İrlanda’nın Batısında Kadınlar Toprağa Tutunuyor: Bir Gıda Devriminin Sessiz Öncüleri
İrlanda’nın Batı kıyısında kadınlar yerel gıda devrimini yönetiyor. Connemara’dan Clare’e, toprağa bağlı bu kadınların hikayesi Anadolu ile şaşırtıcı biçimde benzeşiyor.
İrlanda’nın batı kıyısında rüzgar taş ve mera arasında, hiç durmadan eser. Connemara’nın kayalık tarlalarında, Burren’ın kireçtaşı platolarında ve County Clare ile County Mayo arasında uzanan vahşi atlantik kıyısında, yüzyıllardır sürüp gelen bir direniş hikayesi yaşanıyor. Bu hikayenin bugünkü kahramanları ise ne çobanlar ne de büyük çiftlik sahipleri — aksine, ellerini toprağa gömen, ineğini sağan, peynirini mayalayan, otunu kurutup ilaç yapan kadınlar.
Saveur dergisinin Bahar/Yaz 2026 sayısında yayımlanan kapsamlı bir röportaj, “Batı İrlanda’yı Yeniden Şekillendiren Kadınlar” başlığıyla bu sessiz devrimi gözler önüne serdi. Ve şunu anlattı: İrlanda küçük çiftçi kadınları, onlarca yıllık ekonomik baskıya, toprak kaybına ve cinsiyetçi mirasa rağmen ülkelerinin gıda kültürünü kendi elleriyle yeniden inşa ediyor.
Sürgünün Toprağında Kalan Kadınlar
Bu coğrafyanın sert güzelliği, bir zamanlar sürgün yeridir. 16. yüzyılda İngilizlerin penal yasalarıyla buraya sürülen İrlandalılar, acımasız topraklarda nesiller boyu hayatta kalmayı başardı. Büyük Kıtlık yıllarında (1845-52) aileler ya öldü ya da gemilere binip Yeni Dünya’ya gitti. Geride kalanlar ise rüzgarı arkalarına alıp tohumları sakladı, turba bataklıklarından yakacak çıkardı, kanvas teknelerle avlandı.
Bu direnişin izleri hâlâ duruyor: çatısız taş evler, açlıktan ölen insanların yaptığı çıkmaz yollar. Bugün İrlanda’da çiftçilerin yalnızca yüzde dördü 35 yaşın altında. Küçük çiftlikler kapanmaya devam ediyor. Sübvansiyonlar yetersiz. Ve geleneksel olarak çiftlik mirası hâlâ erkeklerden geçiyor.
Ama tam da bu baskının içinden, kadınlar öne çıkıyor.
Jess Murphy ve Dayanışma Ağı
Galway’de Kai adlı restoranı işleten Jess Murphy, bu değişimin merkezindeki isim. Kai, yalnızca bir restoran değil — Batı İrlanda’nın küçük üreticilerinin sofraya taşındığı bir vitrin, ve her hafta açılan yeni bir tartışma platformu.
Murphy, küçük üreticileri bir arada tutan bir mesajlaşma grubu kurdu. Bu grupta kadınlar bilgi paylaşıyor, fırsatları birbirine aktarıyor, kredi başvurularında yol gösteriyor. “Hayatta kalmak için hepimizin hayatta kalması gerekiyor,” diyor Murphy. Ve bu cümle, hem bir manifesto hem de Batı İrlanda’nın yeni gıda felsefesi.
Grubun ilkesi basit ama devrimci: Hacim değil zanaat. Verim değil mevsimsellik. Hız değil yaşayan toprak.
