Connect with us

Haberler

Çaydan Covid 19 Atağı, Bir Çay Hikayesi

1921 yılı nisan ayında mecliste kurulan bir komisyonda, Ziraat Genel Müdürü olarak İktisat Bakanlığı adına temsilci olarak katılan Zihni Derin’in; o gün ortaya attığı bir fikir koca bir bölgenin hayatını ileride değiştirecekti

Yayınlanma zamanı

-

Kim derdi ki dillere destan çocukluğum, şimdi de çay konusu ile gündeme gelecek; belleğime  iliştirilmiş çay anıları korona virüs günlerinin en önemli hatıraları olacaktı.

Her şey whatsapp gruplarımdan birine düşen bir mesaj ile yeniden can buldu. Ben de madem evde hayat,  elde zaman var dedim, mevzunun detaylarını kaleme almak istedim.  Belgeye göre Çin’de görev yapan bir doktor virüse karşı bir çözüm bulmuş; COVİD 19’un etkisini azaltacak mucize,  çayın içerisindeki etkin madde imiş. Çin hükümeti virüsle mücadele sürecinde hastalara ve sağlık çalışanlarına günde 3 öğün çay ikram etmiş, bu sayede kötü gidişatı kontrol altına almış. Elbette bilim çevreleri,  konunun  sağlık ve bilim boyutunun bu kadar basit olmadığını bilecek ve bu mesajlara muzipçe  gülümseyecek  kadar olaya vakıftır. Bize düşen konudan kendimize görev çıkarmak,  çay konusunu masaya yatırmak olacaktır.  Madem böyle iddialı bir durum var ben de çayın tarihi, faydaları, çocukluğuma katkıları tüm boyutlarıyla çayı sizlerle paylaşmak istedim.

Çocukken çay kelimesi bir tarafta geçim bir tarafta eğlence kelimelerinin  karşılığıydı. Rızıktı, çünkü geçim denilen derin mevzunun en önemli unsuru çay tarımıydı. Gerçi o zamanlar tarım denen kavram sadece okulda gördüğümüz coğrafya dersiyle sınırlı, sıradan bir kavramdı. Bölge için çayın stratejik  önemini  şöyle bir tarafa bırakın, strateji kelimesi anneannemin köyüne belli ki hiç  uğramamıştı. Yani çay,  Nazif dedenin sabah akşam içtiği öylesine bir içecekti.  Tat ve aroma kavramları bahçedeki karayemişler, bostandaki patateslerin çiçek kokularıyla sınırlıydı. Tat denen şeyin büyük ölçüde koku alma yeteneği ile başlayıp tat reseptörleriyle devam eden teknik bir süreç olduğunu henüz keşfetmemiştik. Somaliye denen kavrama ne kadar uzak olduğumuzu varın siz düşünün artık.

Takdir edersiniz ki o yıllar Japon çay seremonisinden henüz haberdar değildik. Bu bakımdan çayın tarihi ve kültürel değeri sadece Ajda Pekkan bardaklarıyla sınırlıydı bizim oralarda. O da her evde bulunmayan, misafir geldiğinde çelik tepsinin üzerinde gümüş kaşıkla arzı endam eden salına salına teyzelerin ellerinden büyük amcalara, büyük büyük dedelere sunulan çayın afilli bardağıydı. Kahvaltıda ince belli olan değil genişçe, bir de oval tutma yeri olan  belli ki kötü camdan yapılmış plastiği andıran şişmanca bir bardaktan bol şekerli, içine ekmek bandırılmış çayları ailecek hüpletirdik. Abartıp içine süt katanlar, çayın kekini yapanlar, çaydan vazgeçmeyip yardan geçenler uzun çay sohbetlerinin temel konularıydı.

Köylüler için çiseli havalarda çay almak, çayı sırtında taşımak, çayın içindeki yabani otları temizlemek, çaya gübre atmak  şimdilerin moda kavramıyla çay tarımının zorluklarıydı. Bizim oralarda hayat çay alım takvimine göre belirlenirdi. Mesela yaylaya gitme, merzeye göçme, yayladan dönme, vartovar vakti gibi tüm dönemsel konular yılda dört sefer yapılan çay alma dönemlerine göre belirlenirdi.   Çay tarımı aile içinde yapılan  bir eylem olup, tamamen yaşam şekline dönüşmüştü. Kısa tarihine rağmen bölge, çayın anavatanı olarak kabul edilmiş halk çayı hayatının merkezine koymuştu.

Çay tarımı çok çalışmak demekti. Çalışmanın nesi keyifli demeyin ben hiç çay bahçesinde çalışmaktan gocunan, çay taşıdığı için yorulan kimseyle karşılaşmadım. Herkes mutlu, heyecanlı ve  cesurdu. Mesela siz hiç 80 kg sırtında taşıyan bir büyükanne gördünüz mü?  Belki aralarında bazı mutsuzlar olabilirdi. Onun da sebebi çayların arasındaki yabani otların temizlenmesi ile ilgiliydi. Yabani ot derken şimdilerde Ender Saraç hocamın sürekli yiyin dediği ısırgan otu bizim için en sinir bozucu yabaniydi. Çünkü öyle bir yakardı ki aşk acısından beter olurdunuz.  ‘’Acısı geçer, bir şey  olmaz romatizmaya iyi gelir’’ diyen büyükanneler  konuya son noktayı koyardı. Isırganın hele bir de tohum kısmı vardı ki, Allah korusun ateşe pervane olsan o kadar yanmaz yürek mazallah.

Çay tarımının keyfi  tarafı var mıydı diye soranlara  mecilik denen olay derim.  İmece kelimesi her nasılsa Hemşin köylerine  mecilik olarak çevrilmişti. Genç kızlar, anneler, anneanneler, çocuklar dağları devirircesine  çaylığın başından girer sonundan çıkardı. Yamaçlardan dalgalanan kuş misali yer nerede gök nerede demeden ayakta bile zor durulacak dik yamaçlarda çaya tutunan, hayata tutunurdu.   Ara verildiğinde öğlen yemeği dillere destan muhlama  ile taçlandırılırdı. Çaylık çayın bulunduğu alana verilen isimdi, bazı yaşlılar ‘’çaylığın dili olsa da konuşsa’’ derlerdi. Her çay tarlasının yanına bir erik ağacı bir  de haçaçur armudu dikilirdi.  Erik hayatın acısı, armut da dünyanın tadıydı zamanında.  Sıcaktan bunalanlar ceviz ağacının altında tenhaya, karnı  acıkanlar ekşi eriğin dalına konardı. Erik ağacı verimli ve ihtişamlıydı; yaz sonuna doğru büyük mantarlar tüm vücudunu kaplardı. Ağaçtan toplanan mantar çaylıktakine hayat, mantarın aroması çaya lezzet katardı.   Son yıllarda itinayla budanmış, peyzaj mimarisinin hünerlerinden faydalanılmış estetik çay tarlaları o zamanlar önünde parayla çekim yapılan yerler değildi.  Olsa olsa küçük radyodan yurttan sesler halk müziği topluluğundan türküler dinlenirdi yamacında çaylıkların. Bahçe tasarımından nasibini almasa da çay bahçeleri herkesin medar -ı  iftiharıydı.  Rahmetli lele  çay tarlasının intizamıyla,  o kadar övünürdü ki içine bal döksen yalanırdı o denli.  Çay alırken atma türkü geleneği çaylıklar arası temaşanın en coğrafi izdüşümüydü. Irmaklar arasından, çaylıklar üzerinden aşıp giden kelimeler karşı köye müzik olur gönüllere fısıldardı.

Çocuklar çaylığa su taşırdı, susayanlar içsin diye. Hasat bittiğinde de  çaylıktaki küçük tohumları toplardık, kışın oyuncak kadrosuna dahil etmek üzere.   Çocuklar çayların üzerinden o tarafa bu tarafa yuvarlanıp giderlerdi. İşin en korkunç tarafı nadiren de olsa çayların arasından çıkan yılanlardı. Ona da alışan Hemşinli’ler coğrafyanın kader olduğunu binlerce yıldır zaten çok iyi kavramışlardı.  Kader dediğin  her neyse,  bir bölgeyi rızık sahibi yapmış; bulutların ülkesinde çocukların okumasını sağlamıştı.  Bu sebeptendir ki duası bol, keyfi çoktu çayın.

