Seyahat
Bildiğimiz Şaraplardan Farklı: Amber Şarap
Yayınlanma zamanı
3 sene önce-
Yazar:
Elvan Başer
Sofralarımıza, sohbetlerimize, yemeklerimize eşlik eden şarap, bazen yakut rengiyle, bazen rose bazen de beyaz rengiyle çıkıyor karşımıza. Hepsinin ayrı yakıştığı lezzetler, mevsimler, durumlar var. Bugünkü yazımızın konusu olan şarap ise hiçbirine benzemiyor, amber rengi ile diğer şaraplardan ayrı duruyor, bizi kendine hayran bırakıyor.
Amber veya turuncu şarap, Gürcistan’da oldukça popüler. Gürcistan’nın meşhur beyaz şarap üzümlerinden olan Rkatsiteli, Kisi ve Mtsvane ile yapılıyor fakat amber şarabın yapımında, beyaz şaraptan farklı olarak beyaz üzümler, kabukları ve çekirdekleri ile fermante ediliyor ve bu işlemin sonucunda şarap, turuncu rengini alıyor.
Gürcü kültüründe şarabın önemi bir hayli yüksek. Bizim gibi oldukça misafirperver olmakla övünen bir millet Gürcistan. Tiflis’i bize gezdiren rehberimiz Alex’in söylediğine göre, eğer yemeğe misafir davet ediyorsanız ve sarhoş olmadan, yeterince şarap ikram etmeden gönderirseniz, iyi misafir ağırlıyor sayılmazmışsınız, şarap öyle işlemiş kültürlerine. Şehrin en bilinen simgelerinden biri olan Kartlis Deda heykelinin sol elinde şarap, sağ elinde ise kılıç var: Düşmana kılıç, dosta şarap anlamına geliyormuş.
Amber şarabın tadını merak ederseniz, oldukça buruk olduğunu söyleyebilirim. Üretim yönteminden dolayı taneni oldukça yüksek bir şarap. Gürcü yemekleri ile oldukça uyumlu, dolayısıyla bu şarabı Gürcistan’da, yerinde deneyecekseniz birkaç tüyo verelim: Birincisi, tuzlu yemeklerle eşleştirmeniz. İkincisi, şarabın oldukça güçlü bir tadı olduğu için, ne çok hafif ne çok ağır bir yemek seçmelisiniz. Hafif yemekler şarabın gölgesinde kaybolacak, ağır yemekler ise amber şarap ile eşleştiğinde iyice ağır gelecektir. Birkaç yemek önerisi de verelim: Nigvziani Badrijani, bizim anlayacağımız adıyla patlıcan rulo. İnce doğranmış patlıcanların kızartılıp, içlerinin ceviz ezmesi ile doldurulduğu yerel bir lezzet. Bir diğer lezzet ise Lobio, fasulye ezmesi. Fasulyeyi haşlayıp çeşitli baharatlar, ceviz, sarımsak gibi malzemelerle karıştırıyor ve ezilmiş bir şekilde, üzerine taze kişniş ekleyerek servis ediyorlar. Ayrıca Gürcü mutfağının en bilinen lezzetleri Khinkali (Gürcü mantısı) ve Khachapuri (Gürcü pidesi) de amber şarapla eşleştirmek için son derece uygun.
Bu yazılar ilginizi çekebilir
Gastronomi
Mersin’in 46 Lezzet Durağı: Tantuniden Kerebice, Bir Şehrin Mutfak Hafızası
Türkiye Kültür Yolu Festivali’nde Mersin mutfağı sahneye çıktı. 46 gastronomi durağıyla tantuni, kerebice, cezerye ve şalgam — bir lezzet yolculuğu.
