Connect with us

Dosya

130 Asırdır Akan Bir Nehir, 33 Medeniyet Bir şehir; Diyarbakır

“Bilenle ve Yerinde Yemek HOŞTUR” teması ile araştırmacı, gazeteci, yazar Adnan Şahin ile gerçekleştirdiğimiz Diyarbakır Lezzet Keşfi’nde sadece iştahımızı değil, hayal gücümüzü de kabartan lezzetlerinin her lokmasından ayrı zevk aldık

Yayınlanma zamanı

-

Artık şehirleri keşfetmenin yolu gastronomi turları. Bu sebeple şehirleri mutfağı aracılığıyla tanımak benim de yeni seyahat etme yöntemim oldu. Bu sayede şehrin hikayesinin yemekler ve bu yemekleri yapan insanlar tarafından anlatılabileceğini keşfediyorum. Gittiğim her şehirde tattığım yeni lezzetler ve o lezzetlere dair öğrendiğim bilgiler bir daha silinmemek üzere zihnime kazınıyorlar.

Hoştur Gastronomi heyecan verici deneyimler, rutin alışkanlıklardan kaçış, yerel kültürler hakkında bilgi, özgün gastronomi rotaları ile sıra dışı bir alternatif sunuyor. Hoştur Gastronomi ile gezdiğim şehirler geniş bir mutfak kültürü ile birlikte derin bir tarihe sahipler.

İşte bu şehirlerden biri olan, tarihin taşlara yazıldığı kent Diyarbakır’da büyülü bir keşfe çıkmaya ne dersiniz?

Mezopotamya’nın, Bereketli Hilal’in kültür, tarih ve lezzetle bezeli şehri Diyarbakır’dayız. Beretini Dicle Nehri’nin sularından alan verimli toprakları ve elbette enfes mutfağı ile Diyarbakır bu defa da bizim için açıyor lezzet kapılarını.

Diyarbakır denilince akla ilk surlar geliyor şüphesiz. Tarihi kent merkezini çevreleyen ve genel hatlarıyla bugünkü sınırlarına IV. yüzyılda ulaşan surlar, yapıldığı dönemden itibaren kentin en önemli mimari öğesi. Diyarbakır’ı çevreleyen surların doğu kısmında Dicle Nehri kıyısında yaklaşık on bin dönümlük bir alana yayılan HEVSEL BAHÇELERİ ise bu benzersiz toprakların bir diğer güzelliği.

Hevsel Bahçeleri yaklaşık 7 bin yıldır şehrin vazgeçilmez bir parçası der tarihi kaynaklar. Bu kent adeta o bahçeler ve Dicle Nehri üzerinden var olmuştur. Bu anlamda Diyarbakır’ın  ruhu Dicle Nehri ve Hevsel Bahçeleri’dir dersem yanılmış olmam.

Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi varsa bizim için kurulan bu sofrada mutlu olmak için fazlaca sebebimiz olacağı aşikar. Söze nereden başlanır diye düşünüyorum şimdi. Lezzet şöleni  kemikli koyun kol eti, aşurelik buğday, yeşil mercimek ve nohut ile hazırlanan habenisk çorbası ve kibe mumbar dolması ile başlıyor. Müzenin Kahvesi’nde Diyarbakır’ın yöresel lezzetleri ile hazırlanmış kahvaltı sofrası ile yavaş yavaş mest olmaktayız. Kahvaltının olmazsa olmazı ekmekler ve hamur işleri… Çökelekli, peynirli ya da kıymalı olarak saçta pişirilen ve sıcak servis edilen patile yapıyor Diyarbakır’lı bir hanım. Geçmişinin en az 120 yıl öncesine dayandığı bilinen Diyarbakır çöreği daha çok dini bayramlarda yapıldığı için bayram çöreği olarak da biliniyor. Bulgur değirmeninde son kalan un gibi bulgurdan evlerde yapılan bulgur ekmeği ise şimdilerde fırınlarda yaygın olarak yapılıp satılmakta. Diyarbakır’da baharın habercisi olarak bilinen kenger  yumurta ve kavuta bulanarak kızartılmış ve  tadına doyulmaz bir lezzet haline gelmiş. Örgü peyniri tabii ki soframızda. Tereyağlı çökelek, bölgede yetişen meyvelerden yapılan reçeller, pekmezler, sade ve soslu olarak hazırlanmış  Derik zeytini ve bölgenin doğal balları da kahvaltıya eşlik ediyor. Kısacası yemesi ayrı, yutması ayrı lezzetler. Kahvaltı sonrası Türk kahvesi eşliğinde  Dicle Nehri’ni ve kentin tüm koku ve renklerini içeren Hevsel Bahçeleri’ni seyretmekse cabası.

