Connect with us

Haberler

Kaan Acar ile The Red Balloon’da Yeni Bir Dönem: Anadolu Hafızası, Asya Tekniği

Şef Kaan Acar önderliğinde The Red Balloon, Beyoğlu’nda yeni bir sayfa açıyor. Anadolu’nun derin lezzet hafızasını Asya teknikleri ve Nordik sadelikle buluşturan bu mutfak, İstanbul fine dining sahnesindeki en özgün dönüşümlerden birini temsil ediyor.

Yayınlanma zamanı

-

İstanbul’un en köklü fine dining mekanlarından The Red Balloon, yeni bir dönemin eşiğinde. Restoran, Yeniköy’den Beyoğlu’na taşınmasının ardından mutfağında da derin bir dönüşüm yaşadı. Bu dönüşümün mimarı ise mutfağın içinden çıkan, ekibin kendi yetiştirdiği genç şef Kaan Acar.

İçeriden Gelen Bir Dönüşüm

Bazı mutfakları tanımlayan şey yalnızca tabaklar değil, içinde büyüyen insanların kurduğu sürekliliktir. The Red Balloon’da hissettiğiniz değişim de tam olarak böyle bir yerden doğuyor. Kurucu şef Ulaş Yılmaz’ın ekibiyle birlikte kurduğu mutfak dilini, onun ayrılmasının ardından, meslekte ilk yıllarından bu yana omuz omuza çalıştığı iş arkadaşı Kaan Acar devraldı.

Bu yüzden Kaan’ın hikâyesi dışarıdan gelen bir müdahaleden çok, içeriden gelişen doğal bir dönüşümün hikâyesidir. “Üç yıl boyunca birçok farklı şey denedik” diyor Acar. Bu cümle aslında The Red Balloon’un bugünkü karakterini açıklayan anahtar. Çünkü bu mutfak, tek bir coğrafyaya veya tek bir stile yaslanarak değil; deneyerek, öğrenerek ve en önemlisi birlikte gelişerek bugüne gelmiş.

Üç Eksenli Bir Mutfak Dili

Kaan Acar’ın tarif ettiği mutfak dili üç temel eksen üzerine kuruludur: Asya’nın teknik çeşitliliği, Nordik sadelik ve Anadolu hafızası. Bu üçlü, gastronomide sıkça referans verilen bir kombinasyon olabilir; ancak The Red Balloon’da bunun teorik bir alıntıdan öteye geçtiği hissedilir.

Çünkü bu yaklaşımın merkezinde hâlâ çok yalın bir motivasyon var: “Biz ne yemeyi seviyorsak onu pişiriyoruz.” Bu cümle, ilk bakışta basit görünse de aslında bir mutfağın en zor koruduğu şey olan samimiyeti temsil ediyor. Menüye baktığınızda bu dürüstlüğü hissediyorsunuz; hiçbir şey fazla değil, ama eksik de değil.

Anadolu Hafızası Masada

Eskiden Ege ve Kuzey Ege ağırlıklı bir menü varken bugün Anadolu’nun tamamına yayılan daha geniş bir hikâye anlatılıyor. Ama bu genişleme rastlantısal değil, aksine bilinçli bir kurgudur. Simit gibi gündelik bir ürünü ançüez ve dereotu ile yeniden ele almak, basit bir fikrin ne kadar derin olabileceğini gösteriyor. Köylü ekmeği, tulum peyniri, bakliyat — bunlar Kaan Acar’ın dilinde hem nostaljik bir gönderme hem de güncel bir manifesto.

Daha önce Ege’ye odaklanan menü, Kaan’ın elinde Karadeniz’in sert tuzluluğuna, İç Anadolu’nun bozkır kokusuna, Güneydoğu’nun baharatlı derinliğine açılıyor. Bu coğrafi genişleme, masada gerçek bir keşif duygusuna dönüşüyor.

