yavaş yavaş tanışmasının işaretleri. Ama asıl dinamik, İstanbul’un yerli Levant damak tadı ile savaş sonrası gelen Suriyelilerin ev içi üretiminin piyasaya çıkışı arasındaki gerilimdir.
Mutfak Milliyetçiliği mi, Kozmopolit Gerçeklik mi?
Bu noktada akademik bir soru belirir: diaspora mutfağı “vatan” mutfağının basit bir kopyası mıdır, yoksa yeni bir evin inşası mı? Üç kuramsal çerçeve bu soruya cevap verir:
- Bellas / Long / Urbain’in “diasporic cuisine” kuramı: diaspora mutfağı “kayıp ev” değil, çoğulluğa açılan bir müzakere alanıdır.
- Pratt’in “contact zone” kavramı: farklı kültürel geleneklerin karşılaşma noktasında yeni pratikler üretir. Bir Halep aşçısıyla bir Antep ustasının aynı tezgahta yan yana çalıştığı Gaziantep, tam anlamıyla bir contact zone‘dur.
- Krishnendu Ray’in “curating ethnicity” perspektifi: göçmen mutfağının ana akım damak tadına nasıl tercüme edildiğini, hangi unsurların öne çıkarılıp hangilerinin bastırıldığını analiz eder.
Vittles’ın “MiddleEastMediLevantia” kavramı, bu üç çerçeveyi bir araya getirir: İngiltere’deki restoranlar artık kendilerini İsrail, Filistin, Lübnan veya Suriye olarak tanımlamıyor; “Ortadoğu-Akdeniz-Levant” üçgeninde bir yer buluyorlar. Bu bir marka stratejisi değil, göçmen şeflerin kimliklerini parçalamak zorunda kaldığı bir yaşam stratejisidir.
Sonuç: Sofrada Sınır Yoktur
Suriye iç savaşının üzerinden on beş yıl geçti. Halep’in fırıncıları Londra’da ekmek açıyor, Şam’ın tatlıcıları Berlin’de şerbet kaynatıyor, Antakya’nın kebapçıları Gaziantep’te ızgara yapıyor. Bu bir “sürgün mutfağı” değil; yeniden üretim, direniş ve yaşamın kendisidir. Bir Manchester restoranının sahibinin annesinden öğrendiği tarifi hâlâ kendisi yapıyor olması, bu anlayışın en somut ifadesidir.
Türk okuru için ise mesaj açık: Antakya’nın katıklı ekmeği, Gaziantep’in künefesi, İstanbul’un yeni Suriye lokantaları — hepsi aynı Levant sofrasının parçaları. Ve bu sofra, milliyetçilikten bağımsız olarak, sofraya oturan herkesin ortak malıdır.
Sıkça Sorulan Sorular
Suriye iç savaşı sonrası kaç şef yurt dışına göç etti?
Savaşın ilk on yılında 6,7 milyon Suriyeli mülteci olarak yurt dışına göç etti. Bu sayının içinde restoran aşçıları, ev içi aşçı kadınlar, fırıncılar, tatlıcılar ve pazarcılar da var. Türkiye’de 1,3 milyondan fazla kayıtlı Suriyeli bulunuyor; Almanya’da ise 2025 itibarıyla 244.178 Suriyeli tam zamanlı işçi olarak çalışıyor.
Diaspora mutfağı “vatan” mutfağının kopyası mıdır?
Hayır. Akademik literatür (Bellas/Long/Urbain’in “diasporic cuisine” kuramı), diaspora mutfağını “kayıp ev” değil, çoğulluğa açılan bir müzakere alanı olarak tanımlar. Yani diaspora şefi, vatan mutfağını olduğu gibi aktarmaz; yeni ülkenin malzemeleriyle, damak tadıyla, müşteri profiliyle sürekli bir diyalog kurar. Bu, yeni bir evin inşasıdır.