Çayın satış kısmı da pek muhabbetli, pek çetrefilliydi. Her yıl başı belirlenen kotalar, çay kalitesi yönünde belirlenen kriterler hepsi satış stratejisini etkilerdi  çay tarımı yapan köylülerin. Çaykur bilinen ilk ve en resmi devlet makamıydı. Çaykur’dan gelecek her açıklama Ali dedenin radyosundan bütün mahalleye canlı yayınlanır,   çay cüzdanları yavaştan çekmeceden çıkarılırdı. ‘’Çay parası’’ denen finans terimi;  manifaturaya çiçekli pazen siparişinin verildiği, meyveli gazozun kapağının açıldığı,  nahiyedeki küçük pastanenin raflarının boşaltıldığı zaman demekti. Çay parası deyip öyle hafife alınacak bir muhasebe kaydı değildi.  Çay defteri borç ve alacak defteriydi aynı zamanda. Onun ondan alacağı, kırk kilo komşu defterinden borç, Ayşe teyzede kalan yirmi kilo hepsi, hesabını yapanların, çayı, çorbayı, yaşamı paylaşanların gelecek defteriydi. Dert defteri mi desem, deva defteri mi desem hepsi içinde zamana not edilmiş, bir küçük yapraktan bir bardak çaya yolculuk demekti.

Çay çok eskiden elle toplanırmış, eli su toplayıp, nasır tutanlar parmaklarını çoğu zaman hissetmezlermiş. Çay makasının icadı, uzay mekiğinin icadı kadar coşkuyla kutlanmış bizim oralarda. Önceleri bazıları bu teknolojik aleti çayla parmakları arasına almak istememiş. Ama zamanla onun da markası iyisi kötüsü köylünün gönlünü de ellerini de fethetmiş. Çayın ekimi, bakımı, alımı, satımı her aşaması kültürel bir yansımayı da beraberinde getirmiş. Yeme içme alışkanlıkları, yıllık çalışma düzeni, çocukların eğitimi, evlerin mimari yapısı yaşamın her detayı, çay kültürüyle harmanlamış olarak çıkar karşımıza Rize’de.

Çaylıktan bardağa bir yudumluk çay hikayesinin her bir süreci zorluklar, sevinçler ve sürprizlerle doluydu hiç şüphesiz.

Sürecin tamamından herkes kendi payına düşeni sahiplenir,  kendi zorluklarını yaşardı. Çocuklar için   keyifli  bir aşama da alım yeri  süreciydi. ‘’Alım yeri’’ çayın satıldığı yer anlamına gelen büyük beton bir fabrika görünümünde mucizevi alanlardı. Kapıda çaylar torbaların içinde gölgede beklerken, işte burada gıybet gırla giderdi. Muhabbetin ardı arkası kesilmezdi. Taraflar, bertaraflar, havalılar, yoksullar gruplar halinde çay eksperinin gelip onları sırasıyla içeri almasını beklerdi. Alınan çaylar eğlenceli oyunlarla kamyonlara yüklenir,  kamyonlar yaprakları döke saça yollara, fabrikalara giderdi.  Alım yerlerinin yakınlarında meyve ağaçları, değirmenler ve puğarlar olurdu.  Puğarlar oluk oluk su akan herkesin doya doya su içtiği duraklardı.  Çay satımı beklenirken bir taraftan da değirmen de mısırlar una dönüştürülürdü.  Alım yeri öyle alelade yerler  değillerdi. Orada muhabbetler köpürtülür, aşklar filiz verir, dostluklar pekişir sosyalleşme en üst seviyeye taşınırdı. Orası ferahlama noktasıydı. Sosyal mesafeyi varın siz düşünün.

Bahçe tarımı olmasına karşın  dışarıdan işçi kullanılmazdı. Çayı çok fazla olanlar da meci sistemiyle  işlerini planlar ya da yarıcılık sistemini kullanırlardı. Varlıklı aileler artık tamamen şehirlere göçmüş, büyük çay bahçelerini kiralamaya başlamışlardı.

Mevsimler değişirken çayın yaşamla iç içe oluşu hiç azalmayan, bitmeyen bir serüvene dönüşmüştü yıl boyunca.   Kimilerine göre çay kolay bir tarım türü,  kimileri ise çaylığının başından yıl boyu ayrılmazdı. Hayvan gübresiyle toprağı zenginleştirme, budama, tohumlarını toplama, içini temizleme çay bakımının  zorlu aşamalarındandı. Özellikle de  çay tarımın ilk yapılmaya başladığı zamanlarda dağ gibi ormanlık alanlar sökülmüş, çapalanmış uzmanlar eşliğinde çaylığa dönüştürülmüş. Sertler yapılarak birer metre aralıklarla ekilen ilk tohumlar yıllar içinde fidana geldikçe Rize’ye de can gelmiş.

Rize’de hayat derelerin coşkun suları, ağaçların devasa gölgesi gibi önüne aldığını yaşamın cilvesine katar gider. Durmak için daha yukarı, durdurmak için  daha yamaca tırmanmak ilk kuraldır. Çaylıklar doğaya değil insanlığa meydan okur üzerindeki yeşil çocuklarıyla.  Çoluk çocuk, kadın erkek kurum tutmuş ocağın başında aynı sofrayı paylaşır, aynı kederin derdine dertlenirler. Kadınların hep tarlada olduğunu yazanlar vardır, oysa Hemşin ve civarında kadın her şeyi yönetir, her süreci planlardı.  Oradaki demokrasi anlayışı kadın erkek olarak değil insan olarak tarafların uyumu ile dengelenen bir ironiden beslenirdi. Tam da bu noktaya değinmişken, ‘’erkekler kahvede Karadeniz’de hep kadınlar çalışıyor’’ klişesini duyar gibiyim. Modern dünyanın  şehir efsanelerinden biri de buydu. Doğrusu nasıl mıydı. Erkekler çay  fabrikasında vardıyalı çalışırdı. Genelde gündüzleri ya uyurlardı ya da fabrikadalardı. Elbette fabrikadan gelip kahvede oyun oynayanlarda vardı ama onlar kalabalık içinde azınlıklardı. Yani bilinenin aksine Karadeniz’de tembel olmak, tembel kadın olmak, tembel çocuk olmak, tembel erkek olmak kavramı gerçeği yansıtmazdı.

Fabrikada işçi olmak  önceleri memur olmakla eşdeğerdi. Her evden bir veya birkaç kişi fabrikanın rızkından ailesinin geleceğini nemalanırdı. Fabrikaya işçi alınacak haberleri memur sınavları kadar rağbet gören bol umutlu süreçlerdi. Fabrikadan dönenler bir somun ekmeği filesine takar, gururla nahiyeden köye hızlı adımlarla ulaşırdı.

Çayın tarihi öyle dilden dile dolaşan, sürekli anlatılan bir hikaye değildi o zamanlar. Onunla ilgili en çok bilinen,  Zihni Derin amca idi. Onun hayat hikayesi, Karadeniz tarımına kazandırdıkları, Rize’de yaşadığı kaza tüm bunlar sadece kahraman insan kontenjanından anlatılan efsanevi hikayelerdi. Bildiklerimizin çoğu ilkokuldaki hayat bilgisi dersinden devşirmeydi. Zamanında Zihni Derin,  Rize’ye gelmiş çay buraya yakışır demiş, ekilmiş sonrada Karadeniz’in hayatı değişmiş diye anlatırdı öğretmenlerimiz.

Gelelim işi doğrusuna.

1921 yılı nisan ayında mecliste kurulan bir komisyonda, Ziraat Genel Müdürü olarak İktisat Bakanlığı adına temsilci olarak  katılan Zihni Derin’in;  o gün ortaya attığı bir fikir koca bir bölgenin hayatını ileride değiştirecekti. Komisyonda Rize ve çevresinin huzurlu bir yaşama kavuşabilmesi için öncelikle insanların geçimini sağlayacak iş ve çalışma imkanına kavuşturulması gerektiğini  anlatır. Herkes bu fikri kabul eder ve çalışmalar başlar.  Manidardır ki aradan yüzyıl geçmesine rağmen hala bölgesel kalkınmada, kırsal kalkınmanın, tarımsal yatırımların önemi yeniden gündeme gelmekte. Yüz yıldır bölge halkına umut dağıtan çay, bu günlerde en istikrarlı tarımsal faaliyetlerden biri olarak yapılmaya devam etmektedir.  

