130 Asırdır Akan Bir Nehir, 33 Medeniyet Bir şehir; Diyarbakır
“Bilenle ve Yerinde Yemek HOŞTUR” teması ile araştırmacı, gazeteci, yazar Adnan Şahin ile gerçekleştirdiğimiz Diyarbakır Lezzet Keşfi’nde sadece iştahımızı değil, hayal gücümüzü de kabartan lezzetlerinin her lokmasından ayrı zevk aldık
Artık şehirleri keşfetmenin yolu gastronomi turları. Bu sebeple şehirleri mutfağı aracılığıyla tanımak benim de yeni seyahat etme yöntemim oldu. Bu sayede şehrin hikayesinin yemekler ve bu yemekleri yapan insanlar tarafından anlatılabileceğini keşfediyorum. Gittiğim her şehirde tattığım yeni lezzetler ve o lezzetlere dair öğrendiğim bilgiler bir daha silinmemek üzere zihnime kazınıyorlar.
Hoştur Gastronomi heyecan verici deneyimler, rutin alışkanlıklardan kaçış, yerel kültürler hakkında bilgi, özgün gastronomi rotaları ile sıra dışı bir alternatif sunuyor. Hoştur Gastronomi ile gezdiğim şehirler geniş bir mutfak kültürü ile birlikte derin bir tarihe sahipler.
İşte bu şehirlerden biri olan, tarihin taşlara yazıldığı kent Diyarbakır’da
büyülü bir keşfe çıkmaya ne dersiniz?
Mezopotamya’nın, Bereketli Hilal’in kültür, tarih ve lezzetle bezeli şehri
Diyarbakır’dayız. Beretini Dicle Nehri’nin sularından alan verimli toprakları
ve elbette enfes mutfağı ile Diyarbakır bu defa da bizim için açıyor lezzet
kapılarını.
Diyarbakır denilince akla ilk surlar geliyor şüphesiz. Tarihi kent merkezini çevreleyen ve genel hatlarıyla bugünkü sınırlarına IV. yüzyılda ulaşan surlar, yapıldığı dönemden itibaren kentin en önemli mimari öğesi. Diyarbakır’ı çevreleyen surların doğu kısmında Dicle Nehri kıyısında yaklaşık on bin dönümlük bir alana yayılan HEVSEL BAHÇELERİ ise bu benzersiz toprakların bir diğer güzelliği.
Hevsel Bahçeleri yaklaşık 7 bin yıldır şehrin vazgeçilmez bir parçası der tarihi kaynaklar. Bu kent adeta o bahçeler ve Dicle Nehri üzerinden var olmuştur. Bu anlamda Diyarbakır’ın ruhu Dicle Nehri ve Hevsel Bahçeleri’dir dersem yanılmış olmam.
Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi varsa bizim için kurulan bu sofrada mutlu olmak için fazlaca sebebimiz olacağı aşikar. Söze nereden başlanır diye düşünüyorum şimdi. Lezzet şöleni kemikli koyun kol eti, aşurelik buğday, yeşil mercimek ve nohut ile hazırlanan habenisk çorbası ve kibe mumbar dolması ile başlıyor. Müzenin Kahvesi’nde Diyarbakır’ın yöresel lezzetleri ile hazırlanmış kahvaltı sofrası ile yavaş yavaş mest olmaktayız. Kahvaltının olmazsa olmazı ekmekler ve hamur işleri… Çökelekli, peynirli ya da kıymalı olarak saçta pişirilen ve sıcak servis edilen patile yapıyor Diyarbakır’lı bir hanım. Geçmişinin en az 120 yıl öncesine dayandığı bilinen Diyarbakır çöreği daha çok dini bayramlarda yapıldığı için bayram çöreği olarak da biliniyor. Bulgur değirmeninde son kalan un gibi bulgurdan evlerde yapılan bulgur ekmeği ise şimdilerde fırınlarda yaygın olarak yapılıp satılmakta. Diyarbakır’da baharın habercisi olarak bilinen kenger yumurta ve kavuta bulanarak kızartılmış ve tadına doyulmaz bir lezzet haline gelmiş. Örgü peyniri tabii ki soframızda. Tereyağlı çökelek, bölgede yetişen meyvelerden yapılan reçeller, pekmezler, sade ve soslu olarak hazırlanmış Derik zeytini ve bölgenin doğal balları da kahvaltıya eşlik ediyor. Kısacası yemesi ayrı, yutması ayrı lezzetler. Kahvaltı sonrası Türk kahvesi eşliğinde Dicle Nehri’ni ve kentin tüm koku ve renklerini içeren Hevsel Bahçeleri’ni seyretmekse cabası.