Vittles’ın “MiddleEastMediLevantia” kavramı, İngiltere’deki göçmen şeflerin kendilerini artık İsrail, Filistin, Lübnan veya Suriye olarak tanımlamak yerine “Ortadoğu-Akdeniz-Levant” üçgeninde bir yer bulmalarını ifade eder. Bu bir marka stratejisi değil, göçmen şeflerin kimliklerini parçalamak zorunda kaldığı bir yaşam stratejisidir — aynı anda hem misafirperver hem görünmez olma çabasıdır.
Haberler
Cengiz Han’ın Kımızından Timur’un Pilavına: Moğol İmparatorluğu ve Bozkırın Dünya Mutfağına Etkisi
Kımız, khorkhog, buuz: Orta Asya bozkırının sofra geleneği dünya mutfağını nasıl şekillendirdi? Moğol İmparatorluğu’nun sofra mirası, Anadolu Türk mutfağına kadar uzanan izleriyle.
Published
2 gün agoon
1 Temmuz 2026
Yemek tarihi çoğu zaman saray mutfakları, şehir hanları, liman kentleri üzerinden anlatılır. Oysa dünya mutfağının en az yarısı, sessiz bozkırlarda, göçebe çadırlarda, at sırtında şekillenmiştir. Moğol İmparatorluğu, tarihin en geniş kara imparatorluğu olarak, Çin’den Avrupa’ya, Sibirya’dan Hint alt kıtasına kadar uzanan bir coğrafyada sofra pratiklerini taşıdı, dönüştürdü, yerleşik kültürlere aşıladı. A Taste of the Past’ın bu haftaki bölümü, Linda Pelaccio’nun Orta Asya tarihçileriyle yaptığı söyleşiden yola çıkarak, bozkırın sofra mirasının günümüze uzanan izlerini sürüyor.
Kımız: Kısrak Sütünden Tanrıların İçeceğine
Bozkırın en özgün içeceği, kuşkusuz kımız. Kısrak sütünün doğal fermente edilmesiyle elde edilen, hafif ekşimsi, hafif alkollü, köpüklü bir içecek. Tarihçi ve gezginler kımızı farklı şekillerde tarif etmiş: 13. yüzyılda Marco Polo, Moğol saraylarında kımızın “şarap gibi servis edildiğini” yazdı. 14. yüzyılda İbn Battuta, kımızın “kokusu hoş, mayhoş bir tada sahip, sarhoş etmeyen ama ferahlatan” bir içecek olduğunu not düştü. Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi ise 17. yüzyılda, kımızın Kırım Hanlığı’nda ve Kırgız bozkırlarında yaygın olduğunu, hatta Kırım hanlarının kımız şenlikleri düzenlediğini anlattı.
Kımızın kültürel anlamı salt bir içecek olmanın çok ötesindedir. Kımız, göçebe toplumun yaşam döngüsüyle bütünleşmişti: kısrak sağımı bahar aylarında başlar, yaz boyunca sürer, sonbaharda sona ererdi. Kımız partileri, toplumsal bağların yenilendiği, hanların konuklarını ağırladığı, antlaşmaların yapıldığı ritüellerdi. Moğol inancında, kımız tanrıların içeceği sayılırdı: göğün en yüksek tanrısı Tengri’ye sunulan kımız, hem şölendi hem de kutsal bağıştı.
Bugün kımız, Kazakistan, Kırgızistan, Moğolistan ve Rusya’nın bazı bölgelerinde (Tataristan, Başkurdistan) yaşamaya devam ediyor. UNESCO, 2024’te Kazak kımız kültürünü (kısrak sütü sağımı, kımız yapımı, paylaşım gelenekleri) Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne aldı. Kımız, artık “egzotik içecek” değil, bir halkın yaşayan mirası.
Khorkhog: Taşla Pişen Et, Bozkırın En Eski Yavaş Yemeği
Bozkırın bir diğer simgesi, khorkhog — sıcak taşla pişirilen et yemeği. Yöntem son derece basit ama etkileyici: bir kapaklı metal teneke içine, parçalanmış koyun veya keçi eti, soğan, patates yerleştirilir. İçine önceden ateşte kızdırılmış, yuvarlak andız taşları (nehir yatağından toplanan, pürüzsüz, ısıyı iyi tutan taşlar) eklenir. Tenekenin kapağı kapatılır, kenarları hamur veya çamurla sıvanır, böylece tüm buhar içeride hapsedilir. Yaklaşık 45 dakika sonra, taşın bıraktığı ısıyla et ve sebzeler kendi buharında pişer.