Published
4 gün agoon
13 Mayıs 2026
Mersin mutfağı, Akdeniz’in tuz kokan rüzgârından, Torosların otlu yamaçlarından ve yüzyıllar boyunca bu topraklarda yaşanan göç dalgalarından süzülüp gelen bir sentezdir. Doğu Akdeniz’in tam göbeğinde, Orta Doğu mutfaklarıyla Anadolu geleneğinin kesiştiği bu şehrin sofrası; hem denizin hem dağın hem de tarihin tadını taşır. Bu yaz, Mersin’e gidenler yalnızca deniz görmeyecek — şehrin 46 gastronomi durağında bir lezzet keşfine çıkacaklar.
Bir Festival, 46 Durak: Kültür Yolu Mersin’i Sofraya Taşıdı
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Türkiye Kültür Yolu Festivali kapsamında hayata geçirdiği “Lezzet Noktası” projesi, 2026 yılında Mersin’e özel bir sayfa açtı. Şehir genelinde şefler, akademisyenler ve gastronomi profesyonellerinden oluşan danışma kurullarının titizlikle seçtiği 46 mekan, festival rotasının ayrılmaz bir parçası haline geldi.
Bu mekanlar sıradan bir “en iyi restoranlar” listesi değil. Kimi esnaf lokantası, kimi köhne bir çarşı tatlıcısı, kimi deniz kenarında balık servisi yapan aile işletmesi. Seçim kriteri tek: şehrin gerçek mutfak hafızasını yaşatmak. Bakanlık yetkililerine göre proje, ziyaretçilerin bir şehirde daha uzun süre kalmasını sağlamak ve yerel ekonomiye kalıcı katkı sunmak amacını taşıyor. Çünkü artık insanlar yalnızca bir şehri görmek için değil, o şehrin yemeğini tatmak için de yola çıkıyor.
Tantuni: Yüz Yıllık Sokak Ustasının Mirası
Mersin denince akla gelen ilk tat tantunidir. Ve bu hak edilmiş bir unvandır. Tantuni; ince kıyılmış et ya da köftenin geniş bir sacda kendi yağında kavurulması, ardından lavaşa sarılmasıyla ortaya çıkan, görünüşte mütevazı ama lezzette kusursuz bir sokak yemeğidir.
Asıl sırrı ne ettedir ne de malzemede. Sır, tempodan geçer. Tantuni ustası sacın üzerindeki eti sürekli hareket halinde tutar — durmaz, bekletmez, dinlendirmez. Bu ritim, etin ne kururmasına ne de kendi suyunda buhara dönüşmesine izin verir. Dışarıdan bakana basit görünen bu hareket, onlarca yıllık bir el eğitiminin ürünüdür.
Mersin dışında da “tantuni” yapılmaktadır, ama gastronomi meraklıları bir fark sezer: asıl tantuni sadece Mersin’de yenilir. Kullanılan ot, sumak, maydanoz ve pul biber oranlaması; sac sıcaklığı; lavaşın inceliği — hepsi bu şehrin bağlamına özgüdür. Bir şehrin mutfak kodunu öğrenmek istiyorsanız, tantuniden başlayın.
Kerebice: “Neden Sadece Mersin’de?” Sorusunun Cevabı
Mersin’e gelip kerebice yemeden dönmek, bir yazının en kritik paragrafını atlamak gibidir. Kerebice; dışı ince bir irmik kaplamasıyla sarılı, içi ise taze peynir ve cevizle doldurulmuş, üzerine bol şerbet dökülen bir tatlıdır. Görünürde sade, damakta ise beklenmedik bir derinlik.
Peki neden yalnızca Mersin’de var? Bu soru, şehrin mutfak kimliğini anlamanın anahtarıdır. Kerebice’nin var olabilmesi için birden fazla unsurun bir arada bulunması gerekir: kıyı şeridinin taze peyniri, Toros yamaçlarından gelen ceviz, ve en önemlisi — bu tatlıyı nesiller boyu aktaran ustalar silsilesi. Bu üçünün bir arada görüldüğü başka bir coğrafya bulunmadığından, kerebice de göç etmemiştir. Her şehrin tek bir tatlısı vardır ki o tatlıyı o şehirde yemeden anlayamazsınız. Mersin için o tatlı kerebicedir.
