Connect with us

Haberler

130 Asırdır Akan Bir Nehir, 33 Medeniyet Bir şehir; Diyarbakır

“Bilenle ve Yerinde Yemek HOŞTUR” teması ile araştırmacı, gazeteci, yazar Adnan Şahin ile gerçekleştirdiğimiz Diyarbakır Lezzet Keşfi’nde sadece iştahımızı değil, hayal gücümüzü de kabartan lezzetlerinin her lokmasından ayrı zevk aldık

Artık şehirleri keşfetmenin yolu gastronomi turları. Bu sebeple şehirleri mutfağı aracılığıyla tanımak benim de yeni seyahat etme yöntemim oldu. Bu sayede şehrin hikayesinin yemekler ve bu yemekleri yapan insanlar tarafından anlatılabileceğini keşfediyorum. Gittiğim her şehirde tattığım yeni lezzetler ve o lezzetlere dair öğrendiğim bilgiler bir daha silinmemek üzere zihnime kazınıyorlar.

Hoştur Gastronomi heyecan verici deneyimler, rutin alışkanlıklardan kaçış, yerel kültürler hakkında bilgi, özgün gastronomi rotaları ile sıra dışı bir alternatif sunuyor. Hoştur Gastronomi ile gezdiğim şehirler geniş bir mutfak kültürü ile birlikte derin bir tarihe sahipler.

İşte bu şehirlerden biri olan, tarihin taşlara yazıldığı kent Diyarbakır’da büyülü bir keşfe çıkmaya ne dersiniz?

Mezopotamya’nın, Bereketli Hilal’in kültür, tarih ve lezzetle bezeli şehri Diyarbakır’dayız. Beretini Dicle Nehri’nin sularından alan verimli toprakları ve elbette enfes mutfağı ile Diyarbakır bu defa da bizim için açıyor lezzet kapılarını.

Diyarbakır denilince akla ilk surlar geliyor şüphesiz. Tarihi kent merkezini çevreleyen ve genel hatlarıyla bugünkü sınırlarına IV. yüzyılda ulaşan surlar, yapıldığı dönemden itibaren kentin en önemli mimari öğesi. Diyarbakır’ı çevreleyen surların doğu kısmında Dicle Nehri kıyısında yaklaşık on bin dönümlük bir alana yayılan HEVSEL BAHÇELERİ ise bu benzersiz toprakların bir diğer güzelliği.

Hevsel Bahçeleri yaklaşık 7 bin yıldır şehrin vazgeçilmez bir parçası der tarihi kaynaklar. Bu kent adeta o bahçeler ve Dicle Nehri üzerinden var olmuştur. Bu anlamda Diyarbakır’ın  ruhu Dicle Nehri ve Hevsel Bahçeleri’dir dersem yanılmış olmam.

Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi varsa bizim için kurulan bu sofrada mutlu olmak için fazlaca sebebimiz olacağı aşikar. Söze nereden başlanır diye düşünüyorum şimdi. Lezzet şöleni  kemikli koyun kol eti, aşurelik buğday, yeşil mercimek ve nohut ile hazırlanan habenisk çorbası ve kibe mumbar dolması ile başlıyor. Müzenin Kahvesi’nde Diyarbakır’ın yöresel lezzetleri ile hazırlanmış kahvaltı sofrası ile yavaş yavaş mest olmaktayız. Kahvaltının olmazsa olmazı ekmekler ve hamur işleri… Çökelekli, peynirli ya da kıymalı olarak saçta pişirilen ve sıcak servis edilen patile yapıyor Diyarbakır’lı bir hanım. Geçmişinin en az 120 yıl öncesine dayandığı bilinen Diyarbakır çöreği daha çok dini bayramlarda yapıldığı için bayram çöreği olarak da biliniyor. Bulgur değirmeninde son kalan un gibi bulgurdan evlerde yapılan bulgur ekmeği ise şimdilerde fırınlarda yaygın olarak yapılıp satılmakta. Diyarbakır’da baharın habercisi olarak bilinen kenger  yumurta ve kavuta bulanarak kızartılmış ve  tadına doyulmaz bir lezzet haline gelmiş. Örgü peyniri tabii ki soframızda. Tereyağlı çökelek, bölgede yetişen meyvelerden yapılan reçeller, pekmezler, sade ve soslu olarak hazırlanmış  Derik zeytini ve bölgenin doğal balları da kahvaltıya eşlik ediyor. Kısacası yemesi ayrı, yutması ayrı lezzetler. Kahvaltı sonrası Türk kahvesi eşliğinde  Dicle Nehri’ni ve kentin tüm koku ve renklerini içeren Hevsel Bahçeleri’ni seyretmekse cabası.

