Bakliyat deyip de geçmeyin. Üretimi ekonomiktir; toprak için besleyici… Açlığa en kolay çözüm; tok tutar. Üstelik sadece boş mideleri değil, ekildiği toprağı bile besler.
“Kuru fasulyeden bezelyeye her çeşit bakliyat; ucuz,
lezzetli ve içerdiği yüksek orandaki protein ve önemli mikro besinlerle,
özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki insanların sağlık ve yaşamlarını olumlu
etkiliyor.” 10 Kasım tarihinde resmî olarak başlatılan 2016 Uluslararası Bakliyat Yılı için BM’nin mesajı bu oldu. FAO
Genel Direktörü José Graziano da Silva, “Bakliyatın,
beslenme düzenlerinde önemli olduğu ve küçük ölçekli çiftçiler tarafından
yetiştirildiği Latin Amerika, Afrika ve Asya’da bakliyatların, gıda güvenliği
açısından önemi yadsınamaz.” dedi. Seçilen slogan da durumu gayet güzel
açıklıyor:
“Sürdürülebilir Gelecek İçin Besleyici Tohumlar”
Bakliyat deyip de geçmeyin. Üretimi ekonomiktir; toprak için
besleyici… Açlığa en kolay çözüm; tok tutar. Üstelik sadece boş mideleri değil,
ekildiği toprağı bile besler.
Küresel
Gıda Krizi’ne karşı, çaredir ‘bakliyat’.
Dünyada aç insan sayısı 1 milyara yaklaşmışken, “abur cubur,
olacağı budur” deyip geçmek mümkün olamayacağına göre, önlem bulmak zorundadır
insanoğlu ve bu olası önlemlerden birinin doğal ev sahibidir Türkiye. Türk
mutfağının geleneksel besin kaynaklarından olan baklagiller, yüzlerce yıldan bu
yana yemek kültürümüzün önemli bir kısmını oluşturur. Antik dönemlerde
Mezopotamyalılar, Mısırlılar, Akdenizliler, Macarlar, Truvalılar tarafından da
kullanılan bakliyatın geçmişi yaklaşık 5 bin yıl öncesine dayanır.
Bilindiği kadarı ile Cilalı Taş Devri’nde mercimek ve
bezelye ekimi yapılmıştır. Ekim alanları, Ortadoğu havzası ve Tuna kıyılarıdır.
Özellikle Tuna kıyılarında 6 bin yıl öncesine kadar uzanır.
Türkiye, mercimek ve nohut üretimi yapılan dünyadaki dört
ülkeden biridir. Neden?
Çünkü toprak yapısı uygundur. Tohumlarımız yerlidir. Ekim
deneyimimiz yeterlidir.
BAKLAGİLLER
HAKKINDA BİLMEDİKLERİMİZ
Tam bu noktada; madem bu yıl dünyada bakliyat yılı ve madem
biz bakliyat ülkesiyiz… “Bu konuyla ilgili çalışmalar yapılıyor mu? İhracatın
artırılması için ayağımıza gelen bu fırsat değerlendiriliyor mu? Bakliyat gibi
bir beslenme hazinesine sahip olmanın avantajlarını kullanıyor muyuz?” gibi sorular üşüşüyor aklıma.
Bunu ayrı bir yazı konusu olarak bir kenara bırakıp, doğal
gıda dünyasının süper kahramanlarıyla ilgili kafalarımıza takılan; ama bir
türlü dillendiremediğimiz soruların peşine düştüm.
Buyurun, işte o sorular ve cevapları:
Pişirirken o köpük neden ve nereden çıkıyor?
-Onlar ‘saponin’den geliyor. Saponin bir tür biyoaktif glikozit…
Yani, saponinler çeşitli bitki türlerinde bulunan bir kimyasal bileşik sınıfı.
Kansere, kalbe, kan dolaşımına çok yararlı. O köpükle birlikte acılığı gidiyor.
Sizin anlayacağınız zararlı tarafı uçuyor.
-Kaynatırken
çıkan o fokurtu, o tantana da neyin nesi?
