Connect with us

Haberler

130 Asırdır Akan Bir Nehir, 33 Medeniyet Bir şehir; Diyarbakır

“Bilenle ve Yerinde Yemek HOŞTUR” teması ile araştırmacı, gazeteci, yazar Adnan Şahin ile gerçekleştirdiğimiz Diyarbakır Lezzet Keşfi’nde sadece iştahımızı değil, hayal gücümüzü de kabartan lezzetlerinin her lokmasından ayrı zevk aldık

Yayınlanma zamanı

-

Artık şehirleri keşfetmenin yolu gastronomi turları. Bu sebeple şehirleri mutfağı aracılığıyla tanımak benim de yeni seyahat etme yöntemim oldu. Bu sayede şehrin hikayesinin yemekler ve bu yemekleri yapan insanlar tarafından anlatılabileceğini keşfediyorum. Gittiğim her şehirde tattığım yeni lezzetler ve o lezzetlere dair öğrendiğim bilgiler bir daha silinmemek üzere zihnime kazınıyorlar.

Hoştur Gastronomi heyecan verici deneyimler, rutin alışkanlıklardan kaçış, yerel kültürler hakkında bilgi, özgün gastronomi rotaları ile sıra dışı bir alternatif sunuyor. Hoştur Gastronomi ile gezdiğim şehirler geniş bir mutfak kültürü ile birlikte derin bir tarihe sahipler.

İşte bu şehirlerden biri olan, tarihin taşlara yazıldığı kent Diyarbakır’da büyülü bir keşfe çıkmaya ne dersiniz?

Mezopotamya’nın, Bereketli Hilal’in kültür, tarih ve lezzetle bezeli şehri Diyarbakır’dayız. Beretini Dicle Nehri’nin sularından alan verimli toprakları ve elbette enfes mutfağı ile Diyarbakır bu defa da bizim için açıyor lezzet kapılarını.

Diyarbakır denilince akla ilk surlar geliyor şüphesiz. Tarihi kent merkezini çevreleyen ve genel hatlarıyla bugünkü sınırlarına IV. yüzyılda ulaşan surlar, yapıldığı dönemden itibaren kentin en önemli mimari öğesi. Diyarbakır’ı çevreleyen surların doğu kısmında Dicle Nehri kıyısında yaklaşık on bin dönümlük bir alana yayılan HEVSEL BAHÇELERİ ise bu benzersiz toprakların bir diğer güzelliği.

Hevsel Bahçeleri yaklaşık 7 bin yıldır şehrin vazgeçilmez bir parçası der tarihi kaynaklar. Bu kent adeta o bahçeler ve Dicle Nehri üzerinden var olmuştur. Bu anlamda Diyarbakır’ın  ruhu Dicle Nehri ve Hevsel Bahçeleri’dir dersem yanılmış olmam.

Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi varsa bizim için kurulan bu sofrada mutlu olmak için fazlaca sebebimiz olacağı aşikar. Söze nereden başlanır diye düşünüyorum şimdi. Lezzet şöleni  kemikli koyun kol eti, aşurelik buğday, yeşil mercimek ve nohut ile hazırlanan habenisk çorbası ve kibe mumbar dolması ile başlıyor. Müzenin Kahvesi’nde Diyarbakır’ın yöresel lezzetleri ile hazırlanmış kahvaltı sofrası ile yavaş yavaş mest olmaktayız. Kahvaltının olmazsa olmazı ekmekler ve hamur işleri… Çökelekli, peynirli ya da kıymalı olarak saçta pişirilen ve sıcak servis edilen patile yapıyor Diyarbakır’lı bir hanım. Geçmişinin en az 120 yıl öncesine dayandığı bilinen Diyarbakır çöreği daha çok dini bayramlarda yapıldığı için bayram çöreği olarak da biliniyor. Bulgur değirmeninde son kalan un gibi bulgurdan evlerde yapılan bulgur ekmeği ise şimdilerde fırınlarda yaygın olarak yapılıp satılmakta. Diyarbakır’da baharın habercisi olarak bilinen kenger  yumurta ve kavuta bulanarak kızartılmış ve  tadına doyulmaz bir lezzet haline gelmiş. Örgü peyniri tabii ki soframızda. Tereyağlı çökelek, bölgede yetişen meyvelerden yapılan reçeller, pekmezler, sade ve soslu olarak hazırlanmış  Derik zeytini ve bölgenin doğal balları da kahvaltıya eşlik ediyor. Kısacası yemesi ayrı, yutması ayrı lezzetler. Kahvaltı sonrası Türk kahvesi eşliğinde  Dicle Nehri’ni ve kentin tüm koku ve renklerini içeren Hevsel Bahçeleri’ni seyretmekse cabası.

İç Kale Müze Kompleksi içinde yer alan Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ndeyiz. Bu müze Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Diyarbakır Valiliği’nin beraber yürüttüğü  İç Kale Restorasyonu Projesi ile 2015 yılında şehre kazandırılmış. Burada hepimizi son derece etkileyen ve bildiklerimizi sorgulatan Körtik Tepe bölümü oldu. Körtik Tepe’de yapılan kazılar sonrası bulgular taşlar yeniden mi yerinden oynuyor dedirten cinsten. Göbekli Tepe tarihi günümüzden 12.000 yıl öncesine dayanıyor. Körtik Tepe’nin ise 12.400  yıla dayandığı düşünülüyor, kazılar devam etmekte. Öyleyse Göbekli Tepe ile Körtik Tepe’yi karşılaştırdığımızda ne tür yanıtlar bulabilirdik? Kafamda bu soruya cevap ararken Diyarbakır’ın olmazsa olmazı ciğer kebabını yemek için yola koyulduk. Ciğerci Meheme Amca’nın mekanına yaklaştığımızda  benim gibi ciğer kebabının kokusunu almak üzere gözlerini kapayarak bekleyen birileri daha  var mıydı  bilemiyorum ama ekipteki arkadaşlarımız merdivenleri birer ikişer adımlayarak kokunun peşinden restoranın üst katına doğru çıkmaya başladılar bile. Meheme Amca ise şişe dizilmiş ciğerleri lezzetlendirmek için farklı baharatlara buluyor, ocak başında bizi bekliyordu. Şölen yeniden başlamıştı. Pişen şişlerden ciğerleri baharat ve yağ ile lezzetlendirilmiş lavaş yardımı ile sıyırarak közlenmiş soğan ve domates eşliğinde yemenin tadı ise kelimelerle anlatılamaz.

