Dünya tarihinde en çok tekrar eden olgu, savaş olsa gerek. Bazen
komşu ülkeler ile sınır savaşları, bazen aynı ülkenin insanları arasında süren
politik savaşlar yaşanıyor. Artık savaşlar da çeşitlendi; soğuk savaş, sıcak
savaş, iç savaş, teknolojik savaş, politik savaş, psikolojik savaş… Adı farklı
olsa bile sonuç aynı. Bilim adamı ve filozof B. Franklin’in dediği gibi;
savaşın iyisi, barışın kötüsü olmuyor.
İnsanoğlu
karnını doyursa bile açlığını doyuramıyor.
İran-Irak, Filistin-İsrail, Almanya-Fransa, Türkiye-Yunanistan,
Azerbaycan-Ermenistan gibi, kimi zaman sebep paylaşılamayan toprak parçası;
kimi zaman da Katalanlar-İspanyollar, Kuzey İtalya-Güney İtalya, Kuzey
Kore-Güney Kore, Doğu Almanya-Batı Almanya gibi aynı ülkenin içindeki rekabet
nedeniyle düşmanlıklar ve savaşlar yaşandı.
Yıllar sonra bazılarında duvarlar yıkıldı, bazılarında
anlaşmalar yapılarak barış sağlandı. Barışın uğramadığı ülkeler için hala
umudum var.
Peki, bu kadar savaş toplumların yeme ve içmelerine
yansımış mı?
Kudüs’ün Yahudi kesiminde yaşayan mutfak şefi kendilerinin bundan iki
yıl öncesine kadar, Müslümanlar kullandığı için restoranlarında ve evlerinde
yaptıkları yemeklerde asla “kimyon” kullanmadıklarını; ama artık
bundan vazgeçtiklerini söylüyor.
Kimyonun Günahı Ne?
Günümüzün mucize bitkilerinden sayılan kimyonun üç ilahi dinin kutsal
saydığı Kudüs şehrindeki yıllardır süren savaşlarda ne suçu var, anlamak pek
mümkün değil.
Sonunda, komşularının baharatıyla barışarak mutfaklarında kullanmaya
başlamışlar. Yüzyıllarca süren Baharat Savaşları’na inat, kim bilir belki,
barış süreci kimyonla başlar Kudüs’te.
Oysa aynı coğrafyada yaşayan insanların ortak kültür ve yeme
alışkanlığına sahip olmaları kadar doğal ne olabilir; iklim şartları ve yetişen
ürünler birbirine benzer, geçişler yaşanır. Birbirine komşu olan ülke mutfaklarındaki
farklılıklar güzeldir, renk getirir; ama ayrımcılık mutsuzluk getirir.
Komşu ülkelerin yemek savaşları kolay bitmez. UNESCO (Birleşmiş
Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı) somut olmayan kültürel miras
listesine Ermenistan’ın başvurusu üzerine “lavaş”ı Ermeni Mutfağı adına
kaydettirince, Azerbaycan ve Türk heyetleri itiraz etti. Aylarca süren
tartışmalar, toplantılar sonrasında UNESCO baktı ki işin içinden çıkamayacak,
geri adım attı.
Sorun çözüldü mü? Elbette ki hayır! Bir sonraki yıl Azerbaycan tescil
için başvurdu.
Sonuç: Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, İran ve Türkiye’de yaygınca
pişirilip tüketilen su, un ve tuz kullanılarak yapılan lavaşı paylaşamadık;
dolayısıyla artık hepimizin sayılır.
Doğadaki tükenişin bu kadar hızlı olduğu bir zamanda, yetişen ürünlerin
tadını çıkarmak varken, bu yemek ırkçılığı niye?
Kimyon önemli!
Kaynaklara göre; 4000 yıldan fazladır kullanılan kimyon o kadar değerli
ki ortaçağda insanlar kendilerini kötülüklerden koruduğu için boyunlarında bir
kese içinde taşırken, Roma Uygarlığı’nda askerler başında nöbet tutuyorlarmış,
hazine misali. Antik Roma döneminde para yerine geçtiğinden, genellikle vergi
ödemelerinde kullanılıyormuş. Hatta kötü ruhları kovduğuna inanıldığından,
Mısır piramitlerinde mumyaların mezarlarında kimyon bulunmakta.