Bir başka efsanevi Mersin tatlısı ise cezeryedir. Havuçtan yapılan, üzerine fındık, fıstık ve ceviz serpilen bu lokum benzeri tatlı, şehrin Orta Doğu mutfak mirası ile Akdeniz’in baharatlarının buluştuğu nadir örneklerden biridir.
Şalgam: İçeceğin Bir Kültür Olduğu Şehir
Mersin sofrası, bir içeceği olmadan tamamlanmaz: şalgam suyu. Şalgamı tanımak için onu bir kez içmek yeterli değildir — onu bir tantuni yanında, taze ekmek kırıntılarıyla, öğle sıcağında içmek gerekir. Ekşi, fermente edilmiş, mor şalgamın toprak aromasını taşıyan bu içecek; güneyin tadına alışık olmayan damaklar için ilk seferinde şaşırtıcıdır. İkinci kadehte ise vazgeçilmez.
Şalgam, Mersin’den Adana’ya uzanan Çukurova mutfağının ortaklaştığı nadir lezzetlerden biridir. Ancak Mersin versiyonunun ayırt edici bir çekiciliği vardır: burada şalgam bir reçeteye göre değil, aile geleneğine göre yapılır. Her mekanın şalgamı biraz farklı fermente eder — kiminin daha sert, kiminin daha hafif. Bu çeşitlilik, endüstriyel standartlaşmanın henüz yetemediği bir özgünlüktür.
Bir Kavşak Mutfağı: Akdeniz, Anadolu, Orta Doğu
Mersin mutfağını anlamak için şehrin tarihini anlamak şarttır. Bu coğrafya; Fenike denizcilik yollarının, Haçlı güzergâhlarının, Osmanlı ticaret rotalarının ve 20. yüzyılda Balkanlar’dan gelen göç dalgalarının üzerinde şekillenmiştir. Her topluluk kendi tarifini, kendi baharatını, kendi pişirme tekniğini bu mutfağa bırakmıştır.
Bu nedenle Mersin’de bir sofrada aynı anda hem körili mezeler hem zeytinyağlı dolmalar hem de közlenmiş baharatlar görebilirsiniz. Deniz ürünleri restoranları ile içli köfte ustalarının yan yana var olduğu bu şehir, Türkiye’nin mutfak çeşitliliğini tek bir yerde özetler gibidir.
Düşünür Cemil Meriç’in Mersin’den çıkmış olması tesadüf değildir. Bu şehir, tarih boyunca farklılıkları kavşakta buluşturan, sınırları merakla geçen bir ruhla var olmuştur. O ruhun en dürüst yansıması sofradadır.
Bu Yaz Mersin Rotanıza Girsin
Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin Mersin ayağı, şehrin gastronomi sahnesini yalnızca ziyaretçilere değil, Türkiye’nin geri kalanına da tanıtma fırsatı sunuyor. 46 lezzet durağı; marina çevresindeki modern deniz ürünleri restoranlarından tarihi çarşılardaki kebapçılara, esnaf lokantalarından tatlıcılara kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor.
Eğer bu yaz tatil planlarınızda esnek bir günlük mola varsa, Mersin’i yeniden keşfetmeyi düşünün. Sabah erkenden bir tantuni, ardından şalgamlı bir öğle, akşam ise kıyı restoranlarında taze deniz mahsulleri. Ve mutlaka, mutlaka kerebice.
Kimi şehirler görülür, kimi şehirler tadılır. Mersin, ikinci türdendir.
Haberler
Atina Sofrası: Avrupa’nın Yükselen Gastronomi Başkenti Neden Artık Atlanamaz?
Roads & Kingdoms’ın şef profilleri ve uluslararası gastronomi basınının artan ilgisi, Atina’nın artık sadece tarihi değil, mutfağıyla da Avrupa’nın gündemine girdiğini gösteriyor. Peki bu dönüşüm nasıl oldu?