İç Kale Müze Kompleksi içinde yer alan Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ndeyiz. Bu müze Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Diyarbakır Valiliği’nin beraber yürüttüğü  İç Kale Restorasyonu Projesi ile 2015 yılında şehre kazandırılmış. Burada hepimizi son derece etkileyen ve bildiklerimizi sorgulatan Körtik Tepe bölümü oldu. Körtik Tepe’de yapılan kazılar sonrası bulgular taşlar yeniden mi yerinden oynuyor dedirten cinsten. Göbekli Tepe tarihi günümüzden 12.000 yıl öncesine dayanıyor. Körtik Tepe’nin ise 12.400  yıla dayandığı düşünülüyor, kazılar devam etmekte. Öyleyse Göbekli Tepe ile Körtik Tepe’yi karşılaştırdığımızda ne tür yanıtlar bulabilirdik? Kafamda bu soruya cevap ararken Diyarbakır’ın olmazsa olmazı ciğer kebabını yemek için yola koyulduk. Ciğerci Meheme Amca’nın mekanına yaklaştığımızda  benim gibi ciğer kebabının kokusunu almak üzere gözlerini kapayarak bekleyen birileri daha  var mıydı  bilemiyorum ama ekipteki arkadaşlarımız merdivenleri birer ikişer adımlayarak kokunun peşinden restoranın üst katına doğru çıkmaya başladılar bile. Meheme Amca ise şişe dizilmiş ciğerleri lezzetlendirmek için farklı baharatlara buluyor, ocak başında bizi bekliyordu. Şölen yeniden başlamıştı. Pişen şişlerden ciğerleri baharat ve yağ ile lezzetlendirilmiş lavaş yardımı ile sıyırarak közlenmiş soğan ve domates eşliğinde yemenin tadı ise kelimelerle anlatılamaz.

Tatlının beyne vuran lezzetini hissederek öğlen yemeği keyfimizi tamamlamak üzere Hacı Levent’e ulaştık. Fıstıklı Burma Kadayıf yemeyi hayal ederken kendimizi baklavaların, kadayıfların binbir çeşidi içinde bulduk. Fıstıklı burma dışında benim en sevdiğim tatlı soğuk baklava oldu.

UNUTMAYIN GÖZ VE KULAK ALDANIR, AMA AĞIZ ALDANMAZ

Akşam yemeği için HANCI ET’deyiz. İçeri girer girmez şehir mutfağının et ağırlıklı bir yemek kültürüne sahip olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor.

“Benim Şehrim Diyarbekir” düsturuyla hizmet veren şehir sevdalısı Şeyhmus Doğan karşılıyor bizi kapıda. Diyarbakır’ın marka yüzü. Yıllarca tatlara tat, lezzetlere lezzet katmış, yemekleriyle müstesna babadan oğula miras mekanda, Diyarbakır’ın yöresel yemeklerini bulabiliyorsunuz. Hancı’da eşsiz kokular eşliğine sofraya gelen yemekler öyle lezzetli ki bu şehirde yemek yemenin karın doyurmaktan çok daha fazla bir şey olduğu gerçeğini yeniden kavrıyor insan. sumaklı tuzik (su teresi) çorbası, pöçik, kari (yılanyastığı) otlu bulgur pilavı, kurutma meftunesi, hırsız kebabı, yoğurtlu kenger, hardal otu dolması, kış kabağı içinde Karacadağ pirinci ile yapılmış etli pilav, meyve ile eti lezzete dönüştüren ayvalı kavurma, kaburga dolması, kurutulmuş meyvelerle yapılan gurme gazi yemeği, içli köfte ve bostana salatası menüde yer alan yöre yemeklerinden bazıları.  Sofraya gelen her tabakla birlikte lezzet ve keyif katlanarak artıyordu. Bu lezzetlere eşlik eden Diyarbakır türküleri de olmasa kimsenin kafasını masadan kaldıracağı yoktu anlaşılan. Bense “Mardinkapı şen olur” türküsünü dinlerken masaya gelen tatlının son lokmasını ağır ağır çiğniyordum, ağzımda dağılan her zerrenin tadını çıkarmaya çalışarak.  

Başta Şeyhmus Bey olmak üzere olağanüstü insanlar tanıdım Diyarbakır’da,  onlar mutfak geleneklerini devam ettirmeye çalışan şehir sevdalıları. Hoştur Gastronomi turlarında da benim mutfak yıldızlarım.

UZAKLARI YAKIN KILAN KÖPRÜLER

Ertesi sabah Diyarbakır’a lezzetli bir günaydın demek için seyrine doyulmaz bir yapı olan On  Gözlü Köprü kenarındayız. Tarihi taş köprü, on kesik kemer üzerinde inşa edilen bloklarla Dicle’nin iki yakasını birbirine bağlıyor. İleride bir başka türkünün başkahramanı Kırklar Dağı. Ünlü “Kırklar Dağı’nın Düzü-SUZAN SUZİ” türküsünün dayandığı öykü, Dicle’yle Hevsel Bahçesi’nin kadim sevdasına da dem vurur.