Nordik Disiplin, Asya Tekniği

Kaan Acar’ın mutfağında Nordik etkisi sadelikte kendini belli ediyor: gereksiz süsleme yok, malzeme ön planda, teknik geri planda. Asya tekniğinin etkisi ise özellikle fermentasyon, miso benzeri yapılar ve umami dengesi üzerinden hissediliyor. Bu iki kutup, Anadolu’nun güçlü lezzet profiliyle birleşince ortaya çok katmanlı ama asla ağır olmayan bir sofra dili çıkıyor.

İstanbul’un fine dining sahnesinde benzer deneyler yapan başka mutfaklar da var — Neolokal, Araka, Peynir ve Şarap gibi isimler bu çizgide sayılabilir. Ancak The Red Balloon’u özel kılan, bu dönüşümün dışarıdan dayatılmış bir konsept değil, içeriden filizlenmiş bir evrim olması.

Lokasyon: Beyoğlu’nun Kalbinde

Yeniköy’deki sakin, korunaklı atmosferinden Beyoğlu’nun yoğun enerjisine geçiş, The Red Balloon için bir risk gibi görünebilirdi. Ama bu taşınma, restoranın hem fiziksel hem de kavramsal olarak daha erişilebilir bir yere evrilmesini sağladı. Şehrin merkezinde, İstanbul’un dinamik gastronomi dokusunun içinde yer almak, yeni bir kitleyi de sofraya davet ediyor.

İstanbul Fine Dining’inde Ne Değişiyor?

The Red Balloon’un yeni dönemi, İstanbul fine dining sahnesindeki daha geniş bir trendin parçası. Türk şefler artık dünya mutfaklarını referans alıp Anadolu malzemeleriyle buluşturmakla yetinmiyor; yerel hafızayı asıl çıkış noktası olarak kullanıp tekniği ona uyduruyor. Bu fark küçük görünse de sofrada karşılaşılan duygu çok farklı: Tanıdık olan yabancılaşmıyor, yabancı olan ise rahatsız etmiyor.

Kaan Acar’ın “ne yemeyi seviyorsak onu pişiririz” cümlesi, bu dönüşümün özeti sayılabilir. Ve bu, sıradan bir yemek felsefesi değil — bu, bir mutfağın kim olduğunu bilmesidir.

The Red Balloon Hakkında

  • Şef: Kaan Acar
  • Lokasyon: Beyoğlu, İstanbul
  • Konsept: Modern Anadolu / Asya-Nordik füzyon
  • Menü tipi: À la carte + tadım menüsü

Sık Sorulan Sorular

The Red Balloon hangi semtte?

Restoran Beyoğlu’nda yer almakta olup daha önce Yeniköy’deydi.

Kaan Acar nasıl bir mutfak anlayışına sahip?

Anadolu mutfak hafızasını Asya teknikleri ve Nordik sadelikle buluşturan, malzeme odaklı ve samimi bir yaklaşım benimsemektedir.

The Red Balloon rezervasyon gerektirir mi?

Fine dining konsepti nedeniyle rezervasyon önerilir. Güncel bilgi için restoranla doğrudan iletişime geçilmesi tavsiye edilir.

Tamamını Oku

Dosya

James Beard America’s Classics 2026: Yüz Yıllık Mekânlardan Efsane Restoranlar

James Beard Vakfı’nın 2026 America’s Classics ödülleri, 103 yıllık bir steakhouse’dan 1927’de kurulan bir Çin restoranına uzanan olağanüstü hikayeleri bir araya getiriyor. Gastronomi tarihinin yaşayan tanıkları sahneye çıktı.

Published

on

By

James Beard Vakfı, her yıl verdiği America’s Classics ödülleriyle gastronomi tarihine geçmeyi hak eden kuruluşları seçiyor. 1998’den bu yana 100’den fazla restoranı onurlandıran bu kategori, sadece lezzeti değil; aynı zamanda kültürel mirası, topluluk bağlılığını ve nesiller boyu süren tutkuyu kutluyor. 2026 yılının altı kazananı, bu geleneğin en güçlü temsilcileri olarak sahneye çıktı.

America’s Classics Nedir?

