Connect with us

Haberler

Küresel Gıda Krizine Çözüm: YENİDEN YERELE DÖNÜŞ

Gıda fiyatlarındaki bütün dünyada karşılaşılan bu anormallik neden yaşanıyor? Nerelerden kaynaklanıyor? Ülkelerin ana gıda kaynağı olan tarım sektörlerindeki durum ne?

“Dilimiz yettiğince, söyleyip durduk. Her fırsatta yineledik. Yine söylüyoruz. Bıkmadan tekrar ediyoruz: Küresel gıda krizine karşı mücadelede en önemli koruyucu silah olan insanlığın geleceği için sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş; üretim, ticaret ve tüketimde ‘Yeniden Yerele Dönüş’ü temel almalıdır. Yeniden yerele dönüş, küresel gıda krizine set çekebilecek geçiş süreci için en önemli anahtardır.”

Aslında okuduğunuz bu satırlar yazımın finali. O zaman gelin birlikte en başa dönelim:

Krizlerin üst üste yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Siyasi kriz, ekonomik kriz, yönetim krizleri, darbe krizi… Tüm bu krizleri, tüm tehditlerine rağmen doğru yöntemlerle aşmak mümkün. Bu yazının temasını oluşturan gıda krizi ise tüm dünya için, hepimiz için hayati bir önem taşıyor. Evet, diğer krizler de hayatî önem taşıyor ama “dönüş” her daim mümkün. Gıda krizi aşılamazsa, zamanında önlemler alınamazsa, konunun ciddiyeti yeterince anlaşılamazsa “her şey için geç” olabilecek bir sona doğru gitmekten kurtulamayız. Elbette moral bozmayalım ama bu konuyu irdeleyelim ve sorularımıza cevap arayalım.

Hatta irdelemeye doğrudan verilerle başlayalım: Dünya üzerinde 1.25 milyar insan, günde 1 doların altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Bu da demek oluyor ki, yaklaşık 900 milyon insan, tam anlamıyla açlık tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Günde 2 dolara ancak asgarî derecede bir kalori edinebilmek mümkün. Oysa günde 2 dolardan az bir gelirle yaşamaya çalışan insan sayısı da, 3 milyarı aşıyor.

Ve bu arada…

Gıda fiyatları da arttıkça artıyor. Raflar yiyeceklerle dolu. Ne var ki, yiyecek fiyatları tüm dünyada pazar normalinin üzerinde seyrediyor.

İyi yemek, kaliteli mutfak, tamam… Tamam da küresel gıda krizinin çanları, eğer kulak vermezsek orta gelecekte bizim için de çalacağa benziyor.

O zaman soralım:

Gıda fiyatlarındaki bütün dünyada karşılaşılan bu anormallik neden yaşanıyor? Nerelerden kaynaklanıyor? Ülkelerin ana gıda kaynağı olan tarım sektörlerindeki durum ne?

Farkındayım, bu pek de alışkın olmadığınız bir mutfak yazısı… Dilerseniz, olguyu sürecin en başından itibaren ele alalım:

Dünya gıda piyasalarında dinamikler hızla değişiyor. Az gelişmiş ülkelerde kontrolsüz bir şekilde artan nüfus ve gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyüme, gıda talebini arttırıyor. Ve sıkı durun: 2050 yılına kadar da bu talebin ikiye katlanması bekleniyor.

Oysa gıda var. Peki, var da neden varlık içinde yokluk çekeceğiz diye korkuyoruz?

GIDA

Önce temel kavramı hatırlatarak yola çıkalım: Gıda dediğimiz nedir?

Gıda, canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli maddelerdir. Yeryüzünde varoluşlarından itibaren insanlar; kara hayvanlarını avlayarak, balık tutarak, ekim yaparak, tohum, meyve ve sebze toplayarak gıda ihtiyaçlarını temin etmişlerdir.

Peki, 21. yüzyılda insanlığın karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri, neden gıda sorunudur? Çünkü temel gıdalarımızdaki çeşitlilik ve bolluğun sona erme tehlikesi, bir yandan ‘açlık’ olgusunu beslemekte. Diğer yandan ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ (GDO), hem gıda kaynaklarının dejenerasyonu hem de doğal olarak insanoğlunun sağlığı açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Hatırlayalım: GDO’lar, bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi özgün karakterinde bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalardır. Bir canlıdan diğerine gen aktarımı; bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup genetik mühendisleri (Genetik mühendisliğinin uygulamaları, 1990’ların ortalarında başlamıştır. Doğal koşullarda gerçekleşmeyen, özel yöntemlerle DNA kimliğinin farklı türlere transfer edilmesidir.) tarafından gerçekleştirilmektedir. Aktarılacak olan gen, bulunmakta olduğu canlının DNA’sından kesilerek çıkartılmakta; bunun ardından vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile birlikte DNA molekülüne yapıştırılmaktadır.

