Yazarlar
Reyhan Kokusundan Malatya Sofrasına
Bir kasabanın kokusu olur mu? Olur. Olmaz olur mu? Arapgir reyhan kokar. Sinan Canlı, çocukluk hatıralarından Arslantepe’ye, bulgur kazanlarından 6 Şubat depremi sonrası Malatya mutfağının dayanışmayla ayağa kalkışına uzanıyor.
Bir kasabanın kokusu olur mu? Olur. Olmaz olur mu? Arapgir reyhan kokar.
Çocukluğumun bir kısmı Arapgir’de geçti. Bugün nerede reyhan kokusu duysam o günlere dönerim. Bahçeler gelir aklıma, Kozluk Çayı gelir, küçük çarşı gelir. İnsan büyür, başka şehirlerde yaşar, nice sofralara oturur. Ama çocukluğunda içine çektiği bir koku, yıllar sonra karşısına çıktığında bütün mesafeleri kaldırır. Benim için reyhanın böyle bir hatırı vardır.
Arapgir’in çarşısı küçüktü zaten. İki tane tandır kebabı yapan lokanta vardı. Kuzuyu tandırda pişirirlerdi. İki yerde de tırnak pide dediğimiz çekme ekmeği yapılırdı. Babam tandır kebabını o ekmeğin içine koydurur, paket yaptırıp alırdı. Arapgir’in çıkışında, yeni yol yapıldığı için artık kullanılmayan eski yol üzerindeki bir çeşmede mola verirdik. Çeşme başında tandır kebabını yerdik. Tek yancısı kuru soğandı.
O sofrayı düşündüğümde önce babamı hatırlarım. Sonra ekmeği, tandırı, kuru soğanı. Bir yemeğin insanda kalması için gösterişli bir sofraya ihtiyacı olmadığını oradan bilirim. Bazen bir çeşme başı, ömrünüz boyunca unutmayacağınız sofranın yeridir.

Reyhan da o çocukluğun içinden çıkıp bugünün mutfağına geliyor. Pilava karışıyor, salataya ferahlık veriyor, içli köftenin harcında kendini duyuruyor. Şerbetiyle sofraya oturuyor. Şimdi dondurması da yapılıyor. Bir bahçenin kokusunun başka biçimlerde yaşamayı sürdürmesi hoşuma gidiyor. Yeter ki yenisini yaparken nereden geldiğini unutmayalım.
Malatya mutfağına biraz da buradan bakıyorum. Bir yemeğin adını saymak kolaydır. O yemeği doğuran hayatı anlamak için tarlaya, değirmene, bahçeye ve evin kilerine bakmak gerekir. Malatya’da bu yolun bizi sık sık bulgura çıkarması tesadüf değildir.
Bulgurun buradaki yerini yalnızca damak alışkanlığıyla açıklayamayız. Tahıl tarımı, yazın kurutmaya elveren koşullar, kış için erzak ayırma ihtiyacı ve ev ekonomisi birlikte düşünülmeli. Buğdayın haşlanıp kurutulması, ardından kırılması, hasadı daha uzun süre saklanabilen bir yiyeceğe dönüştürür. İri tanesi pilava gider, incesi köfteye. Aynı ürünün farklı yemeklere uyabilmesi, kalabalık sofralar kuran ev için büyük imkândır.
Bu yüzden bulgurda biraz da yarını düşünme terbiyesi görürüm. Yazdan kışı hesaplayan, elindekini değerlendiren, bir avuç taneyi emekle çoğaltan bir hayatın bilgisi vardır onda. Lezzet dediğimiz şeyin arkasında çoğu zaman böyle sessiz bir akıl çalışır.
Buğdayın izinden geriye doğru yürüdüğümüzde Arslantepe’ye varırız. Malatya Ovası’ndaki bu yerleşim, tarımsal üretimin ve ürünün depolanıp dağıtılmasının toplumsal hayatla nasıl iç içe geçtiğini gösteren çok kıymetli bir mirastır. Milattan önce dördüncü binyılın sonlarına ait saray yapıları, yiyeceğin aynı zamanda düzen, emek ve yönetim meselesi olduğunu düşündürür.
Elbette bugünkü bir köftenin tarifini alıp Arslantepe’ye mal edemeyiz. Aradaki binlerce yılı tek cümlede geçmek tarihe haksızlık olur. Ama bu ovada üreten, biriktiren ve paylaşan insanların uzun geçmişini bilmek, önümüzdeki tabağa bakışımızı derinleştirir. Mutfak tarihini sevmenin yolu, ona yakışacak hikâyeler uydurmaktan değil, bildiğimizin kıymetini bilmekten geçer.
Malatya’da köfte denince de yalnızca kıyma düşünmemek gerekir. Bulgurun, yarmanın, sebzenin ve yaprağın açtığı geniş bir dünyadır burası. Analı kızlı, içli köfte, sıkma köfte, ekşili köfte… Her birinde ölçü kadar el alışkanlığı, kıvam kadar sabır vardır. Birinin suyunu, ötekinin ekşisini, bir başkasının hamurunu tutturmak ayrı bir bilgidir.

Kiraz yaprağına sarılan köfteyi düşünün. Bahçedeki ağacın meyvesiyle yetinmeyen, yaprağını da sofraya taşıyan bir dikkat görürsünüz. Erik ekşisinin açtığı iştahı, yoğurdun yumuşattığı tadı, soğanın verdiği derinliği aynı lokmada bulabilirsiniz. Bunları öğrenmek için tarifin malzeme kısmını okumak yetmez. Yaprağın ne zaman toplanacağını, hamurun ne kadar su istediğini bilen birinin yanında durmak gerekir.
Bu mutfağın önemli bir bölümü, adı kitapların kapağına yazılmayan kadınların elinde yaşadı. Kışlık hazırlanırken, köfte yuvarlanırken, komşuya bir tabak ayrılırken aktarıldı. Bir şehrin gastronomisini anlatırken o emeği arka planda bırakırsak, yemeği anlatmış oluruz ama mutfağı eksik bırakırız.