İç Kale Müze Kompleksi içinde yer alan Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ndeyiz. Bu müze Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Diyarbakır Valiliği’nin beraber yürüttüğü İç Kale Restorasyonu Projesi ile 2015 yılında şehre kazandırılmış. Burada hepimizi son derece etkileyen ve bildiklerimizi sorgulatan Körtik Tepe bölümü oldu. Körtik Tepe’de yapılan kazılar sonrası bulgular taşlar yeniden mi yerinden oynuyor dedirten cinsten. Göbekli Tepe tarihi günümüzden 12.000 yıl öncesine dayanıyor. Körtik Tepe’nin ise 12.400 yıla dayandığı düşünülüyor, kazılar devam etmekte. Öyleyse Göbekli Tepe ile Körtik Tepe’yi karşılaştırdığımızda ne tür yanıtlar bulabilirdik? Kafamda bu soruya cevap ararken Diyarbakır’ın olmazsa olmazı ciğer kebabını yemek için yola koyulduk. Ciğerci Meheme Amca’nın mekanına yaklaştığımızda benim gibi ciğer kebabının kokusunu almak üzere gözlerini kapayarak bekleyen birileri daha var mıydı bilemiyorum ama ekipteki arkadaşlarımız merdivenleri birer ikişer adımlayarak kokunun peşinden restoranın üst katına doğru çıkmaya başladılar bile. Meheme Amca ise şişe dizilmiş ciğerleri lezzetlendirmek için farklı baharatlara buluyor, ocak başında bizi bekliyordu. Şölen yeniden başlamıştı. Pişen şişlerden ciğerleri baharat ve yağ ile lezzetlendirilmiş lavaş yardımı ile sıyırarak közlenmiş soğan ve domates eşliğinde yemenin tadı ise kelimelerle anlatılamaz.
Tatlının beyne vuran lezzetini hissederek öğlen yemeği keyfimizi tamamlamak üzere Hacı Levent’e ulaştık. Fıstıklı Burma Kadayıf yemeyi hayal ederken kendimizi baklavaların, kadayıfların binbir çeşidi içinde bulduk. Fıstıklı burma dışında benim en sevdiğim tatlı soğuk baklava oldu.
UNUTMAYIN
GÖZ VE KULAK ALDANIR, AMA AĞIZ ALDANMAZ
Akşam yemeği için HANCI ET’deyiz. İçeri girer girmez şehir mutfağının et ağırlıklı bir yemek kültürüne sahip olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor.