America’s Classics ödülü, bağımsız işletilen ve en az 10 yıldır açık olan restoranlara verilir. Seçim kriteri salt mutfak kalitesi değildir; “topluluğun kültürel geleneğini ve karakterini yansıtan, bölgesinde gönülleri kazanmış efsanevi yerler” ödüle layık görülür. Bu yıl kazananlar, 25 yıldan 103 yıla uzanan tarihleriyle Amerikan gastronomi dokusunun canlı tanıkları.

2026 Amerika’nın Klasikleri

1. Johnny’s Cafe — Omaha, Nebraska (103 Yıl)

103 yıllık bir tarihe sahip olan Johnny’s Cafe, Polonya kökenli Frank Kawa tarafından kurulmuş ve üç nesil boyunca aynı aile tarafından yönetilmeye devam etmiş. Bir steakhouse kenti olan Omaha’da bile öne çıkan bu mekan, ince dilim biftek ve martini geleneğinin yanı sıra Polonya usulü vinigreti ve ikram edilen biberli köy peyniri ezmesiyle tanınıyor. 103 yılda bir mutfağın nasıl hayatta kalabileceğini merak edenler için cevap basit: sadık kalarak.

2. The Serving Spoon — Inglewood, California (43 Yıl)

1983’te Harold E. Sparks tarafından kurulan The Serving Spoon, 43 yıldır Los Angeles’ın Inglewood semtinde kahvaltı ve öğle yemeği geleneğini sürdürüyor. Bugün Sparks’ın torunları tarafından yönetilen restoran, Siyah Amerikan topluluğunun kültürel buluşma noktasına dönüşmüş durumda. Soul food geleneğini en saf haliyle yaşatan bu mekan, James Beard’ın ruhuna en uygun kazananlardan biri.

3. Oyster House — Philadelphia (Üç Nesil)

Mink ailesi, Philadelphia’nın 18. ve 19. yüzyıl mutfak geleneğini bugüne taşıyan bu kurumu üç nesil boyunca ayakta tutuyor. Sherried snapper çorbası ve kızarmış istiridye, restoranın ikonik tabakları arasında. Philadelphia’nın deniz ürünleri mirası bu çatı altında yaşıyor — değişen şehirde değişmeyen bir lezzet.

4. Eng’s — Kingston, New York (1927’den Beri)

Jimmie Eng ve oğlu Paul tarafından 1927’de kurulan Eng’s, Kingston’ın ilk Çin restoranıdır. Elli yılı aşkın süredir Tom Sit ve eşi Faye tarafından yönetilen restoran, egg roll ve pu pu platter gibi Çin-Amerikan mutfağının klasiklerini sergilemeye devam ediyor. Bu mekan yalnızca yemek değil, bir göç hikâyesi ve uyum kültürü sunuyor.

5. Figaretti’s — Kuzey Batı Virjinya (1948’den Beri)

Sicilya göçmeni Anna Figaretti’nin el yapımı makarna sosu, kuzey Batı Virjinya’daki İtalyan kömür madencisi topluluğu arasında o kadar ün kazandı ki aile 1948’de restoranını açmak zorunda kaldı. Bugün makarna, biftek ve ev yapımı sucuklarda o orijinal tarif hâlâ yaşıyor. Göçün sofraya dönüşme hikâyesinin en saf örneği.

Neden Bu Ödül Önemli?

Gastronomi dünyası genellikle yeniliği, kırıcılığı ve moda konseptleri kutlar. America’s Classics ise tam tersini yapıyor: süreklilik, kök ve topluluğa bağlılık. Bu, bir restoranın hayatta kalmasının yalnızca kaliteyle değil, bir topluluğun kimliğinin parçası olmasıyla da ilgili olduğunu hatırlatıyor.

Türkiye’de de benzer hikâyeler mevcut: Konyalı Restoran (1897), Pandeli (1901), Hacı Abdullah (1888)… Bu mekanlar da kendi toplulukları için birer gastronomi anıtıdır. Belki bir gün Türk gastronomi kurumları da bu tür bir “klasikler” ödülüyle kendi kültürel mirasını resmi olarak onurlandırır.