Galway’deki yerel gıda pazarı — üreticilerin ürünlerini tüketiciye doğrudan ulaştırdığı mekanlar. Fotoğraf: Wikimedia Commons (CC BY 2.0)
Peynirci Teresa Roche: İsviçre’de Öğrenilen, İrlanda’da Uygulanan Zanaat
Galway’in Slieve Aughty dağlarının eteklerinde, Kylemore Farmhouse Cheese çiftliğinin dükkanına girdiğinizde ilk duyduğunuz şey ekşi lor ve tatlı saman kokusu oluyor. Teresa Roche, bir peynir tekerini dilimler ve anlatmaya başlar.
On bir yıl önce Avustralya’da hemşirelik yapan Roche, aile çiftliğine dönmek zorunda kaldı. Döndüğünde bulduğu tablo yıkıcıydı: Ailesi geçimini zor sağlıyordu. “Küçük çiftlikler sürekli kapanıyor. Sütümüzü çeşitlendirmeseydik, beş yıl içinde çiftçilik yapamaz hale gelirdik.” Çözümü İsviçre’de buldu: orada peynircilik eğitimi aldı ve geri döndü. Ülkede ticari cheddar bolluğu varken, Alpine tarzı uzun dinlendirmeli peynirler yapan nadir bir isim haline geldi.
Blossom adını verdiği yarı sert tekerlek, üzeri organik çiçek yapraklarıyla kaplanarak dinlendiriliyor. Aile çiftliğindeki pedigree Holstein Friesian inek sürüsünden elde edilen süt, İsviçre bakteriyel kültürleriyle işleniyor. Olgunlaştırma mağarasında, ahşap raflarda dizili tekerlekler her gün elle çevriliyor. Roche, bu işi büyük hacimli peynir fabrikalarına bırakmıyor. Küçük tutmak, onun için bilinçli bir tercih.
Anadolu ile Benzeşen Bir Hikaye
Batı İrlanda’daki bu tabloya bakarken Anadolu’yu düşünmemek elde değil. Türkiye’de de toprakla yaşayan kadınların elleriyle korunan bir mutfak kültürü var. Konya’nın tarhana üreticileri, Ege’nin zeytin bahçelerini yönetenler, Doğu Anadolu’nun koyun peyniri mayalayanları — hepsi benzer bir ekonomik baskıyla karşı karşıya.
Türkiye’de geleneksel gıdaların coğrafi işaret yasasıyla korunmaya çalışılması, İrlanda’daki artisan üreticilerin dayanışma ağlarıyla aynı kaygıdan doğuyor: büyük ölçekli endüstriyel gıda sistemine karşı küçük üreticilerin ayakta kalması. Her iki coğrafyada da bu mücadelenin ön saflarında çoğunlukla kadınlar var.
İrlanda’da bir inek çiftinin başında duran Teresa Roche ile Ege’de zeytin hasatını yöneten bir kadın arasında belki hiç görüşme olmayacak. Ama anlatıları birbirinin neredeyse aynası.
Hacim Değil, Anlam
Batı İrlanda’daki bu gıda hareketi, ölçek ekonomisini reddediyor. Büyük çiftliklerin rekabetçi fiyatlarına karşı koymanın tek yolunun, kalitenin ve özgünlüğün peşinden gitmek olduğuna inanıyorlar. Bu kadınlar için yemek, bir üretim hattı değil; toprağın, tarihin, direnişin ve dayanışmanın somutlaşmış hali.
Jess Murphy’nin restoranı Kai’de yemek yiyen her ziyaretçi, aslında sadece bir tabak yemiyor. Galway dağlarının eteklerinde büyütülen bir peynirin hikayesini, turba kokusuyla yoğrulan bir toprağın sesini, ve nesiller boyu süren bir kadın dayanışmasını yiyor.
Çatal bıçak gürültüsünün arkasında, gerçek olan buydu zaten.
Nutella Artık Amerika’da Üretilecek: Ferrero’nun 75 Milyon Dolarlık Yatırımının Ardındaki Hikâye
Ferrero, 75 milyon dolarlık yatırımla Illinois’deki fabrikasında Nutella’nın ilk ABD yapımı versiyonunu üretti. Üstelik 60 yılın ilk yeni aromasıyla: Nutella Peanut.
