Coors Light Tarihinde İlk Kez Alkolsüz Versiyon: Sober Curious Hareketi Ana Akıma Girdi
Dünyanın en büyük bira markalarından Coors Light, tarihinde ilk kez alkolsüz versiyonunu piyasaya sürdü. Bu hamle, küresel ‘sober curious’ hareketinin artık ana akıma girdiğinin en güçlü işareti.
Alkolsüz bira artık bir niş ürün değil. Dünyanın en ikonik bira markalarından biri olan Coors Light, 30 Nisan 2026’da tarihinde ilk kez alkolsüz bir versiyon piyasaya sürdü. Bu haber, içki endüstrisinin kıyısında kalmış bir trendi değil — küresel bir kültürel dönüşümün ana akıma girdiğini belgeleyen bir işaret fişeği niteliği taşıyor.
Neden Şimdi? “Sober Curious” Hareketi Nedir?
Son birkaç yılda, özellikle Z kuşağı ve genç milenyallerin alkol tüketim alışkanlıklarında köklü bir değişim gözlemleniyor. “Sober curious” — yani alkolsüzlüğü merakla keşfetme hareketi — ne tam anlamıyla ayıklık ne de alkol tüketimi arasında bir denge arıyor. Tamamen bırakmak değil; ne içtiğini, ne zaman içtiğini ve neden içtiğini sorgulamak.
Bu hareketin kökleri aslında wellness kültürüne dayanıyor. “Dry January” (Kuru Ocak) kampanyaları, alkol tüketimini azaltan uygulamalar ve “mindful drinking” kavramı Batı’da yıllardır büyüyordu. Ancak Coors Light gibi bir devletin alkolsüz ürün çıkarması, bu trendi sadece bir yaşam tarzı tercihi olmaktan çıkarıp ana akım tüketime taşıyor.
Food Dive’ın 30 Nisan 2026 tarihli haberine göre Molson Coors, bu kararı verirken şunu gördü: Küresel alkolsüz bira pazarı önümüzdeki beş yılda yüzde 7’nin üzerinde büyüme öngörülüyor. Büyük markalar bu pastadan pay almak için harekete geçiyor.
Heineken 0.0’dan Coors’a: Endüstri Çapında Bir Dönüşüm
Coors Light bu kararı yalnız almadı. Heineken 0.0, Budweiser Zero, Stella Artois Libres… Son yıllarda bira devlerinin birer birer alkolsüz seçenekler çıkardığını görüyoruz. Peki fark ne? Coors Light’ın bu hamlesi, markanın kimliğiyle doğrudan çelişen bir adım gibi görünüyor; çünkü Coors Light, her zaman “ışık” ve “ferahlık” imajıyla pazarlandı. Alkolsüz bir Coors Light, bir bakıma o imajın mantıksal sonu.
Burada kritik bir soru var: Tat meselesi. Yıllar boyunca alkolsüz bira deneyenlerin ilk şikayeti, “gerçek” tadı yakalayamaması oldu. Fermantasyon sürecini kesen ya da alkolü daha sonra uzaklaştıran teknikler, aromaları ve ağız hissini değiştiriyor. Ancak teknoloji gelişiyor ve 2020’lerin ikinci yarısında üretilen alkolsüz biralar, bir önceki nesille kıyaslanamayacak kadar iyi.
Alkolsüz seçenekler artık sadece bira ile sınırlı değil; içecek kültürü köklü bir dönüşüm yaşıyor.
Türkiye’de Bu Trend Neye Benziyor?
Türkiye, bu dönüşüm için ilginç bir vaka. Bir yanda demografik olarak genç, şehirli ve Batılı tüketim kalıplarını yakından takip eden bir kitle var. Öte yanda güçlü bir kültürel ve dini zemin — ve bunun üzerinde şekillenen içecek tercihleri.
Türkiye’de alkolsüz bira satışlarının Ramazan aylarında belirgin şekilde arttığı biliniyor. Bu ilginç bir paradoks: Ramazan boyunca alkol tüketimini bırakan ama “sosyal ritüeli” sürdürmek isteyen bir kitle, alkolsüz biraya yöneliyor. İftar sofralarında bile bira bardağının şeklinde sunulan alkolsüz içecekler görmek artık alışılmadık değil.