“Benim Şehrim Diyarbekir” düsturuyla hizmet veren şehir sevdalısı Şeyhmus
Doğan karşılıyor bizi kapıda. Diyarbakır’ın marka yüzü. Yıllarca tatlara tat,
lezzetlere lezzet katmış, yemekleriyle müstesna babadan oğula miras mekanda,
Diyarbakır’ın yöresel yemeklerini bulabiliyorsunuz. Hancı’da eşsiz kokular
eşliğine sofraya gelen yemekler öyle lezzetli ki bu şehirde yemek yemenin karın
doyurmaktan çok daha fazla bir şey olduğu gerçeğini yeniden kavrıyor insan. sumaklı
tuzik (su teresi) çorbası, pöçik, kari (yılanyastığı) otlu bulgur pilavı, kurutma meftunesi, hırsız
kebabı, yoğurtlu kenger, hardal otu dolması, kış kabağı içinde Karacadağ
pirinci ile yapılmış etli pilav, meyve ile eti lezzete dönüştüren ayvalı
kavurma, kaburga dolması, kurutulmuş meyvelerle yapılan gurme gazi yemeği, içli
köfte ve bostana salatası menüde yer alan yöre yemeklerinden bazıları. Sofraya gelen her tabakla birlikte lezzet ve
keyif katlanarak artıyordu. Bu lezzetlere eşlik eden Diyarbakır türküleri de
olmasa kimsenin kafasını masadan kaldıracağı yoktu anlaşılan. Bense “Mardinkapı
şen olur” türküsünü dinlerken masaya gelen tatlının son lokmasını ağır ağır
çiğniyordum, ağzımda dağılan her zerrenin tadını çıkarmaya çalışarak.
Başta Şeyhmus Bey olmak üzere olağanüstü insanlar tanıdım Diyarbakır’da, onlar mutfak geleneklerini devam ettirmeye çalışan şehir sevdalıları. Hoştur Gastronomi turlarında da benim mutfak yıldızlarım.
UZAKLARI YAKIN KILAN KÖPRÜLER
Ertesi sabah Diyarbakır’a lezzetli bir günaydın demek için seyrine doyulmaz bir yapı olan On Gözlü Köprü kenarındayız. Tarihi taş köprü, on kesik kemer üzerinde inşa edilen bloklarla Dicle’nin iki yakasını birbirine bağlıyor. İleride bir başka türkünün başkahramanı Kırklar Dağı. Ünlü “Kırklar Dağı’nın Düzü-SUZAN SUZİ” türküsünün dayandığı öykü, Dicle’yle Hevsel Bahçesi’nin kadim sevdasına da dem vurur.
Sabah kahvaltısında kuzu ciğeri yemek Diyarbakırlılar’ın olmazsa olmazlarından. Kuzu ciğeri taze olarak kahvaltılarda tüketiliyor. Ciğere lezzet katmak için farklı baharatlar ve gömlek iç zarı kullanılarak yağ oranı az olan ciğerin yağ oranının da arttırılması sağlanıyor. Sabah ciğer kebabı yapan bazı esnaf, taze ciğer bulamadığında o gün dükkânını açmamayı bile göze alıyor.
Bizim için hazırlanan perdeli ciğer kebaplarımızı yine o eşsiz yöresel
kahvaltılıkları ile dolu olan sofrada yedikten sonra Zerzevan Kalesi’ne doğru
yol alıyoruz. Zezevan Kalesi’nde gördüklerimiz öyle üç beş kelimeyle
anlatılacak gibi değil.
ZERZEVAN KALESİ TARİHE IŞIK TUTUYOR Zerzevan Kalesi dünyanın en iyi korunmuş Roma İmparatorluğu’nun doğu sınır garnizonu olarak da biliniyor. Ayrıca dünyada ortaya çıkarılmış son Mithras Tapınağı’nın da bulunduğu Zerzevan Kalesi’nin UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınması için de gerekli başvurular yapılmış. Dicle Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç. Dr. Aytaç Coşkun, 2014 yılından bu yana yürütülen kazı çalışmalarının bölgenin tarihini aydınlatma açısından büyük önem taşıdığını anlatıyor. Şu ana kadar yapılan kazılarda sur kalıntısı, gözetleme ve savunma kulesi, yönetim binası, konutlar, tahıl ve silah depoları, yer altı ibadethanesi, sığınaklar, kaya mezarları, su kanalları ile su sarnıçları, gizli geçitler, askerlerin kaldığı yerler, sivillerin konakladığı mekanlar tespit etmişler. Coşkun, şimdiye kadar kazıların sadece %1’ini gerçekleştirdiklerini, kaledeki kazıların yaklaşık 50 yıl belki daha fazla süreceğini anlatırken tüm bu çalışmaların bölgenin ve Diyarbakır’ın tarihini değiştireceğine işaret ediyor.