Sabah kahvaltısında kuzu ciğeri yemek Diyarbakırlılar’ın olmazsa olmazlarından. Kuzu ciğeri taze olarak kahvaltılarda tüketiliyor. Ciğere lezzet katmak için farklı baharatlar ve gömlek iç zarı kullanılarak yağ oranı az olan ciğerin yağ oranının da arttırılması sağlanıyor. Sabah ciğer kebabı yapan bazı esnaf, taze ciğer bulamadığında o gün dükkânını açmamayı bile göze alıyor.

Bizim için hazırlanan perdeli ciğer kebaplarımızı yine o eşsiz yöresel kahvaltılıkları ile dolu olan sofrada yedikten sonra Zerzevan Kalesi’ne doğru yol alıyoruz. Zezevan Kalesi’nde gördüklerimiz öyle üç beş kelimeyle anlatılacak gibi değil.

ZERZEVAN KALESİ TARİHE IŞIK TUTUYOR Zerzevan Kalesi dünyanın en iyi korunmuş Roma İmparatorluğu’nun doğu sınır garnizonu olarak da biliniyor. Ayrıca dünyada ortaya çıkarılmış son Mithras Tapınağı’nın da bulunduğu Zerzevan Kalesi’nin UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınması için de gerekli başvurular yapılmış. Dicle Üniversitesi  Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç. Dr. Aytaç Coşkun,  2014 yılından bu yana yürütülen kazı çalışmalarının  bölgenin tarihini aydınlatma açısından büyük önem taşıdığını anlatıyor. Şu ana kadar yapılan kazılarda sur kalıntısı, gözetleme ve savunma kulesi, yönetim binası, konutlar, tahıl ve silah depoları, yer altı ibadethanesi, sığınaklar, kaya mezarları, su kanalları ile su sarnıçları, gizli geçitler, askerlerin kaldığı yerler, sivillerin konakladığı mekanlar tespit etmişler. Coşkun, şimdiye kadar kazıların sadece %1’ini gerçekleştirdiklerini, kaledeki kazıların yaklaşık 50 yıl belki daha fazla süreceğini anlatırken tüm bu çalışmaların bölgenin ve Diyarbakır’ın tarihini değiştireceğine işaret ediyor.

Aytaç Hoca bizlere Roma Dönemi peynir tatlısı “Globi” de hazırlatmış. Gastronomi turu olunca tarihe tanıklık ederken gezi sonunda Antik Çağ’a ait bir lezzet olan “Globi” tatlısı da onu yememiz için bizi bekliyordu.

Büyük bir şaheser; Diyarbakır Ulu Camii

Şehrin merkezine geldiğimizde ilk durağımız Anadolu’nun en eski camilerinden olan ve mimarisi ile görenleri büyülemeyi başaran Diyarbakır’ın en değerli eserlerinden Ulu Cami. Cami duvarlarında eski uygarlıkların bıraktığı izleri görebiliyorsunuz hala. Evliya Çelebi’nin “İçinde öyle ruhaniyet var ki, bir kimse iki rekat namaz kılsa kabul olunduğuna kalbi şahitlik eder.” dediği  Ulu Cami’nin dört ayrı cephesi Müslümanlığın dört ana mezhebine ayrılmış.  Ayrıca camide sibernetiğin babası olarak kabul edilen ünlü bilgin El Cezeri’nin yaptığı güneş saatini de görmek mümkün.

Yolculuk öncesi son lezzet şöleni Ali Paşa Mahallesi’nin en ünlü evi Cemil Paşa Konağı’nda idi. Abdühamid’in sarayından bile daha görkemli olduğu söylenen bu yapıda şimdilerde “kent müzesi” olmak için restorasyon çalışmaları devam ediyor. Kadın girişimcilerin yöresel yemeklerle hazırladıkları muazzam sofrada yemeklerdeki tatların ve dokuların bir araya gelişindeki özgünlük yeniden hayran bırakıyor hepimizi. Hangi yemeği yiyeceğini şaşırıyordu insan. Meyir çorbası, Diyarbakır güveci, duvaklı pilav , kabak meftunesi, belluh, kaburga dolması, hurik, zerefet, nardan aşı, sütlü Nuriye….

Diyarbakır mutfağının gözde yemeklerinden Duvaklı Pilav

Eskiden evlenen çiftlerin düğününde duvak açma merasiminde yapılan bir pilav olduğu için bu yemeğe duvaklı pilav ismi verilmiş. Karacadağ pirincinden sade yağ ile yapıllan pilav üstüne kavrulmuş kıyma ve kabuğu soyularak kavrulmuş yerli bademle, bakır tepsilerde servis ediliyor.

