Dünya tarihinde en çok tekrar eden olgu, savaş olsa gerek. Bazen
komşu ülkeler ile sınır savaşları, bazen aynı ülkenin insanları arasında süren
politik savaşlar yaşanıyor. Artık savaşlar da çeşitlendi; soğuk savaş, sıcak
savaş, iç savaş, teknolojik savaş, politik savaş, psikolojik savaş… Adı farklı
olsa bile sonuç aynı. Bilim adamı ve filozof B. Franklin’in dediği gibi;
savaşın iyisi, barışın kötüsü olmuyor.
İnsanoğlu
karnını doyursa bile açlığını doyuramıyor.
İran-Irak, Filistin-İsrail, Almanya-Fransa, Türkiye-Yunanistan,
Azerbaycan-Ermenistan gibi, kimi zaman sebep paylaşılamayan toprak parçası;
kimi zaman da Katalanlar-İspanyollar, Kuzey İtalya-Güney İtalya, Kuzey
Kore-Güney Kore, Doğu Almanya-Batı Almanya gibi aynı ülkenin içindeki rekabet
nedeniyle düşmanlıklar ve savaşlar yaşandı.
Yıllar sonra bazılarında duvarlar yıkıldı, bazılarında
anlaşmalar yapılarak barış sağlandı. Barışın uğramadığı ülkeler için hala
umudum var.
Peki, bu kadar savaş toplumların yeme ve içmelerine
yansımış mı?
Kudüs’ün Yahudi kesiminde yaşayan mutfak şefi kendilerinin bundan iki
yıl öncesine kadar, Müslümanlar kullandığı için restoranlarında ve evlerinde
yaptıkları yemeklerde asla “kimyon” kullanmadıklarını; ama artık
bundan vazgeçtiklerini söylüyor.
Kimyonun Günahı Ne?
Günümüzün mucize bitkilerinden sayılan kimyonun üç ilahi dinin kutsal
saydığı Kudüs şehrindeki yıllardır süren savaşlarda ne suçu var, anlamak pek
mümkün değil.
Sonunda, komşularının baharatıyla barışarak mutfaklarında kullanmaya
başlamışlar. Yüzyıllarca süren Baharat Savaşları’na inat, kim bilir belki,
barış süreci kimyonla başlar Kudüs’te.
Oysa aynı coğrafyada yaşayan insanların ortak kültür ve yeme
alışkanlığına sahip olmaları kadar doğal ne olabilir; iklim şartları ve yetişen
ürünler birbirine benzer, geçişler yaşanır. Birbirine komşu olan ülke mutfaklarındaki
farklılıklar güzeldir, renk getirir; ama ayrımcılık mutsuzluk getirir.
Komşu ülkelerin yemek savaşları kolay bitmez. UNESCO (Birleşmiş
Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı) somut olmayan kültürel miras
listesine Ermenistan’ın başvurusu üzerine “lavaş”ı Ermeni Mutfağı adına
kaydettirince, Azerbaycan ve Türk heyetleri itiraz etti. Aylarca süren
tartışmalar, toplantılar sonrasında UNESCO baktı ki işin içinden çıkamayacak,
geri adım attı.
Sorun çözüldü mü? Elbette ki hayır! Bir sonraki yıl Azerbaycan tescil
için başvurdu.
Sonuç: Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, İran ve Türkiye’de yaygınca
pişirilip tüketilen su, un ve tuz kullanılarak yapılan lavaşı paylaşamadık;
dolayısıyla artık hepimizin sayılır.
Doğadaki tükenişin bu kadar hızlı olduğu bir zamanda, yetişen ürünlerin
tadını çıkarmak varken, bu yemek ırkçılığı niye?
Kimyon önemli!
Kaynaklara göre; 4000 yıldan fazladır kullanılan kimyon o kadar değerli
ki ortaçağda insanlar kendilerini kötülüklerden koruduğu için boyunlarında bir
kese içinde taşırken, Roma Uygarlığı’nda askerler başında nöbet tutuyorlarmış,
hazine misali. Antik Roma döneminde para yerine geçtiğinden, genellikle vergi
ödemelerinde kullanılıyormuş. Hatta kötü ruhları kovduğuna inanıldığından,
Mısır piramitlerinde mumyaların mezarlarında kimyon bulunmakta.
Anavatanı Mısır olan kimyonun şifa kaynağı olması ve yiyeceklere lezzet
vermesinin yanında, başka görevleri de var görüldüğü üzere.