Khorkhog’un kökeni tarihöncesine uzanır. Moğol göçebelerinin metal kapları olmadığı dönemlerde, et doğrudan kızgın taşların arasında, kazılmış çukurlarda pişirilirdi. Bu yöntem, bugün bile Moğolistan’ın kırsal kesiminde, küçük ölçekte de olsa uygulanır. Moğolistan’da yapılan bir arkeolojik kazıda, MÖ 3. yüzyıla tarihlenen bir bronz çağ mezarında, taşla pişirme izleri bulunmuştur.
Khorkhog’un Türk mutfağıyla ilginç bir bağlantısı var: Anadolu’nun geleneksel et yemeklerinden bazıları, özellikle tandır kebabı, taş fırın kebabı, benzer bir prensiple çalışır. Tandırda pişen etin altına konan taşlar, hem ısıyı eşit dağıtır hem de buharı hapsederek eti yumuşatır. Bu yöntemin, Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkmen boyları üzerinden taşındığı düşünülüyor. Bugün Gaziantep, Şanlıurfa, Erzurum mutfaklarında görülen taş fırın kebabı geleneği, bozkırın khorkhog mirasının Anadolu’daki yansıması olarak okunabilir.

Buuz, Manti, Pilav: Orta Asya’dan Dünyaya Yayılan Hamur ve Tahıl
Moğol İmparatorluğu’nun dünya mutfağına en kalıcı katkısı, belki de hamur işleri ve tahıl yemekleri oldu. Buuz (Moğol mantısı), Orta Asya’nın en yaygın yemeklerinden biridir: ince hamur içine kıyma (genellikle koyun veya sığır) ve soğan konur, kenarları 12-14 kıvrımla özenle kapatılır, buharda pişirilir. Her kıvrım, ailenin ve köyün el hafızasıdır — buuz yapmak, çoğu zaman üç nesil kadının birlikte çalıştığı bir ritüeldir.
Buuzun Anadolu’daki karşılığı tartışmasız mantıdır. Kayseri mantısı, Sivas mantısı, Uygur mantısı — hepsi aynı temel prensibi paylaşır. Bazı tarihçiler, mantının Moğol İmparatorluğu döneminde Orta Asya’dan Anadolu’ya taşındığını, bazıları ise daha eski Türk ve Çin etkileşimlerine dayandığını ileri sürer. Ama hangi tarihsel yol izlenirse izlensin, Orta Asya kökenli bir yemek geleneğinin Anadolu’ya uzandığı açıktır.
Pilav ise bozkırın en sade ama en yaygın yemeklerinden biridir. Orta Asya’da pirinç, Moğol İmparatorluğu’nun Çin’le teması sonrası yaygınlaşmıştır. Marco Polo’nun aktardığına göre, Cengiz Han’ın sofrasında pirinç pilavı, et yemekleri, kımız standart olarak bulunurdu. Timur’un Semerkant sarayında ise pilav artık saray mutfağının temel yemeği olmuş, hatta “özel gün pilavları” (palov, plov, pilav) büyük törenlerle servis edilen bir sofra unsuruna dönüşmüştür. Bugün Özbekistan’ın milli yemeği kabul edilen Özbek palov’u, büyük kazanlarda kuzu eti, havuç, soğan ve pirinçle hazırlanır. Özbek palov geleneği, 2016’da UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alınmıştır.
Anadolu Bağlantısı: Nereden Geliyoruz?
Bozkırın sofra mirasını konuşurken, kaçınılmaz olarak Türk mutfağının kökenlerine geliyoruz. 11. yüzyıldan itibaren Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkmen boyları, yanlarında sofra pratiklerini de taşıdı. Pilav, mantı, yoğurt, kuru et (pastırma, kavurma, sucuk), ayran, hatta bazı baharat kullanımları — bunların önemli bir kısmı Orta Asya kökenlidir.
