Connect with us

Haberler

Tesadüfi Şeker: Yapay Tatlandırıcıların Tuhaf ve Bilimsel Tarihi


Tesadüfi Şeker: Yapay Tatlandırıcıların Tuhaf ve Bilimsel Tarihi

Parmak Ucu Tatlandırıcı: Sakarin’in Keşfi

1879 yılında, kimyager Constantin Fahlberg laboratuvarında çalışırken, bilmeden tatlandırıcı devrimini başlatacak bir keşfe imza attı. Fahlberg, çalışmaları sırasında ellerini yıkamadan yemek yemeye oturdu ve birdenbire parmaklarının tatlı olduğunu fark etti. Bu tatlılık, o zamanlar hiç tanınmayan bir madde olan sakarinin ta kendisiydi. Fahlberg’in bu tesadüfi keşfi, yapay tatlandırıcıların ilk adımı oldu ve kimya dünyasında büyük bir yankı uyandırdı.

Yapay Tatlandırıcıların Yükselişi

Sakarin, kısa süre içerisinde popülerlik kazandı. Şekerin pahalı ve zor erişilebilir olduğu zamanlarda, kalorisiz bu alternatif, özellikle diyabet hastaları ve diyet yapanlar için cazip bir seçenek haline geldi. Ancak, sakarinin keşfinden sonra, yapay tatlandırıcıların kullanım alanları genişledi ve piyasaya birçok yeni ürün sunuldu.

Sakarinin Ardındaki Bilimsel Gerçekler

Sakarin, sükrozdan (masa şekeri) yaklaşık 300-400 kat daha tatlıdır ancak kalori içermez. Bu da onu, düşük kalorili diyetlerin vazgeçilmezi haline getirir. Ancak, sakarinin insan sağlığı üzerindeki etkileri zamanla tartışmalı hale geldi. 1970’lerde yapılan bazı araştırmalar, yüksek dozda sakarinin hayvanlarda mesane kanserine yol açabileceğini öne sürdü. Bu durum, sakarinin güvenliği hakkında küresel bir tartışma başlattı.

Kalorisiz Şeker Masalı: Tat ve Algı

İnsan vücudu, tatlıyı algılama konusunda oldukça karmaşık bir mekanizmaya sahiptir. Dilimizdeki tat tomurcukları, tatlıyı algılamak için gelişmiş bir sistemle donatılmıştır. Ancak, yapay tatlandırıcılar bu algıyı ‘aldatarak’ tatlı hissi yaratır. Peki, bu tat algısı metabolizmamızı nasıl etkiler?

Tesadüfi Şeker: Yapay Tatlandırıcıların Tuhaf ve Bilimsel Tarihi

Metabolik Etkiler ve Sağlık Tartışmaları

Yapay tatlandırıcılar kalori içermese de, vücudun metabolik tepkilerini tamamen değiştirebilir. Bazı araştırmalar, yapay tatlandırıcıların insülin salgısını etkileyebileceği ve dolaylı yoldan kilo alımına sebep olabileceği yönünde bulgular sunmaktadır. Bununla birlikte, bu alandaki araştırmalar hala devam etmekte ve kesin sonuçlar elde edilmesi için daha fazla bilimsel çalışma gerekmektedir.

Modern Çağda Yapay Tatlandırıcılar

Günümüzde, aspartam, sukraloz, asesülfam potasyum gibi birçok yapay tatlandırıcı kullanılmaktadır. Her biri, farklı tat profilleri ve sağlık etkileri sunar. Aspartam, örneğin, fenilalanin içermesi nedeniyle fenilketonüri hastaları için sakıncalıdır. Sukraloz ise, ısıya dayanıklı olması nedeniyle pişirme süreçlerinde kullanım için idealdir.

Sıkça Sorulan Sorular

  • Yapay tatlandırıcılar gerçekten zararlı mı?

    Yapay tatlandırıcıların sağlık üzerindeki etkileri konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Genel olarak, makul miktarlarda tüketildiğinde güvenli kabul edilirler. Ancak, bazı bireylerde hassasiyet yaratabilir.

  • Yapay tatlandırıcılar kilo alımına neden olabilir mi?