Ama bu sadece dinî bir mesele değil. Türkiye’nin genç nesli — özellikle büyük şehirlerdeki 20’li ve 30’lu yaşlardakiler — Batı’daki akranlarıyla benzer bir dönüşüm yaşıyor. Alkol masrafı, sabah yorgunluğu, sağlık kaygıları ve sosyal medyada şekillenen wellness kültürü, bu kitleyi “daha az içmeye” ya da hiç içmemeye yöneltiyor. Ve bu boşluğu dolduran içecekler giderek çeşitleniyor.
Ayran, Şalgam, Boza: Türkiye’nin Kendi Alkolsüz Geleneği
Aslında Türkiye, alkolsüz içecek kültürü açısından dünyanın en zengin coğrafyalarından biri. Ayran — belki de Türkiye’nin milli içeceği — dünyanın hiçbir yerinde bu kadar ciddiye alınmıyor. Şalgam, Adana ve Hatay mutfaklarının vazgeçilmezi; ekşi, baharatlı, fermente. Boza ise kışın geleneksel simgesi. Kefir, limonata çeşitleri, tahin-pekmez suyundan yapılan karışımlar…
Tüm bunlar, Batı’nın “alkolsüz” trendini aslında Türkiye’nin çok önceden yaşadığını gösteriyor. Sorun şu: Bu içeceklerin büyük bir kısmı, hâlâ sıradan, nostaljik ya da “abla mutfağından çıkmış” gibi konumlandırılıyor. Oysa ayranı bir craft bira bardağında sunan bir mekan, ya da şalgamı premium bir ambalajda satışa çıkaran bir girişim, küresel trendin tam ortasında bir yerde duruyor.
Gastronomi kültürü açısından bu önemli bir fırsat. Tıpkı gastronominin bir kimlik meselesi olduğuna dair tartışmalarda işaret edildiği gibi — bir ürünü sadece ne olduğuyla değil, nasıl konumlandırıldığıyla değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’nin geleneksel alkolsüz içecekleri, doğru bir dille anlatıldığında küresel wellness trendinin tam içine oturabilir.
Büyük Markaların Hamlesi Küçük Üreticileri Ne Yapar?
Coors Light gibi bir devletin alkolsüz bira piyasasına girmesi, bu segmenti meşrulaştırıyor. Raf alanı açılıyor, tüketici farkındalığı artıyor, sosyal damgalanma azalıyor. “Bira içiyorsun ama alkol mü yok?” sorusunun garip karşılandığı dönemler hızla kapanıyor.
Yeni Nesil İçecek Kültürü: Bira Olmak Zorunda Değil
Sober curious hareketi aslında bize şunu söylüyor: İçeceğin sosyal rolü, içindeki alkolden bağımsız var olabilir. Bir bardağı kaldırmak, bir kadehle kutlamak, masada sohbet etmek — bunların hepsi alkolsüz de mümkün.
Bu zihinsel dönüşüm, içecek endüstrisini kökten değiştiriyor. Ve Türkiye, bu değişime yabancı değil — sadece kendi geleneklerini bu yeni çerçevede yeniden okumak zorunda. Ayran bir lifestyle ürünü olabilir. Şalgam bir “gut health” içeceği olarak konumlanabilir. Boza, “fermented heritage drink” olarak dünya pazarına çıkabilir.
Coors Light’ın bu kararı bir son değil, bir başlangıç. Alkolsüz içecek devriminin kapıları büyük markalar tarafından açılıyor — ama bu kapıdan en ilginç şekilde girecek olanlar, yerel üreticiler ve geleneksel tariflerin taşıyıcıları olabilir.
Beyaz Saray’dan Tarlaya: 2026 Julia Child Ödülü Sam Kass’ın
2026 Julia Child Ödülü, Obama döneminin Beyaz Saray Şefi ve Let’s Move! mimarı Sam Kass’a verildi. Hibe parasını üç sivil topluma bağışlayan Kass, şef-aktivist figürünün küresel sembollerinden.
Bir şefin politikayla ne işi olabilir? Sam Kass’ın hayatı, bu sorunun cevabının ne kadar geniş olabileceğini gösteren ender bir öykü. Bu hafta Julia Child Vakfı, 2026 Julia Child Ödülü’nün on ikinci sahibi olarak Kass’ı seçtiğini duyurdu — Jacques Pépin, Rick Bayless, José Andrés, Alice Waters ve Bobby Stuckey gibi isimlerden sonra gelen, ağır bir miras.