Published
4 hafta agoon
22 Nisan 2026
Birkaç yıl öncesine kadar Atina, Avrupa’nın gastronomi haritasında genellikle ikinci planda kalırdı. Turistler Yunan mutfağını severdi — kim sevmez ki? — ama şehrin restoranları, derin bir mutfak sahnesinden çok ucuz ve keyifli meze duraklarının toplamıydı. Bugün ise tablo köklü biçimde değişti. Atina, sadece Avrupa’nın değil, dünyanın dikkatle izlediği bir gastronomi başkentine dönüşüyor.
Roads & Kingdoms’ın kapsamlı Atina mutfak raporları ve uluslararası gastronomi basınının artan ilgisi, bu değişimin tesadüf olmadığını gösteriyor. Ortada somut bir dönüşüm var: yeni nesil Yunan şefler, köklü geleneklerini modern tekniklerle yeniden yorumluyor; şehir, hem yerli hem yabancı yatırımcıların iştahını kabartan bir mutfak laboratuvarına dönüşüyor.

Fotis Vallatos: Atina’nın Sessiz Devrimcisi
Bu dönüşümün simge isimlerinden biri, Roads & Kingdoms’ın uzun soluklu profilinde tanıttığı şef Fotis Vallatos. Vallatos, yıllarca Avrupa’nın köklü mutfaklarında pişirdi — Fransa, İtalya, İspanya’da teknik öğrendi, rafine ustalıklar edindi. Ama Atina’ya döndüğünde yaptığı şey, bu birikimi ithal etmek değil, tersine Yunan mutfağının köklerine dalmak oldu.
Vallatos’un yaklaşımı, “yeni Yunan mutfağı” hareketinin özünü anlatıyor: Hiperlokal malzemeler — Kiklat adalarından taze balık, Epir dağlarından peynir, Kirit zeytinyağı — modern sunumla buluşuyor. Ama bunun ötesinde bir şey daha var: dürüstlük. Vallatos ve kuşağının şefleri, “fine dining” maskesi altında Yunan mutfağını yabancılaştırmak yerine onu daha derinden okumayı seçiyor.
Şefin imzasını taşıyan bazı yemekler, Yunan mutfak geleneğinin ne kadar zengin bir arkeoloji barındırdığını gözler önüne seriyor: eski çağlardan kalma hazırlık teknikleri, Osmanlı döneminden miras baharatlı tatlar, Adriyatik ve Ege’nin deniz ürünleri geleneği — hepsi aynı tabakta, ama çok daha bilinçli bir kurguyla.
Atina Mutfağının Dönüşümü: Kriz Sonrası Rönesans
Yunanistan’ın 2010’lardaki ekonomik krizinin garip bir paradoksal mirası var: Yaratıcılık. Kriz döneminde pek çok genç Yunan şef, pahalı hammadde yerine yerel ve mevsimsel malzemelere yönelmek zorunda kaldı. Bu zorunluluk, zamanla bilinçli bir tercihe dönüştü. Bugün Atina’nın en iyi restoranlarının menüleri, büyük ölçüde Yunan topraklarından çıkan ürünlere dayanıyor.
Şehrin ekonomik açıdan zorlu semtleri — Psirri, Metaxourgeio, Eksarchia — bu süreçte alternatif bir gastronomi sahnesine ev sahipliği yaptı. Düşük kiralar, genç girişimcilerin deney yapabileceği mekânlar açmasına olanak tanıdı. Bugün bu semtlerde, Michelin yıldızlı restoranlara rakip olabilecek lezzet düzeyinde ama çok daha samimi atmosferde yemek yenebiliyor.
Yunan Mutfak Kültürü: Derinlikleri Keşfedilmemiş Bir Hazine
Yunan mutfağı, Türk yemek severlere yabancı değil — ne de olsa coğrafi, tarihsel ve kültürel ortaklıklarımız derin. Ama Yunan mutfağının gerçek derinliği, turistik meze tabakalarının çok ötesine geçiyor.