“Frankeştayn gıda” olarak da nitelendirilen bu GDO’lar; bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates, balık genli domates ve daha birçok şekillerde karşımıza çıkmaktadır.

Demek ki gıda sürecinde ilk halka olan tohumun geleceği, tam anlamıyla tehdit altındadır. İnsanoğlunun gıda gereksinimini karşılamakta kullanılabilen 80 bin adet yenilebilir bitkinin bugün sadece ve sadece 150 tanesinin ekimi yapılmakta ve yine ancak 8 tanesi küresel ticarete konu olmaktadır.

Bu tablo, tohumların ve ürün çeşitlerinin geri dönülmez bir şekilde kayboluşunu en açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Tüketimde Tekelleşme

Yiyecekte tekelleşme, yerel gıda sistemlerini çoktan devre dışı bırakmıştır. Bu konuda birkaç örnek vermek bile yeterli olacaktır:

– 2005 yılından itibaren dünyanın en büyük 10 tohum şirketi, dünyanın ticarî tohum satışlarının yüzde 50’sinden fazla bir kısmını elinde tutmaktadır.

– 5 hububat ticareti şirketi 2000 yılından bu yana ‘Dünya Tahıl Pazarı’nın yüzde 75’ine hükmetmekte ve fiyatların belirlenmesinde başrol oynamaktadır.

– Söz gelimi sebze tohumu pazarından Monsanto adında bir şirket (GDO’lu ürünler pazarlayan bir Amerikan firması) dünya üzerindeki fasulyede yüzde 31, salatalık tohumlarında yüzde 38, acı biberde yüzde 34, tatlı biberde yüzde 29, domates tohumunda yüzde 23, soğanda yüzde 25 oranında bir paya sahiptir.

– Arjantin ve Brezilya, GDO’lu soya fasulyesini Avrupa’ya ihraç etmektedir. Bu fasulye, hayvan besiciliğinde kullanılmaktadır.

– Kaynaklardaki tekelleşme; obezite, diyabet ve kalp krizleri gibi gıdaya bağlı hastalıkları artırmaktadır. Çin’de 2025 yılında tüm ölümlerin yüzde 52’sinin beslenme ile ilgili kronik hastalıkların oluşturacağı öngörülmektedir.

AÇLIK         

Sıkı durun: Bugün, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 16’sı açlık ile mücadele etmektedir.

Son 4 yıl içinde açlık çeken insan sayısı 100 milyon artış göstermiştir. Bu artışın ana nedenlerinden biri, temel gıda maddelerinin fiyatlarındaki dalgalanmadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre, dünya üzerinde 900 milyon insan yetersiz beslenmekte ve her yıl 5 yaşın altındaki 8 milyon çocuk, bu nedenle yaşamını yitirmektedir.

Şimdi, şu çelişkilere bakar mısınız?

Dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcamalar, yılda 18 milyar dolardır. Dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı için gerekli para ise 12 milyar dolardır. Avrupa ve ABD’de evde beslenen hayvanların mamalarına harcanan para da 17 milyar dolar tutmaktadır. Bir hesaba göre tüm dünya üzerinde açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para sadece 19 milyar dolardır.

Bu arada:

Parfüm için harcanan para, 15 milyar dolar; evrensel okur-yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım ise 5 milyar dolar civarındadır.

Deniz yolculuklarına harcanan para, 14 milyar dolar; dünyada herkese temiz içme suyu sağlanması için gerekli para ise 10 milyar dolardır.

Avrupa’da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar; her çocuğun aşılanması için gerekli miktar ise 1.3 milyar dolardır.

Ne yazıktır ki küresel gıda krizi ve açlık, dünyada herkese yetecek kadar yiyecek olmadığından değil, herkes ona sahip olamadığı için yaşanmaktadır.

KÜRESEL GIDA KRİZİNİN GÖSTERGELERİ

Dünyanın istisnasız bütün uzmanları, insanlık tarihinin bugüne kadar yaşamadığı boyutta bir küresel gıda krizinin gelmekte olduğu konusunda ortak görüştedir. Bu uzmanlara göre bu büyük felaketin bazı temel göstergeleri söz konusudur:

*Dünya Bankası verilerine göre son 1 yıl içinde anormal fiyat yükselmeleri yüzünden en yoksul kesime 44 milyon insan eklenmiştir.

*Yerküre, tarım için kullanılabilir alanlarını büyük bir hızla yitirmektedir. Ekilebilir arazilerin üçte biri tehlike altındadır.

*Söz gelimi ABD’de tarım arazilerinin üçte biri, petrol arama çalışmalarına tahsis edilmiştir.

*Orta Doğu’da su sıkıntısı nedeniyle tarım arazilerinin önemli bir bölümü, ekim yapılamaz bir hale gelmiştir.