Aytaç Hoca bizlere Roma Dönemi peynir tatlısı “Globi” de hazırlatmış. Gastronomi turu olunca tarihe tanıklık ederken gezi sonunda Antik Çağ’a ait bir lezzet olan “Globi” tatlısı da onu yememiz için bizi bekliyordu.
Büyük bir şaheser; Diyarbakır Ulu Camii
Şehrin merkezine geldiğimizde ilk durağımız Anadolu’nun en eski camilerinden olan ve mimarisi ile görenleri büyülemeyi başaran Diyarbakır’ın en değerli eserlerinden Ulu Cami. Cami duvarlarında eski uygarlıkların bıraktığı izleri görebiliyorsunuz hala. Evliya Çelebi’nin “İçinde öyle ruhaniyet var ki, bir kimse iki rekat namaz kılsa kabul olunduğuna kalbi şahitlik eder.” dediği Ulu Cami’nin dört ayrı cephesi Müslümanlığın dört ana mezhebine ayrılmış. Ayrıca camide sibernetiğin babası olarak kabul edilen ünlü bilgin El Cezeri’nin yaptığı güneş saatini de görmek mümkün.
Yolculuk öncesi son lezzet şöleni Ali Paşa Mahallesi’nin en ünlü evi Cemil Paşa Konağı’nda idi. Abdühamid’in sarayından bile daha görkemli olduğu söylenen bu yapıda şimdilerde “kent müzesi” olmak için restorasyon çalışmaları devam ediyor. Kadın girişimcilerin yöresel yemeklerle hazırladıkları muazzam sofrada yemeklerdeki tatların ve dokuların bir araya gelişindeki özgünlük yeniden hayran bırakıyor hepimizi. Hangi yemeği yiyeceğini şaşırıyordu insan. Meyir çorbası, Diyarbakır güveci, duvaklı pilav , kabak meftunesi, belluh, kaburga dolması, hurik, zerefet, nardan aşı, sütlü Nuriye….
Diyarbakır
mutfağının gözde yemeklerinden Duvaklı Pilav
Eskiden evlenen çiftlerin düğününde duvak açma merasiminde yapılan bir
pilav olduğu için bu yemeğe duvaklı pilav ismi verilmiş. Karacadağ pirincinden
sade yağ ile yapıllan pilav üstüne kavrulmuş kıyma ve kabuğu soyularak
kavrulmuş yerli bademle, bakır tepsilerde servis ediliyor.
Diyarbakır’da
her mevsimin ayrı bir ‘Meftune’si var
Kışın kış kabağından, baharda kenger bitkisinden, yazın patlıcandan
yapılan meftune en sevilen yemeklerden. Bakla, çağla , elma ve sebze kuruları
ile de yapılan meftune bol sumakla pişiriliyor ve yanında ezilmiş sarımsakla
servis ediliyor.
Üzerine bol nar taneleri ve maydanoz ilave edilerek yediğimiz Nardan Aşı öyle lezzetliydi ki insan tadını unutamıyor.
Havalimanına geçmeden önce örgü peyniri, Süryani şarabı, Diyarbakır çöreği, Kürt kahvesi, karpuz çekirdeği alıyoruz. Daha sonra da bir dilek tutup Dört Ayaklı Minare’nin sütunlarının arasından geçerek Demirciler Çarşısı’ndaki 300 yıllık Sülüklü Han’a konuk oluyoruz. Köz ateşte, fincanda pişen Türk kahvelerimizi gül ve reyhan şerbeti eşliğinde içiyoruz. Huzur bulduğumuz bu mekanda ben Türk kahvesini tercih ettim, siz dilerseniz ev yapımı Süryani şaraplarının ya da Menengiç kahvesinin de tadına bakabilirsiniz.