-İnce bağırsaklarda olduğu gibi bakliyatın içinde de bir
çeşit şeker kalıntıları var. Bunları eritebilecek enzimden yoksunuz. Eğer o
fokurtular çıkmazsa, bu kalıntılar kalın bağırsağa geçiyor demektir ve o
bildiğiniz sesli olgu yaşanır işte o zaman. Gümbürtü, patırtı bulunduğunuz yeri
kaplar. Kokusu da cabası.
O nedenle, iyisi mi siz doğru dürüst kaynatın.
–Gerçekten bağırsak
kanserine iyi mi gelir?
-Hem de nasıl… Savunma sistemimizin üçte ikisi,
bağırsaklarla bağlantılıdır. Bu gıdalardaki diyet lifleri, hazmedilemeyen
maddelerin vücuttan bir an önce atılmasını sağlıyor. Diğer deyişle, bakliyat,
bağırsak kanserini kapıdan kovuyor.
–Yani diyet
liflerinin tedarikçileri mi bu baklagiller?
-Evet… Evet… Evet… Her 100 gramında 7 gram diyet lifi var.
Günde 30 gram diyet lifi alırsanız, siz sağ ben selamet.
–Vejetaryenler de mi
yesin?
-Hiç durmasınlar. Gerçek bir doğal protein kaynağı çünkü
bunlar. Madem et yemiyorlar, bu onlar için tek alternatif gıda… Bakliyatı,
tahılla veya pirinçle karıştırsınlar.
–Kuruları, deyim
yerinde ise sonsuza kadar yenilebilir mi?
-Bu konuda zaman şampiyonudurlar. Ama yine de kesin bir süre
vermeyelim. İyi saklandıkları takdirde, uzun yıllar size eşlik ederler.
–Peki, çiğ
yenilebilirler mi?
-Asla! Sakın ha! Denemeyin bile. İlginçtir, ancak pişirme
sayesinde tamamen uçup giden zehir türleri içerirler. Bazılarında, siyanür bile
vardır. Bu nedenle kaynatıldıkları su tamamen dökülmelidir. Zamanında Güney
Amerika’da Maya Uygarlığı’nın aşçıları tarafından bile saatlerce kaynatılan
bakliyattaki temel zararlı maddeler ‘fitik asit’ ve ‘lektin’dir.
NE OLURSA
OLSUN, ÖNCE GÜZEL GÜZEL YIKA!
İster taze, ister kuru olsun; anlayacağınız çok iyi yıkamak
gerekir bu bakliyat ürünlerini. Taze olanlar, yıkamadan sonra kurulanır.
Kuruların ise suyun yüzeyine çıkanları, derhal çöpe gönderilir.
Kabukları soyulmuş olanlar hariç, pişirmeden önceki gece
kaynar suda yumuşamaya yatırılır. 300 gram bakliyat için 1 litre su uygundur.
Pişirme işlemi 1 ile 2 saat civarında olmalıdır. Düdüklü tencerede bu sürenin
üçte ikisi yeterlidir. Kırmızı mercimek ise yarım saatte pişer. Bütün bakliyat
çeşitleri, ancak piştikten sonra tuzlanır. Mercimek, bir parça şeker ve bir
atım sirke ile lezzetlendirilebilir.
Modern mutfaklarda bal ve balzamik sirke de
kullanılmaktadır.
SAKIN OLA
YAPMAYIN
Ve bir “sakın ola”m
daha var sizler için.
Sakın ola, hiçbir bakliyat türünü tuzlu suda pişirmeyin. Çünkü
bu sebzeleri oluşturan ‘pektin’ denilen maddenin zinciri, aslında şeker
molekülleridir. Pişirmenin amacı bu molekül ağını yumuşatmaktır.
Pişirmek
nedir?– Termik enerji uygulamaktır.
Bu nedenle tuz, sıcak görünce (Na+Cl), ayrışır. Ayrışınca da
baklagillerin yapısını bozar. Size son bir önemli uyarı daha: Bakliyatınızı
domates ve sirke gibi asitli katkı maddeleri ile birlikte pişirmeyin. Asit, bu
pektin denilen maddenin zincirlerini sertleştirir. Pişirme aşaması uzar da uzar.
Yemeğin masaya gelişi gecikir.