Ödül Töreni: 15 Haziran, Chicago

2026 America’s Classics sahipleri, diğer James Beard ödülleriyle birlikte 15 Haziran 2026’da Chicago’daki Lyric Opera‘da düzenlenecek törenle onurlandırılacak. Finalistlerin tamamı 31 Mart’ta açıklandı; Medya Ödülleri adayları ise 6 Mayıs’ta kamuoyuyla paylaşılacak.

Sık Sorulan Sorular

James Beard America’s Classics ödülü ilk ne zaman verildi?

Kategori 1998 yılında başlatıldı. O günden bu yana 100’den fazla restoran bu ödüle layık görüldü.

Hangi restoranlar bu ödülü alabilir?

En az 10 yıldır açık, bağımsız işletilen ve bölgesinde kültürel bir değer taşıyan Amerikan restoranları.

2026 ödül töreni ne zaman?

15 Haziran 2026, Chicago Lyric Opera.

Tamamını Oku

Ajanda

İki Şef, Dört El, Bir Sofra: Octo Istanbul’da Olağanüstü Bir Gastronomi Gecesi

Şef Pere Planagumà ve Şef Şafak Erten, 10-11 Nisan 2026’da Octo Istanbul’da Four Hands Dinner’da buluşuyor. Katalonyalı ustalık, Anadolu özü tek sofrada.

Published

on

By

Octo Istanbul'da Pere Planagumà ve Şafak Erten ile Four Hands Dinner

İstanbul’un gastronomi sahnesinde nadiren bu denli özel bir buluşma yaşanır. 10 ve 11 Nisan 2026 akşamları, Karaköy’deki Octo Istanbul restoranında iki farklı coğrafyanın, iki farklı geleneğin ve iki güçlü el bir araya geliyor: Şef Pere Planagumà ve Şef Şafak Erten ile “Four Hands Dinner” — Türkçesiyle dört ellerin sofrası.

Sınırlı kapasiteyle gerçekleşecek bu akşam yemekleri, yalnızca bir yemek organizasyonu değil; Akdeniz’in iki ucundaki mutfak kültürlerinin pişmiş, servis edilmiş bir diyaloğu.

Octo Istanbul: Boğaz’ın Kenarında Sürdürülebilir Gastronomi

JW Marriott Istanbul Bosphorus bünyesindeki Octo Istanbul, Karaköy’ün tarihi dokusunu arka planına alarak Türkiye’nin en dikkat çekici restoranlarından biri haline geldi. Gault & Millau rehberinden 1 toque, İncili Gastronomy Guide’dan 4 Pearl alan restoran, sadece ödülleriyle değil felsefesiyle de öne çıkıyor.

Octo’nun mutfağı yerel çiftçilerle, kadın kooperatifleriyle ve etik üreticilerle çalışıyor. Tabağa taşınan her malzemenin hikayesi var — hangi tarladan geldiği, hangi elin hasatladığı, nasıl bir zincirin parçası olduğu. Bu yaklaşım artık “sürdürülebilir gastronomi” etiketinin çok ötesinde; bir kimlik meselesi.

Şef Şafak Erten: Mengen’den Burj Khalifa’ya

Octo’nun başına geçen Şef Şafak Erten, Bolu’nun Mengen ilçesinden — Türkiye’nin aşçılık geleneğinin kalesi sayılan bu topraklardan. Üç kuşak süregelen aşçılık pratiğiyle yetişen Erten, bu köklü mirası çağdaş bir teknikle harmanlıyor.

Kariyer yolculuğu sıradan değil: Dubai’de Atmosphere at Burj Khalifa‘da çalıştı — dünyanın en yüksek restoranlarından birinde. Endonezya ve Suudi Arabistan’daki uluslararası gastronomi festivallerinde Türk mutfağını temsil etti. Gault & Millau Turkey tarafından “Rising Chef of the Year” unvanına layık görüldü.

Erten’in tabakları bir tez gibi okunabilir: Anadolu’nun hammaddesini alıp Akdeniz’in teknik diliyle ifade etmek. Ege otları, Adana portakalı, mor reyhan — bunlar süsleme değil, kimlik.