İç Kale Müze Kompleksi içinde yer alan Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ndeyiz. Bu müze Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Diyarbakır Valiliği’nin beraber yürüttüğü  İç Kale Restorasyonu Projesi ile 2015 yılında şehre kazandırılmış. Burada hepimizi son derece etkileyen ve bildiklerimizi sorgulatan Körtik Tepe bölümü oldu. Körtik Tepe’de yapılan kazılar sonrası bulgular taşlar yeniden mi yerinden oynuyor dedirten cinsten. Göbekli Tepe tarihi günümüzden 12.000 yıl öncesine dayanıyor. Körtik Tepe’nin ise 12.400  yıla dayandığı düşünülüyor, kazılar devam etmekte. Öyleyse Göbekli Tepe ile Körtik Tepe’yi karşılaştırdığımızda ne tür yanıtlar bulabilirdik? Kafamda bu soruya cevap ararken Diyarbakır’ın olmazsa olmazı ciğer kebabını yemek için yola koyulduk. Ciğerci Meheme Amca’nın mekanına yaklaştığımızda  benim gibi ciğer kebabının kokusunu almak üzere gözlerini kapayarak bekleyen birileri daha  var mıydı  bilemiyorum ama ekipteki arkadaşlarımız merdivenleri birer ikişer adımlayarak kokunun peşinden restoranın üst katına doğru çıkmaya başladılar bile. Meheme Amca ise şişe dizilmiş ciğerleri lezzetlendirmek için farklı baharatlara buluyor, ocak başında bizi bekliyordu. Şölen yeniden başlamıştı. Pişen şişlerden ciğerleri baharat ve yağ ile lezzetlendirilmiş lavaş yardımı ile sıyırarak közlenmiş soğan ve domates eşliğinde yemenin tadı ise kelimelerle anlatılamaz.

Tatlının beyne vuran lezzetini hissederek öğlen yemeği keyfimizi tamamlamak üzere Hacı Levent’e ulaştık. Fıstıklı Burma Kadayıf yemeyi hayal ederken kendimizi baklavaların, kadayıfların binbir çeşidi içinde bulduk. Fıstıklı burma dışında benim en sevdiğim tatlı soğuk baklava oldu.

UNUTMAYIN GÖZ VE KULAK ALDANIR, AMA AĞIZ ALDANMAZ

Akşam yemeği için HANCI ET’deyiz. İçeri girer girmez şehir mutfağının et ağırlıklı bir yemek kültürüne sahip olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor.

“Benim Şehrim Diyarbekir” düsturuyla hizmet veren şehir sevdalısı Şeyhmus Doğan karşılıyor bizi kapıda. Diyarbakır’ın marka yüzü. Yıllarca tatlara tat, lezzetlere lezzet katmış, yemekleriyle müstesna babadan oğula miras mekanda, Diyarbakır’ın yöresel yemeklerini bulabiliyorsunuz. Hancı’da eşsiz kokular eşliğine sofraya gelen yemekler öyle lezzetli ki bu şehirde yemek yemenin karın doyurmaktan çok daha fazla bir şey olduğu gerçeğini yeniden kavrıyor insan. sumaklı tuzik (su teresi) çorbası, pöçik, kari (yılanyastığı) otlu bulgur pilavı, kurutma meftunesi, hırsız kebabı, yoğurtlu kenger, hardal otu dolması, kış kabağı içinde Karacadağ pirinci ile yapılmış etli pilav, meyve ile eti lezzete dönüştüren ayvalı kavurma, kaburga dolması, kurutulmuş meyvelerle yapılan gurme gazi yemeği, içli köfte ve bostana salatası menüde yer alan yöre yemeklerinden bazıları.  Sofraya gelen her tabakla birlikte lezzet ve keyif katlanarak artıyordu. Bu lezzetlere eşlik eden Diyarbakır türküleri de olmasa kimsenin kafasını masadan kaldıracağı yoktu anlaşılan. Bense “Mardinkapı şen olur” türküsünü dinlerken masaya gelen tatlının son lokmasını ağır ağır çiğniyordum, ağzımda dağılan her zerrenin tadını çıkarmaya çalışarak.  