    Bazı araştırmalar, yapay tatlandırıcıların tat algısını etkileyerek iştahı artırabileceğini ve dolaylı yoldan kilo alımına yol açabileceğini öne sürmektedir. Ancak, bu konuda kesin bir yargıya varmak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

  • Hangi yapay tatlandırıcıyı tercih etmeliyim?

    Yapay tatlandırıcı tercihi, bireysel sağlık durumuna ve tat tercihlerine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Örneğin, diyabet hastaları için sukraloz, fenilketonüri hastaları için ise asesülfam potasyum daha uygun olabilir.


Tamamını Oku

Haberler

Urla Çıkarması Barselona Sinemalarında Akdeniz Sofrasını Buluşturuyor

2025’te Urla’da başlayan Uluslararası Gastronomi Film Festivali, 10 Aralık 2026’da Barselona Poble Espanyol’da Türkiye ve İspanya’nın ortak mutfak hafızasını beyaz perdeye taşıyor.

Poble Espanyol Tiyatrosunda Beyaz Perdeye Yansıyan Akdeniz Mutfak Belgeseli

Yemek kültürünü yalnızca damakta kalan anlık bir tat olmaktan çıkarıp insan hikâyeleri, üretim mücadeleleri ve coğrafi aidiyetle buluşturan sinema dili, bu kez Akdeniz’in iki ucunu aynı salonda bir araya getirmeye hazırlanıyor. İlk adımı 2025 yılında İzmir’in gastronomi vahası Urla’da atılan Uluslararası Gastronomi Film Festivali, sınırlarını aşarak İspanya’ya uzanıyor. 10 Aralık 2026 Perşembe günü Barselona’nın simge sanat merkezlerinden Poble Espanyol bünyesindeki Teatro Lasala’da düzenlenecek özel buluşma, ‘Akdeniz’in Ortak Hafızası’ temasıyla Türkiye ve İspanya’nın bin yıllık sofra bağlarını beyaz perdeye yansıtacak.

Zeytin Ağacından Beyaz Perdeye Uzanan Kardeşlik

Türkiye ve İspanya, Akdeniz çanağının farklı kıyılarında konumlanmalarına rağmen binlerce yıldır aynı toprak, rüzgar ve güneş döngüsünden beslenir. Ege kıyılarından Katalonya ovalarına kadar uzanan bu coğrafyada sofranın omurgasını sızma zeytinyağı, asma yaprağı, buğday başakları, bakliyat çeşitleri ve denizden çekilen taze balıklar kurar. Ancak iki mutfağı asıl birbirine bağlayan unsur malzemelerin benzerliğinden ziyade, yemeğin etrafında şekillenen toplumsal yaşam felsefesidir.

Her iki ülkede de yemek aceleye getirilen bir yakıt değil; geniş ailelerin aynı masanın etrafında saatlerce demlendiği, pazar yerlerinin sesleriyle yankılanan kolektif bir dayanışma ritüelidir. Urla’dan Barselona’ya uzanan festival seçkisi, işte bu ortak ruhu gastronomi belgeselleri, kısa filmler ve yönetmen söyleşileri üzerinden yeniden tartışmaya açmayı hedefliyor.

Zeytinyağlı Urla Enginarı ve Katalan Escalivada Sofrası

Tarifin Ötesi: Yok Olma Tehlikesindeki Üretici Hafızası

Modern gastronomi yayıncılığının pırıltılı tabak sunumlarına ve hızlandırılmış tarif videolarına sıkıştığı bir çağda, gastronomi sineması bambaşka bir tanıklık görevi üstleniyor. Bir filmin kadrajına giren asırlık bir taş zeytinyağı değirmeni, sabah ayazında denize ağ bırakan bir balıkçının çatlamış elleri ya da yerel bir tohumu korumak için direnen bir köylü kadının anlatımı, kaybolma tehdidi altındaki sözlü mutfak arşivini geleceğe aktarıyor.

Poble Espanyol’un tarihi dokusunda gösterilecek yapımlar, izleyiciye yalnızca tabaktaki yemeğin estetiğini değil; o yemeğin arkasındaki ekolojik dengeyi, iklim krizine direnen üreticileri ve kırsaldan kente göçle sarsılan geleneksel ocak kültürünü hatırlatacak. Urla enginarının tarladaki yolculuğu ile Katalan mutfağının közde pişen sebze klasiği escalivada‘nın ardındaki emek, sinemanın görsel gücüyle aynı çatı altında buluşacak.