İlginç olan, kımızın ayrana dönüşümüdür. Göçebe yaşamda kısrak sütü bol, inek sütü kıttı. Anadolu’ya yerleşildikçe, kısrak sütü yerini inek, koyun, keçi sütüne bıraktı. Kımız yapımı için gerekli kısrak sağım geleneği de geriledi. Ama fermente süt içeceği kültürü kaybolmadı; ayran, kefir, köpük (Türkmen halıcıların fermente sütü), gibi formlarla varlığını sürdürdü. Bu, göçebe bir pratiğin yerleşik kültüre dönüşümünün en çarpıcı örneklerinden biridir.
Kuru et kültürü de benzer bir süreçten geçti. Moğol bozkırında etin saklanma yöntemi, soğuk kış aylarında dondurma, ilkbaharda rüzgârda kurutma, güneşte kavurma idi (boodog, khuushuur). Anadolu’ya gelindiğinde, bu yöntemler pastırma (et, çemenle kaplanıp kurutulur), sucuk (baharatlı, doğal kılıf), kavurma (kışlık et) gibi yerel formlara dönüştü. Pastırmanın “bastırma” kelimesinden geldiği düşünülür — bu, bozkırın et saklama geleneğinin Türkçeleşmiş halidir.
Sonuç olarak, Anadolu mutfağını “nereden geliyoruz” sorusuyla okumak, onu sadece yerel bir miras olmaktan çıkarıp, geniş bir coğrafyanın parçası olarak görmemizi sağlar. Bugün Kayseri’de bir mantı, Özbekistan’da bir palov, Moğolistan’da bir buuz arasında, yüzyılların taşıdığı bir akrabalık vardır. Bozkırın sofra mirası, dünya mutfağının sessiz ama güçlü damarlarından biri olmaya devam ediyor.
Sıkça Sorulan Sorular
Kımız tam olarak nedir ve nasıl yapılır?
Kımız, kısrak sütünün doğal fermente edilmesiyle elde edilen hafif alkollü (genellikle %1-3 alkol), ekşimsi, köpüklü bir içecektir. Yapımı için taze sağılmış kısrak sütü, ahşap veya deri bir kaba konur, önce bir tahta çırpıcıyla (karakulak) çırpılır, sonra bir parça eski kımız (starter) eklenir. 3-8 saat fermente edildikten sonra içilebilir hale gelir. Geleneksel yöntemde, kımız keçi tulumunda saklanır ve tahta çırpıcılarla olgunlaştırılır.
Khorkhog yemek için özel taşlar mı gerekir?
Evet, khorkhog için genellikle andız taşı (nehir yatağından toplanan, pürüzsüz, yuvarlak taşlar) kullanılır. Bu taşlar yüksek ısıyı tutar, kırılmaz, ete zarar vermez. Geleneksel olarak taşlar birkaç saat ateşte kızdırılır, sonra tencereye yerleştirilir. Andız taşı bulunamazsa, yuvarlak dere taşları da kullanılabilir, ancak kızdırma süresi ve etkisi farklı olabilir.
Buuz ile mantı arasındaki fark nedir?
Temel prensip aynı: ince hamur içine kıyma ve soğan, kıvrımlarla kapatılır, buharda pişirilir. Farklar: buuz daha büyük (bir avuç içi kadar), hamuru daha kalın, kıyma içine bazen kuyruk yağı eklenir. Mantı daha küçük, hamuru daha ince, kıyma genellikle koyun, bazen kuru biber veya salça eklenir. Pişirme yöntemi de farklılaşabilir: buuz genellikle buharda, mantı hem buharda hem haşlama.
Pilav gerçekten Moğollardan mı geliyor?