Başta Şeyhmus Bey olmak üzere olağanüstü insanlar tanıdım Diyarbakır’da,  onlar mutfak geleneklerini devam ettirmeye çalışan şehir sevdalıları. Hoştur Gastronomi turlarında da benim mutfak yıldızlarım.

UZAKLARI YAKIN KILAN KÖPRÜLER

Ertesi sabah Diyarbakır’a lezzetli bir günaydın demek için seyrine doyulmaz bir yapı olan On  Gözlü Köprü kenarındayız. Tarihi taş köprü, on kesik kemer üzerinde inşa edilen bloklarla Dicle’nin iki yakasını birbirine bağlıyor. İleride bir başka türkünün başkahramanı Kırklar Dağı. Ünlü “Kırklar Dağı’nın Düzü-SUZAN SUZİ” türküsünün dayandığı öykü, Dicle’yle Hevsel Bahçesi’nin kadim sevdasına da dem vurur.

Sabah kahvaltısında kuzu ciğeri yemek Diyarbakırlılar’ın olmazsa olmazlarından. Kuzu ciğeri taze olarak kahvaltılarda tüketiliyor. Ciğere lezzet katmak için farklı baharatlar ve gömlek iç zarı kullanılarak yağ oranı az olan ciğerin yağ oranının da arttırılması sağlanıyor. Sabah ciğer kebabı yapan bazı esnaf, taze ciğer bulamadığında o gün dükkânını açmamayı bile göze alıyor.

Bizim için hazırlanan perdeli ciğer kebaplarımızı yine o eşsiz yöresel kahvaltılıkları ile dolu olan sofrada yedikten sonra Zerzevan Kalesi’ne doğru yol alıyoruz. Zezevan Kalesi’nde gördüklerimiz öyle üç beş kelimeyle anlatılacak gibi değil.

ZERZEVAN KALESİ TARİHE IŞIK TUTUYOR Zerzevan Kalesi dünyanın en iyi korunmuş Roma İmparatorluğu’nun doğu sınır garnizonu olarak da biliniyor. Ayrıca dünyada ortaya çıkarılmış son Mithras Tapınağı’nın da bulunduğu Zerzevan Kalesi’nin UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınması için de gerekli başvurular yapılmış. Dicle Üniversitesi  Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç. Dr. Aytaç Coşkun,  2014 yılından bu yana yürütülen kazı çalışmalarının  bölgenin tarihini aydınlatma açısından büyük önem taşıdığını anlatıyor. Şu ana kadar yapılan kazılarda sur kalıntısı, gözetleme ve savunma kulesi, yönetim binası, konutlar, tahıl ve silah depoları, yer altı ibadethanesi, sığınaklar, kaya mezarları, su kanalları ile su sarnıçları, gizli geçitler, askerlerin kaldığı yerler, sivillerin konakladığı mekanlar tespit etmişler. Coşkun, şimdiye kadar kazıların sadece %1’ini gerçekleştirdiklerini, kaledeki kazıların yaklaşık 50 yıl belki daha fazla süreceğini anlatırken tüm bu çalışmaların bölgenin ve Diyarbakır’ın tarihini değiştireceğine işaret ediyor.

Aytaç Hoca bizlere Roma Dönemi peynir tatlısı “Globi” de hazırlatmış. Gastronomi turu olunca tarihe tanıklık ederken gezi sonunda Antik Çağ’a ait bir lezzet olan “Globi” tatlısı da onu yememiz için bizi bekliyordu.

Büyük bir şaheser; Diyarbakır Ulu Camii

Şehrin merkezine geldiğimizde ilk durağımız Anadolu’nun en eski camilerinden olan ve mimarisi ile görenleri büyülemeyi başaran Diyarbakır’ın en değerli eserlerinden Ulu Cami. Cami duvarlarında eski uygarlıkların bıraktığı izleri görebiliyorsunuz hala. Evliya Çelebi’nin “İçinde öyle ruhaniyet var ki, bir kimse iki rekat namaz kılsa kabul olunduğuna kalbi şahitlik eder.” dediği  Ulu Cami’nin dört ayrı cephesi Müslümanlığın dört ana mezhebine ayrılmış.  Ayrıca camide sibernetiğin babası olarak kabul edilen ünlü bilgin El Cezeri’nin yaptığı güneş saatini de görmek mümkün.