Gastronomi ve Kültür Diplomasisinde Yeni Köprü

10 Aralık’ta Teatro Lasala’da gerçekleşecek gösterimlerin ardından düzenlenecek panellerde, Türk ve İspanyol sinemacılar, şefler ve gastronomi yazarları Akdeniz mutfağının sürdürülebilirliği üzerine fikir alışverişinde bulunacak. Yemek kültürünü bir turizm metasından çıkarıp bir barış ve kültür diplomasisi dili olarak konumlandıran bu uluslararası köprü, Urla’da filizlenen bir düşüncenin Barselona sokaklarında nasıl evrensel bir yankı bulduğunu tescilleyecek.

Urla’nın Taş Evlerinden Barselona’nın Gotik Sokaklarına Uzanan Köprü

Gastronomi sineması, yalnızca bir film türü olmanın ötesinde Akdeniz havzasının ortak ekolojik geleceğini savunan bir dayanışma cephesidir. Urla’nın asırlık zeytinliklerinde köylülerin sandıklara doldurduğu erken hasat zeytinler ile Katalan çiftçilerin fırınlarda tütsülediği sebzeler, Akdeniz’in endüstriyel hızlı tüketime karşı kurduğu en sağlam savunma hattını temsil eder.

Teatro Lasala’nın taş duvarları arasında yankılanacak belgesel sahneleri, izleyiciye sofranın birleştirici gücünü hatırlatırken iki ülkenin bağımsız belgeselcilerine de sınır ötesi ortak yapımlar için ilham verecek. Yemek kültürünün bir arşiv gibi işlendiği bu buluşma, Akdeniz’in lezzet hafızasının sinema arşivlerinde ölümsüzleşmesini sağlayacaktır.

Sıkça Sorulan Sorular

Uluslararası Gastronomi Film Festivali Barselona buluşması ne zaman ve nerede yapılacak?

Etkinlik, 10 Aralık 2026 tarihinde İspanya’nın Barselona kentinde, Poble Espanyol kompleksi içinde yer alan Teatro Lasala’da gerçekleştirilecektir.

Festivalin Barselona programındaki ana tema nedir?

Program, Türkiye ve İspanya’nın Akdeniz havzasındaki köklü sofra kültürlerini ve üretim bağlarını ele alan ‘Akdeniz’in Ortak Hafızası’ temasıyla düzenlenmektedir.

Festival ilk olarak nerede başladı?

Uluslararası Gastronomi Film Festivali, ilk olarak 2025 yılında İzmir’in Urla ilçesinde hayata geçirilmiştir.

Festivalde hangi tür yapımlar yer alacak?

Yemek kültürünü, geleneksel tarım tekniklerini, yerel üretici hikâyelerini ve gastronomi antropolojisini konu alan uluslararası belgeseller ve tematik filmler gösterilecektir.

Tamamını Oku

Haberler

Ayvalık Sığlıklarından Ağlara Takılan Minik Gümüş Pullu Papalina

Cunda Boğazı’nın sığ ve temiz sularında sonbaharda yağlanıp lezzetinin zirvesine ulaşan minik papalina, ayıklanmadan mısır unuyla zeytinyağı tavasında altın sarısı çıtırdıyor.

Ege Sabahında Ahşap Sandaldan Toplanan Gümüş Pullu Taze Papalina

Kuzey Ege’nin poyrazıyla yıkanan Ayvalık kıyılarında, zeytin hasadının telaşı dağ yamaçlarını sararken denizden de bambaşka bir sonbahar bereketi fışkırır. Cunda Adası ile Ayvalık arasındaki sığ boğazlarda gün ağarırken denize açılan küçük ahşap sandallar, kıyıya gümüş pullarla kaplanmış kasalarla döner. Hamsiden daha küçük, çaçadan daha narin ve sardalyadan çok daha gevrek olan bu küçük balık, Ege meyhanelerinin ve sahil lokantalarının sonbahar kraliçesidir: Ayvalık papalinası (Sprattus sprattus phalericus).