Kayısıya da aynı dikkatle bakmalıyız. Malatya’nın adını uzaklara taşıyan bu meyvenin arkasında bahçe bakımı, hasat telaşı, çekirdek çıkarma, kurutma ve ayıklama emeği var. Gün kurusunun rengi, çirin tadı, kayısılı tatlıların sofradaki yeri, bu emeğin farklı yüzleri. Kayısı burada hem geçim kaynağı hem mevsimin evlere bıraktığı izdir.
Bir şehri en tanınmış ürünüyle hatırlamak doğaldır. Fakat Malatya’yı anlamak için kayısı bahçesinden çıkıp bulgur kazanının yanına da oturmalı; Arapgir’in reyhanına, üzümüne, tandırına da uğramalı. Birinin ünü ötekinin sesini bastırmasın. Sofranın zenginliği, bütün bu tatların yan yana durabilmesindedir.
Üstelik bu sofra il sınırlarında bitmez. Elazığ, Adıyaman, Kahramanmaraş, Sivas, Erzincan ve Diyarbakır’la komşuluk, Malatya’yı geniş bir kültür çevresinin içine yerleştirir. Bulgurun, etin, ekşinin, kurutmanın ve kışlık hazırlığın farklı biçimlerde karşımıza çıkması şaşırtıcı değildir. Pazarlar, yolculuklar, akrabalıklar ve aynı coğrafyanın ihtiyaçları mutfağı birbirine yaklaştırır.
Ben bu yakınlığı bir sahiplik kavgasına çevirmeyi doğru bulmam. Aynı yemeğin bir şehirde başka adla, başka kıvamla yapılması, onun değerini azaltmaz. Komşunun elinden geçerken aldığı biçim, yemeğin hayatını genişletir. Malatya kendi usulünü korurken komşusunun sofrasını da tanıyabilir. Ortak tanıtım, üreticiler arasında alışveriş, ustaların ve gençlerin birbirinden öğrenmesi bu yakınlığı gerçek bir dayanışmaya dönüştürebilir.
6 Şubat 2023 depremlerinden sonra bütün bunları daha büyük bir sorumlulukla konuşmak gerekiyor. Kaybettiğimiz insanların acısı, herhangi bir yazının içine sığmaz. Evlerin ve iş yerlerinin yıkılmasıyla gündelik hayatın birbirine bağlı parçaları da dağıldı. Bir mutfağı yaşatan şeyin ocaktan, tencereden, tarif defterinden çok daha geniş olduğunu böyle zamanlarda daha ağır biçimde anlıyoruz.

Malatya’nın Bakırcılar Çarşısı’nın ağır hasar alması bunun somut örneklerinden biriydi. Kazanı, siniyi, tası yapan ustanın çalışamadığı yerde mutfağın bir sesi de eksilir. Sonraki dönemde geçici iş yerleri, yeniden yapılan çarşılar ve esnafın çalışma şartları üzerine süren haberler, toparlanmanın yalnızca binalarla ölçülemeyeceğini gösteriyor. Bir dükkânın kapısının olması kadar, içinde üretim yapılabilmesi ve müşterinin o kapıya ulaşabilmesi de gerekiyor.
Yeniden açılan her ocak kıymetlidir. Fakat yaraların kapandığını söylemek için acele etmemeliyiz. Ustanın işini sürdürebilmesi, üreticinin ürününü satabilmesi, çalışanın geçimini sağlayabilmesi, ailenin yeniden aynı sofrada buluşabilmesi zaman ve devamlı destek ister. Bir şehri sevdiğimizi söylemenin karşılığı biraz da bu devamlılıktır.
Gastronomi burada işe yarayabilir. Yerel üreticiden düzenli alım yapmak, küçük işletmelere müşteri olmak, kadınların mutfak bilgisini gelir getiren ve emeğinin karşılığını aldığı işlere dönüştürmek, ustanın yanına öğrenmek isteyen bir genç koymak mümkündür. Festivalin, tanıtımın, kalabalık sofraların değeri de yılın kalan günlerinde bu insanlara ne bıraktıklarıyla anlaşılır.
Komşu şehirlerle kurulacak dayanışmanın anlamı da budur. Birbirimizin ürününe yer açmak, ortak sofralar kurmak, ziyaretçiye bütün bir bölgenin hikâyesini anlatmak… Aynı acının içinden geçmiş şehirlerin birbirini yalnızca hatırlaması değil, birbirine iş ve imkân sağlaması gerekir. Lezzetin etrafında kurulan dostluk, gündelik hayata değdiğinde kalıcı olur.
Malatya’nın geleceğini düşünürken aklım yine o eski yolun çeşmesine gidiyor. Babamın aldığı tandır kebabına, çekme ekmeğine, yanındaki kuru soğana. O hatırayı kıymetli yapan, yediğimiz kadar birlikte oluşumuzdu. Bugün bir şehrin sofrasını korumaktan söz ediyorsak, insanların orada yeniden bir araya gelebilmesini de kastediyoruz.
Ben hâlâ reyhan kokusu duyduğumda Arapgir’e dönüyorum. Dilerim çocuklar da büyüdüklerinde Malatya’yı yalnızca acısıyla hatırlamasın. Bir bahçenin kokusu, bir ustanın eli, babalarıyla paylaştıkları bir ekmek kalsın akıllarında. Bizim payımıza düşen, o hatıraların kurulabileceği hayatı yeniden büyütmek.
Bu yazılar ilginizi çekebilir
Dosya
Afyon Mutfağı: Haşhaşın, Kaymağın ve Sabrın Şehri
Anadolu’nun yol üstündeki sofrasından UNESCO Gastronomi Şehri’ne uzanan bir mutfak hafızası: Yazarımız Sinan Canlı’nın kaleminden Afyonkarahisar gastronomisi, ürün mirası ve sofra kültürü.