Eski Ahit ve İncil’de kamun, Sümerler’de
gamun, Çin’de ziran, Hindistan’da jiira, İran’da ziira, Azerbaycan’da cirə,
Yunanistan’da kiminon, Arapça’da kammûn adı veriliyor, bizim kimyon diye
adlandırdığımız bu kıymetli baharata.
Onlarca
çeşidi, sayısız şifası bulunan kimyon, son yıllarda çok
sayıda akademik araştırmaya da konu oldu. Modern hayat ve teknoloji
sayesinde hayatımıza giren radyasyona karşı, kimyon tüketilmesi tavsiye
ediliyor.
Sümerler
kimyonu, şifalı ve lezzet verici olarak ekmeklerine katmışlar; Hititler, uzun
süre pişirilerek dayanıklılığı arttırılan kıtlık, savaş ve asker yemeği olarak
bilinen peksimetlerine; Selçuklular ise buğdaylı yemeklerine eklemişler.
Yunan
uygarlığında kimyona o kadar önem veriliyormuş ki masalarda şık kimyon kutuları
bulunuyormuş. Eğer kutunun içinde az miktarda kaldıysa bu durumu cimrilik
olarak nitelendiriyorlarmış. Cimri insanlara da kimyon tanesini bölen “kyminopristes”
deniyormuş. Dolu dolu bir kimyon kutusu ise cömertliğin simgesi sayılıyormuş.
Ünlü yazar W. Shakespeare, siyaset ve politikayı konu aldığı IV. Henry
isimli oyununda, ‘Karaman kimyon’lu yemeklerden sıkça bahsedecek kadar
önemsiyor kimyonu.
İbn-i
Sina, göz hastalıklarını ve bugün toplumda panikatak olarak bilinen psikolojik hastalıkları
tedavi etmek için kimyonu kullanırken; Meksikalıların ataları olan Aztekler ise
afrodizyak olarak tüketmişler.
Evliya
Çelebi, Seyahatname adlı eserinde pastırmayı, ‘lahm-ı kadid nam (incecik pişmiş
et) ile şöhret bulan kimyonlu sığır pastırması, başka hiçbir tarafta yoktur’
diye anlatır.
Tatlılara
kimyon konulmaz demeyin; geçmişte Roma uygarlığında armut tatlısında
kullanılırken, günümüzde Rodos’ta Melekouni denilen susam helvasının içine
ekleniyor.
Günümüzde
kimyonu İtalyanlar aperatif hamur işlerinde, Hollandalılar ve İsveçliler
peynirlerinde, Fransızlar ve Almanlar ekmeklerinde, Hintliler köri soslarında, Ruslar
ulusal yemekleri olan Borç çorbasında, İranlılar ‘çilav’ adını verdikleri pilavlarında,
Meksikalılar ise Taco’larında mutlaka kullanıyorlar.
Kimyonun likörü bile var;
Hollanda, Almanya ve Rusya’da üretilen likörün adı “kümmel”… İki çeşit kimyon
ve rezene ile yapılarak, hazmı kolaylaştırdığı için yemek sonrası ikram
ediliyor.
Kayseri’de Âşık Ali Çatak tarafından yazılan Pastırma destanında kimyon dile
getiriliyor;
“Şu beş baharattır bizce muteber;
Lokman’ın ruhundan getirir haber.
Eti, tuzu cemi tümü Pastırma.”
Tüm bunların dışında birçok
yemekte, kurabiyelerde, çöreklerde, ekmeklerde ve
salatalarda kullanılıyor, kimyon.
Keskin kokusu, vurucu aroması nedeniyle ölçüsü mühim. Bir nevi kimyonun
yiyeceklerdeki “dem” oranının iyi olması gerekiyor, lezzetin hakkını vermek
için.
Sadece bu
kadarla da kalmıyor. Gıda, ilaç, parfümeri ve boya sanayinde kullanılan
kimyonun üretiminde Türkiye; İran, Çin ve Suriye ile beraber söz sahibi. Dünyanın
birçok ülkesine ihracat yapılıyor.
Genellikle
Orta Anadolu’da yetişiyor; ama öyle kolay değil her zaman ürün almak. Bazı
yıllar ‘canavar’ adı verilen otlarla savaştığından, büyüyerek özgürlüğünü ilan
etmek için kendine otların arasından yol bulmaya çalışıyor. Rekolte yıllara
göre değişse de Türkiye çoğunlukla ihracatçı konumunda yer alıyor.