Anavatanı Mısır olan kimyonun şifa kaynağı olması ve yiyeceklere lezzet
vermesinin yanında, başka görevleri de var görüldüğü üzere.
Eski Ahit ve İncil’de kamun, Sümerler’de
gamun, Çin’de ziran, Hindistan’da jiira, İran’da ziira, Azerbaycan’da cirə,
Yunanistan’da kiminon, Arapça’da kammûn adı veriliyor, bizim kimyon diye
adlandırdığımız bu kıymetli baharata.
Onlarca
çeşidi, sayısız şifası bulunan kimyon, son yıllarda çok
sayıda akademik araştırmaya da konu oldu. Modern hayat ve teknoloji
sayesinde hayatımıza giren radyasyona karşı, kimyon tüketilmesi tavsiye
ediliyor.
Sümerler
kimyonu, şifalı ve lezzet verici olarak ekmeklerine katmışlar; Hititler, uzun
süre pişirilerek dayanıklılığı arttırılan kıtlık, savaş ve asker yemeği olarak
bilinen peksimetlerine; Selçuklular ise buğdaylı yemeklerine eklemişler.
Yunan
uygarlığında kimyona o kadar önem veriliyormuş ki masalarda şık kimyon kutuları
bulunuyormuş. Eğer kutunun içinde az miktarda kaldıysa bu durumu cimrilik
olarak nitelendiriyorlarmış. Cimri insanlara da kimyon tanesini bölen “kyminopristes”
deniyormuş. Dolu dolu bir kimyon kutusu ise cömertliğin simgesi sayılıyormuş.
Ünlü yazar W. Shakespeare, siyaset ve politikayı konu aldığı IV. Henry
isimli oyununda, ‘Karaman kimyon’lu yemeklerden sıkça bahsedecek kadar
önemsiyor kimyonu.
İbn-i
Sina, göz hastalıklarını ve bugün toplumda panikatak olarak bilinen psikolojik hastalıkları
tedavi etmek için kimyonu kullanırken; Meksikalıların ataları olan Aztekler ise
afrodizyak olarak tüketmişler.
Evliya
Çelebi, Seyahatname adlı eserinde pastırmayı, ‘lahm-ı kadid nam (incecik pişmiş
et) ile şöhret bulan kimyonlu sığır pastırması, başka hiçbir tarafta yoktur’
diye anlatır.
Tatlılara
kimyon konulmaz demeyin; geçmişte Roma uygarlığında armut tatlısında
kullanılırken, günümüzde Rodos’ta Melekouni denilen susam helvasının içine
ekleniyor.
Günümüzde
kimyonu İtalyanlar aperatif hamur işlerinde, Hollandalılar ve İsveçliler
peynirlerinde, Fransızlar ve Almanlar ekmeklerinde, Hintliler köri soslarında, Ruslar
ulusal yemekleri olan Borç çorbasında, İranlılar ‘çilav’ adını verdikleri pilavlarında,
Meksikalılar ise Taco’larında mutlaka kullanıyorlar.
Kimyonun likörü bile var;
Hollanda, Almanya ve Rusya’da üretilen likörün adı “kümmel”… İki çeşit kimyon
ve rezene ile yapılarak, hazmı kolaylaştırdığı için yemek sonrası ikram
ediliyor.
Kayseri’de Âşık Ali Çatak tarafından yazılan Pastırma destanında kimyon dile
getiriliyor;
“Şu beş baharattır bizce muteber;
Lokman’ın ruhundan getirir haber.
Eti, tuzu cemi tümü Pastırma.”
Tüm bunların dışında birçok
yemekte, kurabiyelerde, çöreklerde, ekmeklerde ve
salatalarda kullanılıyor, kimyon.
Keskin kokusu, vurucu aroması nedeniyle ölçüsü mühim. Bir nevi kimyonun
yiyeceklerdeki “dem” oranının iyi olması gerekiyor, lezzetin hakkını vermek
için.
Sadece bu
kadarla da kalmıyor. Gıda, ilaç, parfümeri ve boya sanayinde kullanılan
kimyonun üretiminde Türkiye; İran, Çin ve Suriye ile beraber söz sahibi. Dünyanın
birçok ülkesine ihracat yapılıyor.