*Dünya Bankası verilerine göre ‘akifer’ adı verilen, suyun çok uzak mesafelere gitmesini sağlayan, yer altı sularını pınarlara ve kuyulara ileten gözenekli toprak ya da jeolojik oluşumun yok olması, Çin’de 130 milyon, Hindistan’da ise 175 milyon insan için gereken gıda üretimini tehlikeye sokmuştur.

*Amerikalıların deyimiyle ekmek sepetleri, kuru fırınlara dönüşmektedir.

*Afrika ve Orta Doğu’da 22 ülkede tahıl ekim alanları Ug99 adı verilen bir tahıl başağı dejenerasyonu ile karşı karşıya bulunmaktadır.

*Uzak Doğu’da tsunamiler ve nükleer etkileşimler, özellikle Japonya’da çoğu tarım alanını kullanılamaz kılmıştır.

*En olumsuz faktörlerden biri, tarımsal üretimin genelde akaryakıt fiyatlarından yüksek oranda etkilenmesidir. Petrol fiyatları yükseldikçe, tarım ürünlerinin fiyatları da otomatikman tırmanışa geçmektedir.

*Gübre sıkıntısı da ciddi sorunlardan biridir. The Global Phosphorus Research Initiative kuruluşunun verilerine göre, 30 ile 40 yıl içinde dünya, gübrenin temel maddesi olan fosfor ile ilgili olarak tedarik sıkıntısı yaşayacaktır.

*Gıda enflasyonu yerkürede ekonomilerin en önemli sorunudur. Söz gelimi Hindistan’da yıllık gıda ürünleri enflasyonu, bütün çabalara rağmen yüzde 20’nin altına inmemektedir.

*Dünya Bankası verilerine göre son 12 ay içindeki küresel gıda fiyat artışı ortalaması yüzde 36’dır.

*Buğday fiyatları bir yıl içinde iki katına çıkmıştır.

*Tahıl ürünlerinin fiyatları da aynı şekilde iki misli olmuştur.

*Soya fasulyesi 12 ayda yüzde 50 pahalılaşmıştır.

PEKİ, NE YAPMALI?

Gıda, insanoğlunun sağlıklı ve onurlu bir yaşam sürebilmesi için temel hammaddedir. Gıda güvenliği de insan sermayesinin gelecek nesillerini oluşturabilmeyi sağlamasını mümkün kılabilecek ön koşuldur.

Gıdaya ulaşım, hangi ülke söz konusu olursa olsun, tartışmasız en temel evrensel insan hakkıdır. Ne var ki çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmaktadır bu temel hak. Yerküre nüfusunun yüzde 10’unu aşan bir kitle, bu konuda güvensiz bir yaşam sürmektedir.

Günümüzde gıda güvenliği, üretim istatistiklerinden öte bir olgudur. Üretim ve tüketimi aşan zorluklar söz konusudur.

Düşük HDI (Human Development Index – Düşük Gelişim Endeksi) grubu ülkelerinde, tarımsal ürünlerin yüzde 40’ı, tarım alanlarında yitirilmektedir. HDI düzeyi yükseldiği zaman da bu, kayıp piyasaya sunma ve stoklama aşamalarında gerçekleşmektedir.

HDI düzeyi en yüksek ülkelerde ise gıdaların yüzde 60’ı restoranlar ve evlerde heder olmaktadır.

Akıllarınıza takılan soruyu duyar gibi oluyorum. “E peki, ne yapmalıyız ki bu gıda sorunun üstesinden gelebilelim?”

Gıda ve beslenme uzmanlarının büyük bir bölümü şöyle cevaplandırıyorlar bu soruyu:

Gıdanın Geleceği Manifestosu

Dünya bu gidişat karşısında tamamen duyarsız ve teslimiyetçi midir? Elbette hayır…

Uluslararası komisyon, gıda ve tarımın geleceği üzerine, 2003 yılında ‘Gıdanın Geleceği Manifestosu’nu yayınlamıştır. Bu hareket, gıda ve tarımın sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlik açısından en geniş boyutlu kavramsal ortak gücünün dillendirilişi olmuştur.

Çözüm önerileri, temel prensiplerin belirlenmesini sağlamıştır. Acil eylem planları saptanmıştır. Tarımsal-ekolojik gıda güvencesine yönelik saptamalar ve ilkeler şu şekilde sıralanmaktadır:

1) Küreselleşmiş endüstriyel tarım, hem iklim değişikliğini körükler hem de iklim değişikliğine karşı kırılgandır.

2) Ekolojik ve organik tarım, iklim değişikliğini azaltmaya ve uyuma katkıda bulunur.

3) Yerel ve sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş, çevrenin ve halk sağlığının yararınadır.

4) Biyoçeşitlilik, kırılganlığı azaltır; dayanıklılığı arttırır.

5) Genetiği değiştirilmiş tohumlar ve cinsler, tamamen yanlış bir çözümdür ve gıdanın geleceği açısından son derece tehlikeli bir sapmadır.