Dostu ve seveni
bu kadar çok olan kimyon, eğer uzun süredir birbirine düşman iki mutfağı
birleştirebilmişse Kudüs barış yolunda demektir; çünkü mutfaklar toplumların
aynasıdır aslında.
Beyaz Saray’dan Tarlaya: 2026 Julia Child Ödülü Sam Kass’ın
2026 Julia Child Ödülü, Obama döneminin Beyaz Saray Şefi ve Let’s Move! mimarı Sam Kass’a verildi. Hibe parasını üç sivil topluma bağışlayan Kass, şef-aktivist figürünün küresel sembollerinden.
Bir şefin politikayla ne işi olabilir? Sam Kass’ın hayatı, bu sorunun cevabının ne kadar geniş olabileceğini gösteren ender bir öykü. Bu hafta Julia Child Vakfı, 2026 Julia Child Ödülü’nün on ikinci sahibi olarak Kass’ı seçtiğini duyurdu — Jacques Pépin, Rick Bayless, José Andrés, Alice Waters ve Bobby Stuckey gibi isimlerden sonra gelen, ağır bir miras.
Ödül, “Amerika’nın yemek yapma, yeme ve içme biçiminde köklü bir fark yaratan” isimlere veriliyor. Vakıf başkanı Eric W. Spivey’nin sözleriyle Kass, “yemeğin iyilik için güçlü bir araç olabileceğine inanan Julia’nın felsefesini bedenleştiren biri.” Cümle bir ödül takdimi gibi değil; bir hayat özeti gibi okunuyor.
Şikago Mutfağından Beyaz Saray’a
Sam Kass’ı sıradan bir şef olarak tanımlamak haksızlık olur. Şikago’da Obama ailesinin özel şefi olarak başladığı kariyeri, 2009’da bambaşka bir yere taşındı: Beyaz Saray’a aşçı olarak girdi, kısa sürede Başkan’ın Sağlıklı Gıda Girişimleri Üst Düzey Politika Danışmanı oldu. Tarihte bu pozisyonda bulunan tek şefti.
O dönemde Michelle Obama’nın başlattığı Let’s Move! kampanyasının mimarlarından biriydi. Çocukluk obezitesiyle mücadele eden, okul yemeklerinin standartlarını yeniden yazan, Amerika’nın gıda haritasını yeniden çizmeye çalışan bir hareket. Beyaz Saray’ın Güney Bahçesi’nde 1.100 metrekarelik organik sebze bahçesini kuran ekibin başındaydı; o bahçe, Eleanor Roosevelt’in Zafer Bahçesi’nden bu yana Beyaz Saray’daki ilk yenebilir bahçeydi.
Sam Kass, Beyaz Saray Sebze Bahçesi’nin açılışında Michelle Obama ile birlikte Bancroft İlkokulu öğrencilerine fidan dikmeyi öğretirken (Nisan 2009).
Yemek Bir Politika Aracı
Kass’ın yıllar içinde tekrarladığı bir cümle var: “Yemek, çocukluğun en güçlü hafızasıdır. Bir çocuğun beslenme alışkanlığını değiştirirseniz, bir nesli değiştirirsiniz.” Bu cümle hem Let’s Move! kampanyasının özetiydi hem de onun siyasi felsefesinin temeli. Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra rotasını korudu: çevre dostu yatırım fonu Acre Venture Partners’ın kurucu ortağı oldu, sürdürülebilir gıda teknolojisi girişimlerine destek vermeye başladı. 2018’de yayımladığı “Eat a Little Better” kitabı, gündelik tüketim alışkanlıklarını iklim kriziyle bağlayan ender popüler metinlerden biri.
Bugün dünyada gıda politikasını ciddi biçimde tartışan, küresel biyoçeşitlilik ve gıda sistemleri üzerinde çalışan figürler arasında ön sıralarda yer alıyor. Birleşmiş Milletler iklim toplantılarında konuşmacı olarak boy gösteriyor, büyük gıda şirketlerine sürdürülebilir tedarik konusunda danışmanlık veriyor.
50 Bin Dolar ve Üç Kurum
Ödülle birlikte Julia Child Vakfı, Kass’a 50.000 dolarlık bir hibe veriyor. Kass bu parayı kendisi için değil, üç kuruma bölüştürmeyi tercih etti: Urban Growers Collective (kentsel tarım eğitimi), American Farmland Trust (tarım arazilerinin korunması) ve God’s Love We Deliver (hastalara yemek ulaştıran sivil toplum kuruluşu). Üç ad, Kass’ın yıllardır savunduğu üç eksen: üretim, koruma, dayanışma.