Diyarbakır’da her mevsimin ayrı bir ‘Meftune’si var

Kışın  kış kabağından, baharda kenger bitkisinden, yazın patlıcandan yapılan meftune en sevilen yemeklerden. Bakla, çağla , elma ve sebze kuruları ile de yapılan meftune bol sumakla pişiriliyor ve yanında ezilmiş sarımsakla servis ediliyor.

Üzerine bol nar taneleri ve maydanoz ilave edilerek yediğimiz Nardan Aşı öyle lezzetliydi ki insan tadını unutamıyor.

Havalimanına geçmeden önce örgü peyniri, Süryani şarabı, Diyarbakır çöreği, Kürt kahvesi, karpuz çekirdeği alıyoruz. Daha sonra da bir dilek tutup Dört Ayaklı Minare’nin sütunlarının arasından geçerek Demirciler Çarşısı’ndaki 300 yıllık Sülüklü Han’a konuk oluyoruz. Köz ateşte, fincanda pişen Türk kahvelerimizi gül ve reyhan şerbeti  eşliğinde içiyoruz. Huzur bulduğumuz bu mekanda ben Türk kahvesini tercih ettim, siz  dilerseniz  ev yapımı Süryani şaraplarının ya da Menengiç kahvesinin de tadına bakabilirsiniz.

“Bilenle ve Yerinde Yemek HOŞTUR”  teması ile  araştırmacı, gazeteci, yazar Adnan Şahin ile gerçekleştirdiğimiz Diyarbakır Lezzet Keşfi’nde sadece iştahımızı değil, hayal gücümüzü de kabartan lezzetlerinin her lokmasından ayrı zevk aldık. Elbette Diyarbakır’da et ağırlıklı bir yemek kültürü var,  en çok da  kuzu ve koyun eti tercih ediliyor. Ancak etin yanında sebze ve tahılın da ön planda olduğunu yediğimiz yemekler bize bir bir anlattı. Diyarbakır mutfağında baharat olarak en çok sumak, kişniş, karabiber, pul biber, kırmızı toz biber kullanıldığını gördük. Yemeklerde taze sebze yerine kurutulmuş sebzeler daha çok tercih ediliyor. Çeşitli meyveler de tencere yemeklerinde fazlasıyla kullanılıyor. Tatlılardan burma kadayıf ise sofraların baştacı. İki gün boyunca yediğimiz yemekler sonrasında ise binlerce yıl Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Yahudi, Arap halklarıyla iç içe yaşayan kadim şehirde, bu kültürlerin bileşiminden meydana gelen yemek kültürünün oldukça zengin olduğunu artık daha iyi biliyoruz.

Söz konusu olan mutfaksa;  Diyarbakır’da gezilecek çok yer ve tadılacak çok  lezzet  var.  Kısa süreli de olsa güzel şeyler yaşamak, özel yerler keşfetmek insana iyi geliyor. Bence Diyarbakır’ı hafızalarınıza iyi kaydedin çünkü yolunuz düşmese bile yolunuzu düşürmelisiniz. Surları, cennet bahçelerini anımsatan Hevsel Bahçeleri, bereketi, hayatı su olup akıtan Dicle Nehri, lezzetli yemekleri, tapınakları, köprüleri ve binlerce yıldır insanların gelip geçtiği sokakları ile Diyarbakır hepimize düş gibi bir serüven vadediyor. Şimdi farklı medeniyetlerin varlık sahası Diyarbakır’ı mutfak zenginliği açısından da tanımak ve yeniden anlamak zamanı.

Gidilecek çok şehir, tadılacak çok yemek var.

Gözüm ve kulağım artık yaklaşmakta olan yeni keşiflerde……

Tamamını Oku

Haberler

Gümüşhane Yamaçlarında Dut Şırasına Batırılan İpe Dizili Cevizli Köme

Harşit Vadisi’nin güneşinde ballanan beyaz dutların şırası un ve sütle herleye dönüşürken, ipe dizili yerli cevizlerin bu kazana batırılmasıyla kışın en asil enerji zırhı örülüyor.

Bakır Kazanda Dut Şırasına Batırılan İpe Dizili Cevizli Köme

Doğu Karadeniz dağlarının iç kesimlere bakan kurak ve kireçli vadilerinde, Harşit Çayı’nın serin sularıyla beslenen Gümüşhane bahçeleri, sonbaharın altın sarısı günlerinde Anadolu’nun en sabırlı tatlı mesaisine uyanır. Yaz boyunca dağ güneşinin altında şekerini ve aromasını toplayan yerli beyaz dutların şırası bakır kazanlarda kaynamaya başladığında, köy evlerinin verandalarından ceviz ve un kokuları yükselir. Türk mutfak coğrafyasında kimi yörelerde ‘cevizli sucuk’ olarak bilinse de, Gümüşhane’de asırlardır özgün adıyla anılan tescilli Gümüşhane cevizli kömesi, dut meyvesinin bereketiyle dağ cevizinin asaletini tek bir lifte buluşturan yaşayan bir besin anıtıdır.