Genellikle
Orta Anadolu’da yetişiyor; ama öyle kolay değil her zaman ürün almak. Bazı
yıllar ‘canavar’ adı verilen otlarla savaştığından, büyüyerek özgürlüğünü ilan
etmek için kendine otların arasından yol bulmaya çalışıyor. Rekolte yıllara
göre değişse de Türkiye çoğunlukla ihracatçı konumunda yer alıyor.
Dostu ve seveni
bu kadar çok olan kimyon, eğer uzun süredir birbirine düşman iki mutfağı
birleştirebilmişse Kudüs barış yolunda demektir; çünkü mutfaklar toplumların
aynasıdır aslında.
Anadolu’nun sarp dağlarında ve geniş yaylalarında binlerce yıldır yankılanan bir ritim vardır: Göçerlik. Yörük kültürü, sadece bir hayvancılık veya yer değiştirme pratiği değil; doğanın dilini anlama, mevsimlerle uyum içinde yaşama ve en önemlisi gıdayı koruma sanatıdır. Yüzlerce kilometrelik zorlu göç yollarında, hiçbir gıdanın israf edilmediği bu ekolojik bilgelik, günümüzün sürdürülebilirlik arayışlarına ışık tutuyor.
Yayla Mutfağının Temeli: Muhafaza ve Dayanıklılık
Göçer yaşamın en büyük kuralı, taşınabilir ve bozulmaz gıdalar üretmektir. Yaz aylarında yüksek rakımlı yaylalara çıkıldığında, otlakların zenginliği sayesinde süt üretimi zirveye ulaşır. Ancak bu sütün kış aylarında tüketilebilmesi için ustalıkla işlenmesi gerekir. Yörük kültürünün en değerli armağanlarından biri olan tulum peyniri, tam da bu ihtiyacın bir ürünüdür. Keçi veya koyun postunun (tulum) içine basılan peynir, dağların serin havasında ve mağaralarda olgunlaşarak kış aylarında protein kaynağına dönüşür.
Sadece süt değil, etin de aylarca bozulmadan saklanması gerekir. Kesilen hayvanların etleri ya güneşte kurutularak pastırmaya ya da kendi yağıyla kavrulup küplere basılarak kavurmaya dönüştürülür. Bu yöntemler, elektriğin ve buzdolabının olmadığı bir çağda doğanın sunduğu doğal koruma kalkanlarıdır.
Güneşin ve Rüzgarın Gücüyle Kurutulan Lezzetler
Göçer mutfağında güneş ve rüzgar, en büyük mutfak yardımcılarıdır. Dağların tertemiz havasında kurutulan otlar, yaban meyveleri ve sebzeler, kışlık erzakların temelini oluşturur. Dağ kekiği, nane, alıç ve kuşburnu gibi yabani bitkiler özenle toplanıp kurutulur. Bu kurutma işlemi sadece yiyecekleri korumakla kalmaz, aynı zamanda aromalarını yoğunlaştırarak Anadolu yemeklerinin o eşsiz karakterini oluşturur.
Tarhana, Yörüklerin ve göçerlerin muhafaza kültürünün belki de en kusursuz örneğidir. Yoğurt, un ve otların fermente edilip kurutulmasıyla elde edilen tarhana, aylarca dayanabilen, taşıması kolay ve suyla buluştuğunda anında besleyici bir çorbaya dönüşen mucizevi bir gıdadır.
Sıfır Atık Felsefesi ve Doğaya Saygı
Modern dünyanın yeni yeni keşfettiği “sıfır atık” kavramı, göçer kültürünün binlerce yıllık gerçeğidir. Kesilen bir hayvanın eti kavurma olurken, derisi peynir tulumu veya çarık olur, yünü çadır (kıl çadır) veya kilim dokumada kullanılır. Yörük mutfağında doğadan alınan her şey değerlidir ve hiçbir şey boşa harcanmaz.