Resmi takdim töreni 2026 sonbaharında özel bir etkinlikle yapılacak. Daha önceki sahipler arasında Jacques Pépin (2015), Rick Bayless (2016), José Andrés (2019), Alice Waters (2024) ve Bobby Stuckey (2025) bulunuyor. Liste başlı başına bir gastronomi tarihi okuması: yalnızca büyük şefler değil, yemeği bir kültürel ve toplumsal güç olarak gören isimler ödüllendirilmiş.
Türk Sofrasından Bakınca
Sam Kass’ın hikayesi Türkiye için neden önemli? Çünkü burada da artık aynı soruları soruyoruz. Şehir okullarında çocukların ne yediği, kantin standartlarının nasıl yazıldığı, yerel üreticinin nasıl korunacağı, hangi tarlanın kim için sürüldüğü… Beslenme rehberlerinin kim tarafından nasıl yazıldığı sorusu, Türkiye’de de uzun yıllardır gündemde.
Türkiye’de “şef-aktivist” figürü henüz yerleşmedi. Ünlü şeflerimiz var, çok başarılı olanları var; ama Beyaz Saray danışmanlığına, BM kürsüsüne, sürdürülebilir tarım fonuna kadar uzanan bir yörünge henüz kurulmadı. Kass’ın hikayesi, mutfağın yalnızca pişirme sanatı değil bir kamu sağlığı, çevre ve sosyal adalet meselesi olarak da görülebileceğini hatırlatıyor.
Belki bir gün, Anadolu’nun bin yıllık tahıl çeşitlerini koruyan, kent okullarına yerel sofra getiren, gıda politikasını mutfaktan yazan bir Türk şef de aynı kürsüde olur. O güne kadar Sam Kass’ın yörüngesi, bize yemeğin ne kadar büyük bir şey olabileceğini hatırlatmaya devam edecek.
Ozempic Sofraya Geldi: Gıda Endüstrisi GLP-1 Çağına Nasıl Uyum Sağlıyor?
GLP-1 ilaçları (Ozempic, Wegovy, Mounjaro) yalnızca iştahı değil, gıda endüstrisini de yeniden şekillendiriyor. Nestlé’den Co-op’a markalar ‘GLP-1 dostu’ hatlar açıyor.
Bir ilacın bütün bir endüstriyi nasıl yeniden şekillendirdiğini görmek istiyorsanız, bugün herhangi bir İngiliz süpermarketinin hazır yemek rafına bakın. Co-op’un yeni serisinde küçük raflarda küçük kutular var: 350 gramlık porsiyonlar, 25 gramın üzerinde protein, çoklu sebze, “GLP-1 dostu” etiketi. Nestlé’nin Amerika’da piyasaya sürdüğü Vital Pursuit markası aynı mantıkta — daha az gıda, daha çok besin. Conagra Brands kendi Healthy Choice yemeklerinin bir kısmını yeniden etiketledi. Bu, gıda endüstrisinin son on yıldaki en sessiz ama en köklü dönüşümü.
Sebebi tek başına Ozempic değil. Wegovy, Mounjaro, Zepbound — GLP-1 reseptör agonisti adı verilen ilaç sınıfı tahmin edilenin çok ötesinde yayıldı. Yalnızca Amerika’da 15 milyona yakın insan bu ilaçları kullanıyor. Türkiye’de de Ozempic’in eczane rafları arasında dolaşan ünü artık herkesin bildiği bir hikaye. Fakat asıl soru tıbbi değil: İştahını kaybeden bir nesil, gıda endüstrisinin tabağına ne olur?
İştah Düşünce Sepet Değişiyor
Cornell Üniversitesi’nin 2025 sonunda yayımladığı araştırma, GLP-1 kullanıcılarının alışveriş alışkanlıklarını adım adım takip etti. Tablo netti: taze sebze tüketimi yüzde 55 arttı, yoğurt yüzde 32, taze tavuk yüzde 31, protein tozları ve protein barları sırasıyla yüzde 30 ve 29. Buna karşılık şekerli içecekler, atıştırmalıklar ve hazır işlenmiş gıdalar belirgin biçimde geriledi. Bir başka deyişle: ilaç tek başına değil, alışveriş sepetlerini de değiştirdi.