BAKLAGİLLERİN
YARARLARI
Özellikle kış aylarında vücudumuzu hastalıklara karşı zırh
gibi koruyan baklagiller, etten sonra en çok proteine sahip olan besindir. Et
kadar protein içerip etten ucuz olması da, diğer bir tercih nedenidir.
1-Kalp hastalıklarına karşı koruyucudur. Günlük 12-33 gram
kadar lif tüketimi, kan basıncını düşürerek kalp krizi ölümlerini yüzde 27
oranında azaltır.
2-Diyabeti kontrol altında tutmaya yardımcı olur. Kan
şekerinin daha yavaş artışa geçmesini sağlar.
3-Mide, ince ve kalın bağırsağı tedavi eder. Lifler kalın
bağırsakta mayalanarak kalsiyum gibi önemli minerallerin emilmesine yardımcı
olur.
4-Çözünebilir lifler, kandaki kötü kolesterolü düşürür.
Nelerdir bu ‘bakliyat
ailesi’nin en önde gelen bireyleri:
Kuru Fasulye:Tam
bir protein deposu olmasının yanı sıra içerdiği hayvansal olmayan protein
bakımından da oldukça zengindir. Bu nedenle vejetaryenler tarafından da tercih
edilir. Kemik yapısının güçlenmesine yardımcı olurken sinirleri de güçlendirir.
Türk mutfağının en temel yemeklerindendir.
Börülce: Dünyaya
buradan yayılmıştır. Tazesi, Ege bölgesi yemeklerimizin gözdelerindendir. Taze
ve kuru taneleri, yemeklik olarak kullanılır. Protein, nişasta ve vitamin
bakımından zengindir.
Bakla: Sakız
baklası, Sultani bakla, Bayrampaşa baklası gibi taze yenen çeşitleri vardır.
Türkiye’nin hemen her yerinde yetişir. Baklagillere adını veren bu sebze,
zengin bitkisel protein ve karbonhidrat içerir. Ayrıca demir ve kalsiyum
mineralleri açısından çok zengindir. A, C, B ve B2 vitaminleri de bulunur.
Barbunya:İlkbahar ve yaz aylarında yetişir. Mevsiminde
taze olarak kullanılır. Kurutulmuşu da her mevsim sofraların
vazgeçilmezlerindendir.
Mercimek:Pul, sıra, kabuklu, kırmızı ve kara
gibi çeşitleri ile yurdumuzun hemen her yerinde üretilir. Yeşil mercimek ve
kırmızı mercimek olarak tüketilir. Türkiye’de Güney Anadolu, Ege ve Marmara bölgelerinde
yetiştirilen mercimek, lifli ve bol proteinli bir besin maddesidir. B vitamini,
demir baş olmak üzere; kalsiyum, manganez, sodyum, bakır, çinko ve fosfor
mineralleri açısından zengin olup vücuda ve zihne güç verir. Bağışıklık
sistemini güçlendirir, gözlere yararlıdır. Enerji vererek yorgunluğu giderir ve
kandaki kolesterol oranını düşürür. Kalp ve damar hastalıkları ile şeker
hastalığından korunmaya yardımcı olur, aynı zamanda kalp krizi riskini de
azaltır.
Bezelye:Bakliyat familyasının önemli
türlerinden biridir. Protein ve aminoasit kapsamı yönünden hayvansal
kaynaklarla boy ölçüşebilir niteliktedir. Protein, nişasta, fosfor ve B
vitaminleri bakımından zengindir.
Nohut: Daha
çok İç Anadolu, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yetiştirilen koçbaşı,
leblebilik (kuşbaşı), yuvarlak gibi ana çeşitlerinin yanı sıra tırtıllı,
kırmızı, kahverengi, alaca, küçük, bezelyemsi, kabak ve siyah gibi alt
çeşitleri bulunur. Genellikle kuru halde ya da konservelerde kullanılır.
Kavrularak leblebi yapılır. Ezilmiş nohutlardan Humus ve Tahin elde edilir.
Pirinç:Buğdaygillerden otsu bir bitkidir.
Çeltik adı da verilir. Türkiye’de birbirinden farklı pirinç cinsleri yetişir.