Ödül, “Amerika’nın yemek yapma, yeme ve içme biçiminde köklü bir fark yaratan” isimlere veriliyor. Vakıf başkanı Eric W. Spivey’nin sözleriyle Kass, “yemeğin iyilik için güçlü bir araç olabileceğine inanan Julia’nın felsefesini bedenleştiren biri.” Cümle bir ödül takdimi gibi değil; bir hayat özeti gibi okunuyor.
Şikago Mutfağından Beyaz Saray’a
Sam Kass’ı sıradan bir şef olarak tanımlamak haksızlık olur. Şikago’da Obama ailesinin özel şefi olarak başladığı kariyeri, 2009’da bambaşka bir yere taşındı: Beyaz Saray’a aşçı olarak girdi, kısa sürede Başkan’ın Sağlıklı Gıda Girişimleri Üst Düzey Politika Danışmanı oldu. Tarihte bu pozisyonda bulunan tek şefti.
O dönemde Michelle Obama’nın başlattığı Let’s Move! kampanyasının mimarlarından biriydi. Çocukluk obezitesiyle mücadele eden, okul yemeklerinin standartlarını yeniden yazan, Amerika’nın gıda haritasını yeniden çizmeye çalışan bir hareket. Beyaz Saray’ın Güney Bahçesi’nde 1.100 metrekarelik organik sebze bahçesini kuran ekibin başındaydı; o bahçe, Eleanor Roosevelt’in Zafer Bahçesi’nden bu yana Beyaz Saray’daki ilk yenebilir bahçeydi.
Sam Kass, Beyaz Saray Sebze Bahçesi’nin açılışında Michelle Obama ile birlikte Bancroft İlkokulu öğrencilerine fidan dikmeyi öğretirken (Nisan 2009).
Yemek Bir Politika Aracı
Kass’ın yıllar içinde tekrarladığı bir cümle var: “Yemek, çocukluğun en güçlü hafızasıdır. Bir çocuğun beslenme alışkanlığını değiştirirseniz, bir nesli değiştirirsiniz.” Bu cümle hem Let’s Move! kampanyasının özetiydi hem de onun siyasi felsefesinin temeli. Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra rotasını korudu: çevre dostu yatırım fonu Acre Venture Partners’ın kurucu ortağı oldu, sürdürülebilir gıda teknolojisi girişimlerine destek vermeye başladı. 2018’de yayımladığı “Eat a Little Better” kitabı, gündelik tüketim alışkanlıklarını iklim kriziyle bağlayan ender popüler metinlerden biri.
Bugün dünyada gıda politikasını ciddi biçimde tartışan, küresel biyoçeşitlilik ve gıda sistemleri üzerinde çalışan figürler arasında ön sıralarda yer alıyor. Birleşmiş Milletler iklim toplantılarında konuşmacı olarak boy gösteriyor, büyük gıda şirketlerine sürdürülebilir tedarik konusunda danışmanlık veriyor.
50 Bin Dolar ve Üç Kurum
Ödülle birlikte Julia Child Vakfı, Kass’a 50.000 dolarlık bir hibe veriyor. Kass bu parayı kendisi için değil, üç kuruma bölüştürmeyi tercih etti: Urban Growers Collective (kentsel tarım eğitimi), American Farmland Trust (tarım arazilerinin korunması) ve God’s Love We Deliver (hastalara yemek ulaştıran sivil toplum kuruluşu). Üç ad, Kass’ın yıllardır savunduğu üç eksen: üretim, koruma, dayanışma.
Resmi takdim töreni 2026 sonbaharında özel bir etkinlikle yapılacak. Daha önceki sahipler arasında Jacques Pépin (2015), Rick Bayless (2016), José Andrés (2019), Alice Waters (2024) ve Bobby Stuckey (2025) bulunuyor. Liste başlı başına bir gastronomi tarihi okuması: yalnızca büyük şefler değil, yemeği bir kültürel ve toplumsal güç olarak gören isimler ödüllendirilmiş.