İğneyle İpe Dizilen Yerli Cevizlerin Sabrı

Köme yapımı, kış hazırlıklarının en zahmetli ve en titiz aşaması olan ceviz ayıklama ile başlar. Gümüşhane ve Kelkit havzasının kabuğu kolay kırılan, açık renkli ve yüksek yağ oranına sahip yerli cevizleri zarar görmeden kelebek (çift parça) veya dört parça halinde ayıklanır. Genç kızlar ve kadınlar, uzun yorgan iğneleriyle pamuk ipliklerini bu ceviz tanelerinin tam ortasından geçirirler.

İpe dizilen metrelerce uzunluğundaki ceviz kolyeleri, güneşte birkaç gün bekletilerek içindeki fazla nemden arındırılır. Bu ön kurutma işlemi son derece kritiktir; eğer ceviz nemli kalırsa, üzerine kaplanacak sıcak dut peltesi kabuktan ayrılabilir ve kömenin kış aylarında küflenmesine yol açabilir.

Ahşap Tabakta İçi Dolgun Cevizli Gümüşhane Köme Dilimleri

‘Herle’ Kazanı: Şıra, Un ve Sütün Simyası

Gümüşhane kömesini diğer yöresel cevizli sucuklardan ayıran en belirleyici sır, kaplama harcı olan herlenin reçetesinde gizlidir. Bahçelerden toplanıp preslenen beyaz dutların taze şırası, odun ateşinde devasa bakır kazanlara alınır. Şıranın içine yöreye özgü beyaz toprak (şırana toprağı) katılarak ekşiliği giderilir ve durulması sağlanır.

Berraklaşan tatlı şıraya buğday unu, taze inek sütü ve az miktarda şeker ilave edilerek tahta küreklerle saatlerce çırpılır. Nişasta yerine saf buğday unu ve sütün kullanılması, kömeye lastiksi ve yapay bir jelatin dokusu yerine ağızda eriyen ipeksi, kadifemsi ve yumuşak bir kıvam kazandırır. Kazan muhallebi kıvamına ulaşıp ‘göz göz’ kaynadığında batırma aşamasına geçilir.

Üç Kez Batırılan Kehribar Zırh ve Balkon Asımı

İpe dizilmiş cevizler, fokurdayan sıcak herle kazanına daldırılır. Usta, ipliği yavaşça yukarı çekerek fazla harcın süzülmesini sağlar ve ardından ceviz dizilerini özel çardaklara ya da ahşap balkon tavanlarına asar. İlk katman dağ rüzgarında hafifçe kuruduktan sonra, kömeler ikinci ve hatta üçüncü kez kazana daldırılır. Her batırma, cevizin etrafındaki kehribar renkli meyve zırhını daha da kalınlaştırır.

Harşit Vadisi’nin kuru, ılık sonbahar esintisinde birkaç hafta içinde olgunlaşan kömeler, ipliklerinden sıyrılarak nişastalı sandıklara veya bez torbalara kaldırılır. Kış ortasında bıçakla verev dilimlendiğinde ortasındaki dolgun ceviz ve etrafındaki amber renkli dut peltesi, hiçbir endüstriyel katkıya bulaşmadan doğanın insan iradesiyle dondurulduğu en zarif kış hediyesidir.

Harşit Havzasında Dut Ağaçlarının Kuşaktan Kuşağa Kalan Bereketi

Gümüşhane vadilerinde dut ağacı, toprağın en kutsal kış güvencesi olarak kabul edilir. Asırlık dut ağaçlarının dalları altına gerilen geniş bez brandalarla silkilen ballı beyaz dutlar, hiçbir kimyasal gübre veya ilaç görmeden dağın saf kireçli sularıyla beslenir. Bu dutlardan çıkarılan tatlı şıra, kışın eksi yirmi derecelere varan dondurucu soğuklarında yöre halkının en büyük enerji ve mineral kaynağı olmuştur.

Köme kazanlarının başında toplanan aile bireyleri, ipe dizilmiş ceviz kolyelerini batırıp çıkarırken imece usulünün en sıcak dayanışmasını sergilerler. Balkon saçaklarından sarkan binlerce amber renkli köme dizisi, endüstriyel rafine şekerlerin piyasayı işgal etmediği dönemlerde Anadolu insanının doğanın meyvesiyle nasıl eksiksiz ve sağlıklı bir tatlı kültürü inşa ettiğinin yaşayan kanıtıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

Gümüşhane kömesinin cevizli sucuktan farkı nedir?

Kaplama harcında (herle) nişasta yerine un, süt ve saf beyaz dut şırası kullanılır; bu sayede dokusu lastiksi değil, ipeksi ve yumuşak olur.

Köme yapımında süt neden kullanılır?