Endüstri bu sinyali geç almadı. Bloomberg ve Food Dive raporlarına göre yalnızca son 12 ay içinde “küçük porsiyon + yüksek protein + yüksek lif” formülüyle pazara sürülen yeni ürün sayısı binin üzerinde. Nestlé “Vital Pursuit”u 12 farklı SKU ile başlattı; her bir yemek 350 kalori altında, 25 gram civarında protein içeriyor. Co-op İngiltere’de altı çeşitlik bir “GLP-1 friendly” hazır yemek hattı kurdu. Amerikan zincir Conagra, “GLP-1 friendly” etiketini doğrudan ambalaja taşıdı.
Tat Algısı da Değişiyor
İlginç olan, GLP-1 ilaçlarının yalnızca iştahı değil, tat algısını da etkilemesi. Kullanıcılar yağlı yiyeceklerden tiksindiklerini, aşırı tatlının mide bulantısı yarattığını söylüyor. Aroma ve doku tercihleri kayıyor — hafif, sade, lezzetin abartılmadığı yemekler öne çıkıyor. Bu, yıllarca “daha yoğun, daha doyurucu, daha cesur” diye reklam yapan gıda devleri için bir tür ters yön. Aniden, “az ama doğru” yeni satış argümanına dönüştü.
Lif konusu da yeniden gündemde. GLP-1 ilaçları sindirimi yavaşlattığı için yan etki olarak kabızlık yaygın. Bu yüzden gıda mühendisleri tarifleri yeniden yazıyor: chia, keten tohumu, baklagil unu, prebiyotik lif takviyesi. Yoğurt segmentinde “yüksek protein + ek lif” kombinasyonu zaten klasik olmuş durumda.
Whey Krizinden Bir Sonraki Adıma
Mutfak Magazin’de daha önce Ozempic’in whey protein endüstrisinde yarattığı krizi uzun uzun yazdık. O hikayenin diğer yüzü budur: arz sarsılırken talep biçim değiştirdi. Yüksek dozda whey içen kas kütlesi koruma kullanıcılarının yanına şimdi GLP-1 kullanıcılarının yeni profili eklendi. Süt endüstrisi, soya, bezelye proteini ve mantar bazlı protein kaynakları yarışı bu dalganın üzerinde gidiyor.
Önümüzdeki birkaç yıl içinde gıda mağazalarında ayrı bir “GLP-1 reyonu” görmek pekala mümkün. Hatta birkaç süpermarket zinciri pilot olarak bunu denedi bile. Bu, gıda endüstrisinin “diyet” kavramını ilk kez bu kadar somut bir ilaç sınıfı etrafında yeniden tanımladığı an.
Türkiye Sofrası İçin Anlamı Ne?
Türkiye’de “porsiyon” kelimesi sofra kültürünün tam tersi anlamına gelir. Sofra geniş, mezeler bol, çorba ekmeğin yanında, ana yemek pilavla, tatlı kaçınılmaz. Şimdi bu kültüre küçük porsiyon, yüksek protein, denetimli ölçü dayatan bir ilaç sınıfı geliyor. Endüstri Türkiye pazarına bu ürünleri getirdiğinde sorulacak ilk soru kalori ya da protein değil: “Bizim sofra alışkanlıklarımıza nasıl yerleşecek?”
Sıvı yoğurt yerine süzme yüksek proteinli yoğurt; ekmeksiz mezeler; bulgur pilavı yerine kinoa karışımları; börek tabağında balık fileto… Sofranın değişeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Asıl tartışma şu: Bu değişim sofra kültürümüzü zenginleştirecek mi, yoksa onu adım adım dönüştürecek mi?
Gıda endüstrisi cevabı vermeden, soru şefin ve sofranın elinde kalıyor. Yalnız bir şey kesin: Ozempic çağı yalnızca bir tıbbi olgu değil. Bir kültürel olgu. Ve etkisi en çok tabaklarda hissedilecek.
98 Yıl Sonra Galler: Dünya Aşçılar Kongresi Tarihin En Büyük UK Buluşmasını Yapıyor
Worldchefs Congress & Expo, 98 yıllık tarihinde ilk kez İngiltere’de: 16-19 Mayıs 2026’da Newport/Galler’de 100 ülkeden 800 şef ‘Tarla, Tutku, Tabak’ temasıyla buluşuyor.
Dünyanın en büyük şefler buluşması bu hafta Galler’de kapılarını açıyor. Worldchefs Congress & Expo, 98 yıllık tarihinde ilk kez İngiltere’de düzenleniyor; 16-19 Mayıs 2026 tarihleri arasında Newport’ta, yaklaşık 100 ülkeden 800’ü aşkın şef ve gastronomi profesyoneli bir araya geliyor. Bu bir organizasyon değil, bir dönüm noktası.