Sinan Canlı
Bazı şehirleri ilk görüşte tanıdığınızı düşünürsünüz. Meydanını görür, çarşısında dolaşır, en meşhur yemeğini yer ve o şehir hakkında artık bir fikriniz olduğuna inanırsınız. Afyonkarahisar böyle bir şehir değildir. Afyon’u tanımak için birkaç defa gitmek, aynı sofraya farklı mevsimlerde oturmak, bir ustanın elindeki bıçağı, bir kadının açtığı hamuru, bir üreticinin kaymak için gösterdiği sabrı izlemek gerekir.
Yıllardır Afyonkarahisar’da düzenlenen gastronomi festivallerine, çalıştaylara ve çeşitli mesleki buluşmalara katılırım. Her gidişimde şehirde beni etkileyen yalnızca yediğim yemekler olmadı. Asıl dikkatimi çeken, gastronominin şehirde ortak bir mesele hâline gelmesiydi. Valiliği, belediyesi, üniversitesi, aşçıları, üreticileri, esnafı ve halkı aynı sofranın etrafında buluşabiliyor. Bir şehrin mutfağını dünyaya anlatabilmesi için önce kendi insanının o mutfağa inanması gerekir. Afyonkarahisar’da bu inancı açıkça görürsünüz.
Afyon denildiğinde akla önce sucuk, kaymak, lokum ve haşhaş gelir. Bunların her biri kıymetlidir; fakat Afyon mutfağını yalnızca dört meşhur ürüne indirgemek, büyük bir konağı kapısındaki tokmaktan ibaret saymak olur. Afyonkarahisar yemek kültürü; buğdayın, hayvancılığın, haşhaşın, mandacılığın, kış hazırlıklarının, düğünlerin, mahalle fırınlarının ve yolculukların meydana getirdiği geniş bir medeniyet sofrasıdır.
Anadolu’nun Yol Üstündeki Sofrası
Afyonkarahisar, Anadolu’nun batı yakasında doğu ile batıyı, kuzey ile güneyi birbirine bağlayan doğal bir geçiş noktasıdır. İstanbul’dan Antalya’ya, Ankara’dan İzmir’e uzanan yolların kesiştiği bu şehir, tarih boyunca yalnızca insanların değil; ürünlerin, alışkanlıkların ve pişirme tekniklerinin de karşılaştığı bir merkez olmuştur. Şehrin adının bir yanında sarp kayalığın üzerindeki Karahisar Kalesi, diğer yanında yüzyıllardır bu topraklarda yetiştirilen haşhaş vardır.
Bir şehrin kavşak noktasında bulunması, bazen onun kendine ait bir kimlik oluşturmasını zorlaştırır. Gelenler, geçenler, taşınan alışkanlıklar yerel olanı gölgede bırakabilir. Afyon’da ise tam tersi olmuş. Şehir, üzerinden geçen kültürleri kendi toprağının malzemeleriyle yoğurmuş ve sonunda çok belirgin bir mutfak karakteri meydana getirmiştir. Ege’ye yakındır ama klasik bir Ege mutfağı değildir. İç Anadolu’nun tahıl ve et kültürünü taşır ama onunla da sınırlı kalmaz. Bir yanında haşhaşlı hamur işleri, diğer yanında kaymaklı ekmek kadayıfı; bir sofrada bütün et, öteki sofrada ilibada dolması vardır.
Friglerden bugüne değişmeden gelmiş tariflerden söz etmek elbette tarih karşısında fazla iddialı olur. Bugünkü bükmenin ya da ağzıaçığın doğrudan Frig mutfağından kaldığını söyleyemeyiz. Fakat Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya arasındaki geniş coğrafyada güçlü bir kültür kuran Friglerin toprağa ve berekete verdikleri önemi biliyoruz. Bugün Ayazini’de, İhsaniye’de ve Frig Vadisi’nin köylerinde gördüğümüz üretim kültürü, aynı toprağın çağlar boyunca insanı beslemeye devam ettiğini hatırlatıyor.
Belki de Afyon mutfağını anlamaya çalışırken önce şunu kabul etmemiz gerekir: Bu mutfağın en önemli malzemesi tarih değil, devamlılıktır. İnsanlar değişmiş, devletler değişmiş, yollar değişmiş; fakat toprakla kurulan ilişki bütünüyle kopmamıştır. Bu nedenle Afyon mutfağında eskiyi yalnızca müzelerde değil, hâlâ kullanılan haşhaş taşında, mahalle fırınında, kazanlarda ve düğün sofralarında görebiliriz.
Evliya Çelebi’nin Gördüğü Afyon
Bir şehir hakkında yazarken Evliya Çelebi’ye bakmadan geçmek benim içime sinmez. Çünkü Evliya Çelebi yalnızca şehirlerin binalarını saymaz; insanını, çarşısını, inancını, kokusunu ve kendisinde bıraktığı duyguyu da anlatır. Bazen mübalağa eder, bazen mizaha kaçar ama şehre bakmayı bilir.
Evliya Çelebi, Seyahatnâme’nin dokuzuncu cildinde Afyonkarahisar’ı anlatırken kaleyi, bağları, bahçeleri ve şehrin bereketini birlikte ele alır. Karahisar Kalesi’ne çıkışın zahmetinden söz eder; zirveden baktığında gördüğü yeşilliği ve bolluğu hayranlıkla kaydeder. Dört asır önce bir seyyahın gördüğü bu manzara, bugün Afyon mutfağının arkasındaki üretim coğrafyasını anlamamıza yardım ediyor.
Aynı anlatıda yörede afyon yetiştirildiğini de görürüz. Bugün haşhaş daha çok tarım politikaları, izinler ve kontrollü üretim üzerinden konuşuluyor. Fakat Afyonlunun mutfaktaki haşhaşı; yağından, tohumundan ve ezmesinden doğar. Afyon sofrasındaki haşhaşın hikâyesi, emek ve bereket üzerinden okunmalıdır.