6) Endüstriyel agro-yakıtlar, tamamen yanlış bir çözüm önerisidir ve tehlikeli bir sapmadan ibarettir. (Tarımsal yakıt anlamına gelen bu uygulamada, klasik benzine bir miktar tarımsal yağ katılmaktadır. Çevrecilere göre, agro-yakıtların doğaya verdiği zararlar, 4 ana başlıkta toplanmaktadır: Agro-yakıtlar sera gazı emilimini artırmaz, azaltır. Agro-yakıtlar fosil yakıt tüketimini azaltmaz, artırır. Agro-yakıtlar yüksek fosil yakıt tüketimine dayalı endüstriyel tarım uygulamasını artırır. Agro-yakıt endüstrisi yüksek oranda atık su yaratır.)

7) Suyu koruma hedefi, sürdürülebilir tarımın ana ilkesidir.

8) İklim değişikliklerine uyum için, bilgi yönünden bir eğitimsel geçiş süreci yaşanmalıdır.

9) Sürdürülebilir ve eşitlikçi bir gıda geleceğine doğru ekonomik geçişte, gıda güvencesini teminat altına alabilmek için – sınırsız tüketim, yanlış ekonomik göstergelerle büyüme paradigmaları, demokratik katılımcılık, yaşam kalitesinin yükseltilmesi gibi faktörler de dikkate alınmalıdır.

Manifestonun Eylem Planları

Söz konusu manifesto, iki düzeyde eylemler önermektedir: Halk eylemleri ve politik eylemler.

Halk eylemleri:

1) Biyoçeşitliliği koruyun ve teşvik edin. Bu çeşitliliğe arka bahçenizde ve çiftliklerinizde başlayın.

2) Kimyasal ve enerji yoğun tarımsal uygulamalardan, ekolojik ve organik gıda üretimine geçin.

3) Su tasarruflu tarımı seçin. Yoğun sulama ve artezyen kuyularının yerine, su biriktirmeyi ana amaç edinin.

4) Çiftçi pazarlarını, yerel, organik, taze mevsimlik ürünleri, kısa ve az aracılı zincirleri tercih edin. Böylece enerji yükünü hafifletin.

5) Yerel gıda ekonomilerini yeniden inşa etmeye yönelik girişimleri başlatın ve destekleyin.

6) Tüketiciler, yerel topluluklar ve çiftçiler için demokratik alanlar yaratın.

Politik eylemler:

1) Fosil yakıta dayanan gıda ekonomilerine verilen desteği durdurun. Bu belge sizleri; Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, bölgesel ve küresel finans kurumları, baraj inşaatları, boru hattı, sulama projeleri ve devasa ulaşım altyapıları gibi fosil yakıt tabanlı büyük projelere parasal destekleri durdurmaya davet eder.

2) Agro-yakıtlara uygulanan destekleri ve bunların kullanımlarını zorunlu kılan yasaları kaldırın.

3) Kamu yatırımlarını, gıda güvencesini artırırken iklimden kaynaklanan riskleri azaltan ekolojik, yerel ve organik gıda maddelerine aktarın.

4) Dünya Ticaret Örgütü’nün gıda konusuna zarar veren kilit kurallarının değişmesi için faaliyet gösterin.

Uzayı fethetme yolundaki insanoğlunun, çocuklarının açlık nedenlerini keşfedememesi karşısında söyleyecek bir şey bulamıyor ve yazımı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Pearl S. Buck’ın (1892-1973) beni çok etkileyen bir ifadesi ile noktalıyorum:

“Aç bir insan, doğruyu veya yanlışı göremez… Görebildiği tek şey kalmıştır geriye: GIDA!”

Tamamını Oku

Haberler

Gümüşhane Yamaçlarında Dut Şırasına Batırılan İpe Dizili Cevizli Köme

Harşit Vadisi’nin güneşinde ballanan beyaz dutların şırası un ve sütle herleye dönüşürken, ipe dizili yerli cevizlerin bu kazana batırılmasıyla kışın en asil enerji zırhı örülüyor.

Ahşap Zemin Üzerinde İçi Bol Cevizli Parlak Gümüşhane Kömesi

Doğu Karadeniz dağlarının iç kesimlere bakan kurak ve kireçli vadilerinde, Harşit Çayı’nın serin sularıyla beslenen Gümüşhane bahçeleri, sonbaharın altın sarısı günlerinde Anadolu’nun en sabırlı tatlı mesaisine uyanır. Yaz boyunca dağ güneşinin altında şekerini ve aromasını toplayan yerli beyaz dutların şırası bakır kazanlarda kaynamaya başladığında, köy evlerinin verandalarından ceviz ve un kokuları yükselir. Türk mutfak coğrafyasında kimi yörelerde ‘cevizli sucuk’ olarak bilinse de, Gümüşhane’de asırlardır özgün adıyla anılan tescilli Gümüşhane cevizli kömesi, dut meyvesinin bereketiyle dağ cevizinin asaletini tek bir lifte buluşturan yaşayan bir besin anıtıdır.