Cunda Sığlıklarının Tuzlu Akıntısında Yağlanan Balık

Papalina aslında Karadeniz ve Marmara’da da rastlanan bir çaça alt türü olmasına rağmen, Ayvalık Körfezi’nin kendine has ekolojisi sayesinde bambaşka bir gastronomi karakterine bürünür. Edremit Körfezi’nin Kazdağları’ndan inen oksijen yüklü soğuk suları ile Midilli Boğazı’nın tuzlu akıntılarının kesiştiği Ayvalık sığlıkları, sonbahar aylarında zengin fitoplankton ve zooplankton yataklarına dönüşür.

Ekim sonu ve Kasım başı itibarıyla soğuyan sularda bu besinlerle beslenen papalinalar, vücutlarında yoğun bir yağ tabakası oluşturur. Boyları 7 ila 10 santimetreyi geçmeyen bu minik balıkların pulları son derece ince, kılçıkları ise adeta hissedilmeyecek kadar yumuşaktır. Bu durum papalina balığını tezgâhta diğer tüm küçük balıklardan ayıran en büyük avantajı sağlar: Asla ayıklanmaz, bıçak görmez; pulları, kafası ve iç organlarıyla bir bütün olarak pişirilir.

Tavada Mısır Unuyla Altın Sarısı Kızarmış Çıtır Ayvalık Papalinası

Taş Değirmen Mısır Unu ve Sıcak Zeytinyağı Banyosu

Papalinanın mutfaktaki hazırlanış ritüeli, Ege sadeliğinin kusursuz bir özetidir. Denizden çıktığı gibi tuzlu deniz suyuyla durulanan balıklar, hafifçe süzüldükten sonra taş değirmenlerde öğütülmüş sarı mısır ununa bulanır. Fazla un elenerek atılır; böylece balığın üzerinde yalnızca tül gibi incecik bir un tabakası kalır.

Pişirme aşamasında ise Ayvalık’ın tartışmasız ikonu olan erken hasat sızma zeytinyağı devreye girer. Geniş ve sığ demir tavada iyice kızdırılan zeytinyağına bırakılan balıklar, kuyrukları ve gövdeleriyle birbirine değecek şekilde dairesel dizilir. Yalnızca ikişer dakika alt-üst edilerek nar gibi kızartılan papalinalar, tavanın şeklini koruyan çıtır bir ‘balık tepsisi’ halinde tabağa aktarılır.

Çerez Gibi Tüketilen Ege Sofrası Klasiği

Tabağa konulan papalina çatal bıçakla değil; parmak uçlarıyla kuyruğundan tutulup tek bir lokmada, kılçığı ve kafasıyla birlikte çıtırdayarak yenir. Ağızda bıraktığı tat ne hamsi gibi ağır ve yağlıdır ne de istavrit gibi serttir; mısır ununun gevrekliği zeytinyağının meyvemsi aroması ve balığın taze deniz kokusuyla birleşerek adeta denizden gelen bir cipse dönüşür.

Yanına eşlik eden roka yaprakları, dilim kırmızı soğan ve bol limon, balığın hafif tatlımsı yağını dengeler. Cunda meyhanelerinin asırlık Rum ve Girit mübadil hafızasından süzülen bu küçük balık, doğanın büyüklükte değil lezzette sakladığı zarafetin en taze kanıtıdır.

Cunda Balıkçı Kahvelerinde Şafak Vakti Başlayan Mesai

Ayvalık’ta papalina avı, kıyı balıkçılığının en naif ve en sabır gerektiren geleneklerinden biridir. Şafak sökmeden Cunda limanındaki taş kahvelerde toplanan balıkçılar, denizin rüzgarını ve akıntısını dinleyerek ağ atılacak sığlıkları belirlerler. Galsama ağlarının dar gözlerine takılan minik papalinalar, ağlardan tek tek dökülürken sabah güneşinin ilk ışıkları altında gümüş pullarıyla parıldar.

Körfezin poyrazı ve zeytin ağaçlarının gölgesi altında kurulan akşam sofralarında papalina tavası, Ege insanının doğanın sunduğu küçük nimetlere duyduğu saygının en lezzetli ifadesidir. Çatala ihtiyaç duymadan, parmak uçlarıyla tüketilen bu çıtır balıklar, Cunda’nın taş sokaklarından denize uzanan bin yıllık sofra hafızasını yaşatmaya devam eder.

Sıkça Sorulan Sorular

Papalina ile hamsi veya çaça aynı balık mıdır?