Dünyanın en tanınan kavanozu 75 milyon dolarlık bir yatırımla yeni bir çağa adım atıyor. Ferrero’nun ikonik fındıklı çikolata kreması Nutella, tarihinde ilk kez Amerika Birleşik Devletleri’nde üretilmeye başlandı. Ve dahası: İlk yeni aromasıyla geliyor — Nutella Peanut.
24 Nisan 2026’da Chicago yakınlarındaki Franklin Park, Illinois’deki Ferrero fabrikasında törene dönüşen bir açılışla başlayan üretim süreci, sadece bir şirketin büyüme hamlesi değil; dünyanın en sevilen gıda markalarından birinin evrimini simgeliyor.
Nutella, 1964’ten bu yana dünyanın en çok sevilen çikolata kremalarından biri. Fotoğraf: Wikimedia Commons
ABD’de İlk Nutella Üretimi: Neler Değişiyor?
Ferrero Group, dünyada yıllık 365.000 ton Nutella üretiyor. Şimdiye kadar bu üretimin tamamı Avrupa’daki (özellikle İtalya, Fransa, Almanya ve Polonya) ve Asya’daki fabrikalarda gerçekleşiyordu. ABD, Nutella’nın en büyük pazarlarından biri olmasına rağmen, ürün okyanusun karşı yakasından gemilerle taşınıyordu.
Artık değil. Franklin Park tesisi, Amerika’da üretilen ilk Nutella ürününü hayata geçirdi. Bu hamle lojistik avantajın ötesinde siyasi ve ekonomik bir mesaj da taşıyor: Özellikle ticaret savaşları ve ithalat vergilerinin giderek karmaşıklaştığı bir dönemde, yerel üretim stratejik bir kalkan işlevi görüyor.
Nutella Peanut: İlk Yeni Lezzet
60 yılı aşkın tarihinde Nutella hiç yeni bir aromaya sahip olmamıştı. Fındıklı çikolata kreması, sadeliğiyle simge haline gelmişti. Şimdi bu değişiyor.
Nutella Peanut, adından da anlaşılacağı üzere fıstık bazlı bir versiyon. Amerikan damağının en derin sevgilerinden biri olan fıstık ezmesi geleneğiyle Nutella’nın çikolatalı yumuşaklığını birleştiren bu yeni ürün, özellikle ABD pazarı için tasarlandı. Walmart ortaklığıyla raflara girmeye başlayan Nutella Peanut, sadece bir ürün lansmanı değil; markanın globalleşme stratejisinin yeni bir adımı.
Nutella’nın en sevilen tüketim biçimi: İnce ekmek dilimi üzerine, sabah kahvaltısında. Fotoğraf: Wikimedia Commons (CC BY 2.0)
Ferrero’nun Büyük Amerikan Hamlesi
Ferrero Group, son yıllarda ABD pazarında agresif bir büyüme stratejisi izliyor. 2018’de Nestlé’nin Amerikan şeker markalarını 2,8 milyar dolara satın alan şirket, ardından Ferrara Candy ve Keebler bisküvi markalarını da portföyüne kattı. 75 milyon dolarlık Franklin Park yatırımı bu serinin en son halkası.
Ferrero North America CEO’su Marco Migliore, açılış töreninde şunları söyledi: “Bu yatırım, Ferrero’nun ABD pazarına olan uzun vadeli bağlılığının somut bir göstergesi. Nutella’yı ilk kez Amerikan topraklarında üretmek, hem markamız hem de bu ülkedeki ekibimiz için tarihi bir an.”
Törene Illinois Senato Başkanı Don Harmon ve bölge temsilcileri de katıldı. Bu, büyük bir şirket yatırımının sadece ekonomik değil, siyasi ağırlık da taşıdığının göstergesi — 50 yeni iş, bir kasabaya önemli bir nefes.