Düşünün: Yunanistan’da 200’den fazla yerel peynir çeşidi var. Zeytinyağı üretiminde dünyanın sayılı ülkelerinden biri. Her adanın, her dağ bölgesinin kendine özgü lezzet kimliği var. Kiklat’ta rüzgârla kurutulmuş domatesler, Girit’te thyme balı, Makedonya’da taze acı biber turşusu — bu çeşitlilik, Yunan mutfağını gerçek anlamda bir keşif yolculuğuna dönüştürüyor.
Atina’nın yeni şef kuşağı, bu zenginliği masa üstüne taşıyor. Artık Atina’da doğru restoranlarda, Kiklat geleneksel peynirlerinin Fransız tekniğiyle servis edildiğini, antik Yunan tahıllarından yapılmış ekmeklerin modern fırın anlayışıyla pişirildiğini, Ege’nin küçük balıklarının Japon sunum estetiğiyle tabağa geldiğini görmek mümkün.
Yeni Restoran Sahnesi: Atina’da Nereye Gidilir?
Atina’nın gastronomi haritası son beş yılda dramatik biçimde değişti. Geleneksel taverna’ların yanı sıra yeni bir katman oluştu: modernist Yunan mutfağı sunan, uluslararası ödüller kazanan ve rezervasyon listesinde aylarca bekleme gerektiren restoranlar.
Şehrin merkezi semtlerindeki bu yeni dalga, sadece yemekle sınırlı değil. Doğal Yunan şarapları (özellikle Asirtiko ve Xinomavro gibi yerli üzüm çeşitlerinden üretilen), el yapımı yerel işlikçilerin rafine ürünleri, küçük çaplı üreticilerden gelen zeytinyağları — Atina’nın yeni gastronomi kültürü, çiftlikten sofraya (farm-to-table) anlayışını gerçekten içselleştirmiş durumda.
Kolonaki, Monastiraki ve Thisio gibi semtlerin yakın çevresi, hem kaliteli restoran hem de küçük gurme dükkanları açısından oldukça verimli. Ama gerçek Atina lezzeti arayanlar için Psirri sokaklarındaki küçük taverna’lar, hâlâ en dürüst ve en dolaysız gastronomi deneyimini sunuyor.
Türk Yemek Severler İçin Atina Seyahat Önerileri
Atina, İstanbul’a yaklaşık 1,5 saatlik bir uçuş mesafesinde. Gastronomi odaklı bir hafta sonu için ideal bir destinasyon. Türk yemek severlere özel birkaç öneri:
- Sabah kahvaltısı: Yerel bir fırından taze açma ve Yunan yoğurdu ile bal — bu basit kombinasyon, Atina sabahlarının özü
- Pazar ziyareti: Varvakeios Merkez Pazarı — İstanbul’un Mısır Çarşısı ruhunu çağrıştıran, taze balık, baharatlar ve yerel ürünler açısından zengin bir keşif noktası
- Şarap keşfi: Yunan doğal şarapları, son yıllarda uluslararası düzeyde büyük ilgi görüyor. Santorini’nin Asirtiko’sunu tatmadan dönmeyin
- Meze kültürü: Türk mezeleriyle örtüşen ama kendine özgü lezzetlere sahip Yunan mezelerini keşfetmek, iki kültür arasındaki derin bağı hissettiriyor
- Sokak yemeği: Souvlaki — Atina’nın en ikonik sokak yemeği. Hem doyurucu hem hızlı hem de çok lezzetli
Atina ve İstanbul: İki Şehir, Bir Deniz, Ortak Lezzetler
Yunan ve Türk mutfakları arasındaki ortaklık, çoğu zaman siyasi sürtüşmelerin gölgesinde kalır. Ama sofraya oturduğunuzda gerçek kendiliğinden ortaya çıkıyor: Zeytinyağı, dolma, musakka, börekler, zeytinler, beyaz peynir, taze ot kokan yemekler — bu lezzetlerde iki kültür aynı anda konuşuyor.