Tatlının beyne vuran lezzetini hissederek öğlen yemeği keyfimizi tamamlamak üzere Hacı Levent’e ulaştık. Fıstıklı Burma Kadayıf yemeyi hayal ederken kendimizi baklavaların, kadayıfların binbir çeşidi içinde bulduk. Fıstıklı burma dışında benim en sevdiğim tatlı soğuk baklava oldu.

UNUTMAYIN GÖZ VE KULAK ALDANIR, AMA AĞIZ ALDANMAZ

Akşam yemeği için HANCI ET’deyiz. İçeri girer girmez şehir mutfağının et ağırlıklı bir yemek kültürüne sahip olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor.

“Benim Şehrim Diyarbekir” düsturuyla hizmet veren şehir sevdalısı Şeyhmus Doğan karşılıyor bizi kapıda. Diyarbakır’ın marka yüzü. Yıllarca tatlara tat, lezzetlere lezzet katmış, yemekleriyle müstesna babadan oğula miras mekanda, Diyarbakır’ın yöresel yemeklerini bulabiliyorsunuz. Hancı’da eşsiz kokular eşliğine sofraya gelen yemekler öyle lezzetli ki bu şehirde yemek yemenin karın doyurmaktan çok daha fazla bir şey olduğu gerçeğini yeniden kavrıyor insan. sumaklı tuzik (su teresi) çorbası, pöçik, kari (yılanyastığı) otlu bulgur pilavı, kurutma meftunesi, hırsız kebabı, yoğurtlu kenger, hardal otu dolması, kış kabağı içinde Karacadağ pirinci ile yapılmış etli pilav, meyve ile eti lezzete dönüştüren ayvalı kavurma, kaburga dolması, kurutulmuş meyvelerle yapılan gurme gazi yemeği, içli köfte ve bostana salatası menüde yer alan yöre yemeklerinden bazıları.  Sofraya gelen her tabakla birlikte lezzet ve keyif katlanarak artıyordu. Bu lezzetlere eşlik eden Diyarbakır türküleri de olmasa kimsenin kafasını masadan kaldıracağı yoktu anlaşılan. Bense “Mardinkapı şen olur” türküsünü dinlerken masaya gelen tatlının son lokmasını ağır ağır çiğniyordum, ağzımda dağılan her zerrenin tadını çıkarmaya çalışarak.  

Başta Şeyhmus Bey olmak üzere olağanüstü insanlar tanıdım Diyarbakır’da,  onlar mutfak geleneklerini devam ettirmeye çalışan şehir sevdalıları. Hoştur Gastronomi turlarında da benim mutfak yıldızlarım.

UZAKLARI YAKIN KILAN KÖPRÜLER

Ertesi sabah Diyarbakır’a lezzetli bir günaydın demek için seyrine doyulmaz bir yapı olan On  Gözlü Köprü kenarındayız. Tarihi taş köprü, on kesik kemer üzerinde inşa edilen bloklarla Dicle’nin iki yakasını birbirine bağlıyor. İleride bir başka türkünün başkahramanı Kırklar Dağı. Ünlü “Kırklar Dağı’nın Düzü-SUZAN SUZİ” türküsünün dayandığı öykü, Dicle’yle Hevsel Bahçesi’nin kadim sevdasına da dem vurur.

Sabah kahvaltısında kuzu ciğeri yemek Diyarbakırlılar’ın olmazsa olmazlarından. Kuzu ciğeri taze olarak kahvaltılarda tüketiliyor. Ciğere lezzet katmak için farklı baharatlar ve gömlek iç zarı kullanılarak yağ oranı az olan ciğerin yağ oranının da arttırılması sağlanıyor. Sabah ciğer kebabı yapan bazı esnaf, taze ciğer bulamadığında o gün dükkânını açmamayı bile göze alıyor.

Bizim için hazırlanan perdeli ciğer kebaplarımızı yine o eşsiz yöresel kahvaltılıkları ile dolu olan sofrada yedikten sonra Zerzevan Kalesi’ne doğru yol alıyoruz. Zezevan Kalesi’nde gördüklerimiz öyle üç beş kelimeyle anlatılacak gibi değil.

ZERZEVAN KALESİ TARİHE IŞIK TUTUYOR Zerzevan Kalesi dünyanın en iyi korunmuş Roma İmparatorluğu’nun doğu sınır garnizonu olarak da biliniyor. Ayrıca dünyada ortaya çıkarılmış son Mithras Tapınağı’nın da bulunduğu Zerzevan Kalesi’nin UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınması için de gerekli başvurular yapılmış. Dicle Üniversitesi  Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç. Dr. Aytaç Coşkun,  2014 yılından bu yana yürütülen kazı çalışmalarının  bölgenin tarihini aydınlatma açısından büyük önem taşıdığını anlatıyor. Şu ana kadar yapılan kazılarda sur kalıntısı, gözetleme ve savunma kulesi, yönetim binası, konutlar, tahıl ve silah depoları, yer altı ibadethanesi, sığınaklar, kaya mezarları, su kanalları ile su sarnıçları, gizli geçitler, askerlerin kaldığı yerler, sivillerin konakladığı mekanlar tespit etmişler. Coşkun, şimdiye kadar kazıların sadece %1’ini gerçekleştirdiklerini, kaledeki kazıların yaklaşık 50 yıl belki daha fazla süreceğini anlatırken tüm bu çalışmaların bölgenin ve Diyarbakır’ın tarihini değiştireceğine işaret ediyor.