Doğayı sömürmeden, onun sunduğu kaynakları en verimli şekilde kullanan bu kadim ekolojik bilgelik, iklim krizi ve gıda güvenliği sorunlarıyla boğuşan modern dünyaya önemli dersler veriyor. Göçer mutfağı, sadece karnımızı doyurmayı değil, yaşadığımız coğrafyayla nasıl saygılı bir ilişki kurmamız gerektiğini de anlatıyor.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Yörük kültüründe tulum peyniri neden tercih edilir?
Tulum peyniri, göç sırasında kolay taşınabilmesi ve hava almayan deri (tulum) içerisinde uzun süre bozulmadan olgunlaşabilmesi nedeniyle göçer kültürünün vazgeçilmezidir.
Kıl çadırın göçer yaşamındaki önemi nedir?
Keçi kılından dokunan çadırlar, yağmurda şişerek su geçirmez hale gelir, yazın ise gözenekleri sayesinde serin tutar. Tamamen doğal bir yalıtım sistemidir.
Göçer mutfağında sıfır atık nasıl uygulanır?
Hayvanların eti gıda, derisi eşya veya tulum, yünü örtü, kemikleri ise et suyu olarak değerlendirilir; doğadan elde edilen hiçbir malzeme israf edilmez.
Coğrafi Keşifler dönemi, insanlık tarihinin sadece sınırlarını değil, aynı zamanda midesinin dayanıklılığını da test eden en büyük dönüm noktalarından biridir. 15. ve 16. yüzyıllarda okyanuslara açılan ahşap kalyonlar, aslında yüzen birer laboratuvardı. Bu gemilerin ambarlarında taşınan erzaklar, aylarca süren yolculuklarda mürettebatı hayatta tutmak zorundaydı ve bu zorunluluk, küresel gıda muhafaza kültürünün temellerini attı.
Peksimet ve Tuzlu Et: Denizcinin Günlük Menüsü
Bir okyanus aşırı seferde, taze gıdanın ömrü en fazla birkaç haftaydı. Bu nedenle denizcilerin ana diyeti, bozulmaya karşı direnen iki temel gıdaya dayanıyordu: Peksimet (hardtack) ve fıçılanmış tuzlu et. Un ve sudan yapılarak taş gibi sertleşene kadar fırınlanan peksimetler, aylarca dayanabiliyordu. Ancak bu dayanıklılığın bir bedeli vardı; peksimetler o kadar sertti ki, denizciler onları yiyebilmek için biraya, suya veya çorbaya batırmak zorundaydı. Üstelik zamanla içleri böcekleniyor, denizciler karanlıkta yiyerek bu manzarayı görmezden gelmeyi tercih ediyordu.
Tuzlu et ise genellikle domuz veya sığır etinin yoğun tuza basılmasıyla elde ediliyordu. Fıçılarda saklanan bu etler, pişirilmeden önce saatlerce suda bekletilerek tuzundan arındırılmaya çalışılırdı. Su fıçıları ise birkaç hafta içinde yosun tutar ve içilmez hale gelirdi. Bu yüzden gemilerde su yerine bira ve şarap tüketimi oldukça yaygındı.
İskorbüt: Denizlerin Sessiz Katili
Gıda muhafaza teknikleri denizcileri açlıktan korusa da, beslenme yetersizliğinin getirdiği başka bir düşman vardı: İskorbüt hastalığı. Taze sebze ve meyve eksikliğinden, özellikle C vitamini yetersizliğinden kaynaklanan bu hastalık, savaşlardan ve fırtınalardan daha fazla denizcinin hayatına mal oldu. Diş etlerinin kanaması, eklemlerin şişmesi ve aşırı halsizlikle başlayan hastalık, gemi mürettebatını haftalar içinde yok edebiliyordu.
18. yüzyılda İngiliz donanma hekimi James Lind’in narenciye tüketiminin iskorbütü önlediğini keşfetmesi, denizcilik ve tıp tarihinde bir devrim yarattı. Limon ve misket limonu fıçıları, artık barut kadar stratejik bir malzeme haline gelmişti. Bu keşif, sadece hastalıkları bitirmekle kalmadı, aynı zamanda beslenme biliminin de ilk adımlarından biri oldu.