Evliya Çelebi’nin anlattığı eski Afyon’da imaretler, hanlar, hamamlar, dükkânlar, bağlar ve bahçeler vardır. Zengin ile fakirin aynı imaretten faydalanabilmesi, Osmanlı şehir kültüründe yemeğin sosyal yönünü de gösterir. Yemek, o çağlarda yalnızca evin içinde pişen bir ihtiyaç değildi; yolcuyu, yoksulu ve misafiri koruyan toplumsal bir düzenin parçasıydı. Afyon’un bugün de misafirini doyurmadan göndermeyen tavrında, o eski imaret ahlakının izlerini görmek mümkündür.
Afyon Haşhaşı: Topraktan Hamura Uzanan Hafıza
Afyon mutfağının kalbine giden yolun önemli duraklarından biri haşhaştır. Yörede “haşkeş” diye de söylenen haşhaş, burada yalnızca çöreğin üzerine serpilen bir süs değildir. Kavrulur, taşta ezilir, yağla buluşur, hamurun katlarına sürülür. Bükmeye, katmere, lokula, böreğe, pideye ve ev ekmeğine karakter verir.
Özgür Kızıldemir, Afyonkarahisar mutfak kültürü üzerine çalışmasında haşhaş ve haşhaş yağının yöre hamur işlerinde sık kullanıldığını anlatır. Bükme, katmer, haşhaşlı lokul, haşhaşlı börek, hamursuz, Afyon övmesi ve cızdırmayı bu kültürün örnekleri arasında sayar. Çalışmada geçen “haşhaş taşı”, yani kavrulmuş haşhaşı ezmek için kullanılan taş, bana göre başlı başına bir mutfak müzesidir. Çünkü bir mutfağın geçmişi bazen yazılı tariflerde değil, yıllarca aynı hareketi tekrar eden bir taşın yüzeyinde saklıdır.

Haşhaşın hamurla ilişkisi çok özeldir. Yağ, hamurun katlarının birbirinden ayrılmasını sağlar; ezilmiş tohum ise ağızda hem kavruk hem de derin bir tat bırakır. İyi yapılmış bir haşhaşlı bükmeyi yerken yalnızca hamur yemezsiniz. Taşta ezmenin, elde açmanın, katlamanın ve dinlendirmenin sonucunu yersiniz. Bu nedenle ev yapımı bükmeyle seri üretim arasında yalnızca malzeme farkı yoktur; zaman farkı vardır.
Afyon’da haşhaşlı hamur işlerinin önemli bir kısmı gösterişli değildir. Üzerinde soslar, köpükler, yabancı isimler bulunmaz. Fakat damağa yerleşen ve insanı yeniden aynı sofraya çağıran bir tarafı vardır. Gastronominin bazen en büyük yanılgısı, lezzeti sunumun büyüklüğüyle ölçmektir. Oysa Anadolu mutfağında nice büyük lezzet, mütevazı bir bezin altında dinlenen hamurdan çıkar.
Bükmenin mercimeklisi, patateslisi, ıspanaklısı ve peynirlisi yapılır. Burada asıl mesele iç harcın zenginliği değil, hamurun terbiyesidir. Haşhaşın miktarı, hamurun inceliği, katların dengesi ve fırının ısısı birlikte çalışır. Anadolu kadını bu hesabı çoğu zaman tartıyla değil, eliyle yapar. Biz bugün reçete standardizasyonunu konuşuyoruz; onların standardı yılların biriktirdiği el hafızasıydı.
Haşhaş, Afyon’da mutfak döngüsünün tamamına da dokunur. Tohumu ve yağı insanı beslerken, üretimden kalan küspe hayvan besiciliğinde değerlendirilir. Afyon Kaymağı’nın coğrafi işaret belgesinde mandaların yöre otlarının yanı sıra haşhaş küspesiyle beslenmesinin süte ve kaymağa kendine has bir lezzet kazandırdığı belirtilir. Yani tarladaki haşhaş, önce hamura, sonra mandanın yemine, oradan da kaymağa ulaşır. Afyon mutfağında ürünler birbirinden kopuk değildir; birbirini tamamlayan bir bereket zinciri vardır.
Afyon Kaymağı: Beyaz Bir Lezzetten Fazlası
Kaymak kelimesi Türkçede yalnızca bir süt ürününü anlatmaz. İyi olanın, seçkin olanın, en kıymetli bölümün karşılığı olarak da kullanılır. “İşin kaymağı” deriz. “Kaymak gibi” deriz. Bu benzetmelerin Afyon’da karşılığı gerçekten vardır.
Afyon Kaymağı’nın esas hammaddesi manda sütüdür. Manda sütünden elde edilen kaymak daha beyaz, daha yoğun ve daha dayanıklıdır. Ancak bu ürünün değerini yalnızca yağ oranıyla açıklamak doğru olmaz. Hayvanın beslendiği mera, yöredeki bitkiler, haşhaş küspesi, sütün işlenme biçimi ve ustanın ateşle kurduğu ilişki de lezzetin parçasıdır. Afyon Kaymağı’nın menşe adı olarak tescillenmesi bu yüzden önemlidir. Menşe adı, ürünün temel özelliklerinin doğrudan o coğrafyanın doğal ve beşerî şartlarından kaynaklandığını gösterir.

Kaymak yapımını izleyenler bilir. Sütün ateşle buluşmasından sonra yapılacak işlerin önemli bir kısmı beklemektir. Fakat beklemek boş durmak değildir. Isıyı takip etmek, yüzeyde meydana gelen tabakayı korumak, kabın dengesini gözetmek gerekir. Kaymağın narin yapısı sert müdahaleyi sevmez. Belki de bu nedenle iyi kaymak, Afyon insanının ağırbaşlı tarafına benzer. Kendini bağırarak anlatmaz; damağa değdiği anda kim olduğunu belli eder.