Hiç şüphesiz Karadeniz bölgesinde çay tarımı ile birlikte bir çok tarımsal ürün için de  araştırma başlatılmıştı Cumhuriyet öncesi dönemde. Mandalina, bambu, turunçgil çeşitleri hala daha bölgede varlığını  sürdürmektedir.   Hatta o dönemde yurdun dört bir tarafında Ziraat Fakülteleri kurulup çok değerli ziraat mühendisleri ülkeye davet edilmiş;  Türkiye’den gençler Avrupa’nın önemli okullarına eğitime gönderilmişti.

Çayın tarihi, çayın Osmanlı ile olan ilişkisi, çayın kökeni  hepsi birbirinden ilginç konulardı. Çay bitkisinin Latincesi “thea sinensis”tir. Anavatanı Çin’in Fu-kien bölgesi halkının konuştuğu Amoy lehçesinde t’e (theh), seçkinlerin kullandığı Mandarin lehçesinde ise ç’a (tcha) şeklinde telaffuz edilmektedir. Amoy biçimi Batı dillerinde thétea şeklinde kullanılırken, kuzeydeki Mandarin söyleniş biçimi Japonya, Hindistan, İran ve Rusya’ya geçmiş, buralarda da  ‘’ça, çay, şay’’ olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Türkiye’ye geldiğinde  çay şeklinde bir kullanım olmuştur. Nedeni Rusya ve civarındaki ülkelere gurbete giden Hemşin’li erkeklerle ilgiliydi. Çayın çocukluk anılarım ve modern hayatın içerisindeki etkisine biraz ara verip kökenine bakalım mı.

Çin’de yaklaşık 5 bin yıldır ekilmekte olan çay, toplumsal bir ritüelin de ana unsuruydu. Biz de çay içmek sosyalleşmenin, Uzakdoğu’da ise içe dönüşün simgesidir. Güne başlarken içilen çay zindeliği, akşam içilen çay günün arınması anlamına gelir. Japon çay seremonisi sükûneti, dinginliği ifade ederken biz de coşkuyu, paylaşımı, rahatlamayı ifade eder. Çayın  demlenmesi, içim şekli, bardağı, yanındaki ikramlıklar kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Günün her anında, her buluşmada çay; sevginin, saygının, değer vermenin simgesidir. Çay ile imzalar atılır, çay eşlik eder aşklara, çay ile anlaşmalar kutlanır.  Çay;  uzun vadede bölge halkıyla bütünleşmiş dinamik, coşkulu Karadeniz insanının tüm karakteristik özelliklerini  üzerinde taşır. Kimi kıtlama çay sever, kimi paşa çayı ile keyfine keyif katar. Kıtlık zamanlarında yanında kurutulmuş meyvelerle ikram edilir. Tüm yoğun günlerden sonra bir çay koy da yorgunluğumuzu atalım diyenler günden geceye çayın iyileştirici etkisiyle dost meclislerini, komşuluk ilişkilerini geleceğe taşıyanlar hepsi aynı coğrafyaya gönlünü yaslamış insanlardır.

Nitekim sert bir çay koy, açık olsun, paşa çayı olsun, kıtlama olsun derken her biri bir duygunun, bir tavrın bir bardakta, bir renkte vücut bulmuş halidir. Onun rengini gökkuşağında aramak, onun kokusunu çiçeklerden sormak, onun hazzını yıldızlarla paylaşmak olsa olsa fani bir arayıştır. O renklerin içinden, o kokuların arasından, o hazzın kuytularından arınmış kendine münhasır; kendi teruarının hafızasıdır yudum yudum içilen.

Yeryüzünde beş bin yıldan beri kullanılmakta olan çay ilk defa Çin’de ortaya çıkmıştır.  Hem ilâç hem de keyif verici bir içecek olarak yaygınlaşan çay; zaman içinde bir içecekten öte kültürel bir anlam kazanmaya başlamıştır. Çay Çin dışında Japonya’da tüketilmeye başlandığında seremonilerin de muhtevasını oluşturmuştur. Çin’de  hat sanatı gibi farklı sanatları icra edenler, çay seremonisiyle birleştirilip milli çay seremoni sanatçılarını yaratmışlardır.

IX. yüzyılda  çayın ziraatına başlanmış ve XII. yüzyılda kütlesel üretime geçilmiştir. Çay, devam eden yıllarda Hindistan, Moğolistan, İran ve Ortadoğu  ile  buluştu.

Safeviler XVII yüzyıl ortalarında iyiden iyiye çayı benimseyerek, onu sadece yazın içilen değil yıl boyu tüketilen bir içeceğe dönüştürdüler.  Isfahan’da ‘’çay – ı Hıtahıahane’’ (Çin çayı evi) adlı işletmeler açılmaya başladı.  Ruslar da Moğollar ve İslam dünyasından sonra çayı tanımaya başladı. Göçler ve savaşlar çayın kültür elçileri oldu bir bakıma. Herkes kendi belleğinde ve sırtında taşıdığı tohumu, kültürü gittiği yerlere anı olarak, tarımsal üretim olarak taşıdı. Kazak, Türkmen ve Özbek’ler de Rus hakimiyetindeyken çay tüketir hale geldiler. Bölgeden gelen göçler, diplomatik görüşmeler çayın Osmanlı coğrafyasına taşınmasını sağladı. Savaşların ardından bir bardak çayın, düşmana bile ikram edilen kan kırmızı rengi kaldı uğradığı damaklarda.

Sömürgecilik faaliyetleri çayın Avrupa ile tanışmasını sağladı. Ortadoğu’da kahve, çay, çikolata, şeker gibi ürünlerin keşfiyle beraber baharat yolu,  kültürel ve ekonomik değerini kaybetmeye başladı.  Uzun yıllar dünya çay üretim ve ihracat dengesi büyük şirketlerin ve ülkelerin kontrolünde süregeldi.

Türkler’in çayla tanışma macerası Hun’ların Çin etkisine girdikleri dönemde olduğu düşünülmektedir. Nitekim I. Yüzyılın başlarından kalan bronz bir  kabın içerisinde çay kalıntılarına rastlanmıştır.  Çayın Türk topluluklar arasında yaygınlaşmasını büyük ölçüde Ahmet Yesevi sağlamıştır. Kendisi Çin yakınlarındaki bir Türkistan köyünde ikram edilen çayı o kadar beğenmiştir ki herkese önermiş ve çayın rahatlatıcı, mutluluk verici özelliğinden sıkça bahsetmiştir.

Daha sonraları, Moğol saldırıları yüzünden çay kültüründen uzaklaşan Türkler; Osmanlı ile yeniden eski dostları çay ile buluştular.  Osmanlı’nın çay ile tam olarak ne zaman tanıştığı kesin olmamakla beraber; XVI. Yüzyıla kadar gittiği düşünülebilir.   Evliya Çelebi, İstanbul ve Bitlis’te bazı konaklarda ve devlet dairelerinde çayın ikram edilen ikramlıklar arasında olduğunu anlatır.

O dönemlerde çay yaprakları aktarlarda şifa kaynağı olarak da satılmaktadır. Günümüzde özellikle de yeşil çayın, beyaz çayın ve çay pudrasının şifacı özellikleri o tarihlerde de  kullanılmaktaydı. Şeyhülislâm Damadzâde Ebülhayr Ahmed Efendi 1711 yılında yazdığı  ‘’Çay Risâlesi’’nde çayın faydalarından bahsetmiştir.

Kuşkusuz Osmanlı tarihi belgelerinde yeme içme ile ilgili konular ancak Saray’a alınan satınalma kayıt defterlerinden öğrenilebilmektedir. Bu anlamda; “kilâr-ı âmire” için satın alınan malzeme listesinde çay da vardır. Saray’da çay içildiğine dair herhangi bir belge bulunmamaktadır. O  dönemde yaygın olarak yapılan şerbetlerde antioksidan özelliği münasebetiyle kullanılmış olması kuvvetle muhtemeldir.