İğneyle İpe Dizilen Yerli Cevizlerin Sabrı

Köme yapımı, kış hazırlıklarının en zahmetli ve en titiz aşaması olan ceviz ayıklama ile başlar. Gümüşhane ve Kelkit havzasının kabuğu kolay kırılan, açık renkli ve yüksek yağ oranına sahip yerli cevizleri zarar görmeden kelebek (çift parça) veya dört parça halinde ayıklanır. Genç kızlar ve kadınlar, uzun yorgan iğneleriyle pamuk ipliklerini bu ceviz tanelerinin tam ortasından geçirirler.

İpe dizilen metrelerce uzunluğundaki ceviz kolyeleri, güneşte birkaç gün bekletilerek içindeki fazla nemden arındırılır. Bu ön kurutma işlemi son derece kritiktir; eğer ceviz nemli kalırsa, üzerine kaplanacak sıcak dut peltesi kabuktan ayrılabilir ve kömenin kış aylarında küflenmesine yol açabilir.

Dağ Manzaralı Köy Evinde Ahşap Askılarda Kuruyan Gümüşhane Cevizli Kömesi

‘Herle’ Kazanı: Şıra, Un ve Sütün Simyası

Gümüşhane kömesini diğer yöresel cevizli sucuklardan ayıran en belirleyici sır, kaplama harcı olan herlenin reçetesinde gizlidir. Bahçelerden toplanıp preslenen beyaz dutların taze şırası, odun ateşinde devasa bakır kazanlara alınır. Şıranın içine yöreye özgü beyaz toprak (şırana toprağı) katılarak ekşiliği giderilir ve durulması sağlanır.

Berraklaşan tatlı şıraya buğday unu, taze inek sütü ve az miktarda şeker ilave edilerek tahta küreklerle saatlerce çırpılır. Nişasta yerine saf buğday unu ve sütün kullanılması, kömeye lastiksi ve yapay bir jelatin dokusu yerine ağızda eriyen ipeksi, kadifemsi ve yumuşak bir kıvam kazandırır. Kazan muhallebi kıvamına ulaşıp ‘göz göz’ kaynadığında batırma aşamasına geçilir.

Üç Kez Batırılan Kehribar Zırh ve Balkon Asımı

İpe dizilmiş cevizler, fokurdayan sıcak herle kazanına daldırılır. Usta, ipliği yavaşça yukarı çekerek fazla harcın süzülmesini sağlar ve ardından ceviz dizilerini özel çardaklara ya da ahşap balkon tavanlarına asar. İlk katman dağ rüzgarında hafifçe kuruduktan sonra, kömeler ikinci ve hatta üçüncü kez kazana daldırılır. Her batırma, cevizin etrafındaki kehribar renkli meyve zırhını daha da kalınlaştırır.

Harşit Vadisi’nin kuru, ılık sonbahar esintisinde birkaç hafta içinde olgunlaşan kömeler, ipliklerinden sıyrılarak nişastalı sandıklara veya bez torbalara kaldırılır. Kış ortasında bıçakla verev dilimlendiğinde ortasındaki dolgun ceviz ve etrafındaki amber renkli dut peltesi, hiçbir endüstriyel katkıya bulaşmadan doğanın insan iradesiyle dondurulduğu en zarif kış hediyesidir.

Harşit Havzasında Dut Ağaçlarının Kuşaktan Kuşağa Kalan Bereketi

Gümüşhane vadilerinde dut ağacı, toprağın en kutsal kış güvencesi olarak kabul edilir. Asırlık dut ağaçlarının dalları altına gerilen geniş bez brandalarla silkilen ballı beyaz dutlar, hiçbir kimyasal gübre veya ilaç görmeden dağın saf kireçli sularıyla beslenir. Bu dutlardan çıkarılan tatlı şıra, kışın eksi yirmi derecelere varan dondurucu soğuklarında yöre halkının en büyük enerji ve mineral kaynağı olmuştur.

Köme kazanlarının başında toplanan aile bireyleri, ipe dizilmiş ceviz kolyelerini batırıp çıkarırken imece usulünün en sıcak dayanışmasını sergilerler. Balkon saçaklarından sarkan binlerce amber renkli köme dizisi, endüstriyel rafine şekerlerin piyasayı işgal etmediği dönemlerde Anadolu insanının doğanın meyvesiyle nasıl eksiksiz ve sağlıklı bir tatlı kültürü inşa ettiğinin yaşayan kanıtıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

Gümüşhane kömesinin cevizli sucuktan farkı nedir?

Kaplama harcında (herle) nişasta yerine un, süt ve saf beyaz dut şırası kullanılır; bu sayede dokusu lastiksi değil, ipeksi ve yumuşak olur.

Köme yapımında süt neden kullanılır?