Atina’nın yükselen gastronomi sahnesi, bu ortak mirası daha görünür kılıyor. Ve belki de en güzel şey şu: Yunan şefler, Türk şeflere benzer bir sorularla boğuşuyor — “Gelenekten kopmadan nasıl yenilik yapılır?” Bu sorunun cevabı, her iki mutfakta da giderek daha ilginç ve daha lezzetli biçimlerde şekilleniyor.
Sık Sorulan Sorular (SSS)
Atina, gastronomi seyahati için doğru zaman hangisidir?
Nisan-Mayıs ve Eylül-Ekim, hem iklim hem gastronomi açısından en ideal dönemler. Yaz aylarında şehir kalabalık ve sıcak olabilir; ama Atina restoranları yaz boyunca açık hava servisiyle büyülü bir atmosfer yaratıyor.
Yunan mutfağında Türk damak tadına en yakın yemekler nelerdir?
Dolmades (yaprak sarma), spanakopita (ıspanak böreği), moussaka, tzatziki (cacık), taramosalata — bu yemekler, Türk yemek severlerin kendini hemen evinde hissedebileceği lezzetler. Ama her birinde ince farklar var; bu farkları keşfetmek gastronomi ziyaretinin keyifli kısmı.
Atina’da Michelin yıldızlı restoran var mı?
Evet. Yunanistan’ın Michelin rehberi son yıllarda genişledi. Atina’da yıldızlı ve bib gourmand restoranlar bulunuyor; ancak şehrin asıl ruhunu bulmak için yıldızsız ama yerel ve özgün mekânlara da zaman ayırmak gerekiyor.
Atina’da mutlaka denenmesi gereken üç yemek nedir?
Birincisi taze deniz ürünleri — Ege’nin taze balıkları Atina’da çok daha ulaşılabilir. İkincisi geleneksel Yunan yoğurdu balıyla — basit ama unutulmaz. Üçüncüsü iyi bir taverna’da oturarak yenen çeşitli mezeler — bunu aceleye getirmeyin, saatler içinde yaşanacak bir deneyim.
İstanbul’dan Atina’ya nasıl gidilir?
Doğrudan uçuş seçenekleri mevcut; uçuş süresi yaklaşık 1,5 saat. Bazı dönemlerde İstanbul-Atina arası feribot alternatifleri de değerlendirilebilir; bu rota, Ege manzarası eşliğinde bambaşka bir seyahat deneyimi sunuyor.
Dosya
Sofraların Hafızasından Şehirler: Viyana
Barok mimarinin melankoliyle dans ettiği, her köşesi sanat ve kahve kokan Viyana… Adnan Şahin, Mutfak Magazin için bu eşsiz şehri gastronomi gözüyle anlattı.
Published
4 hafta agoon
21 Nisan 2026By
Adnan Şahin
Selam. Yaklaşık kırk yıldır aralıksız ülkemizin şehirlerini gezdim; gezmediğim şehir yok. Herkese ilk tavsiyem, önce ülkenizi adım adım gezin. Canım ülkem benim için dünyanın en özel coğrafyalarından biri; ancak yeterince kıymetini bilemedik, koruyamadık, hırpaladık. Her şeye rağmen gezecek yerimiz çok.
Elbette dünya çok daha büyük ve dünyayı belirli bölgeler ile tanımlasak, Orta Avrupa bence en karakterli bölgelerden biri olur. Balkanlar coğrafyası kadar ucuz diyemem belki ama aşırı pahalı da değil. Mutfak Magazin’de gastronomi odaklı seyahatlerimi yazacağım. İlk yazım, Orta Avrupa’nın kalbi Viyana.