XIX. yüzyıla geldiğimizde çay artık;  önemli konak ve resmi yerlerde içecek ikramları arasına girmiştir. Özellikle yurt dışından gelenlere ikram edilen, itibarlı bir içecek olmuştur. Osmanlı döneminde çay piyasasına Kafkasya kökenli tüccarlar hakimken, ilerleyen dönemlerde Ermeni ve Rum esnaflar etkili olmaya başlamıştır.  Hali hazırda Türkiye’nin en önemli çay fabrikalarından birine sahip olan Lipton, 1889’da ilk paketli çayının İstanbul’da satışına başlamıştır.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra çay ticaretinde tekrar Türk tacirler ön plana çıkmaya başlar. Önceleri Çin ve Japonya’dan çay ithalatı yapılırken sonraları; İngiltere pay sahibi olmaya başladı. Gemilerle İstanbul’a gelen çaylar İzmir ve Trabzon limanlarından vilayetlere dağıtılmaktaydı.

Bir çok alanda olduğu gibi çayın Anadolu’da yaygınlaşması ve günümüz anlamıyla tüketilmeye başlanması yine Tanzimat döneminde denk gelir.  Batılılaşma döneminde Avrupa’ya gidip dönen yüksek bürokrat ve öğrenciler orada gördükleri çay kültürünü İstanbul’a oradan da tüm Türkiye’ye taşıdılar. Sadece Avrupa tarafından değil eş zamanlı olarak İran ve Rusya’dan gelen göçmenler de  yanlarında çay kültürünü ülkeye taşıdılar.

Erzurum ve Kars yöresinde çay semaverden içilir yanında da kel simit dediğimiz simit vardır, tüm bunlar çayda Rus etkisini yansıtır.  Doğu’nun bir çok şehrinde çok demli çay içilmesi de İran etkisinin kalıntılarıdır.

Tanzimattan sonra kahvehanelerde çay artık kahvenin yerini almaya başlamıştır.  1860’lı yıllara gelindiğinde sadece çay satan yerler açılmaya başlandı. Çaykur’un ‘’Çayla’’ projesi bu anlamda aynı amaca hizmet eden bir işletme olarak, çok güzel bir örnek olsa gerek.  Divanyolu – Beyazıt – Şehzadebaşı  interlandında da sadece çay satan dükkanlar iyiden iyiye çoğalmaya başladı. Dönemin şairleri, yazarları, akademisyenleri, bürokratları, sanatçı ve zanaatkarları buraların müdavimi oldu. Çay aynı dönemde romanlara, şiirlere, kantolara, piyeslere konu, sanatçılara ilham oldu.


Söz konusu dönemde İngiltere’de ki benzerleri gibi çay partileri cemiyetin kadınlarının ve erkeklerinin yoğun ilgi gösterdiği etkinlikler olup çıkmıştı. Çayın kışladaki hikayesi, cephe de motivasyon aracı olması, halkı kahvehanelerde buluşturması, rahatlatıcı etkisi  gibi hususlar, giderek çayın  milli bir kültür halini almaya başlamasını sağladı.

Şifalı ot olarak Uzakdoğu ve Rusya’dan gelen çay bitkisi tiryakilerinin yaygınlaşmasıyla beraber Çayhanelerin de kendi için de uzmanlaşmasına neden oluyor.  Çayhaneler de kendi aralarında sınıflandırılıyordu; en önemlisi şair ve yazarların, sanatkarların tüm gün ilim irfan konuştukları, önemli toplantılara ev sahipliği yapan çayhanelerdi.  İkincisi,  küçük devlet erbaplarının günün yorgunluğunu atmak ve devlet işlerini hasbihal etmek için buluştukları mekanlardı.  Bir de esnaf ve küçük burjuvanın buluşup fikir beyan  ettiği çayhaneler vardı ki bunlar giderek halk tabakasını da içerisine dahil etmeye başlamıştı.  Mirasyedilerin gittiği çayhaneler, ayaktakımının devam ettiği mekanlar aslında çok da istenilmeyen, racon kesilen türden işletmelerdi. Kendi arasında yapılan bu sınıflandırma amacına göre hizmet ederken çayın kalitesi, sunumu ve sohbeti de elbette meseleye eşlik eden türdendi.

Çayın yaygınlaştığı dönemde bir çok dergi de konu ile ilgili yaratıcı makaleler  yayımlanıyor, edebiyatta çay konusu işleniyordu.  Cumhuriyet döneminde çayın  bir tarım ürünü olarak yaygınlaştırılma başlanmasıyla beraber yazılan yazılar da daha akademik ve bilimsel bir içerik kazanmıştı. Çayın tarihiyle ilgili tarih kitaplarında çok fazla bilgi olmaması Türk tarih yazım anlayışından kaynaklansa gerek. Bu bakımdan çay konusundaki bilgiler yabancı seyyahlar, satın alma kayıtları üzerinden derlenmektedir ağırlıklı olarak.

Tanzimat aslında Cumhuriyet öncesi önemli bir atılım zamanıdır. Ekonomik ve siyasi olarak yeniden güç kazanmak isteyen Osmanlı,  tarım politikalarını gündemine alıyor. İstanbul, Bursa, Selanik gibi önemli tarım havzalarında Ziraat okulları açılıyor. Hatta 1879 yılındaki kayıtlara göre; Trabzon salnamesinde kayıtlı. Lazistan Sancağına bağlı Hopa kazasında 20 bin, Arhavi nahiyesinde 5 bin ton çay üretildiği kayıtlara geçiyor.  O dönemde çaya ‘’Moskov çayı’’ deniyor. II. Abdülhamit tarıma çok önem vermekte olup, tüm vilayetlerden kendisine tarımsal üretimden örnekler gitmektedir. Trabzon’da yetiştirilen çayların körpecik filizleri toplanıp kendisine gönderiliyor. Yenilebilir sağlık kavramının oldukça önemli olduğu Osmanlı mutfağında hekimler ve aşçılar birlikte çalışmaktadır. Saray hekimi beyaz çayın yatıştırıcı, gençlik iksiri veren özelliğinden sıkça bahsediyor. Padişah’ın çayı sevmesiyle Trabzon bölgesindeki çay tarımına daha da önem veriliyor.  

Çayın  sadece Karadeniz’e has olduğunu düşünen anneannem için çayın hikayesi oldukça karışık ve çok uluslu olsa gerek. Sofrasına konuk olduğu tüm toplumlarda farklı bir kültüre temel oluşturmuş çayın hikayesinde herkesten bir parça olsa gerek.

Çayın hikayesi onun kan kırmızı renginde, her yıl yeniden filizlenen yaprağında yaşar. Anadolu coğrafyasına ait Edirne kırmızısı gibi Türk çayını diğerlerinden ayıran özelliği onun renginde, demlenme şeklinde ve en önemlisi de onu toplayanlarla kurduğu özel bağda olsa gerek. Rizeli’ler heyecanlarını, dik yamaçlarla olan uyumlu yaşamlarını, coğrafyanın hüznünü bir bardak çaya aktardı yüzyıldır. Onun içindir ki kimi çayını beş dakika, kimi on beş dakika demler. Kimi  de kan kırmızı, zehir gibi çayı yudumlarken, zorlu uğraşılardan elde kalan hırçınlığı bir yuduma hediye eder. Çay dediğin hayatı  yudum yudum  içine çekmektir. Oksijeni bol sosyal mesafesi ırak dağların tepelerinde, gecesi zifiri karanlık yamaçlarında Karadeniz’in.

Türk çayının ritüeli yoktur derler bir çokları. Oysa ince belli bardağı her tuttuğunda başka bir dünyanın kapılarını aralar, geçilmez geçitlerden içeri girer, günün yorgunluğunu göçtüğün yerlerde bırakırsın. İnce belli bardağın sıcağında yaşama tutunanlar evinin rızkını bir bardak dolusu mutlulukla taşıyanlar. Günün, gecenin, varlığın bütün yüklerini bir yudum hafifletir, bir yudum sanki bedenine karışmış tüm arazları siler süpürür. Tatsız tuzsuz dünyanın kırmızı durağıdır o, bir yudum alır bir oh çekersin. Dostluklar gibi yavaş yavaş dem alır. Önce suyla tanışır, suya kendini açar, sonra suya rengini armağan eder. Suyla buluşma anından sonra gönüller birbirine açılır. Dem alan demlikler, pekişen dostluklar, yıllanan hatıralar her biri bir ahengini bırakır  aktıkça ortadan bel vermiş bardağa. Bir dudak mesafesinde heyecanla pır pır atan yüreğini öylece bırakıverir boşluğa tiryakiler. Kan kırmızı çayın hazzı, çayın alameti farikasıdır. Her seferinde aynı tutkulu içimi sağlayan  mucize,  tohumdan yaprağa, yapraktan filize uzun ve uğraşılarla dolu yaşam döngüsünün sonucunda  ortaya çıkar. Ona can verenlerin elinden yaşam kaynağından beslenmiş gibidir bir bardak çay.