Yolculuk öncesi son lezzet şöleni Ali Paşa Mahallesi’nin en ünlü evi Cemil Paşa Konağı’nda idi. Abdühamid’in sarayından bile daha görkemli olduğu söylenen bu yapıda şimdilerde “kent müzesi” olmak için restorasyon çalışmaları devam ediyor. Kadın girişimcilerin yöresel yemeklerle hazırladıkları muazzam sofrada yemeklerdeki tatların ve dokuların bir araya gelişindeki özgünlük yeniden hayran bırakıyor hepimizi. Hangi yemeği yiyeceğini şaşırıyordu insan. Meyir çorbası, Diyarbakır güveci, duvaklı pilav , kabak meftunesi, belluh, kaburga dolması, hurik, zerefet, nardan aşı, sütlü Nuriye….

Diyarbakır mutfağının gözde yemeklerinden Duvaklı Pilav

Eskiden evlenen çiftlerin düğününde duvak açma merasiminde yapılan bir pilav olduğu için bu yemeğe duvaklı pilav ismi verilmiş. Karacadağ pirincinden sade yağ ile yapıllan pilav üstüne kavrulmuş kıyma ve kabuğu soyularak kavrulmuş yerli bademle, bakır tepsilerde servis ediliyor.

Diyarbakır’da her mevsimin ayrı bir ‘Meftune’si var

Kışın  kış kabağından, baharda kenger bitkisinden, yazın patlıcandan yapılan meftune en sevilen yemeklerden. Bakla, çağla , elma ve sebze kuruları ile de yapılan meftune bol sumakla pişiriliyor ve yanında ezilmiş sarımsakla servis ediliyor.

Üzerine bol nar taneleri ve maydanoz ilave edilerek yediğimiz Nardan Aşı öyle lezzetliydi ki insan tadını unutamıyor.

Havalimanına geçmeden önce örgü peyniri, Süryani şarabı, Diyarbakır çöreği, Kürt kahvesi, karpuz çekirdeği alıyoruz. Daha sonra da bir dilek tutup Dört Ayaklı Minare’nin sütunlarının arasından geçerek Demirciler Çarşısı’ndaki 300 yıllık Sülüklü Han’a konuk oluyoruz. Köz ateşte, fincanda pişen Türk kahvelerimizi gül ve reyhan şerbeti  eşliğinde içiyoruz. Huzur bulduğumuz bu mekanda ben Türk kahvesini tercih ettim, siz  dilerseniz  ev yapımı Süryani şaraplarının ya da Menengiç kahvesinin de tadına bakabilirsiniz.

“Bilenle ve Yerinde Yemek HOŞTUR”  teması ile  araştırmacı, gazeteci, yazar Adnan Şahin ile gerçekleştirdiğimiz Diyarbakır Lezzet Keşfi’nde sadece iştahımızı değil, hayal gücümüzü de kabartan lezzetlerinin her lokmasından ayrı zevk aldık. Elbette Diyarbakır’da et ağırlıklı bir yemek kültürü var,  en çok da  kuzu ve koyun eti tercih ediliyor. Ancak etin yanında sebze ve tahılın da ön planda olduğunu yediğimiz yemekler bize bir bir anlattı. Diyarbakır mutfağında baharat olarak en çok sumak, kişniş, karabiber, pul biber, kırmızı toz biber kullanıldığını gördük. Yemeklerde taze sebze yerine kurutulmuş sebzeler daha çok tercih ediliyor. Çeşitli meyveler de tencere yemeklerinde fazlasıyla kullanılıyor. Tatlılardan burma kadayıf ise sofraların baştacı. İki gün boyunca yediğimiz yemekler sonrasında ise binlerce yıl Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Yahudi, Arap halklarıyla iç içe yaşayan kadim şehirde, bu kültürlerin bileşiminden meydana gelen yemek kültürünün oldukça zengin olduğunu artık daha iyi biliyoruz.