Türk mutfağının temel maddelerindendir. Yeryüzünün en eski yiyеcеklеrindеn bіrі
olan pirinç 8 bin yıldır Çin’de tüketilmektedir.
Mısır:
Amerikan kökenli bir yiyecektir. Avrupa’ya girmesi ancak Amerika’nın keşfinden sonra
olmuştur. Kolaу yetişmesi, püsküllerinin bir çeşit şifalı çayın аnа maddesi
olması, yapraklarının aѕma yaprağı gibi bazı yemeklerde kullanılması, tanelerinin
doyurucu olmaѕı ve ѕaplarının da hayvanlar için besin olarak değerlendirilmesi,
bu yiyeceğe özel bir yer kazandırmıştır.
Soya: Çok kuvvetli (etin 2 misli) proteine sahip
bir gıdadır. Bol B vitamini ve mineral vardır. Hem nişastası ve hem de yüzde
30’dan fazla yağı ile çok kuvvetli enerji verir. Adalelerin, sinirlerin,
kemiklerin gelişmesini sağlar. Sahip olduğu ve nadir yiyeceklerde bulunan ‘lesitin’
maddesi ile beynin çalışmasını artırır. Hazmı kolaydır.
2016 Bakliyat Yılı… Bir bakliyat ülkesi olarak bunun
kıymetini bilelim ve iyisi mi gelin bu kadar dert edinmeyelim. Fasulyemizi
koyalım ocağa; bir yandan da mırıldanalım:
“Bu
fasulye 7.5 lira…
Hem kaynasın, hem oynasın…”
Dünyadan Farklı Bakliyat Türleri
Adzuki,
Aduki – Japonya’dan
kırmızı, küçük, sert bir fasulye.
Black
Dal – Hindistan’da çok
kullanılıyor; özellikle çorbalarda ve ‘idli’ gibi fermente olmuş gıdalarda
kullanımı yaygın.
Channa
Dal – Sarı, bezelyeye
benzer, ama daha küçük ve tatlımsı…
Flageolet
Fasulyesi – Küçük,
oval, açık yeşil ya da beyaz renkli, hafif aroması olan bir cins…
Haricot
Fasulyesi – Küçük ve
oval, pişerken formunu koruyan ve baharatı içine hapseden bir tür fasulye.
Urad
Dal – Beyaz renkli ve
ayırt edici bir aroması olan bir fasulye.
Jacob’s
Cattle Fasulyesi –
Koyu kırmızı ve beyaz benekleri olan bir tür fasulye.
Lima
Fasulyesi – Küçük
yeşil bir tür fasulye; özellikle ‘succotash’ isimli yemekte kullanılıyor.
Pinto
Fasulyesi – Bej ve
kahverengi tonlarda; Meksika mutfağında sıklıkla kullanılıyor.
Marrowfat
Bezelyesi – Hasat edilmeden önce tarlada kurutulan, yumuşak, nişasta
oranı yüksek ve etli bir tür bezelye.
Bambara
Fasulyesi – Batı Afrika’ya özgü bu kahverengi fasulye türü, aynı yer
fıstığı gibi toprağın altında yetişmekte.
Ateşin Dansı: Geleneksel Wok Tavalarında Çelik ve Yüksek Isı Etkileşimi
Kanton mutfağının kutsal aroması ‘Wok Hei’ (wok’un nefesi); elle dövülmüş karbon çeliğin termodinamik yapısı, mikro yağ damlacıklarının buharlaşması ve saniyeler süren Maillard reaksiyonu fiziği.
Asya mutfak kültürünün binlerce yıllık simgesi olan geleneksel wok tavası, dışarıdan bakıldığında yalnızca derin ve kavisli bir çelik parçası gibi görünebilir. Ancak yüksek debili bir alevin üzerine konulduğunda wok; termodinamik, akışkanlar mekaniği ve organik kimyanın kusursuz bir uyumla çalıştığı yüksek hızlı bir reaktöre dönüşür. Bu etkileşimin yarattığı o dumanlı, karamelize ve tarif edilemez lezzet profiline Kanton mutfağında Wok Hei (Wok’un Nefesi) adı verilir.