Çoğu zaman düşünürüm çay Karadeniz’de değil de başka bir coğrafyada üretilse bu kadar coşkun akar mıydı demlikten bardağa. Böyle kan kırmızı rüyalara meyleder miydi tiryakilerini. Şöyle bi oh çekip rüyalara dalar mıydı   çay molası sohbetlerinde  aynı kaderi paylaşanlar. Hayatı doya doya içenler, hayat okulunu ezbere geçenler, ikmale kalıp  tutunamayanların sığındığı bir durak,  bir ömre bedel olur muydu kim bilir bir yudumu.

Çay,  her bahar filizlenen bahçenin narin, güzel yeşil prensesidir.  Öyle süt gibi  bir yeşili vardır ki sıksan oluk oluk süt akacak sanırsın kuzuların melemesinden ala.  Kışın kar sarıp sarmalar,  ona eşsiz ve benzersiz tadı ve aromasını verir, bahar yağmurlarıysa tomurcuğuna lezzet katar. Yağmurla olan ilişkisi dengeden beslenir. Çayın kış uykusuna yattığı dönemde içten beslenir yağmura daha az ihtiyaç duyar, ne zaman filiz verir işte çocukluktan genç kızlığa geçen körpecikler gibi yağmura hasret güne döner.  Her damlası yaprağa, köke  can katar. Yağmuru ve pusu sever, güneşe arzı endam eder etmesine de fazlası demi gibi acıtır, yakar kavurur güneşin. Nemli havalar, puslu havalar boyuna, suyuna, huyuna can katar. Onun aromaları bir bahar busesi, bir sonbahar neşesi, bir yaz rüzgarını anımsatır. Çalı desen değil, ağaç desen akıl durur, otumsu dersen gönül koyar beyaz tomurcukları. Tırtıllı yaprak kenarları, hafif tüylü vücut yapısı Küçük Prens’in bauba ağaçlarını hatırlatır. Onun teruarın da sadece coğrafik, jeolojik ve iklimsel  özellikler yer almaz. Hırçın Karadeniz, coşkun ırmaklar, yazı bekleyen yaylalar, kadınların gurbet ızdırabı, genç kızların sonsuz umudunu taşır her yetiştirildiği köyde, yörede.

Öyle yavaş tomurcuk açar ki onun sükunetle bekleyişi, doğayla uyumu çevresindeki bütün aromaları damağına hapseder, bir bardak çaya, bir yuduma tadını katar. Serin havaları, sakin yamaçları, yavaş yavaş büyümeyi sever. Öyle sakindir ki kök salarken yaşadığı her an onun  tadına doyulmaz tat ve aromalar katar.

Toprağın yapısı, rüzgarın yönü, kaynak sularının vitamin ve mineral oranları çayın tadını belirlerken coğrafyanın nefesi, işlenme yöntemi  çaya son dokunuşlarını yapar. Büyüme çay için hayati öneme sahiptir, hızlı büyür gücünü yapraklara verirse filizler buruk kalır ağızda mayhoş bir tat bırakır. Çam ağaçları, kestaneler, karayemişler hepsi bir parça lezzetinden bir parça kök suyundan armağan eder çaya. Hasadın kalitesi, lezzet ve aroma özellikleri yılın mükafatını bir yudum ile gönüllere taşır Hiçbir çay sadece duyusal ve aromatik özellikleriyle değerlendirilemez. Çayın yaşadıkları, ona dokunan ellerin hevesi, damla damla buluşur ince belli bardakla.

Gurbet Pastası kitabında Rusya, Polonya, Kırım’a giden Karadeniz insanın hikayesini anlatan Uğur Biryol dönüşte yanlarında çay  kültürü ve konakları taşıdıklarından bahsetmişti. Yüksek tavanlı konaklarda, fırıncı Karadenizli erkeklerin gittikleri yerlerde aşık olup  evlendikleri;  mavi gözlü sarışın güzel kadınlar çayı her yudumladıklarında,  ailelerine özlemlerini derinden hissettiler. O kadınlar kökleriyle vedalaşırken, büyük konaklarda içilen her çay bölge halkının yeni maceralarla tanışmasını sağladı.  Zihni Derin’in  çayı Karadeniz’e getirmesinden önce bölge,  çay ile gurbet pastasından dönen erkeklerin bavuluyla tanıştı. Onlar yanlarında getirdikleri çay tohumlarını Arhavi, Hemşin gibi bir çok ilçede ektiler. Amatör olarak başlayan bu hikaye ilerleyen yıllarda gerçek bir tarım faaliyetine dönüştü, bölgeye can suyu oldu.

Çayın çeşitleri modern dünyada çoğalmakla beraber; Mahzen-i Edviyye yazarına göre beyaz, yeşil, menekşe moru, boz ve siyah renklerde ortaya çıktığı için beş çeşit olarak tasniflenmiştir.  Şimdilerde butik çay üreticileri  rayası, faydası ve özelliğine göre çayın yüzlerce türünü üretmeye başladılar.

Çayın tarihini ince belli bir bardağa, bir yudum çaya, bir dost sohbetine değişmeyiz elbette. İçinde çocukluk olan, anneannelerden kalma, kültürü şekillendiren, coğrafyayla uyumlu çay hikayeleri gelecekte daha çok soframıza gelecek.

Gelecekte, Türk çay seremonisini gastronomi programlarında paylaşacağız ülkemizi tanıtmak için, Türk kahvesine arkadaş olacağız dünya pazarında. Şunu biliyoruz ki; daha çok çay içeceğiz. Simidin yanına, bir kurabiyeye, bir böreğe, bir keyif çayına masamızda da hayatımızda da bolca yer açacağız.

Korona virüsün hayatlarımızı köşeye sıkıştırdığı  şu günlerde ‘’evde hayat var, evde çay var’’ diyerek çayın tarihini, çocukluk anılarımın içinden çıkarıp bir bardak çayı paylaşma dileğimle….

Tamamını Oku

Haberler

Yeraltı Mağaralarında Mikroklima Mucizesi: Obruk Peyniri

Karaman yöresinde yeraltı mağaralarında aylarca bekletilen Obruk peyniri, eşsiz mikroklimanın bir mucizesidir. Endüstriyel peynirciliğin tekdüze lezzetlerine karşı Anadolu’nun derinliklerinde saklanan bu gastronomi mirasını inceliyoruz.

Published

on

Anadolu’nun Yeraltındaki Gastronomi Mucizesi

Dünyanın dört bir yanındaki gastronomi uzmanları ve peynir otoriteleri, iyi bir peynirin sırrının yalnızca sağılan sütte değil, o sütü olgunlaştıran ekosistemde gizli olduğunu iyi bilir. Fransa’nın ünlü Roquefort mağaraları veya İtalya’nın serin mahzenleri, bu gerçeğin en çok bilinen, adeta pazarlama harikasına dönüşmüş örnekleridir. Ancak Anadolu coğrafyası, gösterişten uzak, çok daha yerel, çok daha vahşi ve kendine has bir peynir mucizesine ev sahipliği yapıyor: Karaman’ın efsanevi Obruk peyniri.

Özellikle Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Divle (şimdiki resmi adıyla Üçharman) köyü ve çevresinde üretilen, adını da olgunlaştığı yeraltı obruklarından alan bu eşsiz peynir, endüstriyel gıdanın tekdüzeleştiği modern dünyada adeta bir başkaldırı niteliği taşıyor. Sadece bölgede otlayan hayvanların sütünün binlerce yıllık bir bilgelikle işlenip, yerin metrelerce altındaki karanlık mağaralara emanet edilmesi, basit bir mandıra işleminden ziyade, insanın doğayla yaptığı çok eski bir ortaklık sözleşmesidir.