Hayır, çaça ailesinden (Sprattus sprattus) gelen bir türdür; hamsiye göre daha yassı ve küçüktür, sardalyaya benzer ancak pulları çok daha incedir ve kılçığı hissedilmez.

Papalina balığı ayıklanır mı?

Geleneksel olarak kesinlikle ayıklanmaz; küçük boyutu ve yumuşak iç yapısı sebebiyle bütün olarak mısır ununa bulanıp kızartılır ve kılçığıyla birlikte tüketilir.

En lezzetli olduğu dönem hangi aylardır?

En yağlı ve lezzetli dönemi sonbahar sonu ve kış başıdır (Ekim, Kasım ve Aralık ayları).

Papalina nasıl pişirilmelidir?

En ideal pişirme yöntemi mısır ununa batırılarak sıcak zeytinyağında tavada her iki tarafının da ikişer dakika nar gibi kızartılmasıdır; fırında veya ızgarada kurumaya meyillidir.

Tamamını Oku

Haberler

Lizbon Tepelerinde Çan Çalınca Tezgahları Dolduran Tarçınlı Pastel de Nata

19. yüzyılda Jerónimos Manastırı’nın cübbeleri kolalamak için kullandığı yumurta aklarından arta kalan sarıları değerlendiren keşişler, Lizbon sokaklarına dünyanın en çıtır tartını miras bıraktı.

Azulejo Çinileri Önünde Fırından Yeni Çıkmış Sıcak Pastel de Nata

Atlas Okyanusu’ndan yükselen serin tuzlu sis Lizbon’un yedi tepesini sararken, Belém rıhtımından kentin taş sokaklarına doğru yayılan karamelize şeker, yanık krema ve tarçın kokusu Portekiz’in en tatlı alarmıdır. Günün belirli saatlerinde tarihi fırının pirinç çanı çaldığında, tezgâha henüz fırından çıkmış yüzlerce sıcak tart tepsisi iner: Pastel de Nata (veya doğduğu yerin adıyla Pastel de Belém). İncecik, jilet gibi yüzlerce katmandan oluşan tuzlu milföy çanağının içinde göbek atan o yoğun yumurtalı krema, üzerindeki koyu karamel lekeleriyle birlikte yalnızca bir hamur işi değil; manastır duvarları ardında doğup sokağın zaferine dönüşen devasa bir mutfak efsanesidir.

Manastır Çamaşırhanesinden Kalan Yumurta Sarıları

Pastel de Nata’nın doğuşu, 18. ve 19. yüzyıl Katolik manastırlarının gündelik yaşam alışkanlıklarıyla doğrudan bağlantılıdır. Lizbon’un Tejo Nehri kıyısındaki görkemli Jerónimos Manastırı’nda yaşayan keşişler ve rahibeler, dini cübbeleri, yakalıkları ve ayin örtülerini jilet gibi sertleştirmek (kolalamak) için tonlarca yumurtanın beyazını kullanırlardı. Ayrıca manastır mahzenlerinde üretilen kaliteli şarapların tortularını çökertmek (durultma işlemi) için de sadece yumurta akından faydalanılırdı.

Bu devasa tüketim sonucunda mutfakta her gün binlerce yumurtanın sarısı atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı. İsrafı günah sayan manastır aşçıları, bu sarıları değerlendirmek için yoğun şeker şerbeti, süt, un ve limon kabuğuyla zenginleştirilmiş koyu bir muhallebi formülü geliştirdiler. 1820 Liberal Devrimi’yle birlikte ülkedeki tüm manastırların kapatılması ve keşişlerin sürülmesi üzerine, işsiz kalan bir manastır fırıncısı bu gizli reçeteyi yakındaki bir şeker rafinerisinin sahiplerine sattı ve 1837 yılında bugünkü tarihi Belém fırını kapılarını halka açtı.

Kat Kat Milföy Hamuru ve Yoğun Yumurtalı Kremasıyla Pastel de Nata

Dört Yüz Derecelik Şok Fırınlama ve Karamel Yanığı

Pastel de Nata’yı sıradan bir kremalı tarttan ayıran en kritik teknik, fırınlama sıcaklığıdır. Bu tatlı standart ev fırınlarında pişirilemez; tabanı ve tavanı 400 ila 450 dereceye kadar ısıtılan özel taş tabanlı fırınlarda yalnızca 8 ila 10 dakika gibi son derece kısa bir sürede pişirilir. Bu aşırı yüksek ısı, hamurun içindeki tereyağı katmanlarını anında buharlaştırarak milföyün çıtır çıtır, kırılgan ve hafif tuzlu bir kabuk bağlamasını sağlar.