Wok hei, ev mutfaklarındaki teflon veya döküm tavalarda asla taklit edilemeyen bir gastronomi olgusudur. Bir yemeğin saniyeler içinde pişip dışının çıtır ve isli, içinin ise sulu ve diri kalabilmesi, karbon çeliğin ısıl iletkenliği ile aşırı ısınmış havanın malzeme etrafında yarattığı aerodinamik girdap sayesinde gerçekleşir.
Karbon Çeliğin Termodinamiği ve Yağ Damlacıklarının Yanması
Geleneksel bir wok, demir ve karbon alaşımından dövülerek üretilir. Döküm demire kıyasla çok daha ince ve hafiftir; bu sayede sıcaklık değişimlerine anında tepki verir. Wok ocağının ürettiği 1000 dereceyi aşan alevler tavanın altını kızdırırken, tavanın iç yüzeyi 200 ila 250 derecelik kritik Maillard sıcaklığına saniyeler içinde ulaşır.
Usta bir şef wok’u ritmik olarak havaya fırlattığında (tossing hareketi), yemeğin üzerine püskürtülen mikro yağ damlacıkları kızgın tavanın kenarlarından sıçrayarak doğrudan brülör alevleriyle temas eder. Bu temas anında yağ damlacıkları buharlaşır ve alev alarak mikro düzeyde bir yanma (combustion) sisi oluşturur. Havaya fırlatılan sebze ve et parçaları bu sıcak duman bulutunun içinden geçerken, yüzeylerinde benzersiz bir tütsü ve karamelizasyon tabakası oluşur.
Patina: Çeliğin Yaşayan Koruyucu Ruhu
Wok tavasının bir diğer vazgeçilmez unsuru, zamanla yüzeyinde biriken “patina” tabakasıdır. Yeni bir karbon çelik tava kullanılmadan önce bitkisel yağ ve taze zencefil/taze soğanla yüksek ateşte defalarca fırınlanarak (seasoning) terbiye edilir. Yağ asitleri ısıyla polimerize olarak gözenekli çeliğe bağlanır ve doğal, yapışmaz, simsiyah bir karbon katmanı oluşturur.
Bu patina katmanı yalnızca yiyeceğin yapışmasını önlemekle kalmaz; her pişirmede ortaya çıkan lezzet öncüllerini mikro düzeyde hapsederek sonraki yemeklere derinlik katar. Modern modernist mutfak tekniklerinin dahi hayranlıkla incelediği wok hei, kadim Asya mutfak zekasının ateş ve çelikle kurduğu en güçlü lezzet ittifakıdır.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Wok hei lezzeti ev tipi ocaklarda elde edilebilir mi?
Ev ocaklarının ısı gücü (BTU değeri) profesyonel wok brülörlerinin çok altında kaldığı için tam anlamıyla wok hei yakalamak oldukça zordur; ancak karbon çelik bir wok tavayı çok yüksek ısıtarak küçük porsiyonlar halinde pişirmek benzer bir çıtırlık sağlar.
Karbon çelik wok tava deterjanla yıkanır mı?
Hayır, kimyasal deterjanlar yüzeydeki doğal polimerize yağ (patina) katmanını sökeceği için wok yalnızca sıcak su ve bambu fırça ile temizlenip kurulanmalı ve hafifçe yağlanmalıdır.
Wok tavada sebzelerin diri kalmasının sebebi nedir?
Aşırı yüksek ısı sayesinde sebzelerin dış yüzeyindeki su saniyeler içinde buharlaşır, hücre duvarları çökmeden dışı karamelize olur ve içi tüm çıtırlığını ve vitamin değerini korur.
Boğaz’ın Efendisi: Haliç’te Lüfer Göçü ve Tarihi Balık Ağı Ustaları
Karadeniz’den Marmara’ya uzanan akıntılarda Boğaz’ın simgesi lüfer balığının sonbahar göçü ve Haliç kıyılarında kaybolmaya yüz tutan geleneksel balık ağı örme zanaatının sosyolojisi.