Aytaç Hoca bizlere Roma Dönemi peynir tatlısı “Globi” de hazırlatmış. Gastronomi turu olunca tarihe tanıklık ederken gezi sonunda Antik Çağ’a ait bir lezzet olan “Globi” tatlısı da onu yememiz için bizi bekliyordu.

Büyük bir şaheser; Diyarbakır Ulu Camii

Şehrin merkezine geldiğimizde ilk durağımız Anadolu’nun en eski camilerinden olan ve mimarisi ile görenleri büyülemeyi başaran Diyarbakır’ın en değerli eserlerinden Ulu Cami. Cami duvarlarında eski uygarlıkların bıraktığı izleri görebiliyorsunuz hala. Evliya Çelebi’nin “İçinde öyle ruhaniyet var ki, bir kimse iki rekat namaz kılsa kabul olunduğuna kalbi şahitlik eder.” dediği  Ulu Cami’nin dört ayrı cephesi Müslümanlığın dört ana mezhebine ayrılmış.  Ayrıca camide sibernetiğin babası olarak kabul edilen ünlü bilgin El Cezeri’nin yaptığı güneş saatini de görmek mümkün.

Yolculuk öncesi son lezzet şöleni Ali Paşa Mahallesi’nin en ünlü evi Cemil Paşa Konağı’nda idi. Abdühamid’in sarayından bile daha görkemli olduğu söylenen bu yapıda şimdilerde “kent müzesi” olmak için restorasyon çalışmaları devam ediyor. Kadın girişimcilerin yöresel yemeklerle hazırladıkları muazzam sofrada yemeklerdeki tatların ve dokuların bir araya gelişindeki özgünlük yeniden hayran bırakıyor hepimizi. Hangi yemeği yiyeceğini şaşırıyordu insan. Meyir çorbası, Diyarbakır güveci, duvaklı pilav , kabak meftunesi, belluh, kaburga dolması, hurik, zerefet, nardan aşı, sütlü Nuriye….

Diyarbakır mutfağının gözde yemeklerinden Duvaklı Pilav

Eskiden evlenen çiftlerin düğününde duvak açma merasiminde yapılan bir pilav olduğu için bu yemeğe duvaklı pilav ismi verilmiş. Karacadağ pirincinden sade yağ ile yapıllan pilav üstüne kavrulmuş kıyma ve kabuğu soyularak kavrulmuş yerli bademle, bakır tepsilerde servis ediliyor.

Diyarbakır’da her mevsimin ayrı bir ‘Meftune’si var

Kışın  kış kabağından, baharda kenger bitkisinden, yazın patlıcandan yapılan meftune en sevilen yemeklerden. Bakla, çağla , elma ve sebze kuruları ile de yapılan meftune bol sumakla pişiriliyor ve yanında ezilmiş sarımsakla servis ediliyor.

Üzerine bol nar taneleri ve maydanoz ilave edilerek yediğimiz Nardan Aşı öyle lezzetliydi ki insan tadını unutamıyor.

Havalimanına geçmeden önce örgü peyniri, Süryani şarabı, Diyarbakır çöreği, Kürt kahvesi, karpuz çekirdeği alıyoruz. Daha sonra da bir dilek tutup Dört Ayaklı Minare’nin sütunlarının arasından geçerek Demirciler Çarşısı’ndaki 300 yıllık Sülüklü Han’a konuk oluyoruz. Köz ateşte, fincanda pişen Türk kahvelerimizi gül ve reyhan şerbeti  eşliğinde içiyoruz. Huzur bulduğumuz bu mekanda ben Türk kahvesini tercih ettim, siz  dilerseniz  ev yapımı Süryani şaraplarının ya da Menengiç kahvesinin de tadına bakabilirsiniz.

“Bilenle ve Yerinde Yemek HOŞTUR”  teması ile  araştırmacı, gazeteci, yazar Adnan Şahin ile gerçekleştirdiğimiz Diyarbakır Lezzet Keşfi’nde sadece iştahımızı değil, hayal gücümüzü de kabartan lezzetlerinin her lokmasından ayrı zevk aldık. Elbette Diyarbakır’da et ağırlıklı bir yemek kültürü var,  en çok da  kuzu ve koyun eti tercih ediliyor. Ancak etin yanında sebze ve tahılın da ön planda olduğunu yediğimiz yemekler bize bir bir anlattı. Diyarbakır mutfağında baharat olarak en çok sumak, kişniş, karabiber, pul biber, kırmızı toz biber kullanıldığını gördük. Yemeklerde taze sebze yerine kurutulmuş sebzeler daha çok tercih ediliyor. Çeşitli meyveler de tencere yemeklerinde fazlasıyla kullanılıyor. Tatlılardan burma kadayıf ise sofraların baştacı. İki gün boyunca yediğimiz yemekler sonrasında ise binlerce yıl Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Yahudi, Arap halklarıyla iç içe yaşayan kadim şehirde, bu kültürlerin bileşiminden meydana gelen yemek kültürünün oldukça zengin olduğunu artık daha iyi biliyoruz.