“Bilenle ve Yerinde Yemek HOŞTUR”
teması ile araştırmacı, gazeteci,
yazar Adnan Şahin ile gerçekleştirdiğimiz Diyarbakır Lezzet Keşfi’nde sadece
iştahımızı değil, hayal gücümüzü de kabartan lezzetlerinin her lokmasından ayrı
zevk aldık. Elbette Diyarbakır’da et ağırlıklı bir yemek kültürü var, en çok da
kuzu ve koyun eti tercih ediliyor. Ancak etin yanında sebze ve tahılın
da ön planda olduğunu yediğimiz yemekler bize bir bir anlattı. Diyarbakır
mutfağında baharat olarak en çok sumak, kişniş, karabiber, pul biber, kırmızı
toz biber kullanıldığını gördük. Yemeklerde taze sebze yerine kurutulmuş
sebzeler daha çok tercih ediliyor. Çeşitli meyveler de tencere yemeklerinde fazlasıyla
kullanılıyor. Tatlılardan burma kadayıf ise sofraların baştacı. İki gün boyunca
yediğimiz yemekler sonrasında ise binlerce yıl Türk, Kürt, Ermeni, Süryani,
Yahudi, Arap halklarıyla iç içe yaşayan kadim şehirde, bu kültürlerin
bileşiminden meydana gelen yemek kültürünün oldukça zengin olduğunu artık daha
iyi biliyoruz.
Söz konusu olan mutfaksa; Diyarbakır’da gezilecek çok yer ve tadılacak çok lezzet var. Kısa süreli de olsa güzel şeyler yaşamak, özel yerler keşfetmek insana iyi geliyor. Bence Diyarbakır’ı hafızalarınıza iyi kaydedin çünkü yolunuz düşmese bile yolunuzu düşürmelisiniz. Surları, cennet bahçelerini anımsatan Hevsel Bahçeleri, bereketi, hayatı su olup akıtan Dicle Nehri, lezzetli yemekleri, tapınakları, köprüleri ve binlerce yıldır insanların gelip geçtiği sokakları ile Diyarbakır hepimize düş gibi bir serüven vadediyor. Şimdi farklı medeniyetlerin varlık sahası Diyarbakır’ı mutfak zenginliği açısından da tanımak ve yeniden anlamak zamanı.
Gidilecek çok şehir, tadılacak çok yemek var.
Gözüm ve kulağım artık yaklaşmakta olan yeni keşiflerde……
Ateşin Dansı: Geleneksel Wok Tavalarında Çelik ve Yüksek Isı Etkileşimi
Kanton mutfağının kutsal aroması ‘Wok Hei’ (wok’un nefesi); elle dövülmüş karbon çeliğin termodinamik yapısı, mikro yağ damlacıklarının buharlaşması ve saniyeler süren Maillard reaksiyonu fiziği.
Asya mutfak kültürünün binlerce yıllık simgesi olan geleneksel wok tavası, dışarıdan bakıldığında yalnızca derin ve kavisli bir çelik parçası gibi görünebilir. Ancak yüksek debili bir alevin üzerine konulduğunda wok; termodinamik, akışkanlar mekaniği ve organik kimyanın kusursuz bir uyumla çalıştığı yüksek hızlı bir reaktöre dönüşür. Bu etkileşimin yarattığı o dumanlı, karamelize ve tarif edilemez lezzet profiline Kanton mutfağında Wok Hei (Wok’un Nefesi) adı verilir.
Wok hei, ev mutfaklarındaki teflon veya döküm tavalarda asla taklit edilemeyen bir gastronomi olgusudur. Bir yemeğin saniyeler içinde pişip dışının çıtır ve isli, içinin ise sulu ve diri kalabilmesi, karbon çeliğin ısıl iletkenliği ile aşırı ısınmış havanın malzeme etrafında yarattığı aerodinamik girdap sayesinde gerçekleşir.