Süt, dut şırasının yoğun tatlılığını yumuşatır, herleye açık ve parlak bir renk verir ve tatlının kuruduktan sonra çatlamasını engeller.

Köme ne kadar süre bozulmadan saklanabilir?

Doğal şeker oranı yüksek olduğu ve güneşte kurutulduğu için nemsiz ve serin ortamda bez torbalarda 1 yıla kadar tazeliğini korur.

Şırana toprağı ne işe yarar?

Dut şırasının içindeki asiditeyi nötrleyerek şıranın kestirilmesini, berraklaşmasını ve duru bir tatlılığa ulaşmasını sağlayan doğal kalsiyum karbonatlı kireçli topraktır.

Tamamını Oku

Haberler

Patagonya Düzlüğünde Asador Haçına Gerilen Karkasların Alev Tiyatrosu

Arjantin bozkırlarının hırçın rüzgarına karşı toprağa çakılan demir haçlarda saatlerce meşe alevini içine çeken asador, etin suyunu mühürleyen ilkel bir açık hava tapınağıdır.

Patagonya Bozkırında Asador Haçlarında Ağır Ağır Pişen Kuzu Karkası

Uçsuz bucaksız Patagonya düzlüklerinde, rüzgarın bozkır otlarını kamçıladığı alacakaranlık saatlerinde gökyüzüne doğru yükselen isli duman, Güney Amerika’nın en vahşi ve en kadim ateş ritüelini müjdeler. Toprağa açılan sığ bir çukurun çevresine eğik açılarla saplanmış demir haçlar (asadores) üzerinde gerili duran bütün kuzu karkasları, parlayan sert meşe közlerinin karşısında adeta bir alev heykeli gibi durur. Gaucho adı verilen Arjantinli bozkır atlılarının yüzyıllardır vahşi doğada hayatta kalma refleksinden rafine bir gastronomi sanatına dönüştürdüğü Asador a la cruz, eti kömürde yakmak yerine duman ve ısının sabrıyla terbiye eden açık hava mühendisliğidir.

Rüzgarı Dengeleyen Demir Haçın Açısı

Asador tekniğini klasik mangal veya barbeküden ayıran en temel unsur, etin ateşin üzerine doğrudan konulmamasıdır. Karkas, göğüs kafesi açılarak ‘asador’ adı verilen demir bir haça çelik tellerle sımsıkı bağlanır ve ateş çukurunun çevresine 60 ila 70 derecelik bir açıyla toprağa çakılır. Bu açının belirlenmesi ustanın rüzgarı okuma maharetine bağlıdır; Patagonya’nın sert pampa rüzgarı dumanı ve alevin kızgın dalgasını ete doğru süpürmeli, ancak eti yakacak kadar yaklaştırmamalıdır.

Pişirme işlemi önce karkasın kemikli iç yüzünün ateşe dönük olmasıyla başlar. Dört ila beş saat boyunca kemikler ısıyı yavaşça içine çeker, ilik ve kıkırdaklar eriyerek et liflerine nüfuz eder. Et doğrudan yüksek ateşe maruz kalmadığı için yüzeydeki hücreler kasılıp suyunu dışarı atmaz; aksine 80-90 derecelik dolaylı radyant ısıyla kendi yağı içinde yavaş yavaş konfi olur.

Közde Pişmiş Çıtır Kabuklu Asador Eti ve Geleneksel Çimiçurri Sosu

Salamura Fırçası ve Meşe Kömürünün Sırlı Dokunuşu

Saatler süren bu ateş nöbetinde ustanın en büyük silahı, kurutulmuş ot demetinden yaptığı bir fırça ve içinde ılık su, kaba deniz tuzu, sarımsak ve biberiyeyle hazırlanmış ‘salmuera’ adı verilen salamura suyudur. Usta, kuruyan et yüzeyine düzenli aralıklarla bu tuzlu suyu fırçalayarak sürer. Su buharlaşırken tuz etin içine işler ve yüzeyde çıtır çıtır, altın sarısı cam gibi bir kabuk tabakası (chicharrón) oluşturur.

Pişirmenin son bir saatinde haç ters çevrilerek derili dış yüzey ateşe yaklaştırılır. Karkasın altındaki iç yağlar eriyip alevlerin üzerine damladıkça yükselen tütsü dumanı ete meşe ve dağ kekiği rayihasını kazandırır. Büyük bir Gaucho bıçağıyla (facón) tahta kütüklerin üzerinde dilimlenen et, parmaklar arasında dağılan pamuk gibi bir yumuşaklığa kavuşur.

Pampa Bozkırında Sosyalleşmenin Ortak Ateşi

Asador yalnızca bir yemek pişirme yöntemi değil; Arjantin ve Uruguay kültüründe ailenin, dostların ve toplumun aynı ateş çemberi etrafında saatlerce sohbet ettiği kolektif bir dayanışma âyinidir. Kadeh kadeh kaldırılan kırmızı Malbec şarapları eşliğinde beklenen bu uzun saatler, modern insanın unuttuğu ‘yavaş zaman’ kavramını yeniden canlandırır.