Söz konusu olan mutfaksa;  Diyarbakır’da gezilecek çok yer ve tadılacak çok  lezzet  var.  Kısa süreli de olsa güzel şeyler yaşamak, özel yerler keşfetmek insana iyi geliyor. Bence Diyarbakır’ı hafızalarınıza iyi kaydedin çünkü yolunuz düşmese bile yolunuzu düşürmelisiniz. Surları, cennet bahçelerini anımsatan Hevsel Bahçeleri, bereketi, hayatı su olup akıtan Dicle Nehri, lezzetli yemekleri, tapınakları, köprüleri ve binlerce yıldır insanların gelip geçtiği sokakları ile Diyarbakır hepimize düş gibi bir serüven vadediyor. Şimdi farklı medeniyetlerin varlık sahası Diyarbakır’ı mutfak zenginliği açısından da tanımak ve yeniden anlamak zamanı.

Gidilecek çok şehir, tadılacak çok yemek var.

Gözüm ve kulağım artık yaklaşmakta olan yeni keşiflerde……

Tamamını Oku

Dosya

Fatih Tutak: Türk Mutfağının Dünya Sahnesindeki Sesi

Bolu Mengen’den Tokyo’ya, Noma’dan İstanbul’a uzanan bir yolculuk. Fatih Tutak nasıl Türkiye’nin ilk 2 Michelin yıldızlı şefi oldu?

Published

on

İstanbul’da doğdu, Bolu Mengen’de pişti, Tokyo’da olgunlaştı, Kopenhag’da derinleşti. Ve nihayetinde kendi mutfağına, kendi köklerine döndü. Fatih Tutak’ın hikâyesi yalnızca bir şefin kariyeri değil; Türk mutfağının dünyanın en prestijli sofralarında hak ettiği yeri aramasının hikâyesidir.

Annesinin Elinden Dünyaya Açılan Kapı

Her büyük hikâyenin bir başlangıcı vardır. Fatih Tutak için bu başlangıç noktası, annesinin İstanbul mutfağıdır. 31 Ağustos 1985’te İstanbul’da dünyaya gelen Tutak, çocukluk yıllarında annesinin ocağında yemekle kurduğu derin bağı hiç kaybetmedi. Bu bağ onu önce Bolu Mengen Aşçılık Okulu’na, oradan da dünyanın en prestijli mutfaklarına taşıdı.

Türkiye’deki ilk deneyimini İstanbul Ritz-Carlton’da avangard Fransız şef Paul Pairet’in yanında edindi. Bu staj, genç Tutak’a yalnızca teknik değil; yemeği bir sanat formu olarak görme disiplini kazandırdı.

Çin’den Singapur’a, Tokyo’dan Kopenhag’a

Paul Pairet’in ardından Tutak’ın yolculuğu Uzak Doğu’ya yöneldi. Qingdao, Pekin ve Hong Kong’da Çin mutfağının derinliklerine daldı; farklı kültürlerin yemek anlayışını kendi penceresinden okudu. Singapur’da Marina Bay Sands’in sofistike mutfağında çalıştı.

Asıl dönüşüm ise Tokyo’da yaşandı. Dünyaca ünlü şef Seiji Yamamoto liderliğindeki 3 Michelin yıldızlı Nihonryori Ryugin restoranında geçirdiği dönem, Tutak’a minimalizmi, ürüne saygıyı ve kültürel belleği yemeğe aktarma sanatını öğretti. Japon mutfak felsefesi onun bakış açısını kökten dönüştürdü.

Bu dönüşümün üstüne bir de Kopenhag’ı ekledi: René Redzepi’nin Noma’sı. Dünyanın en iyi restoranı seçilen Noma’da çalışmak, Tutak için hem teknik hem de felsefi bir tamamlanmaydı. Nordik mutfak hareketinin öncüsünün yanında yerel malzeme, fermantasyon ve kök kültüre dönüşün önemini içselleştirdi.

Bangkok: Türk Mutfağını Dünyanın Diğer Ucunda Keşfetmek

2015 yılında Bangkok’taki The House of Sathorn’ın Yemek Odası’nda Baş Şef olarak göreve başlayan Tutak, kısa sürede Mutfak Operasyonları Direktörü’ne yükseldi. Bu dönemde restoranı Asya’nın 50 En İyi Restoranı listesinde sırasıyla 36. ve 43. sıraya taşıdı. Üstelik Michelin Rehberi Tayland 2018-19’da plaketi kazandı.