Şef Pere Planagumà: Katalonya’dan Dünyaya

İspanyol misafir şef Pere Planagumà, Girona doğumlu. Gastronomi tarihine kazınmış isimlerin yanında yetişti: elBulli’de, ardından El Celler de Can Roca‘da. Paris’te üç Michelin yıldızlı La Tour d’Argent‘da saygın bir görev üstlendi. 2001’den 2017’ye kadar ise Les Cols restoranında iki Michelin yıldızına imza attı.

Planagumà yalnızca ocak başında değil, akademik platformlarda da söz sahibi: Harvard University‘nin “Science and Cooking” derslerinde konuşmacı olarak yer aldı. Sürdürülebilir gastronomi danışmanı olarak da çalışan şef, toprağı, mevsimi ve yerel üreticiyi daima merkezde tutuyor.

Bu iki şef arasındaki ortak nokta tesadüf değil: ikisi de yerelliğe saygı duyan, üretim zincirini sorgulayan, tabağı bir anlatı olarak kuran isimler.

Menü: İki Dil, Tek Sofra

Four Hands Dinner menüsü, Planagumà ve Erten’in karşılıklı konuşmasını yansıtacak şekilde kurgulanmış. Her kurs bir başka sese ait, ama bütün akış tek bir harmoniye akarken:

Amuse Bouche
Oxygarumlu Marine Karides & Türk Salatası
Oxygaru — antik Roma mutfağından gelen fermente balık sosu — müreffeh bir Türk salatası eşliğinde sunuluyor. Geçmiş ile bugünün ilk握 el sıkışması.

Pere Planagumà’dan
Yalancı Kalamar ve Patates Gnocchi, Hamsi Garumu
Katalonya’nın deniz mirası ve umami zenginliği bir arada. “Yalancı kalamar” tekniği, Planagumà’nın mutfaktaki ustalık oyununun göstergesi.

Ara
Bodrum Mandalina Sorbesi
Paleti temizleyen bu ara, Bodrum’dan gelen narenciye ile hem yerel hem hafif. Sofranın nefes aldığı an.

Şafak Erten’den
Izgara Orfoz, Ege Otları, Portakal Jölesi, Mor Reyhan Velouté, Adana Portakalı
Ege kıyılarından çıkan taze orfoz, aromatik otlar ve güneyli portakalın berrak asidiyle buluşuyor. Mor reyhan velouté bu tabağa hem renk hem derinlik katıyor.

Tatlı
Çikolata ve Kişniş Mus, Limon Dondurması, Çıtır Limon, Turna Yemişi Sour
Bitişi unutulmaz kılan bir tatlı kompozisyonu. Kişnişin egzotik tonu, turna yemişinin ekşi ve keskin karakteriyle dengeleniyor; çıtır limon dokuya oyun katıyor.

Four Hands Dinner Neden Özel?

Gastronomi dünyasında “four hands dinner” yani dört el yemeği, iki farklı şefin aynı mutfağı paylaşarak birlikte bir menü kurgulayıp servis etmesi anlamına geliyor. Bu format, misafirler için iki farklı perspektifi tek bir akşamda deneyimleme fırsatı sunuyor.

Ama Octo’daki bu buluşmayı sıradan bir kolaborasyondan ayıran şey daha derin: Planagumà’nın Katalonyalı kimliği ile Erten’in Anadolu kökleri birbiriyle çarpışmıyor, birbirini tamamlıyor. Akdeniz havzası, tarih boyunca bu tür buluşmaların coğrafyası oldu.

Pratik Bilgiler

Etkinlik 10 ve 11 Nisan 2026 tarihlerinde, saat 19:00’da gerçekleşecek. Octo Istanbul, JW Marriott Istanbul Bosphorus’ta yer alıyor — Karaköy’ün tam kalbinde. Kapasite sınırlı tutulacak, rezervasyon erken yapılması öneriliyor.

İstanbul’da Michelin yıldızlı şeflerin ve uluslararası isimlerin bu denli yakın bir sofrada bir araya geldiği etkinlikler hâlâ az. Bir koleksiyoncu hassasiyetiyle planlanmış bu akşam, sadece damağı değil belleği de doyuracak türden.