Tabağa konulan çıtır kuzu dilimlerinin üzerine gezdirilen taze maydanoz, kekik, sarımsak, kırmızı pul biber ve şarap sirkesiyle çalkalanmış koyu bir chimichurri sosu, etin zengin yağını damağı tazeleyen asidik bir vuruşla dengeler. Asador, insanın ateşle kurduğu ilk ittifakın doğanın kalbinde hala dimdik ayakta durduğunun en güçlü kanıtıdır.

Gaucho Kılıçlarının ve Kamp Ateşlerinin Mutfak Felsefesi

Patagonya pampalarında asador yalnızca bir karnı doyurma aracı değil; doğanın çetin şartlarına meydan okuyan göçebe Gaucho kültürünün omurgasıdır. Geniş otlaklarda sığır ve koyun güden kovboylar, yanlarında ağır mutfak ekipmanları taşımak yerine toprağa çaktıkları tek bir demir haç ve bellerindeki uzun bıçakla (facón) her bozkır gecesini bir ziyafet alanına çevirmişlerdir.

Közün etrafında saatlerce demlenen sohbetler, kaba tuzla ovulmuş kuzu etinin ağır ağır kemikten ayrılmasıyla taçlanır. Ateşin doğrudan alevi yerine dumanının ve dolaylı ışımasının kullanılması, etin suyunu ve mineral dengesini koruyarak sert yayla etlerini lokum kıvamına getiren en yalın mutfak dehasıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

Asador ile geleneksel ızgara arasındaki fark nedir?

Geleneksel ızgarada et ateşin doğrudan üzerinde ve kısa sürede pişer; asador tekniğinde ise bütün karkas demir haça gerilerek ateşin birkaç metre uzağında 5-6 saat dolaylı ısıyla ağır ağır pişirilir.

Pişirme esnasında neden salamura sürülür?

‘Salmuera’ adı verilen tuzlu su, etin dış yüzeyinin kurumasını önler, tuzun kemik diplerine kadar nüfuz etmesini sağlar ve yüzeyde çıtır bir kabuk oluşturur.

Asador için hangi odunlar tercih edilir?

Kıvılcım çıkarmayan, yoğun ve uzun ömürlü köz bırakan quebracho, meşe veya sert meyve ağacı odunları kullanılır.

Karkasın hangi yüzü önce ateşe verilir?

Kemikli ve iç yüzey önce ateşe çevrilir; kemikler ısıyı depolayarak etin içten dışa doğru kurutulmadan ağır ağır pişmesini sağlar.

Tamamını Oku

Haberler

Eğirdir Gölünden Çıkarılıp Avrupa Mutfağına Gönderilen Narin Kerevitler

Isparta’nın turkuaz renkli Eğirdir Gölü’nden şafak vaktinde pinter ağlarıyla çıkarılan taze kerevitler, zengin mineralli tatlı suyun armağanı olarak sofraları zenginleştiriyor.

Eğirdir Gölü Sularında Ahşap Sandaldan Çekilen Canlı Kerevitler

Toros Dağları’nın kireçtaşı zirveleriyle çevrili, Türkiye’nin ikinci en büyük tatlı su gölü olan Isparta Eğirdir Gölü, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte büyüleyici bir balıkçılık telaşına sahne olur. Gölün üzerinde asılı duran serin sonbahar sisi henüz dağılmadan limandan ayrılan ahşap balıkçı sandalları, Barla Dağı’nın gölgesindeki derin sulara doğru yol alır. Suyun metrelerce dibine bırakılan silindirik tel tuzaklar (pinterler) tek tek tekneye çekildiğinde, ağların içinde kıvrılan kıskaçlarıyla tatlı suların en değerli kabuklusu parıldar: Eğirdir kereviti (tatlı su ıstakozu – Astacus leptodactylus).

Zengin Kireçli Suyun Sertleştirdiği Zırh

Eğirdir Gölü, yer altı karstik kaynaklarıyla beslenen, oksijen seviyesi son derece yüksek ve tabanı kalkerli taşlarla kaplı berrak bir ekosisteme sahiptir. Tatlı su kerevitinin kabuk gelişimi ve kas kütlesi tamamen suyun kalsiyum ve bikarbonat dengesine bağlıdır. Eğirdir’in bol mineralli soğuk suları, kerevitlerin kabuklarının son derece sağlam olmasını sağlarken, göl tabanındaki zengin tatlı su florası etin lezzetine kendine has hafif tatlımsı, temiz ve deniz kabuklularını aratmayan bir derinlik katar.