Türk Sofrasından Bakınca
Sam Kass’ın hikayesi Türkiye için neden önemli? Çünkü burada da artık aynı soruları soruyoruz. Şehir okullarında çocukların ne yediği, kantin standartlarının nasıl yazıldığı, yerel üreticinin nasıl korunacağı, hangi tarlanın kim için sürüldüğü… Beslenme rehberlerinin kim tarafından nasıl yazıldığı sorusu, Türkiye’de de uzun yıllardır gündemde.
Türkiye’de “şef-aktivist” figürü henüz yerleşmedi. Ünlü şeflerimiz var, çok başarılı olanları var; ama Beyaz Saray danışmanlığına, BM kürsüsüne, sürdürülebilir tarım fonuna kadar uzanan bir yörünge henüz kurulmadı. Kass’ın hikayesi, mutfağın yalnızca pişirme sanatı değil bir kamu sağlığı, çevre ve sosyal adalet meselesi olarak da görülebileceğini hatırlatıyor.
Belki bir gün, Anadolu’nun bin yıllık tahıl çeşitlerini koruyan, kent okullarına yerel sofra getiren, gıda politikasını mutfaktan yazan bir Türk şef de aynı kürsüde olur. O güne kadar Sam Kass’ın yörüngesi, bize yemeğin ne kadar büyük bir şey olabileceğini hatırlatmaya devam edecek.
Ozempic Sofraya Geldi: Gıda Endüstrisi GLP-1 Çağına Nasıl Uyum Sağlıyor?
GLP-1 ilaçları (Ozempic, Wegovy, Mounjaro) yalnızca iştahı değil, gıda endüstrisini de yeniden şekillendiriyor. Nestlé’den Co-op’a markalar ‘GLP-1 dostu’ hatlar açıyor.
Bir ilacın bütün bir endüstriyi nasıl yeniden şekillendirdiğini görmek istiyorsanız, bugün herhangi bir İngiliz süpermarketinin hazır yemek rafına bakın. Co-op’un yeni serisinde küçük raflarda küçük kutular var: 350 gramlık porsiyonlar, 25 gramın üzerinde protein, çoklu sebze, “GLP-1 dostu” etiketi. Nestlé’nin Amerika’da piyasaya sürdüğü Vital Pursuit markası aynı mantıkta — daha az gıda, daha çok besin. Conagra Brands kendi Healthy Choice yemeklerinin bir kısmını yeniden etiketledi. Bu, gıda endüstrisinin son on yıldaki en sessiz ama en köklü dönüşümü.
Sebebi tek başına Ozempic değil. Wegovy, Mounjaro, Zepbound — GLP-1 reseptör agonisti adı verilen ilaç sınıfı tahmin edilenin çok ötesinde yayıldı. Yalnızca Amerika’da 15 milyona yakın insan bu ilaçları kullanıyor. Türkiye’de de Ozempic’in eczane rafları arasında dolaşan ünü artık herkesin bildiği bir hikaye. Fakat asıl soru tıbbi değil: İştahını kaybeden bir nesil, gıda endüstrisinin tabağına ne olur?
İştah Düşünce Sepet Değişiyor
Cornell Üniversitesi’nin 2025 sonunda yayımladığı araştırma, GLP-1 kullanıcılarının alışveriş alışkanlıklarını adım adım takip etti. Tablo netti: taze sebze tüketimi yüzde 55 arttı, yoğurt yüzde 32, taze tavuk yüzde 31, protein tozları ve protein barları sırasıyla yüzde 30 ve 29. Buna karşılık şekerli içecekler, atıştırmalıklar ve hazır işlenmiş gıdalar belirgin biçimde geriledi. Bir başka deyişle: ilaç tek başına değil, alışveriş sepetlerini de değiştirdi.
Endüstri bu sinyali geç almadı. Bloomberg ve Food Dive raporlarına göre yalnızca son 12 ay içinde “küçük porsiyon + yüksek protein + yüksek lif” formülüyle pazara sürülen yeni ürün sayısı binin üzerinde. Nestlé “Vital Pursuit”u 12 farklı SKU ile başlattı; her bir yemek 350 kalori altında, 25 gram civarında protein içeriyor. Co-op İngiltere’de altı çeşitlik bir “GLP-1 friendly” hazır yemek hattı kurdu. Amerikan zincir Conagra, “GLP-1 friendly” etiketini doğrudan ambalaja taşıdı.