75 Milyon Dolar, 50 Yeni İş, Bir Şehir Gururu
Franklin Park, Chicago’nun hemen dışında, Orta Batı’nın endüstriyel bölgesinde yer alıyor. 75 milyon dolarlık yatırım, mevcut Ferrero tesisine yeni bir üretim hattı eklenerek gerçekleştirildi. 50 yeni tam zamanlı iş yaratıldı. Amerikan yerel medyası bu gelişmeyi büyük bir ekonomik kazanım olarak aktardı.
Üretim teknolojisi açısından da dikkat çekici: Nutella’nın standart kalitesini küresel ölçekte korumak Ferrero’nun en büyük önceliklerinden biri. Franklin Park tesisi, Avrupa fabrikalarındaki aynı üretim protokolleriyle donatıldı. Yani raflara çıkan Nutella Peanut, İtalya’dakiyle aynı kalite standartlarından geçiyor.
Türkiye’deki Nutella Aşkı
Türkiye, Nutella’nın güçlü pazarlarından biri. Özellikle 2000’lerin başından itibaren kahvaltı masalarının vazgeçilmezi haline gelen Nutella, Türkiye’de fındık bazlı bir ürün olarak özel bir anlam taşıyor: Bu ülke, dünyanın en büyük fındık üreticisi. Karadeniz’de yetişen Türk fındığı, yıllar boyunca Ferrero’nun tedarik zincirinin omurgası oldu.
Bu çerçevede Nutella Peanut’un Türkiye pazarına ne zaman gireceği merak konusu. Şu an için ABD’ye özel bir ürün olan Nutella Peanut’un uluslararası genişlemesi, şirketin ABD’deki başarısına bağlı olacak. Ama Türk tüketiciyi yakından ilgilendiren asıl soru şu: Fındık mı, fıstık mı? Türkiye, bu yarışta fındığa oy verir — tartışmasız.
Ferrero’nun bu hamlesi aynı zamanda küresel gıda piyasalarındaki derin bir dönüşümü de yansıtıyor: Büyük markalar, ticaret belirsizlikleri karşısında yerel üretimi tercih ediyor. Nutella’nın “Made in USA” damgası taşıması, bunun en somut ve sembolik örneği.
Pintxo’dan Txakoli’ye: Bask Mutfağı Neden Amerika’nın Yeni Gastronomi Aşkı?
Kişi başına en fazla Michelin yıldızına sahip bölge olan Bask Ülkesi’nin mutfağı, pintxo barlarından sagardotegi’lere uzanan zengin kültürüyle şimdi Amerika’yı da büyülüyor.
Bask Mutfağı dünyada sadece bir mutfak değil; bir kimlik, bir direniş, bir gurur meselesidir. İspanya’nın kuzey kıyısında, Pireneler’in eteklerinde ve Fransız sınırının hemen dibinde sıkışıp kalmış gibi görünen bu küçük bölge, dünyanın en yoğun Michelin yıldızlı restoranlar haritasına sahip. Ve şimdi bu devrim Atlantik’i aşıyor: Bask mutfağı Amerika’da yükseliyor.
San Sebastian’da (Bask dilinde: Donostia) bir barda oturup uzanan pintxo sırasına bakıyorsunuz. Soğuk bir txakoli kadehi, hamsili kroketa, Gilda… Artık bunu yaşamak için İspanya’ya gitmenize gerek yok. Santa Barbara’dan Chicago’ya, New York’tan Wyoming’e kadar uzanan yeni Bask mutfağı dalgası, bu deneyimi denizaşırı taşıyor.