Kerevit avcılığı büyük bir dikkat ve mevsimsel disiplin gerektirir. Balıkçılar, kerevitlerin gece aktif olarak yem arama alışkanlığından yararlanarak akşamdan göle bıraktıkları sepet tuzakları sabah gün doğarken toplarlar. Yakalanan kerevitler teknelerdeki temiz su haznelerine alınır; zira bu narin kabuklular suyun sıcaklığına ve oksijensizliğe karşı olağanüstü duyarlıdır.

Dereotu ve Limonla Haşlanmış Kırmızı Eğirdir Tatlı Su Istakozu

Avrupa’nın Gurme Restoranlarına Uzanan İhracat Hattı

Eğirdir kerevitinin hikâyesi yalnızca yerel bir balıkçı anlatısı değildir; Türkiye’nin uluslararası alanda en çok talep gören yüksek katma değerli gastronomi ihraç kalemlerinden biridir. Özellikle Fransa, İsveç, Belçika ve Almanya gibi kabuklu deniz ürünleri tüketiminin bir yaşam kültürü olduğu Avrupa ülkelerinde Eğirdir kereviti, temiz tatlı su ıstakozları arasında birinci sınıf bir lezzet standardı olarak kabul edilir.

İsveç’in geleneksel ‘Kräftskiva’ (kerevit partisi) festivallerinde tüketilen kerevitlerin önemli bir kısmı yıllardır Türkiye’nin göllerinden temin edilmektedir. Canlı veya şoklanmış olarak özel soğuk zincir uçaklarıyla Avrupa hallerine sevk edilen Eğirdir kerevitleri, Michelin yıldızlı şeflerin tencerelerinde tereyağlı bisklere, kremalı çorbalara ve beyaz şaraplı buğulamalara dönüşür.

Gölün Ekolojik Dengesi ve Kerevit Vebasıyla Sınav

1980’li yıllarda yaşanan mantar kaynaklı ‘kerevit vebası’ salgını Eğirdir Gölü’ndeki kerevit popülasyonunu yok olma noktasına getirmişti. Ancak son yirmi yılda Tarım ve Orman Bakanlığı, yerel balıkçılık kooperatifleri ve su ürünleri enstitülerinin uyguladığı sıkı av yasakları, boy kotası ve göl koruma projeleri sayesinde kerevitler doğal yuvalarına güçlü bir şekilde geri döndü.

Kasım ayının soğuk günlerinde tencereye giren taze kerevitler; bol dereotu, sarımsak, defne yaprağı ve kaya tuzuyla kaynayan suda dakikalar içinde yeşilimsi tonundan canlı bir mercan kırmızısına bürünür. Kabuğun altından çıkan o bembeyaz, sıkı ve tatlımsı kuyruk eti, Anadolu’nun iç sularının ne kadar eşsiz bir biyolojik zenginliği barındırdığının yaşayan en lezzetli kanıtıdır.

Göller Bölgesinde Şafak Vakti Çekilen Pinter Ağları

Eğirdir Gölü’nün serin sularında kerevit avcılığı, nesillerdir babadan oğula aktarılan sabırlı bir göl bilgeliğine dayanır. Balıkçılar, göl tabanındaki sazlık diplerini, su altı akıntılarını ve kireçli taş kovuklarını avuçlarının içi gibi bilirler. Akşam gün batarken göle bırakılan yüzlerce pinter sepeti, gece boyunca kerevitlerin sığınağı haline gelir.

Sabah kırağısı teknenin bordasına vururken çekilen her sepet, gölün biyolojik dengesinin durumunu gösteren doğal bir barometre gibidir. Eğirdir kerevitinin uluslararası pazarlara uzanan bu yolculuğu, iç sularımızın temiz kaldığı sürece hem yerel ekonomiyi hem de küresel gastronomi sofralarını nasıl besleyebileceğinin en değerli örneğidir.

Sıkça Sorulan Sorular

Kerevit nedir ve nerede yaşar?

Kerevit, tatlı su ıstakozu olarak bilinen kabuklu bir eklem bacaklıdır; Türkiye’de en yoğun olarak Isparta Eğirdir, Beyşehir ve Manyas göllerinin temiz ve oksijenli sularında yaşar.

Eğirdir kereviti nasıl pişirilir?

En klasik yöntem bol dereotu, sarımsak, defne yaprağı, tuz ve limon eklenmiş bol kaynar suda 8-10 dakika haşlanmasıdır; piştikçe rengi kırmızıya döner.

Kerevitin hangi kısımları yenir?

En etli ve lezzetli kısmı kuyruk bölümüdür; ayrıca iri kıskaçlarının içindeki etler ve kabuk altındaki aromatik lezzet özleri de tüketilir.

Kerevit neden canlı olarak işlenmelidir?

Tüm kabuklu su canlılarında olduğu gibi kerevit de öldükten sonra bünyesindeki enzimler sebebiyle hızla et kalitesini kaybeder ve bozulur; bu yüzden pişirilene kadar canlı tutulması esastır.

Tamamını Oku