Tat Algısı da Değişiyor
İlginç olan, GLP-1 ilaçlarının yalnızca iştahı değil, tat algısını da etkilemesi. Kullanıcılar yağlı yiyeceklerden tiksindiklerini, aşırı tatlının mide bulantısı yarattığını söylüyor. Aroma ve doku tercihleri kayıyor — hafif, sade, lezzetin abartılmadığı yemekler öne çıkıyor. Bu, yıllarca “daha yoğun, daha doyurucu, daha cesur” diye reklam yapan gıda devleri için bir tür ters yön. Aniden, “az ama doğru” yeni satış argümanına dönüştü.
Lif konusu da yeniden gündemde. GLP-1 ilaçları sindirimi yavaşlattığı için yan etki olarak kabızlık yaygın. Bu yüzden gıda mühendisleri tarifleri yeniden yazıyor: chia, keten tohumu, baklagil unu, prebiyotik lif takviyesi. Yoğurt segmentinde “yüksek protein + ek lif” kombinasyonu zaten klasik olmuş durumda.
Whey Krizinden Bir Sonraki Adıma
Mutfak Magazin’de daha önce Ozempic’in whey protein endüstrisinde yarattığı krizi uzun uzun yazdık. O hikayenin diğer yüzü budur: arz sarsılırken talep biçim değiştirdi. Yüksek dozda whey içen kas kütlesi koruma kullanıcılarının yanına şimdi GLP-1 kullanıcılarının yeni profili eklendi. Süt endüstrisi, soya, bezelye proteini ve mantar bazlı protein kaynakları yarışı bu dalganın üzerinde gidiyor.
Önümüzdeki birkaç yıl içinde gıda mağazalarında ayrı bir “GLP-1 reyonu” görmek pekala mümkün. Hatta birkaç süpermarket zinciri pilot olarak bunu denedi bile. Bu, gıda endüstrisinin “diyet” kavramını ilk kez bu kadar somut bir ilaç sınıfı etrafında yeniden tanımladığı an.
Türkiye Sofrası İçin Anlamı Ne?
Türkiye’de “porsiyon” kelimesi sofra kültürünün tam tersi anlamına gelir. Sofra geniş, mezeler bol, çorba ekmeğin yanında, ana yemek pilavla, tatlı kaçınılmaz. Şimdi bu kültüre küçük porsiyon, yüksek protein, denetimli ölçü dayatan bir ilaç sınıfı geliyor. Endüstri Türkiye pazarına bu ürünleri getirdiğinde sorulacak ilk soru kalori ya da protein değil: “Bizim sofra alışkanlıklarımıza nasıl yerleşecek?”
Sıvı yoğurt yerine süzme yüksek proteinli yoğurt; ekmeksiz mezeler; bulgur pilavı yerine kinoa karışımları; börek tabağında balık fileto… Sofranın değişeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Asıl tartışma şu: Bu değişim sofra kültürümüzü zenginleştirecek mi, yoksa onu adım adım dönüştürecek mi?
Gıda endüstrisi cevabı vermeden, soru şefin ve sofranın elinde kalıyor. Yalnız bir şey kesin: Ozempic çağı yalnızca bir tıbbi olgu değil. Bir kültürel olgu. Ve etkisi en çok tabaklarda hissedilecek.
98 Yıl Sonra Galler: Dünya Aşçılar Kongresi Tarihin En Büyük UK Buluşmasını Yapıyor
Worldchefs Congress & Expo, 98 yıllık tarihinde ilk kez İngiltere’de: 16-19 Mayıs 2026’da Newport/Galler’de 100 ülkeden 800 şef ‘Tarla, Tutku, Tabak’ temasıyla buluşuyor.
Dünyanın en büyük şefler buluşması bu hafta Galler’de kapılarını açıyor. Worldchefs Congress & Expo, 98 yıllık tarihinde ilk kez İngiltere’de düzenleniyor; 16-19 Mayıs 2026 tarihleri arasında Newport’ta, yaklaşık 100 ülkeden 800’ü aşkın şef ve gastronomi profesyoneli bir araya geliyor. Bu bir organizasyon değil, bir dönüm noktası.