Süt, dut şırasının yoğun tatlılığını yumuşatır, herleye açık ve parlak bir renk verir ve tatlının kuruduktan sonra çatlamasını engeller.

Köme ne kadar süre bozulmadan saklanabilir?

Doğal şeker oranı yüksek olduğu ve güneşte kurutulduğu için nemsiz ve serin ortamda bez torbalarda 1 yıla kadar tazeliğini korur.

Şırana toprağı ne işe yarar?

Dut şırasının içindeki asiditeyi nötrleyerek şıranın kestirilmesini, berraklaşmasını ve duru bir tatlılığa ulaşmasını sağlayan doğal kalsiyum karbonatlı kireçli topraktır.

Tamamını Oku

Haberler

Patagonya Düzlüğünde Asador Haçına Gerilen Karkasların Alev Tiyatrosu

Arjantin bozkırlarının hırçın rüzgarına karşı toprağa çakılan demir haçlarda saatlerce meşe alevini içine çeken asador, etin suyunu mühürleyen ilkel bir açık hava tapınağıdır.

Alacakaranlıkta Patagonya Düzlüğünde Demir Haçlarda Odun Ateşinde Pişen Asador Kuzuları

Uçsuz bucaksız Patagonya düzlüklerinde, rüzgarın bozkır otlarını kamçıladığı alacakaranlık saatlerinde gökyüzüne doğru yükselen isli duman, Güney Amerika’nın en vahşi ve en kadim ateş ritüelini müjdeler. Toprağa açılan sığ bir çukurun çevresine eğik açılarla saplanmış demir haçlar (asadores) üzerinde gerili duran bütün kuzu karkasları, parlayan sert meşe közlerinin karşısında adeta bir alev heykeli gibi durur. Gaucho adı verilen Arjantinli bozkır atlılarının yüzyıllardır vahşi doğada hayatta kalma refleksinden rafine bir gastronomi sanatına dönüştürdüğü Asador a la cruz, eti kömürde yakmak yerine duman ve ısının sabrıyla terbiye eden açık hava mühendisliğidir.

Rüzgarı Dengeleyen Demir Haçın Açısı

Asador tekniğini klasik mangal veya barbeküden ayıran en temel unsur, etin ateşin üzerine doğrudan konulmamasıdır. Karkas, göğüs kafesi açılarak ‘asador’ adı verilen demir bir haça çelik tellerle sımsıkı bağlanır ve ateş çukurunun çevresine 60 ila 70 derecelik bir açıyla toprağa çakılır. Bu açının belirlenmesi ustanın rüzgarı okuma maharetine bağlıdır; Patagonya’nın sert pampa rüzgarı dumanı ve alevin kızgın dalgasını ete doğru süpürmeli, ancak eti yakacak kadar yaklaştırmamalıdır.

Pişirme işlemi önce karkasın kemikli iç yüzünün ateşe dönük olmasıyla başlar. Dört ila beş saat boyunca kemikler ısıyı yavaşça içine çeker, ilik ve kıkırdaklar eriyerek et liflerine nüfuz eder. Et doğrudan yüksek ateşe maruz kalmadığı için yüzeydeki hücreler kasılıp suyunu dışarı atmaz; aksine 80-90 derecelik dolaylı radyant ısıyla kendi yağı içinde yavaş yavaş konfi olur.

Közde Pişmiş Çıtır Kabuklu Asador Eti ve Geleneksel Çimiçurri Sosu

Salamura Fırçası ve Meşe Kömürünün Sırlı Dokunuşu

Saatler süren bu ateş nöbetinde ustanın en büyük silahı, kurutulmuş ot demetinden yaptığı bir fırça ve içinde ılık su, kaba deniz tuzu, sarımsak ve biberiyeyle hazırlanmış ‘salmuera’ adı verilen salamura suyudur. Usta, kuruyan et yüzeyine düzenli aralıklarla bu tuzlu suyu fırçalayarak sürer. Su buharlaşırken tuz etin içine işler ve yüzeyde çıtır çıtır, altın sarısı cam gibi bir kabuk tabakası (chicharrón) oluşturur.

Pişirmenin son bir saatinde haç ters çevrilerek derili dış yüzey ateşe yaklaştırılır. Karkasın altındaki iç yağlar eriyip alevlerin üzerine damladıkça yükselen tütsü dumanı ete meşe ve dağ kekiği rayihasını kazandırır. Büyük bir Gaucho bıçağıyla (facón) tahta kütüklerin üzerinde dilimlenen et, parmaklar arasında dağılan pamuk gibi bir yumuşaklığa kavuşur.

Pampa Bozkırında Sosyalleşmenin Ortak Ateşi

Asador yalnızca bir yemek pişirme yöntemi değil; Arjantin ve Uruguay kültüründe ailenin, dostların ve toplumun aynı ateş çemberi etrafında saatlerce sohbet ettiği kolektif bir dayanışma âyinidir. Kadeh kadeh kaldırılan kırmızı Malbec şarapları eşliğinde beklenen bu uzun saatler, modern insanın unuttuğu ‘yavaş zaman’ kavramını yeniden canlandırır.