Söz konusu olan mutfaksa;  Diyarbakır’da gezilecek çok yer ve tadılacak çok  lezzet  var.  Kısa süreli de olsa güzel şeyler yaşamak, özel yerler keşfetmek insana iyi geliyor. Bence Diyarbakır’ı hafızalarınıza iyi kaydedin çünkü yolunuz düşmese bile yolunuzu düşürmelisiniz. Surları, cennet bahçelerini anımsatan Hevsel Bahçeleri, bereketi, hayatı su olup akıtan Dicle Nehri, lezzetli yemekleri, tapınakları, köprüleri ve binlerce yıldır insanların gelip geçtiği sokakları ile Diyarbakır hepimize düş gibi bir serüven vadediyor. Şimdi farklı medeniyetlerin varlık sahası Diyarbakır’ı mutfak zenginliği açısından da tanımak ve yeniden anlamak zamanı.

Gidilecek çok şehir, tadılacak çok yemek var.

Gözüm ve kulağım artık yaklaşmakta olan yeni keşiflerde……

Tamamını Oku

Haberler

Yeraltı Mağaralarında Mikroklima Mucizesi: Obruk Peyniri

Karaman yöresinde yeraltı mağaralarında aylarca bekletilen Obruk peyniri, eşsiz mikroklimanın bir mucizesidir. Endüstriyel peynirciliğin tekdüze lezzetlerine karşı Anadolu’nun derinliklerinde saklanan bu gastronomi mirasını inceliyoruz.

Published

on

Anadolu’nun Yeraltındaki Gastronomi Mucizesi

Dünyanın dört bir yanındaki gastronomi uzmanları ve peynir otoriteleri, iyi bir peynirin sırrının yalnızca sağılan sütte değil, o sütü olgunlaştıran ekosistemde gizli olduğunu iyi bilir. Fransa’nın ünlü Roquefort mağaraları veya İtalya’nın serin mahzenleri, bu gerçeğin en çok bilinen, adeta pazarlama harikasına dönüşmüş örnekleridir. Ancak Anadolu coğrafyası, gösterişten uzak, çok daha yerel, çok daha vahşi ve kendine has bir peynir mucizesine ev sahipliği yapıyor: Karaman’ın efsanevi Obruk peyniri.

Özellikle Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Divle (şimdiki resmi adıyla Üçharman) köyü ve çevresinde üretilen, adını da olgunlaştığı yeraltı obruklarından alan bu eşsiz peynir, endüstriyel gıdanın tekdüzeleştiği modern dünyada adeta bir başkaldırı niteliği taşıyor. Sadece bölgede otlayan hayvanların sütünün binlerce yıllık bir bilgelikle işlenip, yerin metrelerce altındaki karanlık mağaralara emanet edilmesi, basit bir mandıra işleminden ziyade, insanın doğayla yaptığı çok eski bir ortaklık sözleşmesidir.

Mağaranın Mikrokliması: Doğal Bir Fermantasyon Laboratuvarı

Obruk, yeraltı sularının zamanla kireçtaşını eritmesiyle oluşan devasa doğal çukurlara ve yeraltı mağaralarına verilen coğrafi bir isimdir. Karaman bölgesindeki obruklar, özellikle Divle obruğu, 250 metreyi bulan uzunluğu ve 36 metreye varan derinliğiyle yerin altındaki devasa bir buzdolabı gibidir. Yazın en sıcak günlerinde, dışarıda kavurucu bir bozkır sıcağı varken bile mağaranın iç sıcaklığı 4 ila 7 derece arasında sabit kalır. Nem oranı ise yıl boyunca %80 civarında seyreder ki bu, peynirin kurumadan olgunlaşması için kusursuz bir değerdir.

Fakat bu mağaralar sadece peyniri soğuk tutmakla kalmaz; asıl mucize, mağaranın duvarlarında ve havasında yaşayan, bilimsel çalışmalara konu olmuş endemik mikrofloradır. Bu benzersiz bakteri ve küf ekosistemi, obruk peynirine o meşhur aromasını, keskinliğini ve karakterini kazandıran baş aktördür. Yerin onlarca metre altındaki bu zifiri karanlık ortam, peynirin içerisindeki yağ ve protein zincirlerini yavaşça parçalayarak derin, hafif keskin, topraksı ve kompleks lezzet notalarını ortaya çıkarır. Bu sürecin herhangi bir endüstriyel soğuk hava deposunda taklit edilmesi biyolojik olarak mümkün değildir.

Karaman Obruk Peyniri Detaylı Görünüm

Tulumdan Kırmızıya Dönen Bir Dönüşüm Hikayesi

Karaman Obruk peynirinin yolculuğu ilkbahar aylarında, meralarda taze kekik ve yerel otlarla beslenen Akkaraman koyunları ve kıl keçilerinin sütünün sağılmasıyla başlar. Geleneksel yöntemlerle mayalanan ve pıhtılaşan süt, özenle süzüldükten sonra özel olarak temizlenmiş, tüylerinden arındırılmış kuzu veya oğlak derilerine (tulumlara) sıkıca basılır. Peynirin tulumlara basılmasının en önemli nedeni, derinin gözenekli yapısı sayesinde peynirin içeride hapsolmaması ve nefes alabilmesidir. Plastik veya teneke ambalajlar bu doğal solunumu keserken, tulum peynirin canlı kalmasını sağlar.