İstanbul’un kadim mutfak ve kent belleğinde Boğaz, yalnızca iki yakayı ayıran bir su yolu değil; asırlardır Karadeniz ile Akdeniz arasında mekik dokuyan devasa bir biyolojik göç otobanıdır. Bu göçün kralı, Bizans sikkelerinden Osmanlı saray ziyafetlerine kadar şehre damgasını vuran asil yırtıcı ise şüphesiz Lüfer‘dir (Pomatomus saltatrix). Sonbaharın serin poyrazıyla Karadeniz’in yağlı sularından Boğaz’a inen lüfer sürüleri, şehre yalnızca bir lezzet şöleni değil, Haliç kıyılarında yüzyıllardır yaşayan bir deniz zanaatı ekosistemi de getirirdi.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Boğaziçi dalyanlarından ve lüfer akınlarından övgüyle bahsettiği o görkemli dönemlerde, lüfer avı sıradan bir balıkçılık faaliyeti değil; kentin şairlerini, memurlarını ve kayıkçılarını gece yarıları sandal sefalarında bir araya getiren bir İstanbul ritüeliydi.
Göz Nuru İlmekler: Haliç’in İplik ve Ağ Ustaları
Lüferin jilet kadar keskin dişleri, endüstriyel misinaların ve naylon iplerin henüz bulunmadığı çağlarda balıkçılar için büyük bir mücadele konusuydu. Balığın ağları parçalamasını önlemek için Haliç’in Fener, Balat ve Ayvansaray kıyılarında kuşaktan kuşağa aktarılan özel bir zanaatkar sınıfı vardı: Ağ Örücüleri.
Doğal keten, kendir ve ipek ipliklerin ceviz kabuğu veya çam kabuğu suyunda kaynatılarak (dabaklama işlemi) tuzlu suya dayanıklı hale getirildiği bu ağlar, ahşap mekiklerle ilmek ilmek dokunurdu. Her bir gözün açıklığı, balığın solungaç yapısına göre milimetrik olarak hesaplanır; lüferin akıntıya karşı yaptığı ani manevraları yakalayacak özel “voli ağları” ve “fanyalı uzatma ağları” hazırlanırdı.
Lüferin Lezzet Hiyerarşisi ve Izgara Ritüeli
İstanbul mutfağında lüfer, boyutlarına göre isimlendirilen ve her boyunda farklı bir pişirme tekniği gerektiren nadir balıklardandır. Defneyaprağı, çinekop, sarıkanat, lüfer, kofana ve sırtıkara silsilesinde; sonbahar aylarında 25-30 santimlik olgunluğa erişen hakiki lüfer, lezzet zirvesini temsil eder.
Lüferin eti, Karadeniz’den Boğaz’ın çift yönlü güçlü akıntılarına (üstte tatlı, altta tuzlu su) karşı yüzdüğü için yoğun yağlanır ve sıkılaşır. Geleneksel İstanbul mutfağında lüfer; unlanıp tavaya atılmaz, ağır soslarla boğulmaz. Meşe kömürü közünde, defne yaprağı eşliğinde ve yalnızca zeytinyağı-tuz dokunuşuyla ızgara edilir. Bugün tükenme tehlikesi altındaki stoklarına ve kaybolan ağ ustalarına rağmen lüfer, Boğaziçi’nin yaşayan gastronomi vicdanı olmaya devam ediyor.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Lüfer balığının en lezzetli olduğu dönem hangisidir?
Eylül sonundan Kasım ortasına kadar süren sonbahar göçü dönemi, balığın Karadeniz’de beslenip en yüksek yağ oranına ulaştığı ve etinin en lezzetli olduğu zamandır.
Geleneksel İstanbul mutfağında lüfer nasıl pişirilir?
Hakiki lüfer kesinlikle meşe kömürü ızgarasında pişirilir; balığın yağının kömüre damlayarak çıkardığı duman, ete eşsiz bir aroma kazandırır.
Anadolu’nun Uzayan Mirası: Erzurum Civil Peyniri ve Tel Çekme Zanaatı
Doğu Anadolu yaylalarının asırlık süt zanaatı Erzurum civil peyniri; yağsız sütün asidite dengesi, kazan başında uygulanan yoğurma-çekme mekaniği ve lifli protein yapısının kimyasal sırları.