San Sebastian’da bir bar sayacında dizili pintxolar. Fotoğraf: Wikimedia Commons (CC BY-SA 4.0)
Pintxo’dan Omakase’ye: Bask Mutfağının Dili
Bask mutfağı tek bir şey değil. Pek çok katman var: Bar kültürüne dayanan pintxo geleneği, ateş etrafında şekillenen izgaracılık anlayışı, asırlık sagardotegi (elma şarabı evi) ritüelleri ve dünyaca ünlü modern gastronomi hareketi. Bunların hepsi aynı coğrafyadan, aynı kültürel özden çıkıyor.
Pintxo, aslında “sivri uç” anlamına gelir ve İspanyolca’daki tapas’ın Bask versiyonudur. Ama özünde farklıdır: Pintxolar genellikle ekmek dilimleri üzerine kurgulanır, kurallı değil spontan bir şekilde tüketilir ve barın tezgâhında açık servis edilir. Siz istediğinizi alırsınız, barmen sayar, hesap o kadar.
Txakoli ise bu tablonun içeceğidir. Hafif, köpüklü, asidik bir beyaz şarap. İnce gövdeli ama karakterli. Deniz ürünleriyle, özellikle boyun kesimindeki konserve balık tüpleriyle (ventresca) muhteşem bir evlilik kurar.
Amerika’nın Yeni Bask Haritası
Fine Dining Lovers’ın yakın zamanda yayımladığı bir araştırma makalesi, Bask mutfağının Amerika’da beklenmedik coğrafyalarda filizlendiğini ortaya koyuyor. New York’ta Ernesto’s, Txikito ve Tía Pol gibi pintxos barları uzun süredir varlığını sürdürüyor. Chicago’da Asador Bastian, Bask usulü biftek kültürünü Orta Batı’ya taşıdı. Wyoming’in Jackson Hole kasabasındaki Hotel Jackson ise yakında yeni bir Bask lokantası açmaya hazırlanıyor.
Bask mutfağını Amerika’ya taşıyan sadece şehirli gastronomi meraklıları değil. Tarihsel bir bağ da var: 19. yüzyılda Bask göçmenler Amerika’nın batı eyaletlerine çoban olarak yerleşti. Bakersfield (California), Boise’daki Bask Sokağı (Idaho) ve Winnemucca (Nevada) bu tarihin canlı izlerini hâlâ taşıyor. Bu şehirlerde onlarca yıldır Bask lokantaları, kulüpleri ve festivalleri var. Ancak bugünkü dalga farklı: Artık bu mutfak, turistik ya da nostaljik olmaktan çıkıp üst düzey gastronomi arenasına taşındı.
Santa Barbara’nın Josper Aşkı: Dom’s Taverna
Bu dönüşümün en çarpıcı örneği Santa Barbara’da. Dom Crisp, daha önce Los Angeles’taki L&E Oyster Bar’da adından söz ettiren bir şefti. 2019’da Bask Ülkesi’ni ziyaret edince hayatı değişti. 2025’te kendi restoranı Dom’s Taverna’yı açtı ve tek hedefi vardı: Bask mutfağını Kaliforniya kıyısına getirmek.
Crisp’in en büyük silahı bir Josper fırını. Kömür yakıtlı, yüksek ısılı bu özel İspanyol ızgarası, Asador Etxebarri’yi dünya sahnesine taşıyan Victor Arguinzoniz’in vazgeçilmezi. Crisp de aynı yolu izliyor: Tüm malzemeler ateşten geçiyor. Sarımsaklı ve garum (balık sosu) eşliğinde bütün ızgara balık, kroketa, kemik sırtı biftek…
Menüde öne çıkan bir başka lezzet: Bask usulü cheesecake. San Sebastian’daki efsane La Viña barından ilham alan bu yanık tabanlı, kremamsı cheesecake, şimdi dünyada en çok taklit edilen tatlıların başında geliyor. Crisp ise versiyonuna havyar ekleyerek bambaşka bir boyuta taşıyor.