Bugün bazı yerlerde “Afyon kaymağı” adı altında sunulan her ürünün gerçek manda kaymağı olmadığını biliyoruz. Üretimin büyümesi, maliyet baskısı ve raf ömrü kaygısı geleneksel ürünlerde her zaman bir sınavdır. Coğrafi işaretin esas kıymeti de burada ortaya çıkar. Tescil, duvara asılacak bir belge değil; üretim usulünü, hammaddenin niteliğini ve ürünün itibarını koruma sorumluluğudur.
Ben kaymağın en doğru yerinin bazen sade bir kahvaltı sofrası olduğunu düşünürüm. İyi bir ekmek, biraz bal ya da vişne reçeli ve yanında Afyon Kaymağı… Böyle bir tabakta hiçbir malzemenin diğerinin önüne geçmesine gerek yoktur. Kaymak, kendisini göstermek için süse ihtiyaç duymaz. Ama ekmek kadayıfının üzerine konduğunda da tatlının bütün ağırlığını dengeler. Şerbetin keskinliğini yumuşatır, damağa ferahlık verir.
Sucuk: Bir Şehrin Hayvancılık Hafızası
Afyon sucuğunu yalnızca baharatlı bir et ürünü olarak görmek eksik olur. Sucuk, Anadolu insanının eti koruma bilgisidir. Soğutucunun, vakum paketinin ve modern lojistiğin olmadığı çağlarda etin tuz, baharat, kurutma ve fermantasyonla saklanabilmesi büyük bir mutfak zekâsıdır.
Afyonkarahisar’da hayvancılığın güçlü oluşu, sucuk ve pastırma üretimini doğal olarak geliştirmiştir. Afyon Sucuğu’nun coğrafi işaret şartnamesi, ürünün hammadde ve üretim karakterini ayrıntılı biçimde koruma altına alır. Bu tescilin anlamını doğru okumak gerekir. Bir belge, sucuğu bir gecede daha lezzetli yapmaz. Afyon sucuğunun değerini ortaya çıkaran yine üretici, kasap ve ustadır. Fakat tescil, bu emeğin adını korur.
İyi sucuk, baharatın arkasına saklanan et değildir. Etin tadını tamamen örten aşırı sarımsak ve baharat, çoğu zaman hammaddenin zayıflığını gizler. Doğru sucukta et, yağ, sarımsak, tuz ve baharat birbiriyle kavga etmez. Tavaya girdiğinde gereğinden fazla su bırakmaz, yakıcı bir tuzlulukla damağı yormaz. Usta, sucuğu yalnızca doldurmaz; ona zaman verir.
Lokum: Yolcunun Yanında Götürdüğü Şehir
Afyonkarahisar’ın kavşak şehir oluşu, mutfak ürünlerinin Türkiye’ye yayılmasında önemli rol oynamıştır. Demiryolunun ve karayollarının şehirden geçmesi, uzun yıllar boyunca yolcuların sucuk, kaymaklı şeker ve lokum alarak Afyon’dan ayrılmasını sağladı. Bir bakıma Afyon’un ilk gastronomi elçileri, elinde paketlerle trene ve otobüse binen yolculardı.
Lokumun temelinde şeker, nişasta ve su vardır; fakat iyi lokumda asıl mesele bu malzemelerin sabırla ve doğru kıvamda pişirilmesidir. Kaymaklı, cevizli, fıstıklı ve farklı çeşitleri yapılabilir. Afyon’un lokum dünyasındaki en belirgin farklarından biri, şehirdeki kaymak kültürüyle lokum ustalığının birleşmesidir.
İyi lokum dişe yapışıp kalmaz, nişasta tadı vermez, ağızda sert bir şeker yükü bırakmaz. Ustanın mahareti, şekerin gücünü zarafete dönüştürebilmesindedir. Kaymaklı lokumda ise bu denge daha da hassastır. Kaymağın yağlı ve sütlü yapısıyla lokumun şekerli dokusu birbirini taşımalıdır.
Afyonkarahisar, 2024 yılında 114,7 metre uzunluğundaki lokumla “dünyanın en uzun lokumu” Guinness Dünya Rekoru’nu kırdı. Rekor elbette dikkat çekicidir; fakat o uzun lokumun asıl anlamı, yüzlerce yıllık ustalığın yeni bir anlatım yolu bulmasıdır. Rekor geçici bir gündem olabilir, ustalık ise kuşaktan kuşağa taşınır.
Kaymaklı Ekmek Kadayıfı: İki Büyük Ürünün Buluşması
Afyon Kaymaklı Ekmek Kadayıfı, şehrin mutfak aklını tek tabakta anlatan yemeklerden biridir. Yoğun gözenekli ekmek kadayıfı şerbeti içine çeker; üzerine gerçek Afyon Kaymağı konur. Tatlının sıcak ya da ılık gövdesiyle kaymağın serin, sütlü yapısı birbirini dengeler.
Türk Patent ve Marka Kurumunun tescil tanımında ekmek kadayıfının ekmeklik buğday unu, su, yaş maya ve tuzla hazırlanan gözenekli bir tabandan yapıldığı; şerbetle pişirildiği ve coğrafi işaretli Afyon Kaymağı ile servis edilmesi gerektiği belirtilir. Bu şart, kaymağın tatlının üzerine sonradan eklenen bir süs olmadığını gösterir. Kaymak, tarifin asli unsurudur.
İyi ekmek kadayıfı şerbetin içinde dağılmaz. Ortası kuru kalmaz, yüzeyi hamurlaşmaz. Tatlıyı yapan usta, şerbeti bir anda üzerine boca edip beklemez; kadayıfın ne kadarını, hangi hızda çekeceğini bilir. Afyon’a gidip de kaymaklı ekmek kadayıfını yalnızca “tatlı” diye yiyip geçmek bana göre haksızlıktır. O tabakta buğday, şeker, manda sütü, ustalık ve şehir markası birlikte durur.