Karbon Çeliğin Termodinamiği ve Yağ Damlacıklarının Yanması
Geleneksel bir wok, demir ve karbon alaşımından dövülerek üretilir. Döküm demire kıyasla çok daha ince ve hafiftir; bu sayede sıcaklık değişimlerine anında tepki verir. Wok ocağının ürettiği 1000 dereceyi aşan alevler tavanın altını kızdırırken, tavanın iç yüzeyi 200 ila 250 derecelik kritik Maillard sıcaklığına saniyeler içinde ulaşır.
Usta bir şef wok’u ritmik olarak havaya fırlattığında (tossing hareketi), yemeğin üzerine püskürtülen mikro yağ damlacıkları kızgın tavanın kenarlarından sıçrayarak doğrudan brülör alevleriyle temas eder. Bu temas anında yağ damlacıkları buharlaşır ve alev alarak mikro düzeyde bir yanma (combustion) sisi oluşturur. Havaya fırlatılan sebze ve et parçaları bu sıcak duman bulutunun içinden geçerken, yüzeylerinde benzersiz bir tütsü ve karamelizasyon tabakası oluşur.
Patina: Çeliğin Yaşayan Koruyucu Ruhu
Wok tavasının bir diğer vazgeçilmez unsuru, zamanla yüzeyinde biriken “patina” tabakasıdır. Yeni bir karbon çelik tava kullanılmadan önce bitkisel yağ ve taze zencefil/taze soğanla yüksek ateşte defalarca fırınlanarak (seasoning) terbiye edilir. Yağ asitleri ısıyla polimerize olarak gözenekli çeliğe bağlanır ve doğal, yapışmaz, simsiyah bir karbon katmanı oluşturur.
Bu patina katmanı yalnızca yiyeceğin yapışmasını önlemekle kalmaz; her pişirmede ortaya çıkan lezzet öncüllerini mikro düzeyde hapsederek sonraki yemeklere derinlik katar. Modern modernist mutfak tekniklerinin dahi hayranlıkla incelediği wok hei, kadim Asya mutfak zekasının ateş ve çelikle kurduğu en güçlü lezzet ittifakıdır.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Wok hei lezzeti ev tipi ocaklarda elde edilebilir mi?
Ev ocaklarının ısı gücü (BTU değeri) profesyonel wok brülörlerinin çok altında kaldığı için tam anlamıyla wok hei yakalamak oldukça zordur; ancak karbon çelik bir wok tavayı çok yüksek ısıtarak küçük porsiyonlar halinde pişirmek benzer bir çıtırlık sağlar.
Karbon çelik wok tava deterjanla yıkanır mı?
Hayır, kimyasal deterjanlar yüzeydeki doğal polimerize yağ (patina) katmanını sökeceği için wok yalnızca sıcak su ve bambu fırça ile temizlenip kurulanmalı ve hafifçe yağlanmalıdır.
Wok tavada sebzelerin diri kalmasının sebebi nedir?
Aşırı yüksek ısı sayesinde sebzelerin dış yüzeyindeki su saniyeler içinde buharlaşır, hücre duvarları çökmeden dışı karamelize olur ve içi tüm çıtırlığını ve vitamin değerini korur.
Boğaz’ın Efendisi: Haliç’te Lüfer Göçü ve Tarihi Balık Ağı Ustaları
Karadeniz’den Marmara’ya uzanan akıntılarda Boğaz’ın simgesi lüfer balığının sonbahar göçü ve Haliç kıyılarında kaybolmaya yüz tutan geleneksel balık ağı örme zanaatının sosyolojisi.