Tabağa konulan çıtır kuzu dilimlerinin üzerine gezdirilen taze maydanoz, kekik, sarımsak, kırmızı pul biber ve şarap sirkesiyle çalkalanmış koyu bir chimichurri sosu, etin zengin yağını damağı tazeleyen asidik bir vuruşla dengeler. Asador, insanın ateşle kurduğu ilk ittifakın doğanın kalbinde hala dimdik ayakta durduğunun en güçlü kanıtıdır.

Gaucho Kılıçlarının ve Kamp Ateşlerinin Mutfak Felsefesi

Patagonya pampalarında asador yalnızca bir karnı doyurma aracı değil; doğanın çetin şartlarına meydan okuyan göçebe Gaucho kültürünün omurgasıdır. Geniş otlaklarda sığır ve koyun güden kovboylar, yanlarında ağır mutfak ekipmanları taşımak yerine toprağa çaktıkları tek bir demir haç ve bellerindeki uzun bıçakla (facón) her bozkır gecesini bir ziyafet alanına çevirmişlerdir.

Közün etrafında saatlerce demlenen sohbetler, kaba tuzla ovulmuş kuzu etinin ağır ağır kemikten ayrılmasıyla taçlanır. Ateşin doğrudan alevi yerine dumanının ve dolaylı ışımasının kullanılması, etin suyunu ve mineral dengesini koruyarak sert yayla etlerini lokum kıvamına getiren en yalın mutfak dehasıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

Asador ile geleneksel ızgara arasındaki fark nedir?

Geleneksel ızgarada et ateşin doğrudan üzerinde ve kısa sürede pişer; asador tekniğinde ise bütün karkas demir haça gerilerek ateşin birkaç metre uzağında 5-6 saat dolaylı ısıyla ağır ağır pişirilir.

Pişirme esnasında neden salamura sürülür?

‘Salmuera’ adı verilen tuzlu su, etin dış yüzeyinin kurumasını önler, tuzun kemik diplerine kadar nüfuz etmesini sağlar ve yüzeyde çıtır bir kabuk oluşturur.

Asador için hangi odunlar tercih edilir?

Kıvılcım çıkarmayan, yoğun ve uzun ömürlü köz bırakan quebracho, meşe veya sert meyve ağacı odunları kullanılır.

Karkasın hangi yüzü önce ateşe verilir?

Kemikli ve iç yüzey önce ateşe çevrilir; kemikler ısıyı depolayarak etin içten dışa doğru kurutulmadan ağır ağır pişmesini sağlar.

Tamamını Oku

Haberler

Eğirdir Gölünden Çıkarılıp Avrupa Mutfağına Gönderilen Narin Kerevitler

Isparta’nın turkuaz renkli Eğirdir Gölü’nden şafak vaktinde pinter ağlarıyla çıkarılan taze kerevitler, zengin mineralli tatlı suyun armağanı olarak sofraları zenginleştiriyor.

Eğirdir Gölü Sularında Ahşap Sandaldan Çekilen Canlı Kerevitler

Toros Dağları’nın kireçtaşı zirveleriyle çevrili, Türkiye’nin ikinci en büyük tatlı su gölü olan Isparta Eğirdir Gölü, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte büyüleyici bir balıkçılık telaşına sahne olur. Gölün üzerinde asılı duran serin sonbahar sisi henüz dağılmadan limandan ayrılan ahşap balıkçı sandalları, Barla Dağı’nın gölgesindeki derin sulara doğru yol alır. Suyun metrelerce dibine bırakılan silindirik tel tuzaklar (pinterler) tek tek tekneye çekildiğinde, ağların içinde kıvrılan kıskaçlarıyla tatlı suların en değerli kabuklusu parıldar: Eğirdir kereviti (tatlı su ıstakozu – Astacus leptodactylus).

Zengin Kireçli Suyun Sertleştirdiği Zırh

Eğirdir Gölü, yer altı karstik kaynaklarıyla beslenen, oksijen seviyesi son derece yüksek ve tabanı kalkerli taşlarla kaplı berrak bir ekosisteme sahiptir. Tatlı su kerevitinin kabuk gelişimi ve kas kütlesi tamamen suyun kalsiyum ve bikarbonat dengesine bağlıdır. Eğirdir’in bol mineralli soğuk suları, kerevitlerin kabuklarının son derece sağlam olmasını sağlarken, göl tabanındaki zengin tatlı su florası etin lezzetine kendine has hafif tatlımsı, temiz ve deniz kabuklularını aratmayan bir derinlik katar.