Bükme, Ağzıaçık ve Mahalle Fırınının Hafızası
Afyon mutfağının tanıtımında sucuk, kaymak ve lokumun gölgesinde kalan büyük bir hamur işi dünyası vardır. Bükme, ağzıaçık, katmer, haşhaşlı pide, lokul, ocak bükmesi, nohut çöreği, velense, cızdırma, şepit ve daha niceleri bu dünyanın parçalarıdır.
Bükme, Afyon’un en karakterli lezzetlerinden biridir. Adı, hamurun katlanmasından ve bükülmesinden gelir. Haşhaşla yağlanan katların arasına mercimek, patates, peynir ya da ıspanak konabilir. Yanında vişne hoşafı içildiğinde yağlı hamurla meyvenin ekşi-tatlı dengesi güzel bir uyum kurar.

Ağzıaçık ise adından da anlaşılacağı üzere üstü tamamen kapanmayan, iç harcı görünen bir hamur işidir. Kıymalı ya da peynirli çeşitleri yapılır. Hamurun kenarlarının biçimi, iç harcın dengesi ve fırında aldığı renk, yapan kişinin ustalığını ele verir. Bu tür yemekler bize Anadolu mutfağında biçimin de bir dil olduğunu hatırlatır.
Eskiden mahalle fırını yalnızca ekmek pişirilen yer değildi. Evlerde hazırlanan tepsiler oraya gönderilir, sırayla fırına girer, pişen yemekler yeniden eve taşınırdı. Fırıncı her evin tepsisini tanır, hangi hamurun ne kadar ateş istediğini bilirdi. Bugün mutfaklarımız büyüdü, fırınlarımız modernleşti; fakat mahalle fırınının kurduğu sosyal düzen zayıfladı. Birlikte pişirmekten bireysel tüketime geçtik.
Et Yemekleri ve Büyük Kazan Geleneği
Afyonkarahisar mutfağında et güçlü bir yere sahiptir. Bütün et, Afyon kebabı, paça, çullama köfte, duvaklı hindi, zürbiye, tas kebabı, keşkek ve pilav üstü kavurma bu geleneğin önemli yemeklerindendir. Yörede et yemeklerinin çoğu zaman kendi yağıyla pişirilmesi, lezzetin dışarıdan eklenen ağır soslarla değil hammaddenin kendisiyle kurulmasını sağlar.
Bütün et, adının sadeliği kadar ciddi bir yemek bilgisini içinde taşır. Büyük parça etin doğru ateşte, liflerini kurutmadan pişirilmesi gerekir. Modern mutfakta küçük parçalara ayrılmış et daha hızlı pişer; fakat büyük parçanın lezzeti ve suyu kendi içinde kalır. Sabır burada da tarifin ana malzemesidir.
Keşkek ise Anadolu’nun pek çok şehrinde görülür ama her şehir onu kendi üretim kültürüne göre yorumlar. Afyon keşkeğinde göce, et, ilikli kemik ve bazı tariflerde kaymak bir araya gelir. Büyük kazanlarda, uzun süre pişen keşkek düğünün, topluluğun ve imecenin yemeğidir. Tek kişilik yapılmaz; zaten ruhuna da uymaz.
Sıra Yemeği: Sofranın Bir Usulü Vardır
Afyonkarahisar yemek kültürünün dikkate değer taraflarından biri sıra yemeğidir. Düğün, doğum, asker uğurlaması ve benzeri toplu günlerde kurulan sofralarda yemekler rastgele gelmez. Çorbayla başlanır; ardından et, mevsimlik sebze, börek ve vişne hoşafı gelir. Tatlıdan sonra bamya yemeğinin ikram edilmesi, bugünün yemek sıralamasına alışmış insanlar için şaşırtıcı olabilir. Oysa bu son yemek, sofranın bittiğini haber veren bir işarettir.
Sıra yemeği bize sofranın yalnızca ne yenildiğiyle değil, nasıl yenildiğiyle de ilgili olduğunu gösterir. Kimin önce oturacağı, yemeğin hangi sırayla geleceği, misafire nasıl ikram edileceği, sofradan ne zaman kalkılacağı bir görgü düzenidir. Bu düzen, insanları aynı masada eşitler; yemeği bireysel bir tüketim olmaktan çıkarıp müşterek bir hafızaya dönüştürür.
UNESCO Unvanından Sonra Asıl Mesele
Afyonkarahisar, 2019 yılında UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’na gastronomi alanında katıldı. Bu, şehir için değerli bir tanınmadır. Ancak hiçbir unvan, kendi başına bir mutfağı korumaz. Unvanın içini üreticiyle, eğitimle, kayıt altına alınmış tariflerle, nitelikli işletmelerle ve genç ustalarla doldurmak gerekir.
Şehirde düzenlenen gastronomi festivallerinin, çalıştayların ve uluslararası buluşmaların kıymeti burada ortaya çıkıyor. Bunlar yalnızca kalabalık toplamak için yapılırsa etkisi birkaç gün sürer. Ama yerel üreticiyi görünür kılar, çırak yetiştirir, kadın emeğini destekler, geleneksel ürünün niteliğini korur ve çocuklara kendi mutfağını anlatırsa bir şehrin geleceğini değiştirir.
Afyon’un önündeki asıl görev, meşhur olanı daha çok satmak kadar gölgede kalanı da yaşatmaktır. Kaymak ve sucuk elbette şehrin büyük değerleridir. Fakat ilibada dolmasını, göce köftesini, sakala çarpan çorbasını, zürbiyeyi, velenseyi, ağzıaçığı, bükmeyi ve mahalle fırını kültürünü kaybedersek mutfağın bütünlüğünü kaybederiz.