Mayıs ve Haziran aylarında mağaraya indirilen bu beyaz renkli tulumlar, mağaranın karanlığında yavaş yavaş ve büyüleyici bir değişime uğrar. Aylar geçtikçe mağaradaki özel bakteriler tulumun dış yüzeyini kaplamaya başlar. Beyaz tulum, önce hafif mavimsi bir renge, ardından beyaza ve son olarak da sonbahara doğru o meşhur kiremit kırmızısı veya kızıl kahve rengine bürünür. Tulumun dışının tamamen kırmızılaşması, içerideki peynirin olgunlaştığının, nefes aldığının ve artık sofralara gelmeye hazır olduğunun doğadaki en güzel sinyalidir. Kırmızı rengi veren şey kesinlikle bir boya değil, mağaranın tamamen kendine has florasıdır.

Endüstriyel Tekdüzeliğe Karşı Bir Kültür Mirası

Günümüzde market raflarını dolduran, pastörize edilmiş, standartlaşmış ve fabrikasyon peynirlerin aksine, Karaman Obruk peyniri her yıl, her mağarada ve hatta her tulumda farklı bir hikaye anlatır. Hayvanın o yıl yağışlara bağlı olarak yediği otun çeşidinden, o yılki iklim şartlarına, tulumun gözenek yapısına ve hatta mağaranın hangi köşesinde, hava akımının neresinde bekletildiğine kadar pek çok faktör lezzet profilini doğrudan etkiler. Bu, standardizasyonun değil, doğanın değişkenliğinin bir kutlamasıdır.

Bu peynir, coğrafi işaret tescili alarak koruma altına alınmış olsa da, üretimindeki devasa meşakkat, sabır gerektirmesi ve genç kuşakların köylerden kente göç etmesi gibi nedenlerle her geçen gün daha da nadirleşen bir hazine konumundadır. Obruk peynirini tatmak; sadece doyurucu bir gıda tüketmek değil, aynı zamanda Anadolu’nun yeraltında sakladığı binlerce yıllık bir kültürel belleği, göçebe yaşam tarzını ve hayvancılık geleneğini damakta hissetmektir. Her diliminde toprağın, suyun, emeğin ve zamanın kusursuz bir sentezi yatar.


Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

Karaman Obruk peyniri (Divle) nerede üretilir?
Özellikle Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Üçharman (eski adıyla Divle) köyü ve çevresindeki komşu köylerde üretilir. Olgunlaşma süreci tamamen bu bölgedeki doğal mağaralarda (obruklarda) gerçekleşir.

Obruk peyniri mağarada ne kadar süre bekletilir?
İlkbahar aylarının sonunda (Mayıs-Haziran dönemi) özenle mağaraya indirilen peynirler, genellikle 4 ila 6 ay arasında mağarada bekletilir ve sonbahar aylarında, en sık Ekim ayında obruktan çıkarılır.

Peynirin dışı neden kırmızı renktedir?
Tulumun (derinin) dış yüzeyi, obruk mağarasına özgü endemik bir bakteri ve küf florası tarafından kaplanır. Bu biyolojik flora, aylar süren olgunlaşma sürecinde derinin rengini beyazdan maviye, ardından da meşhur kiremit kırmızısına dönüştürür. Dışarıdaki kırmızı renk, içerideki peynirin olgunlaştığının en net göstergesidir ve kimyasal bir müdahale içermez.

Hangi sütten yapılır?
Geleneksel ve damak çatlatan en makbul olanı tamamen koyun (özellikle bölgeye uyum sağlamış Akkaraman cinsi) veya kıl keçisi sütünden yapılmasıdır. Genellikle de bu iki sütün belirli oranlarda karıştırılmasıyla en zengin aroma elde edilir.

Tamamını Oku

Haberler

Matcha’nın Tahtını Sarsan Mor Dalga: Ube Nedir ve Neden Her Yerde Karşımıza Çıkıyor?

Gastronomi dünyasının yeni yıldızı Filipin kökenli mor tatlı patates Ube; tatlı vanilyamsı profili, canlı rengi ve üçüncü nesil kahvecilerde matcha latte’ye sunduğu güçlü alternatifiyle modern mutfakları fethediyor.

Published

on

Gastronomi dünyası son yıllarda sürekli olarak yeni bir yıldızın doğuşuna, farklı kültürlerin mutfak sırlarının küresel sahneye taşınmasına şahitlik ediyor. Yakın zamana kadar sağlıklı içeceklerin, minimalist kafelerin ve sosyal medya paylaşımlarının tartışılamaz kraliçesi olan matcha, bugünlerde tahtını Asya’nın uzak bir köşesinden gelen başka bir renge ve lezzete bırakmak üzere: Ube’ye. Filipinler kökenli bu canlı, elektrik moru rengindeki tatlı patates, sadece çarpıcı ve fotojenik görünümüyle değil, sunduğu zengin, topraksı ve hafif vanilyamsı tat profiliyle de modern mutfakların, gurme pastanelerin ve üçüncü nesil kahvecilerin vazgeçilmezi haline gelmeye başladı.

Ube Nedir, Hangi Topraklardan Gelir ve Tarihi Nereye Dayanır?

Bilimsel adıyla Dioscorea alata olarak bilinen ube (oo-beh şeklinde telaffuz edilir), Güneydoğu Asya’da, özellikle de Filipin mutfağında çok köklü bir geçmişe sahip olan mor tatlı patatestir. Filipinler’in yerel tarımında sömürgecilik öncesi döneme kadar uzanan bir geçmişi olan bu bitki, yerli halk için hem besleyici bir temel gıda maddesi hem de kutlamaların ve ritüellerin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Dışarıdan bakıldığında sıradan, pürüzlü ve koyu renkli kabuklu bir kök sebzeyi andırsa da, kabuğunu soyduğunuzda veya bıçağı vurduğunuzda karşınıza çıkan o derin, göz alıcı mor renk, doğanın bize sunduğu en büyük görsel şölenlerden biridir.