Pirinç, Orta Asya’ya Moğol İmparatorluğu’nun Çin’le teması sonrası yaygınlaşmıştır. Ancak pirinçten önce de Orta Asya’da buğday, arpa, darı gibi tahıllar kullanılıyordu. Bugün Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan’da görülen pilav geleneği, hem Moğol hem de yerleşik İslam kültürü (özellikle Timur dönemi Semerkant saray mutfağı) etkisi taşır. Yani pilav tek bir kökene indirgenemez, ama Moğol İmparatorluğu pilavın kıtasal yayılımında kritik bir rol oynamıştır.
Türk mutfağı gerçekten Orta Asya kökenli mi?
Türk mutfağı, çok katmanlı bir mirastır: Orta Asya (et, süt ürünleri, hamur işleri), İslam dünyası (baharat, şeker, hamur işleri), Anadolu (bölgesel tahıllar, baklagiller, otlar), Osmanlı (saray mutfağı, şerbetler, kebablar) ve Akdeniz (zeytinyağı, balık, narenciye). Orta Asya kökenleri güçlü ama tek başına belirleyici değildir. Bugün Anadolu mutfağı dediğimiz şey, bu katmanların bin yıllık birikiminin sentezidir.
Haberler
Tabağın Estetik Tarihi: Yemek Fotoğrafçılığı, Instagram Etiği ve Gastronomide Görünürlük Meselesi
Bir tabağın fotoğrafı neden bu kadar önemli hale geldi? Gastronomica’nın dosyası, yemek fotoğrafçılığının 50 yıllık dönüşümünü, estetik standartların oluşumunu ve sosyal medyanın mutfak kültürü üzerindeki etkisini sorguluyor.
Published
2 gün agoon
1 Temmuz 2026
Hayatımızın en küçük anlarından biri sofraya oturduğumuz andır. Ama 2010’lu yıllardan bu yana, sofraya oturmadan önce ya da oturduğumuz sırada yaptığımız şey, telefonu kaldırıp tabağın fotoğrafını çekmek. Yemek yemek bir eylem olmaktan çıkıp, önce görsel bir jest, sonra paylaşılacak bir içerik, sonra da bir statü göstergesi haline geldi. Bu dönüşüm o kadar hızlı gerçekleşti ki, dönüşümün kendisini nadiren fark ediyoruz. Gastronomica dergisinin Temmuz 2026 sayısı, tam da bu dönüşümün haritasını çıkarıyor: yemek fotoğrafçılığı bir estetik pratiği mi, yoksa görünürlük çağının yeni bir ritüeli mi?
İlk Karelerden Akıllı Telefonlara: Tabağın Yüzyıllık Portresi
Yemek fotoğrafçılığının tarihi, fotoğraf makinesinin icadı kadar eskidir. 1840’larda, henüz fotoğrafçılık emekleme dönemindeyken, İngiliz kimyager William Henry Fox Talbot ilk yemek fotoğraflarından birini çekti: bir sepet meyve. Ama asıl devrim, 1970’lerde Amerika’da yemek dergilerinin yükselişiyle geldi. Time-Life’ın “Foods of the World” serisi, ardından Gourmet, Food & Wine, Saveur dergileri, mutfağı görsel bir anlatıya çevirdi. Bu dergilerde yemek fotoğrafçılığı bir sanat formu haline geldi: ışık, kompozisyon, renk, doku — her detay titizlikle inşa edildi.
O dönemin ünlü yemek fotoğrafçılarından Meryl Streep’in arkadaşı, fotoğrafçı Romulo Yanes, “bir yemeğin fotoğrafını çekmek, o yemeği yeniden yaratmaktır” derdi. Gerçekten de, 1980’lerin Vogue dergisi çekimlerinde, bir tabak makarna için 4 saat harcanıyordu. Yemek fotoğrafçılığı emek yoğun, pahalı ve seçkin bir pratikti.
Sonra dijital devrim, sonra akıllı telefon, sonra Instagram. 2010 yılında kurulan Instagram, 2012’de fotoğraf filtreleriyle entegre olarak yemek fotoğrafçılığını demokratikleştirdi. Artık herkes yemek fotoğrafçısıydı. 2014’e gelindiğinde, New York Times “yemek fotoğrafçılığı endüstrisinin öldüğünü” yazdı. Ama gerçek olan başkaydı: endüstri dönüşmüştü. Profesyonel fotoğrafçılar, ev aşçıları, bloggerlar, influencerlar — hepsi aynı estetik düzlemde yarışıyordu.