Geleceğe Bırakılacak Miras
Bir mutfağı korumanın yolu onu cam fanusun içine koymak değildir. Tarif yaşayacak, değişen hayata ayak uyduracak; fakat özünü oluşturan malzeme, yöntem ve hikâye korunacaktır. Genç bir aşçı bükmeyi yeni bir sunumla yorumlayabilir. Yeter ki haşhaşın nereden geldiğini, hamurun neden katlandığını, o yemeğin hangi sofrada paylaşıldığını bilsin.
Çocuklarımız dünya mutfaklarını tanısın, yeni tatlara açık olsun. Buna itirazım yok. Ama kendi mahallesindeki fırında neden haşhaşlı ekmek yapıldığını da bilsin. Hamburgerin hikâyesini okurken keşkeğin hangi günlerde kaynadığını unutmasın. Pizza hamurunu tanırken lokulun bayram sabahındaki yerini de öğrensin.
Çünkü bir millet önce tariflerini unutmaz. Önce hikâyelerini unutur. Sonra sofralarını, üreticisini ve nihayet kimliğini… Afyonkarahisar bu bakımdan bize güçlü bir ders veriyor: Toprağın verdiğini, ustanın bildiğini ve sofranın birleştirdiğini birlikte korumak gerekir.
Son Söz
Ben gastronomiyi hiçbir zaman yalnızca tabaktaki yemek olarak görmedim. Bir kaşık kaymakta mandacının emeğini, bir dilim sucukta kasabın sabrını, bir avuç haşhaşta çiftçinin duasını, bir kazan keşkekte komşuluğu, bir lokum parçasında ustanın ömrünü gördüm.
Belki de bu yüzden Afyon’dan dönerken yanıma aldığım en kıymetli şey sucuk ya da lokum değil, bu şehrin bana yeniden hatırlattığı hakikattir: Toprağına sahip çıkan şehirler kimliğini de korur; mutfağına sahip çıkan milletler ise geleceğini.
Sofralar yalnızca karın doyurmaz. Bir medeniyetin hafızasını nesilden nesile taşıyan en sessiz, ama en güçlü mekteplerdir. Afyonkarahisar da o mektebin hâlâ dimdik ayakta duran en kıymetli sınıflarından biridir.
Sonnotlar & Kaynakça
- Afyonkarahisar İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, ‘Tarihçe’ ve şehir tanıtım kaynakları.
- Evliya Çelebi, Seyahatnâme, IX. Kitap, Afyonkarahisar bölümü.
- Özgür Kızıldemir, ‘Afyonkarahisar Mutfak Kültürü Üzerine Bir Değerlendirme’, 2019.
- Türk Patent ve Marka Kurumu, Afyon Kaymağı Coğrafi İşaret Tescil Belgesi, Tescil No: 115.
- Türk Patent ve Marka Kurumu, Afyon Sucuğu Coğrafi İşaret Sicil ve Tescil Bilgileri.
- Guinness World Records, ‘Longest Turkish Delight’, Afyon Gastro Festival, 2024.
- Türk Patent ve Marka Kurumu, Afyon Kaymaklı Ekmek Kadayıfı Tescil Belgesi, Tescil No: 473, 11 Aralık 2019.
- UNESCO Creative Cities Network, ‘Afyonkarahisar’, Gastronomy, member since 2019.
Tike mi, Kebap mı Denkleminde İş Ahlakı
Türklerin gezer-göçer dönemlerinde öğrendikleri bir yemek türü olarak karşımıza çıkar tike. Hatırlatmak isterim: Her tike için şiş kebap diyebilirsiniz, ancak her şiş kebap tike değildir. Çünkü tike, doğrudan etin kesim biçimini ifade eder. Şiş kebap ise şişte pişirme yönteminin genel adıdır ve tavuk, sebze, köfte gibi farklı malzemeleri de kapsayabilir.
Kebap Kültürü ve Kökeni
Diğer taraftan, kültürümüze yerleşmiş olan kebap kelimesi Arapça kökenli olsa da, mutfak geleneğimizde yüzyıllar boyunca yeniden yorumlanmış ve her coğrafyada farklı bir kimlik kazanmıştır. Mutfağımızda kebap, tek bir tariften çok bir pişirme tekniğini ifade eder.
Anadolu’da çok kullanılan közleme, etin doğrudan ateşle, kor üzerinde ya da şişte pişirilmesi esasına dayanır. Bu yönüyle, Türklerin Orta Asya’dan getirdiği ateş kültürü ile Anadolu’nun ürün çeşitliliğinin birleştiği önemli bir mutfak mirasıdır. Bugün, ülkemizin hemen her bölgesi kendi kebabını üretmiştir. Bu da kebabın yalnızca bir yemek değil, yerel kimlik anlamı taşıdığını gösterir.
Kebap ve Sosyal Bağlar
Kebap, toplumumuzda çoğu zaman tek başına yenilen bir yemek değildir. Aile sofralarında, düğünlerde, bayramlarda, misafir ağırlamalarında ve dost buluşmalarında paylaşılır. Türk mutfağında ateş yalnızca pişirme aracı değildir; dönüşümün sembolüdür.
Usta için eti tanımak çok önemlidir. Bu nedenle ustalık, kuşaktan kuşağa aktarılan bir zanaat olarak görülür. Kebap ile Türk kültürü arasındaki ilişkiyi tartışabiliriz. Ancak kabul etsek de etmesek de, bugün kebap, Türkiye’nin gastronomik kimliğinin en güçlü temsilcilerinden biri oldu: Hayvancılık kültürünün, ustalık bilgisinin, bölgesel ürün çeşitliliğinin ve misafirperverliğinin bir araya geldiği yaşayan bir kültürel mirastır.
Kebap ve Medeniyet
Bu nedenle Türk kültüründe kebap, karın doyuran bir yemekten çok, ateş etrafında oluşan bir medeniyetin lezzet hafızası olarak değerlendirilebilir. Özellikle Anadolu’da her kebap, ait olduğu coğrafyanın iklimini, üretim biçimini ve toplumsal hafızasını sofraya taşıyan bir anlatıdır. Kebap, aynı zamanda Türk mutfağının dünyaya sağlıksız olmayan “hızlı yemek” (fast food) önerisidir.