Her zamanki gibi THY ile yolculuk ettim; benim olmazsa olmaz yolculuk şartım. Keyifli bir yolculuk sonrası Viyana… Öncelikle söylemek isterim ki karakterli, tarihi dokusu, sanat dolu sokakları ve zarif atmosferinden etkilenmemek çok zor. Bana Viyana’yı en kısa haliyle anlat deseler; barok mimarinin melankoliyle dans ettiği, her köşesi sanat ve kahve kokan bir şehir diyebilirim. Burada zaman yavaş akan tatlı anlara ve her şeyden öte sanata ayrılmış.
Tuna Nehri kıyısında, masalsı atmosferi ve tarihi yapıların ihtişamıyla düzenli caddelerin birleştiği pastoral bir tablo Viyana. Güzele olan sevgimiz dünyanın her yerinde aynı; sanat eserleri, dünya genelinde kıymetini koruyor. Şehirler ekseninde anlatılmak istenilenlerin bir yerde değil, her yerde anlaşılabilmesi çok değerlidir; yani bütünsellik. Böyle olunca bir şehir için “karakter” kelimesi öne çıkar ve ne yazık ki ülkemizin en büyük sorunlarından biri bu.

Gezilecek Yerler
İlk olarak Innere Stadt; isminden de anlaşılacağı gibi zamanında surların içinde kalan bölge, Viyana’nın iç şehri. Hofburg İmparatorluk Sarayı ve Sisi Müzesi; Hofburg Sarayı’nın içinde bulunan, toplam altı odayı kapsayan ve tamamen İmparatoriçe Elisabeth’e adanmış bir müze. Viyana Kraliyet Hazinesi; Habsburg Hanedanlığı’nın ihtişamını gözler önüne seren koleksiyonuyla saray kompleksine gelmişken mutlaka görülmeli.
Kohlmarkt Caddesi: Michaelerplatz şehrin en ikonik meydanlarından biri. Kohlmarkt ise ünlü dünya markalarının mağazaları, tarihi kafeleri ve lüks mücevheratçılarıyla Viyana’nın en lüks caddesi sayılıyor. Ephesos Müzesi; nasıl ki Berlin’de bir Pergamon (Bergama) Müzesi varsa, Viyana’da da Efes Antik Kenti’nden Osmanlı Devleti izniyle Avusturya’ya getirilen eserlerin sergilendiği özel bir müze.
Belvedere Sarayı; bir süredir müze olarak kullanılsa da Savoy Prensi’nin kendisi için yaptırdığı muhteşem bir yazlık saray. Stadtpark, Viyana’nın ilk halka açık parkı. Wien Nehri’nin ayırdığı iki farklı parçadan oluşuyor; içinde Johann Strauss II ve Franz Schubert gibi Viyana tarihine damga vurmuş kişilerin heykelleri bulunuyor. Kärntner Caddesi; şehrin ta Roma zamanından beri var olan hem tarihi hem merkezi hem de turistik bir caddesi.
Viyana Mutfağı ve Lezzet Durakları
Geldik en zevk aldığım kısma: Viyana mutfağı. Habsburg İmparatorluğu’nun etkisiyle şekillenmiş, geleneksel Avusturya lezzetleriyle Orta Avrupa etkilerinin bir araya geldiği bir mutfak. Schnitzel ve Tafelspitz’in yanında tatlı kültürüyle biliniyor. Et ve hamur işi ağırlıklı; UNESCO tescilli kahve kültürü ise oldukça iddialı.
Innere Stadt ve Kohlmarkt Caddesi Çevresi:

Demel Pastaneleri: 1786’ya uzanan geçmişiyle Viyana’nın en ünlü pastanelerinden biri. En çok Kaiserschmarrn isimli tatlısıyla ünlü.


Café Sacher: 1876’da kurulan Hotel Sacher’in alt katında bulunan ünlü Viyana kafesi. Sacher pasta ile dünyaca ünlü.

Naschmarkt Pazarı: Şehrin yerel anlamda gastronomik yüzü. İçindeki Urbanek, en fazla 4-5 kişi alabilen minik bir şarküteri dükkânı; birçok ünlü gurme yazarın uğrak noktası.