İstanbul’un kadim mutfak ve kent belleğinde Boğaz, yalnızca iki yakayı ayıran bir su yolu değil; asırlardır Karadeniz ile Akdeniz arasında mekik dokuyan devasa bir biyolojik göç otobanıdır. Bu göçün kralı, Bizans sikkelerinden Osmanlı saray ziyafetlerine kadar şehre damgasını vuran asil yırtıcı ise şüphesiz Lüfer‘dir (Pomatomus saltatrix). Sonbaharın serin poyrazıyla Karadeniz’in yağlı sularından Boğaz’a inen lüfer sürüleri, şehre yalnızca bir lezzet şöleni değil, Haliç kıyılarında yüzyıllardır yaşayan bir deniz zanaatı ekosistemi de getirirdi.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Boğaziçi dalyanlarından ve lüfer akınlarından övgüyle bahsettiği o görkemli dönemlerde, lüfer avı sıradan bir balıkçılık faaliyeti değil; kentin şairlerini, memurlarını ve kayıkçılarını gece yarıları sandal sefalarında bir araya getiren bir İstanbul ritüeliydi.
Göz Nuru İlmekler: Haliç’in İplik ve Ağ Ustaları
Lüferin jilet kadar keskin dişleri, endüstriyel misinaların ve naylon iplerin henüz bulunmadığı çağlarda balıkçılar için büyük bir mücadele konusuydu. Balığın ağları parçalamasını önlemek için Haliç’in Fener, Balat ve Ayvansaray kıyılarında kuşaktan kuşağa aktarılan özel bir zanaatkar sınıfı vardı: Ağ Örücüleri.
Doğal keten, kendir ve ipek ipliklerin ceviz kabuğu veya çam kabuğu suyunda kaynatılarak (dabaklama işlemi) tuzlu suya dayanıklı hale getirildiği bu ağlar, ahşap mekiklerle ilmek ilmek dokunurdu. Her bir gözün açıklığı, balığın solungaç yapısına göre milimetrik olarak hesaplanır; lüferin akıntıya karşı yaptığı ani manevraları yakalayacak özel “voli ağları” ve “fanyalı uzatma ağları” hazırlanırdı.
Lüferin Lezzet Hiyerarşisi ve Izgara Ritüeli
İstanbul mutfağında lüfer, boyutlarına göre isimlendirilen ve her boyunda farklı bir pişirme tekniği gerektiren nadir balıklardandır. Defneyaprağı, çinekop, sarıkanat, lüfer, kofana ve sırtıkara silsilesinde; sonbahar aylarında 25-30 santimlik olgunluğa erişen hakiki lüfer, lezzet zirvesini temsil eder.
Lüferin eti, Karadeniz’den Boğaz’ın çift yönlü güçlü akıntılarına (üstte tatlı, altta tuzlu su) karşı yüzdüğü için yoğun yağlanır ve sıkılaşır. Geleneksel İstanbul mutfağında lüfer; unlanıp tavaya atılmaz, ağır soslarla boğulmaz. Meşe kömürü közünde, defne yaprağı eşliğinde ve yalnızca zeytinyağı-tuz dokunuşuyla ızgara edilir. Bugün tükenme tehlikesi altındaki stoklarına ve kaybolan ağ ustalarına rağmen lüfer, Boğaziçi’nin yaşayan gastronomi vicdanı olmaya devam ediyor.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Lüfer balığının en lezzetli olduğu dönem hangisidir?
Eylül sonundan Kasım ortasına kadar süren sonbahar göçü dönemi, balığın Karadeniz’de beslenip en yüksek yağ oranına ulaştığı ve etinin en lezzetli olduğu zamandır.
Geleneksel İstanbul mutfağında lüfer nasıl pişirilir?
Hakiki lüfer kesinlikle meşe kömürü ızgarasında pişirilir; balığın yağının kömüre damlayarak çıkardığı duman, ete eşsiz bir aroma kazandırır.
Anadolu’nun Uzayan Mirası: Erzurum Civil Peyniri ve Tel Çekme Zanaatı
Doğu Anadolu yaylalarının asırlık süt zanaatı Erzurum civil peyniri; yağsız sütün asidite dengesi, kazan başında uygulanan yoğurma-çekme mekaniği ve lifli protein yapısının kimyasal sırları.