Ube, tatlı patates ailesinden gelse de Okinawa veya Stokes cinsi mor patateslerle karıştırılmamalıdır. Doku olarak çok daha yumuşak, nemli ve karakteristiktir. Lezzeti ise fındıksı, topraksı ve belirgin şekilde vanilyayı andıran notalar taşır. Filipinler’de asırlardır tatlıların kalbinde yer alan ube, genellikle süt ve şekerle uzun saatler boyunca karıştırılarak kaynatılır ve “ube halaya” denilen geleneksel, yoğun kıvamlı bir reçele dönüştürülür. Bu form, onun diğer tatlılarla, hamur işleriyle ve buzlu karışımlarla birleşmesi için mükemmel bir zemin hazırlar.

Doğal Ube Kökü ve Canlı Mor Rengi

Gelenekselden Moderne: Halo-Halo ve Ötesi

Ube’nin anavatanındaki en ikonik ve kültürel açıdan en önemli kullanımlarından biri şüphesiz Halo-halo‘dur. Kelime anlamı Tagalog dilinde “karışık” olan bu ferahlatıcı ve çok katmanlı Filipin tatlısı; incecik tıraşlanmış buz, buharlaşmış süt, tatlandırılmış kırmızı fasulye, hindistan cevizi jölesi (nata de coco), meyveler ve daha birçok malzemenin bir araya gelmesiyle oluşur. Ancak bu gösterişli tatlının en tepe noktasına kondurulan bir top ube dondurması veya cömert bir kaşık dolusu ube halaya, tatlıyı adeta başka bir boyuta, estetik bir zirveye taşır. Eriyen dondurmanın rengiyle tüm kaseye yayılan o canlı mor ton, yeme deneyimini adeta bir görsel sanata dönüştürür.

Bugün ise bu geleneksel malzeme kabuğunu çoktan kırmış ve coğrafi sınırları aşmıştır. New York’un hareketli sokaklarından Tokyo’ya, Londra’dan İstanbul’un seçkin semtlerine kadar en saygın pastanelerde ve kafelerde ube ana aktör olarak rol alıyor. Fransız teknikleriyle hazırlanan croissant dolgularında, Basque cheesecake’lerde, narin makaronlarda, mochi’lerde ve hatta dondurmalarda sıklıkla karşımıza çıkıyor. Onun fıstık ve vanilyayı andıran tatlımsı ve topraksı notaları; pandan yaprağı, hindistan cevizi sütü, tereyağlı ve sütlü dokularla kusursuz, damakta uzun süre iz bırakan bir uyum sağlıyor.

Matcha’nın Saltanatına Bir Tehdit mi: Ube Latte’nin Küresel Yükselişi

Üçüncü nesil kahveciliğin estetik ve sağlık odaklı, instagramlanabilir menülerine baktığımızda, uzun bir süre boyunca matcha latte’nin sarsılmaz yeşil hakimiyetini gördük. Ancak son dönemde bu hakimiyet, özellikle Los Angeles ve New York’taki trend belirleyici kafelerden yayılan ciddi bir mor dalga ile sarsılıyor. Ube latte, görsel cazibesinin yanı sıra içerdiği doğal ve kompleks tatlılık sayesinde ekstra rafine şeker veya şurup ihtiyacını minimuma indirdiği için, lezzetten ödün vermeden sağlıklı alternatifler arayanların da ilk tercihlerinden biri haline geldi.

Matcha’nın belirgin otsu, yosunumsu ve bazen de hafif acımsı (astringent) profili herkese, özellikle de sert tatlara alışkın olmayanlara hitap etmeyebilir. Ube ise fındıksı, vanilyalı, adeta kurabiyeyi andıran ve kremsi yapısıyla çok daha kucaklayıcı, nostaljik ve ulaşılabilir bir damak tadı sunar. Yulaf, badem, soya veya hindistan cevizi sütü ile ustalıkla harmanlandığında, ortaya çıkan içeceğin ipeksi dokusu ve dikkat çekici estetik görünümü, onu anında bir fenomene dönüştürmeye yetiyor. İnsanlar artık kahve molalarında sadece kafein değil, bir deneyim arıyor ve ube bu beklentiyi fazlasıyla karşılıyor.

Besin Değerleri ve Şeflerin Gözdesi Olmasının Nedeni

Ube, sadece lezzetli ve güzel görünümlü olmakla kalmıyor; aynı zamanda besleyici bir profile de sahip. İçerdiği yüksek antioksidanlar, özellikle de ona o parlak mor rengini veren antosiyaninler sayesinde bağışıklığı destekliyor. Ayrıca C vitamini, potasyum ve kompleks karbonhidratlar açısından da zengin olması, düşük glisemik indeksli yapısıyla birleşince diyetlerine dikkat edenler için de cazip bir karbonhidrat kaynağına dönüşüyor.

Şefler ve miksologlar, ube’nin çok yönlülüğünü keşfettikçe bu mor mucize sadece tatlı menüleriyle veya içecek listeleriyle sınırlı kalmayacak gibi görünüyor. Şimdiden bazı avangard yenilikçi mutfaklarda ube ile yapılmış, üzerine adaçayı ve kahverengi tereyağı gezdirilmiş gnocchi’ler, tuzlu tartlar, mor patates püreleri ve hatta rengarenk, kompleks miksoloji kokteylleri menülerde yerini almaya başladı bile.

Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

Ube ile taro aynı şey midir? Neden sürekli karıştırılır?
Hayır, ikisi tamamen farklı ailelerden gelen kök sebzelerdir. Taro (gölevez), genellikle beyaz veya çok hafif eflatun tonlarında, doku olarak daha nişastalı ve tadı daha çok klasik patatese yakın, daha nötr bir bitkidir. Ube ise son derece canlı mor renkli ve belirgin şekilde daha tatlı, vanilyamsı, tatlı profilinde bir aromaya sahiptir. İkisinin karıştırılmasının ana nedeni, Asya tatlılarında sıklıkla birbirlerinin yerine geçebilmeleridir.