Mağaranın Mikrokliması: Doğal Bir Fermantasyon Laboratuvarı

Obruk, yeraltı sularının zamanla kireçtaşını eritmesiyle oluşan devasa doğal çukurlara ve yeraltı mağaralarına verilen coğrafi bir isimdir. Karaman bölgesindeki obruklar, özellikle Divle obruğu, 250 metreyi bulan uzunluğu ve 36 metreye varan derinliğiyle yerin altındaki devasa bir buzdolabı gibidir. Yazın en sıcak günlerinde, dışarıda kavurucu bir bozkır sıcağı varken bile mağaranın iç sıcaklığı 4 ila 7 derece arasında sabit kalır. Nem oranı ise yıl boyunca %80 civarında seyreder ki bu, peynirin kurumadan olgunlaşması için kusursuz bir değerdir.

Fakat bu mağaralar sadece peyniri soğuk tutmakla kalmaz; asıl mucize, mağaranın duvarlarında ve havasında yaşayan, bilimsel çalışmalara konu olmuş endemik mikrofloradır. Bu benzersiz bakteri ve küf ekosistemi, obruk peynirine o meşhur aromasını, keskinliğini ve karakterini kazandıran baş aktördür. Yerin onlarca metre altındaki bu zifiri karanlık ortam, peynirin içerisindeki yağ ve protein zincirlerini yavaşça parçalayarak derin, hafif keskin, topraksı ve kompleks lezzet notalarını ortaya çıkarır. Bu sürecin herhangi bir endüstriyel soğuk hava deposunda taklit edilmesi biyolojik olarak mümkün değildir.

Karaman Obruk Peyniri Detaylı Görünüm

Tulumdan Kırmızıya Dönen Bir Dönüşüm Hikayesi

Karaman Obruk peynirinin yolculuğu ilkbahar aylarında, meralarda taze kekik ve yerel otlarla beslenen Akkaraman koyunları ve kıl keçilerinin sütünün sağılmasıyla başlar. Geleneksel yöntemlerle mayalanan ve pıhtılaşan süt, özenle süzüldükten sonra özel olarak temizlenmiş, tüylerinden arındırılmış kuzu veya oğlak derilerine (tulumlara) sıkıca basılır. Peynirin tulumlara basılmasının en önemli nedeni, derinin gözenekli yapısı sayesinde peynirin içeride hapsolmaması ve nefes alabilmesidir. Plastik veya teneke ambalajlar bu doğal solunumu keserken, tulum peynirin canlı kalmasını sağlar.

Mayıs ve Haziran aylarında mağaraya indirilen bu beyaz renkli tulumlar, mağaranın karanlığında yavaş yavaş ve büyüleyici bir değişime uğrar. Aylar geçtikçe mağaradaki özel bakteriler tulumun dış yüzeyini kaplamaya başlar. Beyaz tulum, önce hafif mavimsi bir renge, ardından beyaza ve son olarak da sonbahara doğru o meşhur kiremit kırmızısı veya kızıl kahve rengine bürünür. Tulumun dışının tamamen kırmızılaşması, içerideki peynirin olgunlaştığının, nefes aldığının ve artık sofralara gelmeye hazır olduğunun doğadaki en güzel sinyalidir. Kırmızı rengi veren şey kesinlikle bir boya değil, mağaranın tamamen kendine has florasıdır.

Endüstriyel Tekdüzeliğe Karşı Bir Kültür Mirası

Günümüzde market raflarını dolduran, pastörize edilmiş, standartlaşmış ve fabrikasyon peynirlerin aksine, Karaman Obruk peyniri her yıl, her mağarada ve hatta her tulumda farklı bir hikaye anlatır. Hayvanın o yıl yağışlara bağlı olarak yediği otun çeşidinden, o yılki iklim şartlarına, tulumun gözenek yapısına ve hatta mağaranın hangi köşesinde, hava akımının neresinde bekletildiğine kadar pek çok faktör lezzet profilini doğrudan etkiler. Bu, standardizasyonun değil, doğanın değişkenliğinin bir kutlamasıdır.

Bu peynir, coğrafi işaret tescili alarak koruma altına alınmış olsa da, üretimindeki devasa meşakkat, sabır gerektirmesi ve genç kuşakların köylerden kente göç etmesi gibi nedenlerle her geçen gün daha da nadirleşen bir hazine konumundadır. Obruk peynirini tatmak; sadece doyurucu bir gıda tüketmek değil, aynı zamanda Anadolu’nun yeraltında sakladığı binlerce yıllık bir kültürel belleği, göçebe yaşam tarzını ve hayvancılık geleneğini damakta hissetmektir. Her diliminde toprağın, suyun, emeğin ve zamanın kusursuz bir sentezi yatar.


Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

Karaman Obruk peyniri (Divle) nerede üretilir?
Özellikle Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Üçharman (eski adıyla Divle) köyü ve çevresindeki komşu köylerde üretilir. Olgunlaşma süreci tamamen bu bölgedeki doğal mağaralarda (obruklarda) gerçekleşir.

Obruk peyniri mağarada ne kadar süre bekletilir?
İlkbahar aylarının sonunda (Mayıs-Haziran dönemi) özenle mağaraya indirilen peynirler, genellikle 4 ila 6 ay arasında mağarada bekletilir ve sonbahar aylarında, en sık Ekim ayında obruktan çıkarılır.

Peynirin dışı neden kırmızı renktedir?
Tulumun (derinin) dış yüzeyi, obruk mağarasına özgü endemik bir bakteri ve küf florası tarafından kaplanır. Bu biyolojik flora, aylar süren olgunlaşma sürecinde derinin rengini beyazdan maviye, ardından da meşhur kiremit kırmızısına dönüştürür. Dışarıdaki kırmızı renk, içerideki peynirin olgunlaştığının en net göstergesidir ve kimyasal bir müdahale içermez.

Hangi sütten yapılır?
Geleneksel ve damak çatlatan en makbul olanı tamamen koyun (özellikle bölgeye uyum sağlamış Akkaraman cinsi) veya kıl keçisi sütünden yapılmasıdır. Genellikle de bu iki sütün belirli oranlarda karıştırılmasıyla en zengin aroma elde edilir.

Tamamını Oku

Haberler

Matcha’nın Tahtını Sarsan Mor Dalga: Ube Nedir ve Neden Her Yerde Karşımıza Çıkıyor?

Gastronomi dünyasının yeni yıldızı Filipin kökenli mor tatlı patates Ube; tatlı vanilyamsı profili, canlı rengi ve üçüncü nesil kahvecilerde matcha latte’ye sunduğu güçlü alternatifiyle modern mutfakları fethediyor.

Published

on

Gastronomi dünyası son yıllarda sürekli olarak yeni bir yıldızın doğuşuna, farklı kültürlerin mutfak sırlarının küresel sahneye taşınmasına şahitlik ediyor. Yakın zamana kadar sağlıklı içeceklerin, minimalist kafelerin ve sosyal medya paylaşımlarının tartışılamaz kraliçesi olan matcha, bugünlerde tahtını Asya’nın uzak bir köşesinden gelen başka bir renge ve lezzete bırakmak üzere: Ube’ye. Filipinler kökenli bu canlı, elektrik moru rengindeki tatlı patates, sadece çarpıcı ve fotojenik görünümüyle değil, sunduğu zengin, topraksı ve hafif vanilyamsı tat profiliyle de modern mutfakların, gurme pastanelerin ve üçüncü nesil kahvecilerin vazgeçilmezi haline gelmeye başladı.

Ube Nedir, Hangi Topraklardan Gelir ve Tarihi Nereye Dayanır?

Bilimsel adıyla Dioscorea alata olarak bilinen ube (oo-beh şeklinde telaffuz edilir), Güneydoğu Asya’da, özellikle de Filipin mutfağında çok köklü bir geçmişe sahip olan mor tatlı patatestir. Filipinler’in yerel tarımında sömürgecilik öncesi döneme kadar uzanan bir geçmişi olan bu bitki, yerli halk için hem besleyici bir temel gıda maddesi hem de kutlamaların ve ritüellerin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Dışarıdan bakıldığında sıradan, pürüzlü ve koyu renkli kabuklu bir kök sebzeyi andırsa da, kabuğunu soyduğunuzda veya bıçağı vurduğunuzda karşınıza çıkan o derin, göz alıcı mor renk, doğanın bize sunduğu en büyük görsel şölenlerden biridir.