Doğu Anadolu’nun 2000 metreyi aşan sarp yaylalarında, bin bir çeşit endemik kır çiçeği ve kekikle beslenen hayvanların sütü, asırlardır coğrafyanın zorlu kış şartlarına meydan okuyan benzersiz bir peynir kültürüne dönüşür. Bu kültürün en zarif, teknik olarak da en hayranlık uyandırıcı temsilcisi Erzurum Civil Peyniri‘dir. Yağsız sütün kazan başında sabırla yoğrulup metrelerce uzatılarak tel tel ayrılması, yalnızca geleneksel bir mutfak ritüeli değil; kazein proteinlerinin mekanik kuvvetle yeniden dizildiği eşsiz bir biyokimyasal zanaattır.
Erzurum ve Kars havzasında üretilen civil peyniri, halk arasında “çeçil” veya “tel peynir” olarak da adlandırılsa da, üretim tekniği ve asidite yönetimi açısından kendine has bir disipline sahiptir. Tereyağı üretiminden arta kalan yağsız sütün (yağsız süt veya yavan süt) israf edilmeden yüksek proteinli, yağ oranı düşük ve uzun ömürlü bir besine dönüştürülmesi, Anadolu halk bilgeliğinin sürdürülebilir gastronomiye verdiği en büyük yanıtlardan biridir.
Civil peynirinin sırrı, sütün doğal ekşimesiyle (asitlik derecesinin artması) başlar. Şirden mayası ile mayalanan teleme, bakır kazanlarda yaklaşık 50-55 derece sıcaklıkta ağır ağır ısıtılır. Bu sıcaklık, peynir altı suyunun ayrışmasını hızlandırırken süt proteinleri olan kazein misellerinin birbirine yapışarak elastik bir hamur oluşturmasını sağlar.
Teleme tam kıvama geldiğinde usta eller devreye girer. Kazandan alınan sıcak teleme, ahşap teknelerde veya mermer tezgahlarda elle sürekli katlanıp havaya doğru çekilir. Bu çekme ve uzatma hareketi, küresel kazein proteinlerini dikey olarak düzleştirir ve paralel zincirler halinde birbirine bağlar. Sonuç; piştiğinde ya da elle ayrıldığında adeta ipek bir kumaşın iplikleri gibi incecik liflere ayrılan eşsiz tel yapısıdır.
Tuzlama, Dinlendirme ve Göğermiş Peynire Dönüşüm
Tel tel ayrılan civil peynirleri, salamura tuzlu suda dinlendirildikten sonra askılara asılarak fazla suyu süzülür. Taze tüketildiğinde hafif elastik, süt kokulu ve tuzlu bir karaktere sahip olan bu peynir, aynı zamanda meşhur “Göğermiş (küflü) peynir”in de ana hammaddesidir. Toprak küplere veya deri tulumlara lor peyniriyle birlikte sıkıca basılan civil, mağaralarda aylarca bekletilerek doğal penisilin küfleriyle olgunlaştırılır.
Yüksek kalsiyum ve protein oranı, sıfıra yakın yağ içeriği ve kendine has lifli çiğneme dokusuyla Erzurum civil peyniri, modern sağlıklı beslenme trendlerinde hak ettiği değeri giderek daha fazla kazanan köklü bir coğrafi işaret mirasıdır.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Civil peyniri hangi sütten ve nasıl yapılır?
Genellikle inek sütünün yağı tereyağı yapılmak üzere alındıktan sonra kalan yağsız sütün doğal olarak asitlendirilmesi, mayalanması ve sıcak kazanda çekilip uzatılmasıyla üretilir.
Civil peyniri ile çeçil peyniri arasındaki fark nedir?
Erzurum civil peyniri tamamen yağsız sütten yapılır ve lifleri daha incedir; çeçil peynirinde ise yağ oranı kısmen daha yüksektir ve dokusu daha yumuşaktır.
Civil peyniri nasıl saklanmalıdır?
Taze civil peyniri kendi salamura suyunda veya hava almayan kaplarda buzdolabında saklanmalıdır; tuzunu azaltmak için tüketilmeden önce ılık suda birkaç dakika bekletilebilir.