Ama Bangkok’taki en kritik kırılma, Tutak’ın dünya mutfaklarını öğrendikten sonra gözlerini Türk mutfağına çevirmesiyle yaşandı. The House of Sathorn menüsüne Türk mutfağına dayalı tabaklar ekledi. İmza yemeği “From my Mom” (Annemden), Türk mantısının modern yorumuydu. Kalabalık bir Bangkok lokantasında ana yemeği olarak servis edilen Türk mantısı, yabancı misafirlerin büyük ilgisini çekti.

Tutak bir röportajında şöyle demişti: “Türk mutfağı için yeni bir alfabe yaratıyorum. Kendi köklerimize geri dönüp, aslında aşina olduğumuz tatları modern, zarif ve sade bir şekilde kendi tarzımızla yorumluyoruz.”

Ev Dönüşü: TURK Fatih Tutak

Aralık 2019’da Tutak, yıllardır taşıdığı hayali gerçeğe dönüştürdü ve İstanbul’da TURK Fatih Tutak’ı açtı. CNN Travel, restoranı 2020’nin “Dünyanın En İyi Yeni Restoranları” arasında gösterdi. Time Out İstanbul Yemek & İçecek Ödülleri’nde hem “Yılın Şefi” hem de “Yılın Restoranı” ödüllerine layık görüldü.

Asıl zirve ise 2023’te geldi. Michelin Rehberi Türkiye’de ilk kez yayımlandığında, TURK Fatih Tutak aynı yıl 2 Michelin yıldızı aldı. Bu başarı 2024 töreninde de korundu. Tutak, böylece Türkiye’nin İstanbul’daki ilk 2 Michelin yıldızlı şefi unvanına sahip oldu.

“Türk Mutfağı 2.0″nun Felsefesi

TURK Fatih Tutak, fine dining anlayışını geleneksel Türk mutfağıyla harmanlayan özgün bir deneyim sunuyor. Restoran Instagram’ında kendini şöyle tanımlıyor: “Turkish Cuisine 2.0.” Bu tanım tesadüf değil; bilinçli bir manifestonun özeti.

Menü, Türkiye’nin dört bir yanından seçilmiş yerel ürünler üzerine inşa edilmiş. Her tabak bir hikâye taşıyor: tarihsel bir referans, coğrafi bir iz, kişisel bir anı. Tutak’ın mutfağında geçmişle gelecek arasında bir köprü kurma gayreti var. Gastronomi eleştirmeni Vedat Milor bu anlayışı şöyle özetliyor: “Amaçlanan, geleneğin üzerine bir kat daha inşa etmeye çalışarak geçmişle gelecek arasına bir köprü kurmak.”

Bir Şefin Ötesinde: Türk Mutfağının Elçisi

Fatih Tutak’ın başarısı yalnızca kişisel bir zafer değil. Dünya sahnesinde Türk mutfağının ne kadar zengin, derin ve yeniden yorumlanmaya ne kadar açık olduğunun kanıtı. Michelin yıldızları, Türk mutfağının “yerel bir lezzet” damgasından çıkıp küresel gastronomi sahnesiyle boy ölçüşebildiğini tescilledi.

Ve bu yolculuğun başında hep o aynı şey var: bir annenin İstanbul mutfağında biriktirdiği tatlar. Kimi zaman en büyük ilham en yakında saklıdır.


Fatih Tutak hakkında daha fazla bilgi için: turkft.com

Tamamını Oku

Dosya

Kısık Ateşte Uzun Uzun Pişen Sanatsal Bir İntikam: The Menu

Published

on

Oldukça uzun bir hazırlama sürecinden geçen, kısık ateşte uzun uzun pişirilmiş sanatsal bir intikam yemeği sunuyor The Menu bizlere. Servis edilen her lezzet ile gerginliğin derinliğine doğru ilerliyoruz ve duyular için özenle hazırlanmış bu şölen, giderek daha da karanlık bir hale geliyor. 

Aylar öncesinden rezervasyon ile deneyimleme şansı bulabileceğiniz, her ürününü kendisi özel olarak yetiştiren, bütün duyulara hitap eden ve yemeği sanata dönüştüren bir adada, bir ‘fine dining’ restoranındayız. Bu restoranda çalışan herkes bu adada yaşıyor, her ürün adadan temin ediliyor, restoran misafirleri ve çalışanları dışında adaya hiçbir şekilde ulaşım bulunmuyor. Şefimiz Slowik buranın yıldızı, lideri, en çok korkulan ve saygı duyulan ada sakini. Özenle tasarladığı, travmalarıyla harmanladığı yemekleri film boyunca bir bir deneyimliyor, her bir yemekle birlikte daha da karanlığa doğru ilerliyoruz. 