Küresel Gıda Düzeninin Doğuşu
Ahşap gemilerin ambarlarında yaşanan bu hayatta kalma mücadelesi, günümüzün küresel gıda düzenini inşa etti. Baharat yollarına alternatif ararken keşfedilen Yeni Dünya’nın ürünleri —patates, domates, mısır ve kakao— Eski Dünya’nın sofralarını sonsuza dek değiştirdi. Bugün sofralarımızda sıradan kabul ettiğimiz pek çok lezzet, o dönemki denizcilerin açlık ve hastalıkla verdiği amansız mücadelenin birer mirasıdır.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Ahşap gemilerde su nasıl muhafaza ediliyordu?
Tatlı su ahşap fıçılarda taşınıyordu ancak kısa sürede yosunlanıp bozulduğu için denizciler genellikle bira, şarap veya rom (grog) tüketmek zorundaydı.
Peksimet nedir ve neden gemilerde kullanıldı?
Peksimet, sadece un ve su kullanılarak yapılan, nemi tamamen alınana kadar fırınlanan bir tür sert bisküvidir. Nemsiz yapısı sayesinde aylarca bozulmadan kalabildiği için denizcilerin ana gıdası olmuştur.
İskorbüt hastalığının çözümü nasıl bulundu?
1747’de Dr. James Lind’in yaptığı deneyler sonucunda, narenciye (limon ve portakal) tüketen denizcilerin iyileştiği gözlemlendi ve C vitamini eksikliğinin hastalığa yol açtığı anlaşıldı.
Dünyanın dört bir yanındaki gastronomi uzmanları ve peynir otoriteleri, iyi bir peynirin sırrının yalnızca sağılan sütte değil, o sütü olgunlaştıran ekosistemde gizli olduğunu iyi bilir. Fransa’nın ünlü Roquefort mağaraları veya İtalya’nın serin mahzenleri, bu gerçeğin en çok bilinen, adeta pazarlama harikasına dönüşmüş örnekleridir. Ancak Anadolu coğrafyası, gösterişten uzak, çok daha yerel, çok daha vahşi ve kendine has bir peynir mucizesine ev sahipliği yapıyor: Karaman’ın efsanevi Obruk peyniri.
Özellikle Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Divle (şimdiki resmi adıyla Üçharman) köyü ve çevresinde üretilen, adını da olgunlaştığı yeraltı obruklarından alan bu eşsiz peynir, endüstriyel gıdanın tekdüzeleştiği modern dünyada adeta bir başkaldırı niteliği taşıyor. Sadece bölgede otlayan hayvanların sütünün binlerce yıllık bir bilgelikle işlenip, yerin metrelerce altındaki karanlık mağaralara emanet edilmesi, basit bir mandıra işleminden ziyade, insanın doğayla yaptığı çok eski bir ortaklık sözleşmesidir.
Mağaranın Mikrokliması: Doğal Bir Fermantasyon Laboratuvarı
Obruk, yeraltı sularının zamanla kireçtaşını eritmesiyle oluşan devasa doğal çukurlara ve yeraltı mağaralarına verilen coğrafi bir isimdir. Karaman bölgesindeki obruklar, özellikle Divle obruğu, 250 metreyi bulan uzunluğu ve 36 metreye varan derinliğiyle yerin altındaki devasa bir buzdolabı gibidir. Yazın en sıcak günlerinde, dışarıda kavurucu bir bozkır sıcağı varken bile mağaranın iç sıcaklığı 4 ila 7 derece arasında sabit kalır. Nem oranı ise yıl boyunca %80 civarında seyreder ki bu, peynirin kurumadan olgunlaşması için kusursuz bir değerdir.
Fakat bu mağaralar sadece peyniri soğuk tutmakla kalmaz; asıl mucize, mağaranın duvarlarında ve havasında yaşayan, bilimsel çalışmalara konu olmuş endemik mikrofloradır. Bu benzersiz bakteri ve küf ekosistemi, obruk peynirine o meşhur aromasını, keskinliğini ve karakterini kazandıran baş aktördür. Yerin onlarca metre altındaki bu zifiri karanlık ortam, peynirin içerisindeki yağ ve protein zincirlerini yavaşça parçalayarak derin, hafif keskin, topraksı ve kompleks lezzet notalarını ortaya çıkarır. Bu sürecin herhangi bir endüstriyel soğuk hava deposunda taklit edilmesi biyolojik olarak mümkün değildir.