Ube, tatlı patates ailesinden gelse de Okinawa veya Stokes cinsi mor patateslerle karıştırılmamalıdır. Doku olarak çok daha yumuşak, nemli ve karakteristiktir. Lezzeti ise fındıksı, topraksı ve belirgin şekilde vanilyayı andıran notalar taşır. Filipinler’de asırlardır tatlıların kalbinde yer alan ube, genellikle süt ve şekerle uzun saatler boyunca karıştırılarak kaynatılır ve “ube halaya” denilen geleneksel, yoğun kıvamlı bir reçele dönüştürülür. Bu form, onun diğer tatlılarla, hamur işleriyle ve buzlu karışımlarla birleşmesi için mükemmel bir zemin hazırlar.

Doğal Ube Kökü ve Canlı Mor Rengi

Gelenekselden Moderne: Halo-Halo ve Ötesi

Ube’nin anavatanındaki en ikonik ve kültürel açıdan en önemli kullanımlarından biri şüphesiz Halo-halo‘dur. Kelime anlamı Tagalog dilinde “karışık” olan bu ferahlatıcı ve çok katmanlı Filipin tatlısı; incecik tıraşlanmış buz, buharlaşmış süt, tatlandırılmış kırmızı fasulye, hindistan cevizi jölesi (nata de coco), meyveler ve daha birçok malzemenin bir araya gelmesiyle oluşur. Ancak bu gösterişli tatlının en tepe noktasına kondurulan bir top ube dondurması veya cömert bir kaşık dolusu ube halaya, tatlıyı adeta başka bir boyuta, estetik bir zirveye taşır. Eriyen dondurmanın rengiyle tüm kaseye yayılan o canlı mor ton, yeme deneyimini adeta bir görsel sanata dönüştürür.

Bugün ise bu geleneksel malzeme kabuğunu çoktan kırmış ve coğrafi sınırları aşmıştır. New York’un hareketli sokaklarından Tokyo’ya, Londra’dan İstanbul’un seçkin semtlerine kadar en saygın pastanelerde ve kafelerde ube ana aktör olarak rol alıyor. Fransız teknikleriyle hazırlanan croissant dolgularında, Basque cheesecake’lerde, narin makaronlarda, mochi’lerde ve hatta dondurmalarda sıklıkla karşımıza çıkıyor. Onun fıstık ve vanilyayı andıran tatlımsı ve topraksı notaları; pandan yaprağı, hindistan cevizi sütü, tereyağlı ve sütlü dokularla kusursuz, damakta uzun süre iz bırakan bir uyum sağlıyor.

Matcha’nın Saltanatına Bir Tehdit mi: Ube Latte’nin Küresel Yükselişi

Üçüncü nesil kahveciliğin estetik ve sağlık odaklı, instagramlanabilir menülerine baktığımızda, uzun bir süre boyunca matcha latte’nin sarsılmaz yeşil hakimiyetini gördük. Ancak son dönemde bu hakimiyet, özellikle Los Angeles ve New York’taki trend belirleyici kafelerden yayılan ciddi bir mor dalga ile sarsılıyor. Ube latte, görsel cazibesinin yanı sıra içerdiği doğal ve kompleks tatlılık sayesinde ekstra rafine şeker veya şurup ihtiyacını minimuma indirdiği için, lezzetten ödün vermeden sağlıklı alternatifler arayanların da ilk tercihlerinden biri haline geldi.

Matcha’nın belirgin otsu, yosunumsu ve bazen de hafif acımsı (astringent) profili herkese, özellikle de sert tatlara alışkın olmayanlara hitap etmeyebilir. Ube ise fındıksı, vanilyalı, adeta kurabiyeyi andıran ve kremsi yapısıyla çok daha kucaklayıcı, nostaljik ve ulaşılabilir bir damak tadı sunar. Yulaf, badem, soya veya hindistan cevizi sütü ile ustalıkla harmanlandığında, ortaya çıkan içeceğin ipeksi dokusu ve dikkat çekici estetik görünümü, onu anında bir fenomene dönüştürmeye yetiyor. İnsanlar artık kahve molalarında sadece kafein değil, bir deneyim arıyor ve ube bu beklentiyi fazlasıyla karşılıyor.

Besin Değerleri ve Şeflerin Gözdesi Olmasının Nedeni

Ube, sadece lezzetli ve güzel görünümlü olmakla kalmıyor; aynı zamanda besleyici bir profile de sahip. İçerdiği yüksek antioksidanlar, özellikle de ona o parlak mor rengini veren antosiyaninler sayesinde bağışıklığı destekliyor. Ayrıca C vitamini, potasyum ve kompleks karbonhidratlar açısından da zengin olması, düşük glisemik indeksli yapısıyla birleşince diyetlerine dikkat edenler için de cazip bir karbonhidrat kaynağına dönüşüyor.

Şefler ve miksologlar, ube’nin çok yönlülüğünü keşfettikçe bu mor mucize sadece tatlı menüleriyle veya içecek listeleriyle sınırlı kalmayacak gibi görünüyor. Şimdiden bazı avangard yenilikçi mutfaklarda ube ile yapılmış, üzerine adaçayı ve kahverengi tereyağı gezdirilmiş gnocchi’ler, tuzlu tartlar, mor patates püreleri ve hatta rengarenk, kompleks miksoloji kokteylleri menülerde yerini almaya başladı bile.

Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

Ube ile taro aynı şey midir? Neden sürekli karıştırılır?
Hayır, ikisi tamamen farklı ailelerden gelen kök sebzelerdir. Taro (gölevez), genellikle beyaz veya çok hafif eflatun tonlarında, doku olarak daha nişastalı ve tadı daha çok klasik patatese yakın, daha nötr bir bitkidir. Ube ise son derece canlı mor renkli ve belirgin şekilde daha tatlı, vanilyamsı, tatlı profilinde bir aromaya sahiptir. İkisinin karıştırılmasının ana nedeni, Asya tatlılarında sıklıkla birbirlerinin yerine geçebilmeleridir.

Evde gerçek bir Ube latte nasıl yapılır?
Tipik ve kaliteli bir ube latte; saf ube tozu veya konsantre ube özütü (ekstraktı) ile sıcak veya soğuk sütün (genellikle hindistan cevizi veya yulaf sütü en iyi uyumu sağlar) homojen şekilde karıştırılması, ve arzuya göre bazen bir shot iyi kalite espresso eklenmesiyle hazırlanır. Hafif tatlı, aromatik ve oldukça kremsi bir içecektir.

Ube’nin bu kadar parlak mor rengi yapay mıdır, gıda boyası mı içerir?
Kesinlikle hayır. Ube’nin o çarpıcı, neon benzeri mor rengi tamamen doğal bir pigmente dayanır. Bu pigment, yaban mersini veya kırmızı lahanaya da rengini veren antosiyanin adlı güçlü ve sağlığa faydalı bir antioksidandır.

Türkiye’de veya Avrupa’da Ube nerelerde bulunabilir?
Taze ube kökünü yerel pazarlarda bulmak oldukça zordur. Ancak büyük Asya marketlerinde, ithal ürün satan gurme hipermarketlerde veya online özel gıda tedarikçilerinde dondurulmuş rendelenmiş ube, kurutulmuş ube tozu veya “ube halaya” (ube reçeli) formunda rahatlıkla temin edebilirsiniz.

Ube glutensiz midir?
Evet, ube doğal haliyle tamamen glutensiz bir kök sebzedir. Ancak ube kullanılarak yapılan kek, kurabiye veya hamur işlerinde kullanılan diğer malzemelere dikkat etmek gerekir.

Tamamını Oku

Haberler

Gastronomi Kusursuzu Değil Gerçeği Seçiyor

Endüstriyel kozmetik mükemmellik algısının yıkılmasıyla birlikte ‘çirkin sebzeler’ ve sıfır atık mutfaklar gastronomide yeni bir dönüşüm başlatıyor.

Published

on

Estetik Kusursuzluktan Gerçek Lezzete Doğru Bir Uyanış

Modern süpermarket rafları, adeta bir laboratuvardan çıkmışçasına kusursuz, pürüzsüz ve tek tip meyve sebzelerle dolu. Yıllar boyunca tüketiciye dayatılan bu “kozmetik mükemmellik” algısı, tarlada yetişen ancak standart boyut ve şekillere uymadığı için çöpe giden milyonlarca ton yiyeceğin bir numaralı sorumlusu oldu. Eğri bir havuç, lekeli bir domates ya da çatallanmış bir turp, lezzetinden veya besin değerinden hiçbir şey kaybetmemesine rağmen sırf “çirkin” olduğu için dışlandı. Tonlarca gıda, yalnızca görsel beklentileri karşılamadığı için tarlalarda çürümeye terk edildi veya hayvan yemi olarak kullanıldı. Ancak gastronomi dünyası, nihayet bu büyük israfın ve yüzeysel güzellik algısının farkına vararak köklü bir dönüşümün eşiğine geldi.