Bask usulü cheesecake bugün dünyada en çok taklit edilen tatlılar arasında. Fotoğraf: Wikimedia Commons
Sagardotegi: Elma Şarabı ve Kocaman Et
Bask mutfağını anlamak istiyorsanız bir sagardotegi’yi kafanızda canlandırın. Yüz yılı aşkın tarihi olan bu elma şarabı evleri, San Sebastian’ın dağ eteklerinde sıralanır. İçeri giriyorsunuz, devasa tahta fıçılar karşılıyor sizi. Barmenin işareti geldiğinde fıçının önüne koşuyor, elinizi uzatıyor ve akıp gelen sert elma suyunu (sagardo) direkt içiyorsunuz. Ardından ahşap tezgâha oturuyorsunuz: Büyük tuz kristalleriyle servis edilen dev bir biftek, yumurtalı morina ve tatlı için Bask peyniri.
Bu deneyimi Amerika’da tam olarak bulmak hâlâ zor. Ama Dom’s Taverna gibi restoranlar, sagardotegi ruhunu modern bir yorumla sunmaya çalışıyor. Crisp, menüsüne elma şarabını da ekledi ve etini aynı ölçüde büyük servisle sunuyor.
Türkiye’den Bakış: Bask Mutfağını Neden Keşfetmeliyiz?
Bask mutfağının Türkiye’deki gastronomi meraklıları için özel bir anlamı var: Bu mutfak, yemeğin kimlikle, coğrafyayla ve dirençle olan ilişkisini en saf haliyle temsil ediyor. Tıpkı Türk mutfağının farklı bölgelerinde olduğu gibi — Antakya’nın zeytinyağlıları, Ege’nin otu, Karadeniz’in hamsi coşkusu — Bask mutfağı da o topraklara kök salmış bir yaşam biçiminin yansıması.
Üstelik teknik açıdan da öğretici: Bask şefleri ateşi, tuzu ve malzemenin doğasına saygıyı temel alıyor. Abartı yok, süsleme yok — sadece iyi malzeme ve doğru teknik. Bu, Türk mutfağının en güçlü yanlarıyla örtüşen bir felsefe.
Eğer bir gün San Sebastian’a gitme şansınız olursa, pintxo barlarından başlayın. Her barda en az üç çeşit deneyin, her biriyle bir txakoli için. Ardından dağlara çıkın, bir sagardotegi’de akşam yemeği yiyin. Ve dönerken, bu mutfağın neden dünyanın en iyi listelerinin tepesinde olduğunu anlamış olacaksınız.
İki Akdeniz Başkentinin Kokteyl Tokalaşması: The Clumsies ve Lucca’dan Tarihi Değişim
Dünyanın en iyi 50 barından Atina’nın The Clumsies’i ile İstanbul’un ikonik mekanı Lucca, karşılıklı guest shift serisiyle iki şehrin kokteyl kültürünü buluşturdu.
İki şehir var karşılıklı bakışıyor — biri Boğaz’dan, biri Akropolis’ten. İstanbul ile Atina arasındaki gastronomi benzerliği uzun süredir konuşuluyor; benzer iklim, benzer kültürel katmanlar, benzer lezzet öncelikleri. Şimdi bu yakınlık, kokteyl bardaklarına da yansıdı: Atina’nın dünya çapında tanınan barı The Clumsies ve İstanbul’un ikonik mekanı Lucca, karşılıklı misafir servis turlarıyla iki şehrin içki kültürünü birbirine tanıttı.
The Clumsies: “Sakarlar” Dünyayı Nasıl Fethetti?
The Clumsies, adını Türkçeye “Sakarlar” olarak çevirebileceğimiz bir Atina barı. Ama bu sakarlık, kasıtlı ve özgürleştirici bir marka kararı. 2012’de Vasilis Kyritsis ve Nikos Bakoulis tarafından kurulan mekan, hataları ve denemeyi sürecin doğal bir parçası olarak benimseyen bir felsefeden doğdu. İki kurucunun World Class (Diageo’nun uluslararası bartenderlar yarışması) geçmişine rağmen, mekan “mükemmeliyetçi fine dining” değil, “meraklı, oyunbaz, dürüst” bir kokteyl anlayışını benimsedi.