Aziz Stephan Katedrali ve Çevresi:

Figlmüller: Şehirde toplam iki şubesi bulunan ünlü şnitzelci. 1905’ten beri hizmet veriyor. Açıkçası beni fazla etkilemedi — tam bir turist mekânı.
Buffet Trzesniewski: Viyana usulü aperitivonun klasik adresi. Mantarlı, yengeçli, ton balıklı gibi çeşit çeşit bir-iki lokmalık sandviçleri var.
Kaffee Alt Wien: 1922’den beri hizmet veren tarihi kafe-restoran; duvarları resimlerle dolu, retro atmosferi çok güzel. Yöresel lezzetlere yer veren menüsünde kahvenin yanına Apfelstrudel istenebilir.

Gasthaus Kopp: Gizli kalmış ve gerçek Viyanalıların gittiği, geleneksel bir Avusturya restoranı.
Bitzinger: Viyana’nın stand-büfe tarzında ünlü sosisçisi. Käsekrainer’leri bir sokak lezzetine dönüştürmüşler.
Schnitzel Wirt: Önünde oluşan kuyruklardan anlaşılacağı gibi, konu şnitzel oldu mu Viyana’nın en önde gelen adreslerinden biri.
Lachutta Wollzeile: Viyana’da üç şubesi bulunan şık ve ünlü bir restoran. Tafelspitz ile meşhur; Avusturya’nın en sevilen et yemeklerinden birini burada deneyebilirsiniz.
Zwölf Apostelkeller: Ortamı çok enteresan, eski bir kilerden çevrilmiş. Gastronomik iddiası tartışılır ama ilginç bir yer görmek için evet.
Puerstner: Bir av evini andıran rustik dekorasyonu ile konu şnitzel ve patates salatasına geldi mi Figlmüller’le kafa kafaya giden restoran, büyük porsiyonlarıyla ünlü.
Rathaus ve Çevresinde:
Via Toledo Enopizzeria: Hem Avusturya’nın hem de Avrupa’nın en iyi pizzacılarından sayılan, hafif yanık pofuduk kenarlı Napoliten pizzalar yapan yer.
Viyana Devlet Operası ve Çevresinde:
Café Mozart: Viyana Devlet Operası’nın hemen karşısında; opera sanatçılarının da sık sık uğradığı nostaljik bir kafe.
Café Frauenhuber: 1700’lerde yapılmış tarihi bir binada, 200 yıldan fazladır hizmet veriyor. Bir zamanlar Mozart ve Beethoven’ın burada canlı performans sergilemiş olması bu kafenin en can alıcı noktası.
Neubau’da:
Ulrich: Endüstriyel dizaynı ve açık havada oturma seçenekleriyle brunch’tan akşam yemeğine fırsat sunan bir mekân.
Phil: Kahvaltı ve brunch için de tercih edilebilecek kafe-kitabevi. Duvarları afişlerle, rafları kitaplarla dolu.
Eis-Greissler: Birkaç şubesi bulunan şehrin en meşhur dondurmacısı.
Nasıl Planladım?
Zaman ve bütçe sınırlarımı belirledim, rotalar çıkardım ve araştırdım. Konaklama, yiyecek-içecek işletmeleri için rezervasyonlarımı yaptım. THY ile uçuş rezervasyonlarımı tamamladım, pasaport ve vize gereksinimlerimi kontrol ettim, hava şartlarını inceledim. Tercih ettiğim mevsim nisan son haftası oldu; mayıs ve sonrasında fiyatlar ve kalabalık artıyor.
Viyana Uluslararası Havalimanı’ndan şehir merkezine iki tren hattı, otobüsler ve taksi seçeneği mevcut. Taksiyle havalimanından şehir merkezine yolculuk trafiğe bağlı ortalama 30-40 dakika sürüyor ve 70-100 euro bandında; birkaç kişiyseniz taksi avantajlı olabilir.