Kongrenin teması, yalın ama derin bir manifestoya benziyor: “Pasture, Passion, Plate” — Türkçesiyle Tarla, Tutku, Tabak. Yiyeceğin tohumdan çatala uzanan yolculuğu; toprağı işleyen elden tabağı sunan ele kadar geçen o karmaşık, çoğu zaman görmezden gelinen süreç. Bu yıl Galler’in yeşil tepeleri bu felsefeyi arka plan olarak seçmiş gibi duruyor.
Neden Galler, Neden Şimdi?
Worldchefs 1928’de kuruldu. O günden bu yana kongresi Paris’te, Tokyo’da, Buenos Aires’te, Sydney’de toplandı. Fakat 98 yılın hiçbirinde Birleşik Krallık’ta. Bu ilk. Ev sahipliğini Galler Aşçılar Derneği (Culinary Association of Wales) üstleniyor ve organizasyonun başındaki isim Arwyn Watkins bu buluşmayı basit bir toplantı olarak tanımlamıyor: “Dünyanın dört bir yanından en etkili şeflerle yüz yüze buluşma fırsatı. Bu tür anlar nadiren gelir.”
Galler’in seçilmesi tesadüf değil. Ülke son yıllarda sürdürülebilir tarım, yerel üretim ve çiftlikten sofraya hareketinin Avrupa’daki öncülerinden biri olarak öne çıkıyor. Kongreye ev sahipliği yapmak, hem Galler mutfağını küresel sahneye taşımak hem de bu değerleri dünya genelinde yaymak için bilinçli bir tercih.
Marco Pierre White Sahnede
Kongrenin açılış konuşmacıları listesinin başında Marco Pierre White yer alıyor. Dünya mutfak tarihinin en tartışmalı ve en etkili isimlerinden biri; yıldızlarını geri veren, kendi kurallarını yazan, hem mutfak hem felsefe dünyasını sarsan biri. Bu yıl konuşmasının odağında malzemeye saygı, köken ve iz edilebilirlik var — kongreyle birebir örtüşen bir tema.
Programda ayrıca Tom Phillips, Sian Wyn Owen ve Hywel Jones gibi isimler sahne alıyor. Dilmah Tea’nin sürdürülebilirlik atölyeleri, pastacı Pierre Abi Hayla’nın gösterileri ve sürdürülebilirlik uzmanı Colin Wheeler-James’in sunumları programın iskeletini oluşturuyor. Bunların yanı sıra Global Chefs Challenge Finals — dünyanın en prestijli aşçılık yarışmalarından biri — bu yıl Galler’de gerçekleşecek.
Gastronomi ve Politik Bağ
Dünya Aşçılar Kongresi bu ölçekte bir organizasyon olduğunda, konu yalnızca yemek değil. Yemeğin her zaman bir politik boyutu olmuştur: kim üretiyor, kim pişiriyor, kim yiyor, kim kâr ediyor. Bu kongrede sürdürülebilirlik oturumlarının ağırlıklı yer tutması tesadüf değil — tarımın geleceği, iklim krizi, gıda israfı ve adil tedarik zincirleri bu yıl masanın tam ortasında.
Türk şefler ve gastronomi profesyonelleri de bu küresel ağın bir parçası. Worldchefs’in üye dernekleri arasında Türkiye’nin de yer aldığını, dünya genelinde sürdürülebilir mutfak tartışmalarında Anadolu’nun zengin tarım mirası ve geleneksel gıda kültürünün giderek daha fazla ses getirdiğini belirtmek gerekiyor.
Bir Yolculuğun Özeti: Tarla, Tutku, Tabak
Bu kongrenin seçtiği tema, bugün gastronomi dünyasının nereye baktığını özetliyor. Artık yalnızca “nasıl pişirilir” sorusu değil; “nereden gelir, kim üretir, nasıl taşınır, ne kadar israf edilir” soruları da masanın üstünde. Şeflerin rolü daraldı değil, tam tersi genişledi: tarlayı tanıyan, toprağa saygı duyan, hikayesini bilen biri olmak artık bir tercih değil, bir sorumluluk.
Galler’in yağmurlu tepelerinde bu hafta şekillenen tartışmalar, dünya mutfaklarının önümüzdeki iki yılına yön verecek. 98 yıl beklemek zorunda kalan bu buluşmanın zamanlaması belki de hiç bu kadar doğru olmamıştı.