Kongrenin teması, yalın ama derin bir manifestoya benziyor: “Pasture, Passion, Plate” — Türkçesiyle Tarla, Tutku, Tabak. Yiyeceğin tohumdan çatala uzanan yolculuğu; toprağı işleyen elden tabağı sunan ele kadar geçen o karmaşık, çoğu zaman görmezden gelinen süreç. Bu yıl Galler’in yeşil tepeleri bu felsefeyi arka plan olarak seçmiş gibi duruyor.
Neden Galler, Neden Şimdi?
Worldchefs 1928’de kuruldu. O günden bu yana kongresi Paris’te, Tokyo’da, Buenos Aires’te, Sydney’de toplandı. Fakat 98 yılın hiçbirinde Birleşik Krallık’ta. Bu ilk. Ev sahipliğini Galler Aşçılar Derneği (Culinary Association of Wales) üstleniyor ve organizasyonun başındaki isim Arwyn Watkins bu buluşmayı basit bir toplantı olarak tanımlamıyor: “Dünyanın dört bir yanından en etkili şeflerle yüz yüze buluşma fırsatı. Bu tür anlar nadiren gelir.”
Galler’in seçilmesi tesadüf değil. Ülke son yıllarda sürdürülebilir tarım, yerel üretim ve çiftlikten sofraya hareketinin Avrupa’daki öncülerinden biri olarak öne çıkıyor. Kongreye ev sahipliği yapmak, hem Galler mutfağını küresel sahneye taşımak hem de bu değerleri dünya genelinde yaymak için bilinçli bir tercih.
Marco Pierre White Sahnede
Kongrenin açılış konuşmacıları listesinin başında Marco Pierre White yer alıyor. Dünya mutfak tarihinin en tartışmalı ve en etkili isimlerinden biri; yıldızlarını geri veren, kendi kurallarını yazan, hem mutfak hem felsefe dünyasını sarsan biri. Bu yıl konuşmasının odağında malzemeye saygı, köken ve iz edilebilirlik var — kongreyle birebir örtüşen bir tema.
Programda ayrıca Tom Phillips, Sian Wyn Owen ve Hywel Jones gibi isimler sahne alıyor. Dilmah Tea’nin sürdürülebilirlik atölyeleri, pastacı Pierre Abi Hayla’nın gösterileri ve sürdürülebilirlik uzmanı Colin Wheeler-James’in sunumları programın iskeletini oluşturuyor. Bunların yanı sıra Global Chefs Challenge Finals — dünyanın en prestijli aşçılık yarışmalarından biri — bu yıl Galler’de gerçekleşecek.
Gastronomi ve Politik Bağ
Dünya Aşçılar Kongresi bu ölçekte bir organizasyon olduğunda, konu yalnızca yemek değil. Yemeğin her zaman bir politik boyutu olmuştur: kim üretiyor, kim pişiriyor, kim yiyor, kim kâr ediyor. Bu kongrede sürdürülebilirlik oturumlarının ağırlıklı yer tutması tesadüf değil — tarımın geleceği, iklim krizi, gıda israfı ve adil tedarik zincirleri bu yıl masanın tam ortasında.
Türk şefler ve gastronomi profesyonelleri de bu küresel ağın bir parçası. Worldchefs’in üye dernekleri arasında Türkiye’nin de yer aldığını, dünya genelinde sürdürülebilir mutfak tartışmalarında Anadolu’nun zengin tarım mirası ve geleneksel gıda kültürünün giderek daha fazla ses getirdiğini belirtmek gerekiyor.
Bir Yolculuğun Özeti: Tarla, Tutku, Tabak
Bu kongrenin seçtiği tema, bugün gastronomi dünyasının nereye baktığını özetliyor. Artık yalnızca “nasıl pişirilir” sorusu değil; “nereden gelir, kim üretir, nasıl taşınır, ne kadar israf edilir” soruları da masanın üstünde. Şeflerin rolü daraldı değil, tam tersi genişledi: tarlayı tanıyan, toprağa saygı duyan, hikayesini bilen biri olmak artık bir tercih değil, bir sorumluluk.
Galler’in yağmurlu tepelerinde bu hafta şekillenen tartışmalar, dünya mutfaklarının önümüzdeki iki yılına yön verecek. 98 yıl beklemek zorunda kalan bu buluşmanın zamanlaması belki de hiç bu kadar doğru olmamıştı.