Sık Sorulan Sorular (SSS)

Octo Four Hands Dinner biletleri nereden alınır?
Rezervasyon için doğrudan Octo Istanbul ile iletişime geçmeniz gerekiyor. JW Marriott Istanbul Bosphorus resepsiyonu veya restoranın iletişim kanalları üzerinden yer ayırtılabilir.

Menü kaç kurslu?
Mevcut bilgilere göre amuse bouche dahil beş ana aşamalı (amuse, iki ana kurs, bir ara, bir tatlı) bir akşam yemeği formatında sunulacak.

Şef Pere Planagumà kimdir?
Girona doğumlu Katalonyalı şef; elBulli, El Celler de Can Roca ve 3 Michelin yıldızlı La Tour d’Argent’da çalışmış, Les Cols’ta 2 Michelin yıldızı kazanmış, Harvard’da konuşmacı olarak yer almış bir isim.

Şef Şafak Erten’in Octo’daki felsefesi nedir?
Yerel çiftçiler, kadın kooperatifleri ve etik üreticilerle iş birliği yaparak sürdürülebilir ve kökene saygılı bir mutfak anlayışı benimsemektedir. Anadolu malzemeleri çağdaş tekniklerle tabağa taşınıyor.

Four Hands Dinner formatı ne demek?
İki farklı şefin aynı akşam aynı mutfağı paylaşarak her birinin kendi kursunu sunduğu özel gastronomi formatıdır. Tek bir menüde iki farklı mutfak perspektifini deneyimleme imkânı sunar.

Octo Istanbul nerede?
Karaköy’de, JW Marriott Istanbul Bosphorus oteli bünyesinde yer almaktadır.

Tamamını Oku

Dosya

Hugo Spritz: 2026 Yazının Kokteyli

Yıllardır Avrupa barlarını turuncu rengiyle boyayan Aperol Spritz’in tahtını sallayan yeni bir rakip var: Hugo Spritz. Mürver çiçeği liköründen yapılan bu yaz içeceği, 2026’nın aperitifı olmaya aday.

Published

on

By

Birkaç yıl boyunca Avrupa’nın yaz terasları Aperol Spritz’in turuncu rengiyle boyandı. Londra’dan Milano’ya, İstanbul’un Boğaz kenarı barlarından Berlin’in açık hava kafelerine kadar o tanıdık renk her yerde belirdi. Ama 2026 yazı farklı görünüyor — çünkü sahneye yeni bir aktör çıktı: Hugo Spritz.

The Guardian’ın içecek editörlerinin “yazın kokteyili” olarak ilan ettiği Hugo, mürver çiçeği liköründen yapılan, daha hafif ve çiçeksi bir spritz versiyonu. Aperol’un acımsı notlarına karşı Hugo’nun tatlı, aromatik yapısı, özellikle günün ortasında tüketim için tercih edilmesini kolaylaştırıyor.

Hugo Spritz Nedir? Hikayesi ve Kökeni

Hugo, 2005 yılında İtalyan barmen Roland Gruber tarafından Güney Tirol’de — İtalya ile Avusturya sınırında, Alplerin gölgesinde — icat edildi. Gruber başlangıçta içeceğe “Otto” adını vermek istedi; ancak pazarlanabilirlik açısından daha kolay telaffuz edilen “Hugo”yu tercih etti.

Tarifi oldukça sade: mürver çiçeği likörü (genellikle St-Germain), prosecco, soda ve taze nane yaprakları. Limon veya misket limonu dilimiyle servis edilir. Hazırlanması beş dakika almaz; ancak yarattığı his tam anlamıyla yaz öğleden sonrası konforu.

Fransa ve Avusturya’da uzun yıllardır popüler olan Hugo, İngiltere’ye daha geç ulaştı. Ancak son bir yılda İngiliz barlarına ve süpermarketlere hızla girdi. Claridge’s, Sea Containers ve 20 Stories gibi prestijli mekanlar menülerine ekledi. Hatta zincir bar Wetherspoons bile Hugo’yu menüsüne aldı — bu, kitlesel kabulün en önemli göstergelerinden biri.