The Menu, Ralph Fiennes, Anya Taylor-Joy, Nicholas Hoult gibi popüler isimleri bir araya getiren bir kara mizah – gerilim filmi. Filmin yönetmeni Mark Mylod, senaristler ise Seth Reiss ve Will Tracy. Fine dining restoranlarının ilkelerine, şeflerin sanatının bir takıntı haline gelmesine, zevksizliğe ve toplumun zengin tabakasına bir eleştiri niteliği de taşıyor. Toplumu alanlar ve verenler olarak ikiye ayırıyor, her birini ayrı ayrı eleştiriyor, yıkım için kabaran bir iştah sunuyor seyirciye. 

Hem yemekle ilgili olduğu için, hem de film ilerledikçe gerilim miktarı arttığı için seyircinin dikkatini de uzun süre tutabilen bir film The Menu. Kara mizah ve gerilimin gastronomi ile birleştirilmiş halini izlemek isterseniz tavsiye ederiz, keyif alacaksınız.

Tamamını Oku

Dosya

Bildiğimiz Şaraplardan Farklı: Amber Şarap

Published

on

Sofralarımıza, sohbetlerimize, yemeklerimize eşlik eden şarap, bazen yakut rengiyle, bazen rose bazen de beyaz rengiyle çıkıyor karşımıza. Hepsinin ayrı yakıştığı lezzetler, mevsimler, durumlar var. Bugünkü yazımızın konusu olan şarap ise hiçbirine benzemiyor, amber rengi ile diğer şaraplardan ayrı duruyor, bizi kendine hayran bırakıyor. 

Amber veya turuncu şarap, Gürcistan’da oldukça popüler. Gürcistan’nın meşhur beyaz şarap üzümlerinden olan Rkatsiteli, Kisi ve Mtsvane ile yapılıyor fakat amber şarabın yapımında, beyaz şaraptan farklı olarak beyaz üzümler, kabukları ve çekirdekleri ile fermante ediliyor ve bu işlemin sonucunda şarap, turuncu rengini alıyor. 

Gürcü kültüründe şarabın önemi bir hayli yüksek. Bizim gibi oldukça misafirperver olmakla övünen bir millet Gürcistan. Tiflis’i bize gezdiren rehberimiz Alex’in söylediğine göre, eğer yemeğe misafir davet ediyorsanız ve sarhoş olmadan, yeterince şarap ikram etmeden gönderirseniz, iyi misafir ağırlıyor sayılmazmışsınız, şarap öyle işlemiş kültürlerine. Şehrin en bilinen simgelerinden biri olan Kartlis Deda heykelinin sol elinde şarap, sağ elinde ise kılıç var: Düşmana kılıç, dosta şarap anlamına geliyormuş. 
Amber şarabın tadını merak ederseniz, oldukça buruk olduğunu söyleyebilirim. Üretim yönteminden dolayı taneni oldukça yüksek bir şarap. Gürcü yemekleri ile oldukça uyumlu, dolayısıyla bu şarabı Gürcistan’da, yerinde deneyecekseniz birkaç tüyo verelim: Birincisi, tuzlu yemeklerle eşleştirmeniz. İkincisi, şarabın oldukça güçlü bir tadı olduğu için, ne çok hafif ne çok ağır bir yemek seçmelisiniz. Hafif yemekler şarabın gölgesinde kaybolacak, ağır yemekler ise amber şarap ile eşleştiğinde iyice ağır gelecektir. Birkaç yemek önerisi de verelim: Nigvziani Badrijani, bizim anlayacağımız adıyla patlıcan rulo. İnce doğranmış patlıcanların kızartılıp, içlerinin ceviz ezmesi ile doldurulduğu yerel bir lezzet. Bir diğer lezzet ise Lobio, fasulye ezmesi. Fasulyeyi haşlayıp çeşitli baharatlar, ceviz, sarımsak gibi malzemelerle karıştırıyor ve ezilmiş bir şekilde, üzerine taze kişniş ekleyerek servis ediyorlar. Ayrıca Gürcü mutfağının en bilinen lezzetleri Khinkali (Gürcü mantısı) ve Khachapuri (Gürcü pidesi) de amber şarapla eşleştirmek için son derece uygun.

Tamamını Oku