Kebap Yapımında Püf Noktaları
En kafa karıştıran konulardan birisi de köfte konusudur. Baharat, yumurta, kıyılmış veya rendelenmiş soğanla yoğrulup yuvarlak, oval veya yassı şekil verilir ve ızgarada, fırında, tavada veya suda kaynatılarak pişirilebilir. Buradaki yoğurma işlemi, kebap ve köfte arasındaki temel ayrılıktır.
Hiçbir iyi kebap ustası, makine kıymasından kebap yapmaz. Acılı-acısız kıyma kebabı, halk ağzıyla adana kebabı, urfa kebabı… Özetle, bu konu derin bir konudur ve hafife alınamaz.
Peki, iyi bir kebap için ne aramalıyız? Aslında her kebabın kendine has et tipi vardır. İlk aranması gereken, iyi et‘tir. Her kebabın kendine has bir pişirme tekniği vardır; özetle, iyi usta önemlidir. Önceden hazırlanmış ve dolapta dizili duran kebaplara sakın itibar etmeyin. Zaman önemlidir; kebap, ızgaraya konacağı zaman zırhlanmalı ve uygun şişlere saplanmalıdır.
Kaliteli Kebap İçin Dikkat Edilmesi Gerekenler
Etlerin lezzetlendirilmesi için kullanılan baharatlar ve pişirmede kullanılan kömür önemli bileşenlerdir. Karşınıza gelen bir porsiyon doğru kebap, birçok bileşenle mükemmele ulaşır.
Hemen hemen bütün kebapçılarda lahmacun da vardır. Aman dikkat; satılmayan kebabın kıymasını lahmacun olarak yiyebilirsiniz. Beyti adıyla veya yoğurtlu kebap adıyla da karşınıza çıkabilir. İşini hakkıyla yapan işletmeleri tenzih ederim; ama bu da bir gerçektir. Daha da ileri gidebilirim; mesela hindi etinden bol terbiyeli şiş yemeniz de maalesef çok ama çok olası.
Kısaca, çok değerli bir lezzetimiz olan kebap konusunda, iyi bildiğiniz ve marka olmuş işletmeleri tercih etmenizi öneririm. Şüphesiz bu kaygılar mutfağın, hatta her mesleğin içinde var. Buna kısaca iş ahlakı diyoruz. Ve bu konuda çok da iyimser olamadığımı söylemem yanlış olmayacaktır. Umarım bu tür kaygılardan uzak günler yakındır. İşini yıllarca iyi yapan, erdemli, kaliteli işletmeci ve işletmelere ve kalite arayan tüketicilere saygıyla.
Yazarlar
Tarif Değil Miras: Bir Millet Sofrasını Kaybederse Hafızasını da Kaybeder
Sinan Canlı yazdı: Bir milleti millet yapan yalnızca dili, türküleri ya da masalları değildir; aynı sofraya oturuşu, ekmeğini bölüşü ve lokmasını paylaşma biçimidir.
Bugün elimizde binlerce yemek tarifi var. Fakat tarifler çoğaldıkça hikâyelerimiz eksiliyor. Çünkü bir milleti millet yapan yalnızca dili, türküleri ya da masalları değildir; aynı sofraya oturuşu, ekmeğini bölüşü ve lokmasını paylaşma biçimidir.
Çocukluğumdan beri şuna inanırım: Bir şehri tanımak istiyorsanız önce mutfağına girin. Çarşısını gezmeden önce fırınından çıkan ekmeğin kokusunu duyun, yaşlı bir teyzenin kaynattığı kazanı dinleyin. Çünkü bir memleket kendini en çok sofrasında anlatır.
Eskiden yemek yapmak sadece karın doyurmak değildi. Bağ bozumunu beklemekti. Harman kaldırmaktı. Komşunun kapısını çalmaktı. Misafir gelmeden sofraya oturmamaktı. Bir tabak yemeğin içine sadece malzeme değil, sabır, emek ve hatıra da konurdu.
Bugün Rize’nin mısır ekmeğinde yağmurun bereketi, Afyon’un tandırında komşuluk, Malatya’nın kayısısında çocukluk, Gaziantep’in yuvalamasında ustalık, Adana kebabında ateş terbiyesi, Mardin sofrasında ise farklı kültürlerin kardeşliği vardır.
Elazığ’a gelince… Üzüm yalnızca bağda yetişmez. Orcik yapılırken kazan başında edilen sohbetlerde, pestil serilirken uzanan komşu ellerinde, bağ bozumu türkülerinde büyür. Çocukluğumda büyüklerimizin kazan başında sabahladığını izlerdim. O gün bunun kültür olduğunu bilmiyorduk; bize göre hayatın kendisi buydu.

İşte bugün kaybetme tehlikesi yaşadığımız şey tarifler değil, o hayatın kendisidir. Doksan yaşındaki bir ninenin hafızasında kalan yemek, belki de yüzyılların son tanığıdır. O insanı kaybettiğimizde sadece bir lezzeti değil, bir medeniyet parçasını da toprağa emanet ediyoruz.
Bu yüzden gastronomiyi yalnızca şık tabaklardan ibaret görmüyorum. Asıl görevimiz köy köy dolaşıp büyüklerimizi dinlemek, unutulan yemekleri olduğu kadar onları doğuran hikâyeleri de kayıt altına almaktır.
Çünkü inanıyorum ki bir millet mezar taşlarını unutmadan önce mutfağını unutur. Sofrasını kaybeden toplum, zamanla birbirini dinlemeyi de bırakır.
Geleceğe bırakacağımız en büyük miras daha yüksek binalar değil; dedelerimizin kurduğu sofraları yeniden kurabilmektir.
Tarifler yazılır, ölçüler ezberlenir. Ama miras ancak yaşanır ve yaşatılır.