Doğu Anadolu’nun 2000 metreyi aşan sarp yaylalarında, bin bir çeşit endemik kır çiçeği ve kekikle beslenen hayvanların sütü, asırlardır coğrafyanın zorlu kış şartlarına meydan okuyan benzersiz bir peynir kültürüne dönüşür. Bu kültürün en zarif, teknik olarak da en hayranlık uyandırıcı temsilcisi Erzurum Civil Peyniri‘dir. Yağsız sütün kazan başında sabırla yoğrulup metrelerce uzatılarak tel tel ayrılması, yalnızca geleneksel bir mutfak ritüeli değil; kazein proteinlerinin mekanik kuvvetle yeniden dizildiği eşsiz bir biyokimyasal zanaattır.
Erzurum ve Kars havzasında üretilen civil peyniri, halk arasında “çeçil” veya “tel peynir” olarak da adlandırılsa da, üretim tekniği ve asidite yönetimi açısından kendine has bir disipline sahiptir. Tereyağı üretiminden arta kalan yağsız sütün (yağsız süt veya yavan süt) israf edilmeden yüksek proteinli, yağ oranı düşük ve uzun ömürlü bir besine dönüştürülmesi, Anadolu halk bilgeliğinin sürdürülebilir gastronomiye verdiği en büyük yanıtlardan biridir.
Civil peynirinin sırrı, sütün doğal ekşimesiyle (asitlik derecesinin artması) başlar. Şirden mayası ile mayalanan teleme, bakır kazanlarda yaklaşık 50-55 derece sıcaklıkta ağır ağır ısıtılır. Bu sıcaklık, peynir altı suyunun ayrışmasını hızlandırırken süt proteinleri olan kazein misellerinin birbirine yapışarak elastik bir hamur oluşturmasını sağlar.
Teleme tam kıvama geldiğinde usta eller devreye girer. Kazandan alınan sıcak teleme, ahşap teknelerde veya mermer tezgahlarda elle sürekli katlanıp havaya doğru çekilir. Bu çekme ve uzatma hareketi, küresel kazein proteinlerini dikey olarak düzleştirir ve paralel zincirler halinde birbirine bağlar. Sonuç; piştiğinde ya da elle ayrıldığında adeta ipek bir kumaşın iplikleri gibi incecik liflere ayrılan eşsiz tel yapısıdır.
Tuzlama, Dinlendirme ve Göğermiş Peynire Dönüşüm
Tel tel ayrılan civil peynirleri, salamura tuzlu suda dinlendirildikten sonra askılara asılarak fazla suyu süzülür. Taze tüketildiğinde hafif elastik, süt kokulu ve tuzlu bir karaktere sahip olan bu peynir, aynı zamanda meşhur “Göğermiş (küflü) peynir”in de ana hammaddesidir. Toprak küplere veya deri tulumlara lor peyniriyle birlikte sıkıca basılan civil, mağaralarda aylarca bekletilerek doğal penisilin küfleriyle olgunlaştırılır.
Yüksek kalsiyum ve protein oranı, sıfıra yakın yağ içeriği ve kendine has lifli çiğneme dokusuyla Erzurum civil peyniri, modern sağlıklı beslenme trendlerinde hak ettiği değeri giderek daha fazla kazanan köklü bir coğrafi işaret mirasıdır.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Civil peyniri hangi sütten ve nasıl yapılır?
Genellikle inek sütünün yağı tereyağı yapılmak üzere alındıktan sonra kalan yağsız sütün doğal olarak asitlendirilmesi, mayalanması ve sıcak kazanda çekilip uzatılmasıyla üretilir.
Civil peyniri ile çeçil peyniri arasındaki fark nedir?
Erzurum civil peyniri tamamen yağsız sütten yapılır ve lifleri daha incedir; çeçil peynirinde ise yağ oranı kısmen daha yüksektir ve dokusu daha yumuşaktır.
Civil peyniri nasıl saklanmalıdır?
Taze civil peyniri kendi salamura suyunda veya hava almayan kaplarda buzdolabında saklanmalıdır; tuzunu azaltmak için tüketilmeden önce ılık suda birkaç dakika bekletilebilir.