Evde gerçek bir Ube latte nasıl yapılır?
Tipik ve kaliteli bir ube latte; saf ube tozu veya konsantre ube özütü (ekstraktı) ile sıcak veya soğuk sütün (genellikle hindistan cevizi veya yulaf sütü en iyi uyumu sağlar) homojen şekilde karıştırılması, ve arzuya göre bazen bir shot iyi kalite espresso eklenmesiyle hazırlanır. Hafif tatlı, aromatik ve oldukça kremsi bir içecektir.

Ube’nin bu kadar parlak mor rengi yapay mıdır, gıda boyası mı içerir?
Kesinlikle hayır. Ube’nin o çarpıcı, neon benzeri mor rengi tamamen doğal bir pigmente dayanır. Bu pigment, yaban mersini veya kırmızı lahanaya da rengini veren antosiyanin adlı güçlü ve sağlığa faydalı bir antioksidandır.

Türkiye’de veya Avrupa’da Ube nerelerde bulunabilir?
Taze ube kökünü yerel pazarlarda bulmak oldukça zordur. Ancak büyük Asya marketlerinde, ithal ürün satan gurme hipermarketlerde veya online özel gıda tedarikçilerinde dondurulmuş rendelenmiş ube, kurutulmuş ube tozu veya “ube halaya” (ube reçeli) formunda rahatlıkla temin edebilirsiniz.

Ube glutensiz midir?
Evet, ube doğal haliyle tamamen glutensiz bir kök sebzedir. Ancak ube kullanılarak yapılan kek, kurabiye veya hamur işlerinde kullanılan diğer malzemelere dikkat etmek gerekir.

Tamamını Oku

Haberler

Gastronomi Kusursuzu Değil Gerçeği Seçiyor

Endüstriyel kozmetik mükemmellik algısının yıkılmasıyla birlikte ‘çirkin sebzeler’ ve sıfır atık mutfaklar gastronomide yeni bir dönüşüm başlatıyor.

Published

on

Estetik Kusursuzluktan Gerçek Lezzete Doğru Bir Uyanış

Modern süpermarket rafları, adeta bir laboratuvardan çıkmışçasına kusursuz, pürüzsüz ve tek tip meyve sebzelerle dolu. Yıllar boyunca tüketiciye dayatılan bu “kozmetik mükemmellik” algısı, tarlada yetişen ancak standart boyut ve şekillere uymadığı için çöpe giden milyonlarca ton yiyeceğin bir numaralı sorumlusu oldu. Eğri bir havuç, lekeli bir domates ya da çatallanmış bir turp, lezzetinden veya besin değerinden hiçbir şey kaybetmemesine rağmen sırf “çirkin” olduğu için dışlandı. Tonlarca gıda, yalnızca görsel beklentileri karşılamadığı için tarlalarda çürümeye terk edildi veya hayvan yemi olarak kullanıldı. Ancak gastronomi dünyası, nihayet bu büyük israfın ve yüzeysel güzellik algısının farkına vararak köklü bir dönüşümün eşiğine geldi.

Günümüzde vizyoner şefler ve bilinçli mutfak profesyonelleri, doğanın bu “kusurlu” eserlerini baş tacı ediyor. Sıfır atık felsefesiyle şekillenen yeni nesil mutfaklar, şekilsiz kök sebzelerin, eğri büğrü meyvelerin ve alışılmışın dışında büyüyen tarım ürünlerinin içindeki gerçek potansiyeli ortaya çıkarıyor. Artık tabağın estetiği, sadece kusursuz geometrik kesimlerle değil; malzemenin en doğal, en yalın ve en saygılı haliyle sunulmasıyla ölçülüyor. Şefler artık tabaklarında birer sanat eseri yaratırken doğanın kendi sanatını, yani asimetrisini de büyük bir gururla kucaklıyorlar.

Sıfır Atık: Bir Trendden Ziyade Mutfak Felsefesi

Sıfır atık (zero-waste) yaklaşımı, gastronomi dünyasında geçici bir heves olmaktan çıkıp temel bir mutfak disiplinine dönüştü. Mutfaklardaki bu dönüşüm, çöp kutularının küçülmesi ve kompost alanlarının büyümesiyle doğrudan orantılı. Bir zamanlar soyulup atılan patates kabukları fırınlanıp cips olarak servis ediliyor; brokoli sapları ince ince kıyılarak fermente ediliyor ve “çirkin” domatesler yoğun lezzetli sosların başrolüne geçiyor. Hayvansal üretimdeki “burundan kuyruğa” (nose-to-tail) yaklaşımı, artık bitkisel dünyada “kökten sapa” (root-to-shoot) anlayışıyla karşılık buluyor.

Bu felsefe sadece malzemenin tamamını kullanmayı değil, aynı zamanda üretimden tüketime kadar uzanan zincirde doğaya saygıyı da merkeze alıyor. Tarlada kalan ve şekli bozuk olduğu için marketlerin kabul etmediği ikinci kalite ürünler, günümüzde doğrudan iyi restoranların mutfaklarına giriyor. Şefler, bu ürünlerle çalışarak sadece maliyetleri düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda tarım emekçilerine destek oluyor ve küresel ısınmaya, karbon ayak izine ve gıda israfına karşı çok güçlü bir duruş sergiliyorlar. İsrafı önlemek, günümüzde sadece ekonomik bir tedbir değil, dünyanın geleceğine dair üstlenilmiş en temel ahlaki sorumluluklardan biri haline geldi.