Mürver Çiçeği: Hugo’nun Sihirli Malzemesi

Hugo’yu Aperol’dan ayıran en belirgin unsur, mürver çiçeği liköründen gelen o özgün aroma. Mürver çiçeği (elderflower / Sambucus nigra), Avrupa’nın ılıman iklimleriyle özdeşleşmiş bir bahar çiçeğidir. Hafifçe tatlı, çiçeksi ve biraz muscat üzümünü andıran bir kokusu vardır.

Mürver çiçeği ve St-Germain likörü

St-Germain markası bu likörlerin küresel yüzü haline geldi. İskoçya, Fransa ve diğer bölgelerde yabani toplanan mürver çiçeklerinden yapılan St-Germain, kokteyl dünyasında on yılı aşkın süredir itibar gören bir ürün. Ancak artık yerel alternatifler de piyasaya girdi — bu da Hugo’nun sürdürülebilir bir içecek olarak konumlanmasını kolaylaştırıyor.

Aperol vs. Hugo: Hangisi Bu Yazın Favorisi?

Claridge’s Barlar Direktörü George Raju, Guardian’a şunları söyledi: “Son bir yılda misafirlerimizin gün içinde daha düşük alkol içerikli içeceklere yöneldiğini fark ettik. Hugo spritz tam bu boşluğu dolduruyor.”

Gerçekten de Hugo, Aperol Spritz’e kıyasla daha düşük alkol oranıyla öne çıkıyor. Prosecco ve soda ağırlıklı yapısı onu hem daha hafif hem de daha az yoğun kılıyor. Bu özelliği, özellikle alkolsüz veya düşük alkollü trend döneminde güçlü bir avantaj sağlıyor.

Öte yandan Devonshire pub ortağı Ashley Palmer-Watts ihtiyatlı: “Hugo geçen yıl popüler olmaya başladı ve artıyor, ama mürver çiçeği çılgınlığının sonsuza kadar süreceğini düşünmüyorum. Çok tatlı, birden fazla içemiyorum.” Gastronomi tartışmalarının en keyifli yanı budur — herkesin damağı farklı konuşur.

Türkiye’de Hugo Spritz Trendi

İstanbul’un Boğaz kenarı terasyonları ve Alaçatı’nın rüzgarlı açık hava barları, Aperol spritze yıllardır alan açıyor. Ancak 2026 yazında Hugo Spritz’in Türkiye menülerine girmesi an meselesi. Mürver çiçeği liköründeki çiçeksi hafiflik, Türkiye’nin yaz barlarının arayan sıcak havasında tam oturuyor.

Türkiye’de mürver çiçeği (mürver, Sambucus) kuzeyde özellikle Karadeniz bölgesinde yetişiyor. Kimi lokal barlar yerel mürver çiçeği şuruplarıyla Hugo versiyonları denemekte. Bu da içeceğe hem yerel bir kimlik hem de sürdürülebilir bir boyut katıyor.

Evde Hugo Spritz Tarifi

Evde kolayca hazırlayabilirsiniz. Büyük marketlerde artık St-Germain ve benzeri mürver çiçeği likörleri bulunuyor.

Malzemeler (1 kişilik):

  • 40 ml St-Germain mürver çiçeği likörü
  • 60 ml prosecco (veya herhangi bir köpüklü şarap)
  • 60 ml soda
  • 8-10 taze nane yaprağı
  • Misket limonu dilimi (garnitür)
  • Bol buz

Hazırlık: Bardağı buzla doldurun. Nane yapraklarını ekleyin. Köpüklü şarabı ve sodayı yavaşça dökün. Likörü ekleyip hafifçe karıştırın. Nane dalı ve limon dilimiyle süsleyerek servis edin.

Alkol istemeyenler için: likör yerine mürver çiçeği şurubu, prosecco yerine alkolsüz köpüklü içecek kullanın. Sonuç eşit derecede ferahlatıcı.


Kaynak: The Guardian Food — “Put away the Aperol and raise a glass to Hugo spritz, the drink of the summer” (3 Nisan 2026). Haber haberleştirme esasına göre yerelleştirilerek işlenmiştir.

Tamamını Oku