Tabağın Politikası: Görünürlük Kimin Hakkı?
Gastronomica’nın Temmuz dosyasının en keskin bölümü, burada başlıyor. Yemek fotoğrafçılığı sadece estetik değil, aynı zamanda bir iktidar pratiği. Kimin tabağı görünür, kimin tabağı görünmez? Hangi mutfak “güzel”, hangisi “egzotik” ya da “ilkel” olarak kodlanıyor? Bu sorular, özellikle 2010’ların ortalarından itibaren gıda çalışmaları (food studies) alanında sıcak tartışmalar.
Penn State’den gıda antropologları, Instagram’da en çok paylaşılan yemeklerin Akdeniz, İtalyan, Fransız, Japon mutfaklarından olduğunu gösterdi. Öte yandan Afrika, Orta Asya, Güneydoğu Asya sokak mutfakları ya görünmüyordu ya da “keşif” kategorisinde sunuluyordu. Yemek fotoğrafçılığının estetiği, aslında coğrafi bir hiyerarşi inşa ediyordu: bazı mutfaklar “gösterilmeye değer”, bazıları ise sadece “deneyimlenecek” yerel pratikler olarak kodlanıyordu.
Dosyanın bir diğer vurgusu, gıda israfı ile estetik mükemmellik arasındaki rahatsız edici ilişki. Bir tabağın fotoğrafının çekilebilmesi için, o yemeğin önce inşa edilmesi (props, doğru tabak, doğru ışık), sonra “kullanılması” (genellikle atılır, çünkü fotoğraf çekimi sırasında soğumuş, dağılmış, mükemmelliğini yitirmiştir), sonra paylaşılması gerekir. Yemek fotoğrafçılığı, estetiğin nesnesi olarak yemeği harcamayı meşrulaştıran bir pratiktir. Dünya genelinde her yıl 1,3 milyar ton gıda çöpe giderken, tek bir Instagram karesi için hazırlanan tabağın hikâyesi bundan bağımsız düşünülemez.
Türkiye’de Yemek Fotoğrafçılığının Kendine Özgü Dili
Türkiye, bu dönüşümü kendine özgü bir şekilde yaşadı. 2010 öncesinde yemek fotoğrafçılığı dergi sayfalarında, reklam ajanslarında, otel/restoran tanıtımlarında profesyonel bir alandı. 2012-2013’ten itibaren blogger kültürü (Cafefernus, Lezzetli Kitaplar, Gurme Bebek gibi isimlerle) sokağa, eve, lokantaya taşıdı. 2015 sonrasında Instagram, Türkiye’de de yemek fotoğrafçılığının ana mecrası oldu.
Türk yemek fotoğrafçılığının estetik dili, birkaç karakteristik özellik taşır. Birincisi, kahvaltı kültürünün merkezi rolü: Türk kahvaltısı tabağı, düz, yayvan, renkli, çok bileşenli yapısıyla fotoğrafa son derece elverişlidir. İkincisi, sunumun (teşhir) geleneksel olarak önemsenmesi: Osmanlı saray mutfağından beri “göze hitap” eden sofra düzeni kültürü, bugünün Instagram estetiğiyle organik bir süreklilik taşır. Üçüncüsü, “lokanta gizli çekimleri” geleneği: Türk kullanıcılar, özellikle Anadolu lokantalarında, garsonun “aman çekmeyin” uyarısına rağmen tabaklarının fotoğrafını çekmeyi kültürel bir hak olarak görür.
Ama bu dönüşümün bedeli de var. Food influencer ekonomisi, son beş yılda Türkiye’de hızla büyüdü. 100.000+ takipçili yemek hesapları artık küçük bir endüstri: reklam anlaşmaları, restoran davetleri, marka işbirlikleri. Gastronomica, bu ekonominin “görünürlük” pazarlığını nasıl şekillendirdiğini soruyor: bir yemek hesabının estetik standardı ne kadar “kendiliğinden”, ne kadar “hesaplanmış”? Bir tabak fotoğrafının arkasındaki emek (garsonun onlarca kez tabağı düzeltmesi, şefin özel sunum hazırlaması, fotoğrafçının saatler süren çekimi) kim tarafından görünür kılınıyor?