Sonuç? The Clumsies, World’s 50 Best Bars listesine girdi. Atina’nın gastronomi rönesansının en parlak isimlerinden biri haline geldi ve dünya çapında tanınan bir kültür mekanına dönüştü.
Lucca’da Atina Rüzgarı
Değişimin ilk ayağı, The Clumsies ekibinin İstanbul’a gelmesiyle başladı. Barın imza kokteyllerinden dördü — “Catching a Falling Star”, “Fruxtus Exotici”, “Popeye and Olive” ve “Clumsy Negroni” — Lucca’nın İstanbul atmosferinde sunuldu. Atina’nın yaratıcı kokteyl dilinin İstanbul damak tadıyla buluşması, iki kültür arasındaki ortak dilin içki bardağında da konuşulduğunu kanıtladı.
“Catching a Falling Star” ve “Clumsy Negroni” gibi isimler, The Clumsies’in yaklaşımını özetliyor: köklü bir reçeteden (Negroni) ayrılmadan onu yeniden yorumlamak, ya da hayal gücünden beslenen tamamen özgün bir kokteyl yaratmak.
İstanbul’dan Atina’ya: Bugün Gerçekleşiyor
İş birliğinin ikinci ayağında Lucca bar ekibi, bugün (29 Nisan) Atina’ya giderek The Clumsies’in tezgahının arkasına geçecek. Böylece iki şehir arasındaki “tat değişimi” tamamlanmış olacak. İstanbul’un dinamik kokteyl kültürü, Atina’nın sembolik barında varlık gösterecek.
Bu tür karşılıklı değişimler, “guest shift” ya da “takeover” olarak biliniyor — bir barın bir diğerini kısa süreliğine ev sahipliği yapması, misafir bartenderların o mekanın müdavimleriyle kendi dillerini tanıtması. Ama bu örnek, yalnızca iki mekan arasındaki iş birliğinin ötesinde; iki şehrin birbirine olan bakışının somut bir yansıması.
“Guest Shift” Nedir ve Neden Önemlidir?
Misafir servis turu, son yıllarda global bar sahnasının en etkili iş birliği formatlarından biri haline geldi. Bir bartender ya da ekibin başka bir mekana konuk olarak davet edilmesi, kendi reçetelerini o mekanın müdavimleriyle paylaşması — hem kültürel bir alışveriş hem de mesleki bağ kurma pratiği.
Bu format özellikle “World’s 50 Best Bars” listesindeki mekanlar arasında sık kullanılıyor; liste üyelerinin birbirini ziyaret etmesi, global bar kültürünün DNA’sını zenginleştiriyor. The Clumsies gibi listedeki bir ismin İstanbul’u seçmesi, İstanbul bar sahnesinin dünya platformundaki görünürlüğünü de artırıyor.
İki Akdeniz Şehri, Bir Kokteyl Kültürü
Atina ile İstanbul arasındaki benzerlikler gastronomi yazarlarının en sevdiği karşılaştırma konularından. Her ikisi de tarihi katmanlarla örülü şehirler; her ikisinde de sokak yemeğinden fine dining’e uzanan canlı bir yeme-içme kültürü var. Benzer bir yakınlığı kokteyl kültürünün tarihsel yolculuğunda da görebilirsiniz — Akdeniz’in iki yakasında gelişen içki gelenekleri, kökleri itibarıyla sandığımızdan çok daha yakın.
The Clumsies × Lucca iş birliği, bu bağın güzel bir belgesi. “Sakarlar” ve “ikonik köşe” — iki Akdeniz barı, karşılıklı bardaklarını kaldırıyor. Ve bugün, bu kaldırış Atina’da gerçekleşiyor.