Günümüzde vizyoner şefler ve bilinçli mutfak profesyonelleri, doğanın bu “kusurlu” eserlerini baş tacı ediyor. Sıfır atık felsefesiyle şekillenen yeni nesil mutfaklar, şekilsiz kök sebzelerin, eğri büğrü meyvelerin ve alışılmışın dışında büyüyen tarım ürünlerinin içindeki gerçek potansiyeli ortaya çıkarıyor. Artık tabağın estetiği, sadece kusursuz geometrik kesimlerle değil; malzemenin en doğal, en yalın ve en saygılı haliyle sunulmasıyla ölçülüyor. Şefler artık tabaklarında birer sanat eseri yaratırken doğanın kendi sanatını, yani asimetrisini de büyük bir gururla kucaklıyorlar.

Sıfır Atık: Bir Trendden Ziyade Mutfak Felsefesi

Sıfır atık (zero-waste) yaklaşımı, gastronomi dünyasında geçici bir heves olmaktan çıkıp temel bir mutfak disiplinine dönüştü. Mutfaklardaki bu dönüşüm, çöp kutularının küçülmesi ve kompost alanlarının büyümesiyle doğrudan orantılı. Bir zamanlar soyulup atılan patates kabukları fırınlanıp cips olarak servis ediliyor; brokoli sapları ince ince kıyılarak fermente ediliyor ve “çirkin” domatesler yoğun lezzetli sosların başrolüne geçiyor. Hayvansal üretimdeki “burundan kuyruğa” (nose-to-tail) yaklaşımı, artık bitkisel dünyada “kökten sapa” (root-to-shoot) anlayışıyla karşılık buluyor.

Bu felsefe sadece malzemenin tamamını kullanmayı değil, aynı zamanda üretimden tüketime kadar uzanan zincirde doğaya saygıyı da merkeze alıyor. Tarlada kalan ve şekli bozuk olduğu için marketlerin kabul etmediği ikinci kalite ürünler, günümüzde doğrudan iyi restoranların mutfaklarına giriyor. Şefler, bu ürünlerle çalışarak sadece maliyetleri düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda tarım emekçilerine destek oluyor ve küresel ısınmaya, karbon ayak izine ve gıda israfına karşı çok güçlü bir duruş sergiliyorlar. İsrafı önlemek, günümüzde sadece ekonomik bir tedbir değil, dünyanın geleceğine dair üstlenilmiş en temel ahlaki sorumluluklardan biri haline geldi.

Sıfır Atık Mutfak ve Çirkin Sebzeler

Japon Estetiği Wabi-Sabi’nin Mutfağa Yansıması

Çirkin sebzelerin yükselişini, Japon kültürünün kadim Wabi-Sabi felsefesiyle açıklamak oldukça mümkündür. Kusurlu, geçici ve tamamlanmamış olanın içindeki güzelliği bulmaya odaklanan bu felsefe, modern tabaklama sanatında da giderek daha fazla kendine yer buluyor. Pürüzsüz yüzeyler ve milimetrik doğranmış sebzeler yerini, ateşin ve bıçağın izini taşıyan, doğal formunu koruyan rustik sunumlara bırakıyor. Yemek, her noktasıyla mükemmel olmak zorunda olan endüstriyel bir üründen sıyrılıp, toprağın ve mevsimin ruhunu yansıtan canlı bir organizmaya dönüşüyor.

Bir havucun topraktan çıkarken taşlara çarparak aldığı o kıvrımlı hal veya bir patatesin tuhaf çıkıntıları, aslında tabiatın yazdığı eşsiz bir hikayedir. Üst düzey gastronomi dünyası artık bu hikayeyi kesip atmak, kabuğunu soyup çöpe yollamak yerine, onu tabağın tam merkezine yerleştirerek misafirlerine tüm şeffaflığıyla anlatmayı tercih ediyor. Bu yaklaşım, yemeğin sadece fiziksel bir doygunluk aracı olmadığını, aynı zamanda doğayla ve köklerimizle aramızdaki köklü bağın bir hatırlatıcısı olduğu gerçeğinin altını kalın çizgilerle çiziyor.

Tüketici Alışkanlıklarında Değişim Rüzgarları ve Gelecek

Restoran mutfaklarında başlayan bu uyanış ve bilinçlenme devrimi, yavaş yavaş ev mutfaklarına ve perakende sektörüne de sıçrıyor. Giderek artan sayıda tüketici çiftçi pazarlarından alışveriş yapmayı, yerel tarım kooperatiflerine katılmayı ve büyük marketlerin “ikinci sınıf” olarak nitelendirdiği ama aslında harika bir lezzete sahip ürünleri israftan kurtarmayı misyon ediniyor. Yeni nesil girişimler, yalnızca çirkin sebzelerden oluşan sepetleri abonelik sistemiyle doğrudan evlere ulaştırarak bu tek tip algıyı kırmak için büyük bir mücadele veriyor. Sosyal medyanın, dijital platformların ve şeflerin bilinçlendirme kampanyalarının da devasa etkisiyle, “çirkin ama lezzetli” kavramı toplumun çok geniş kesimleri tarafından kucaklanıyor.

Sonuç olarak, gastronomi dünyasının güzellik algısı artık yüzeysel bir kozmetikten, fabrikasyon bir tek tiplikten ibaret değildir. Gerçek ve kalıcı güzellik; toprağa saygı duymakta, israfı önlemekte, malzemenin özünü kavramakta ve doğanın bize sunduğu her nimeti, şekli veya boyutu ne olursa olsun derin bir şükranla onurlandırmakta yatıyor. Çirkin sebzeler ve bu sebzelere hayat veren sıfır atık mutfaklar, sadece midemizi değil vicdanımızı ve ruhumuzu da doyuran, sürdürülebilir yeni bir gastronomi çağının en güçlü öncüleri olarak sahnede baş köşedeki yerlerini alıyorlar.

Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

“Çirkin sebze” tam olarak ne anlama geliyor?

Çirkin sebze (İngilizcede sıklıkla ‘ugly produce’ olarak anılır), lezzet, tazelik, aroma veya besin değeri açısından hiçbir eksiği olmayan; ancak endüstriyel market standartlarına uymayan şekil bozukluklarına, boyut farklılıklarına veya yüzeysel lekelere sahip meyve ve sebzeler için kullanılan bir terimdir. Tüketilmesi son derece güvenlidir.

Sıfır atık mutfak kurmak evde yaşayan biri için mümkün mü?

Kesinlikle mümkün. Sıfır atık mutfak, devasa yatırımlar değil küçük adımlar ve bilinç gerektirir. Sebze kabuklarını ve saplarını dondurucuda biriktirip sebze suyu (stock) yapmak, artan yeşillik saplarından lezzetli bir pesto sos hazırlamak, bayat ekmekleri değerlendirmek ve basit bir ev tipi kompost kutusu kullanmak sıfır atık ev mutfağının en temel ilk adımlarıdır.

Şekilsiz ve boyutsuz sebzelerin besin değeri daha mı düşüktür?

Hayır, kesinlikle daha düşük değildir. Aksine, tarım alanındaki bazı güncel araştırmalar, doğada zorlu şartlarla mücadele ederek büyüyen ve kendi formunu bulan sebzelerin stres altında daha fazla fitobesin (phytonutrient) üretebildiğini ve antioksidan oranlarının kusursuz görünenlere kıyasla daha yüksek olabileceğini göstermektedir.

Restoranlar sıfır atık politikasından maddi bir kazanç sağlar mı?

Evet, sıfır atık prensibi doğayı koruduğu kadar işletme bütçesini de korur. Malzemeden maksimum verim almak, işletmelerin gıda maliyetlerini (food cost) ciddi oranda düşürür. Ayrıca çöpe atılacak kabukları ve sapları fermente ederek, turşuya çevirerek veya özel soslara dönüştürerek menüde katma değeri yüksek yepyeni gastronomik ürünler yaratılması sağlanır.

Tamamını Oku