Kerevit avcılığı büyük bir dikkat ve mevsimsel disiplin gerektirir. Balıkçılar, kerevitlerin gece aktif olarak yem arama alışkanlığından yararlanarak akşamdan göle bıraktıkları sepet tuzakları sabah gün doğarken toplarlar. Yakalanan kerevitler teknelerdeki temiz su haznelerine alınır; zira bu narin kabuklular suyun sıcaklığına ve oksijensizliğe karşı olağanüstü duyarlıdır.

Dereotu ve Limonla Haşlanmış Kırmızı Eğirdir Tatlı Su Istakozu

Avrupa’nın Gurme Restoranlarına Uzanan İhracat Hattı

Eğirdir kerevitinin hikâyesi yalnızca yerel bir balıkçı anlatısı değildir; Türkiye’nin uluslararası alanda en çok talep gören yüksek katma değerli gastronomi ihraç kalemlerinden biridir. Özellikle Fransa, İsveç, Belçika ve Almanya gibi kabuklu deniz ürünleri tüketiminin bir yaşam kültürü olduğu Avrupa ülkelerinde Eğirdir kereviti, temiz tatlı su ıstakozları arasında birinci sınıf bir lezzet standardı olarak kabul edilir.

İsveç’in geleneksel ‘Kräftskiva’ (kerevit partisi) festivallerinde tüketilen kerevitlerin önemli bir kısmı yıllardır Türkiye’nin göllerinden temin edilmektedir. Canlı veya şoklanmış olarak özel soğuk zincir uçaklarıyla Avrupa hallerine sevk edilen Eğirdir kerevitleri, Michelin yıldızlı şeflerin tencerelerinde tereyağlı bisklere, kremalı çorbalara ve beyaz şaraplı buğulamalara dönüşür.

Gölün Ekolojik Dengesi ve Kerevit Vebasıyla Sınav

1980’li yıllarda yaşanan mantar kaynaklı ‘kerevit vebası’ salgını Eğirdir Gölü’ndeki kerevit popülasyonunu yok olma noktasına getirmişti. Ancak son yirmi yılda Tarım ve Orman Bakanlığı, yerel balıkçılık kooperatifleri ve su ürünleri enstitülerinin uyguladığı sıkı av yasakları, boy kotası ve göl koruma projeleri sayesinde kerevitler doğal yuvalarına güçlü bir şekilde geri döndü.

Kasım ayının soğuk günlerinde tencereye giren taze kerevitler; bol dereotu, sarımsak, defne yaprağı ve kaya tuzuyla kaynayan suda dakikalar içinde yeşilimsi tonundan canlı bir mercan kırmızısına bürünür. Kabuğun altından çıkan o bembeyaz, sıkı ve tatlımsı kuyruk eti, Anadolu’nun iç sularının ne kadar eşsiz bir biyolojik zenginliği barındırdığının yaşayan en lezzetli kanıtıdır.

Göller Bölgesinde Şafak Vakti Çekilen Pinter Ağları

Eğirdir Gölü’nün serin sularında kerevit avcılığı, nesillerdir babadan oğula aktarılan sabırlı bir göl bilgeliğine dayanır. Balıkçılar, göl tabanındaki sazlık diplerini, su altı akıntılarını ve kireçli taş kovuklarını avuçlarının içi gibi bilirler. Akşam gün batarken göle bırakılan yüzlerce pinter sepeti, gece boyunca kerevitlerin sığınağı haline gelir.

Sabah kırağısı teknenin bordasına vururken çekilen her sepet, gölün biyolojik dengesinin durumunu gösteren doğal bir barometre gibidir. Eğirdir kerevitinin uluslararası pazarlara uzanan bu yolculuğu, iç sularımızın temiz kaldığı sürece hem yerel ekonomiyi hem de küresel gastronomi sofralarını nasıl besleyebileceğinin en değerli örneğidir.

Sıkça Sorulan Sorular

Kerevit nedir ve nerede yaşar?

Kerevit, tatlı su ıstakozu olarak bilinen kabuklu bir eklem bacaklıdır; Türkiye’de en yoğun olarak Isparta Eğirdir, Beyşehir ve Manyas göllerinin temiz ve oksijenli sularında yaşar.

Eğirdir kereviti nasıl pişirilir?

En klasik yöntem bol dereotu, sarımsak, defne yaprağı, tuz ve limon eklenmiş bol kaynar suda 8-10 dakika haşlanmasıdır; piştikçe rengi kırmızıya döner.

Kerevitin hangi kısımları yenir?

En etli ve lezzetli kısmı kuyruk bölümüdür; ayrıca iri kıskaçlarının içindeki etler ve kabuk altındaki aromatik lezzet özleri de tüketilir.

Kerevit neden canlı olarak işlenmelidir?

Tüm kabuklu su canlılarında olduğu gibi kerevit de öldükten sonra bünyesindeki enzimler sebebiyle hızla et kalitesini kaybeder ve bozulur; bu yüzden pişirilene kadar canlı tutulması esastır.

Tamamını Oku