Sıfır Atık Mutfak ve Çirkin Sebzeler

Japon Estetiği Wabi-Sabi’nin Mutfağa Yansıması

Çirkin sebzelerin yükselişini, Japon kültürünün kadim Wabi-Sabi felsefesiyle açıklamak oldukça mümkündür. Kusurlu, geçici ve tamamlanmamış olanın içindeki güzelliği bulmaya odaklanan bu felsefe, modern tabaklama sanatında da giderek daha fazla kendine yer buluyor. Pürüzsüz yüzeyler ve milimetrik doğranmış sebzeler yerini, ateşin ve bıçağın izini taşıyan, doğal formunu koruyan rustik sunumlara bırakıyor. Yemek, her noktasıyla mükemmel olmak zorunda olan endüstriyel bir üründen sıyrılıp, toprağın ve mevsimin ruhunu yansıtan canlı bir organizmaya dönüşüyor.

Bir havucun topraktan çıkarken taşlara çarparak aldığı o kıvrımlı hal veya bir patatesin tuhaf çıkıntıları, aslında tabiatın yazdığı eşsiz bir hikayedir. Üst düzey gastronomi dünyası artık bu hikayeyi kesip atmak, kabuğunu soyup çöpe yollamak yerine, onu tabağın tam merkezine yerleştirerek misafirlerine tüm şeffaflığıyla anlatmayı tercih ediyor. Bu yaklaşım, yemeğin sadece fiziksel bir doygunluk aracı olmadığını, aynı zamanda doğayla ve köklerimizle aramızdaki köklü bağın bir hatırlatıcısı olduğu gerçeğinin altını kalın çizgilerle çiziyor.

Tüketici Alışkanlıklarında Değişim Rüzgarları ve Gelecek

Restoran mutfaklarında başlayan bu uyanış ve bilinçlenme devrimi, yavaş yavaş ev mutfaklarına ve perakende sektörüne de sıçrıyor. Giderek artan sayıda tüketici çiftçi pazarlarından alışveriş yapmayı, yerel tarım kooperatiflerine katılmayı ve büyük marketlerin “ikinci sınıf” olarak nitelendirdiği ama aslında harika bir lezzete sahip ürünleri israftan kurtarmayı misyon ediniyor. Yeni nesil girişimler, yalnızca çirkin sebzelerden oluşan sepetleri abonelik sistemiyle doğrudan evlere ulaştırarak bu tek tip algıyı kırmak için büyük bir mücadele veriyor. Sosyal medyanın, dijital platformların ve şeflerin bilinçlendirme kampanyalarının da devasa etkisiyle, “çirkin ama lezzetli” kavramı toplumun çok geniş kesimleri tarafından kucaklanıyor.

Sonuç olarak, gastronomi dünyasının güzellik algısı artık yüzeysel bir kozmetikten, fabrikasyon bir tek tiplikten ibaret değildir. Gerçek ve kalıcı güzellik; toprağa saygı duymakta, israfı önlemekte, malzemenin özünü kavramakta ve doğanın bize sunduğu her nimeti, şekli veya boyutu ne olursa olsun derin bir şükranla onurlandırmakta yatıyor. Çirkin sebzeler ve bu sebzelere hayat veren sıfır atık mutfaklar, sadece midemizi değil vicdanımızı ve ruhumuzu da doyuran, sürdürülebilir yeni bir gastronomi çağının en güçlü öncüleri olarak sahnede baş köşedeki yerlerini alıyorlar.

Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

“Çirkin sebze” tam olarak ne anlama geliyor?

Çirkin sebze (İngilizcede sıklıkla ‘ugly produce’ olarak anılır), lezzet, tazelik, aroma veya besin değeri açısından hiçbir eksiği olmayan; ancak endüstriyel market standartlarına uymayan şekil bozukluklarına, boyut farklılıklarına veya yüzeysel lekelere sahip meyve ve sebzeler için kullanılan bir terimdir. Tüketilmesi son derece güvenlidir.

Sıfır atık mutfak kurmak evde yaşayan biri için mümkün mü?

Kesinlikle mümkün. Sıfır atık mutfak, devasa yatırımlar değil küçük adımlar ve bilinç gerektirir. Sebze kabuklarını ve saplarını dondurucuda biriktirip sebze suyu (stock) yapmak, artan yeşillik saplarından lezzetli bir pesto sos hazırlamak, bayat ekmekleri değerlendirmek ve basit bir ev tipi kompost kutusu kullanmak sıfır atık ev mutfağının en temel ilk adımlarıdır.

Şekilsiz ve boyutsuz sebzelerin besin değeri daha mı düşüktür?

Hayır, kesinlikle daha düşük değildir. Aksine, tarım alanındaki bazı güncel araştırmalar, doğada zorlu şartlarla mücadele ederek büyüyen ve kendi formunu bulan sebzelerin stres altında daha fazla fitobesin (phytonutrient) üretebildiğini ve antioksidan oranlarının kusursuz görünenlere kıyasla daha yüksek olabileceğini göstermektedir.

Restoranlar sıfır atık politikasından maddi bir kazanç sağlar mı?

Evet, sıfır atık prensibi doğayı koruduğu kadar işletme bütçesini de korur. Malzemeden maksimum verim almak, işletmelerin gıda maliyetlerini (food cost) ciddi oranda düşürür. Ayrıca çöpe atılacak kabukları ve sapları fermente ederek, turşuya çevirerek veya özel soslara dönüştürerek menüde katma değeri yüksek yepyeni gastronomik ürünler yaratılması sağlanır.

Tamamını Oku