Sonuç: Görünürlük Çağında Tabağın Geleceği
Gastronomica’nın dosyası bir yargı vermekten kaçınıyor, ama bir soru soruyor: yemek fotoğrafçılığı, mutfağın sanatsal prestijini mi yükseltti, yoksa onu tüketilebilir bir gösteri nesnesine mi indirgedi? Belki cevap, her iki şıkkın da doğru olduğu bir gerçeklikte saklı. Yemek fotoğrafçılığı, hem mutfak emeğinin görünür kılınmasını sağladı (ev aşçılarının, küçük restoranların, unutulmuş mutfakların görünürlüğü), hem de yemeği metalaştırdı (her tabak bir “içerik”, her yemek bir “paylaşım” oldu).
Türk okuru için belki de en verimli soru şu: sofraya oturduğumuzda, telefonu ne zaman masaya bırakacağız? Yemek fotoğrafçılığının geleceği, estetik standartlarda değil, bu küçük ama anlamlı jestte saklı olabilir.
Sıkça Sorulan Sorular
Yemek fotoğrafçılığı ne zaman bir meslek olarak kabul edildi?
Resmi bir tarih verilemese de 1970’ler, yemek fotoğrafçılığının profesyonelleştiği dönemdir. Time-Life’ın “Foods of the World” serisi ve ardından gelen dergi patlaması, alanın emek ve beceri yoğun bir uzmanlık haline gelmesini sağladı. 2010 sonrasında ise demokratikleşerek herkesin erişimine açıldı.
Instagram yemek fotoğrafçılığını nasıl değiştirdi?
Instagram iki temel değişiklik getirdi: demokratikleşme (artık herkes fotoğrafçı) ve hız (yayın döngüsü saatlere indi). Ama aynı zamanda tek bir estetik standardı (kare format, ışık, kompozisyon) tüm dünyaya yaydı. Bu standart, hem yaratıcılığı artırdı hem de tek tipleşmeye yol açtı.
Yemek fotoğrafçılığı gıda israfına katkıda bulunuyor mu?
Doğrudan değil, ama dolaylı bir ilişki var. Profesyonel çekimlerde hazırlanan yemek genellikle servis edilmez ya da atılır. Daha geniş anlamda, “mükemmel tabak” takıntısı, mükemmel olmayan yemekleri (çirkin sebzeler, geleneksel sunum şekilleri) değersizleştirir. Estetik standart, gıda israfının kültürel altyapısının bir parçasıdır.
Türkiye’de yemek fotoğrafçılığının en özgün yanı nedir?
Türk yemek fotoğrafçılığının en özgün yanı, geleneksel sunum kültürüyle organik sürekliliğidir. Osmanlı saray mutfağından beri “göze hitap” eden sofra düzeni, bugünün Instagram estetiğiyle doğal bir köprü kurar. Ayrıca kahvaltı tabağı, meze tabağı, pide sunumu gibi geleneksel formlar fotoğrafa son derece elverişlidir. Türk lokantalarındaki “garsonun uyarısına rağmen çekim” geleneği de dünyada pek az kültürde görülür.
Bir yemek fotoğrafının “etik” olup olmadığını nasıl anlarız?
Bu soruya tek bir cevap vermek zor, ama bazı kıstaslar önerilebilir: fotoğraftaki yemek gerçekten servis edilen yemek mi, yoksa sadece görsel için mi hazırlandı? Fotoğrafçı, emeğin (garson, şef, ev aşçısı) görünürlüğüne katkıda bulunuyor mu? Paylaşım, o mutfağın kültürel bağlamını aktarıyor mu, yoksa onu “egzotik” bir nesneye mi dönüştürüyor? Bu sorular, etik bir fotoğrafçılık pratiğinin temelini oluşturabilir.