Aynı anda muhallebinin üst yüzeyindeki şekerler hızla karamelize olarak o karakteristik siyahımsı yanık lekelerini (brûlée etkisi) oluşturur. Isı içeriye tam olarak nüfuz etmeden tart fırından çekildiği için, kabuk taş gibi çıtır kalırken içteki krema akışkan, ipeksi ve pürüzsüz dokusunu korur. Tezgâhtan sıcak sıcak alınan tartın üzerine madeni bir tuzluktan bolca serpilen acımtırak tarçın tozu ve pudra şekeri, kremanın yoğun tatlılığını damağı ferahlatan bir zıtlıkla dengeler.

Bica Eşliğinde Ayaküstü Lizbon Ritüeli

Portekizliler için pastel de nata bir lüks tüketim değil; sabah işe giderken ya da öğleden sonra küçük bir mola verirken mermer tezgâha yaslanıp tek bir lokmada tüketilen gündelik bir yaşam refleksidir. Yanında mutlaka ‘bica’ adı verilen sert, kremamsı bir fincan koyu Lizbon espressosu içilir. Kahvenin acı ve kavruk gövdesi, tartın tereyağlı ve yumurtalı dolgunluğunu temizler.

Bugün dünyanın dört bir yanına yayılan bu küçük sarı kase, geçmişin israf edilmeyen manastır malzemelerinin yüksek ısı ve el maharetiyle nasıl küresel bir ikona dönüştüğünün en somut örneğidir.

Lizbon Çinilerinin Gölgesinde Asırlık Bir Zanaat Hafızası

Belém sokaklarında pastel de nata tepsilerinin fırından çıkışı, Lizbon kent kültürünün en canlı anlarından biridir. Mavi beyaz azulejo çinileriyle kaplı tarihi dükkanın önünde uzayan kuyruklar, turistlerden yerel halka kadar herkesi aynı sıcak tatlı ritminde buluşturur. Hamurun kat kat açılmasından muhallebinin bakır tencerelerde ağır ağır karıştırılmasına kadar her aşama, kuşaktan kuşağa aktarılan bir el ustalığına dayanır.

Fırının taş tabanından yükselen kuru sıcaklık, kremanın üzerindeki şeker tanelerini hızla eriterek o meşhur yanık hareleri oluşturur. Bu yanık tonlar tatlıya acılık vermez; aksine karamelin derin aromasıyla yumurtanın zenginliğini birbirine bağlar. Yanında içilen sıcak kahvenin buharı eşliğinde tüketilen çıtır bir tart, Portekiz’in deniz aşırı ticaret yollarından getirdiği baharatların ve manastır kilerinin yarattığı en büyük gastronomi mirasıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

Pastel de Nata ile Pastel de Belém arasındaki fark nedir?

Reçete temelde aynıdır; ancak ‘Pastel de Belém’ adı yalnızca Lizbon’un Belém semtindeki 1837’den beri açık olan orijinal tarihi fırının ürettiği tartlar için tescillidir, diğer tüm yerlerde üretilenler genel olarak ‘Pastel de Nata’ adını alır.

Tartın üzerindeki siyah yanık lekeleri kusur mudur?

Kesinlikle hayır; tartın 400 derecenin üzerindeki fırında hızla pişmesi sonucu krema şekerinin karamelize olmasıyla oluşur ve tatlıya kendine has isli bir derinlik katar.

Pastel de nata nasıl servis edilmelidir?

Fırından yeni çıkmış ılık hali makbuldür; yemeden hemen önce üzerine toz tarçın ve arzuya göre pudra şekeri serpilerek sert bir espresso (bica) ile tüketilir.

Hamurun çıtırlığının sırrı nedir?

Hamurun özel yöntemle kat kat yağlanması ve aşırı yüksek fırın ısısında tereyağının suyu anında buharlaştırarak hamuru kabartmasıdır.

Tamamını Oku