Tulumdan Kırmızıya Dönen Bir Dönüşüm Hikayesi
Karaman Obruk peynirinin yolculuğu ilkbahar aylarında, meralarda taze kekik ve yerel otlarla beslenen Akkaraman koyunları ve kıl keçilerinin sütünün sağılmasıyla başlar. Geleneksel yöntemlerle mayalanan ve pıhtılaşan süt, özenle süzüldükten sonra özel olarak temizlenmiş, tüylerinden arındırılmış kuzu veya oğlak derilerine (tulumlara) sıkıca basılır. Peynirin tulumlara basılmasının en önemli nedeni, derinin gözenekli yapısı sayesinde peynirin içeride hapsolmaması ve nefes alabilmesidir. Plastik veya teneke ambalajlar bu doğal solunumu keserken, tulum peynirin canlı kalmasını sağlar.
Mayıs ve Haziran aylarında mağaraya indirilen bu beyaz renkli tulumlar, mağaranın karanlığında yavaş yavaş ve büyüleyici bir değişime uğrar. Aylar geçtikçe mağaradaki özel bakteriler tulumun dış yüzeyini kaplamaya başlar. Beyaz tulum, önce hafif mavimsi bir renge, ardından beyaza ve son olarak da sonbahara doğru o meşhur kiremit kırmızısı veya kızıl kahve rengine bürünür. Tulumun dışının tamamen kırmızılaşması, içerideki peynirin olgunlaştığının, nefes aldığının ve artık sofralara gelmeye hazır olduğunun doğadaki en güzel sinyalidir. Kırmızı rengi veren şey kesinlikle bir boya değil, mağaranın tamamen kendine has florasıdır.
Endüstriyel Tekdüzeliğe Karşı Bir Kültür Mirası
Günümüzde market raflarını dolduran, pastörize edilmiş, standartlaşmış ve fabrikasyon peynirlerin aksine, Karaman Obruk peyniri her yıl, her mağarada ve hatta her tulumda farklı bir hikaye anlatır. Hayvanın o yıl yağışlara bağlı olarak yediği otun çeşidinden, o yılki iklim şartlarına, tulumun gözenek yapısına ve hatta mağaranın hangi köşesinde, hava akımının neresinde bekletildiğine kadar pek çok faktör lezzet profilini doğrudan etkiler. Bu, standardizasyonun değil, doğanın değişkenliğinin bir kutlamasıdır.
Bu peynir, coğrafi işaret tescili alarak koruma altına alınmış olsa da, üretimindeki devasa meşakkat, sabır gerektirmesi ve genç kuşakların köylerden kente göç etmesi gibi nedenlerle her geçen gün daha da nadirleşen bir hazine konumundadır. Obruk peynirini tatmak; sadece doyurucu bir gıda tüketmek değil, aynı zamanda Anadolu’nun yeraltında sakladığı binlerce yıllık bir kültürel belleği, göçebe yaşam tarzını ve hayvancılık geleneğini damakta hissetmektir. Her diliminde toprağın, suyun, emeğin ve zamanın kusursuz bir sentezi yatar.
Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)
Karaman Obruk peyniri (Divle) nerede üretilir?
Özellikle Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Üçharman (eski adıyla Divle) köyü ve çevresindeki komşu köylerde üretilir. Olgunlaşma süreci tamamen bu bölgedeki doğal mağaralarda (obruklarda) gerçekleşir.
Obruk peyniri mağarada ne kadar süre bekletilir?
İlkbahar aylarının sonunda (Mayıs-Haziran dönemi) özenle mağaraya indirilen peynirler, genellikle 4 ila 6 ay arasında mağarada bekletilir ve sonbahar aylarında, en sık Ekim ayında obruktan çıkarılır.
Peynirin dışı neden kırmızı renktedir?
Tulumun (derinin) dış yüzeyi, obruk mağarasına özgü endemik bir bakteri ve küf florası tarafından kaplanır. Bu biyolojik flora, aylar süren olgunlaşma sürecinde derinin rengini beyazdan maviye, ardından da meşhur kiremit kırmızısına dönüştürür. Dışarıdaki kırmızı renk, içerideki peynirin olgunlaştığının en net göstergesidir ve kimyasal bir müdahale içermez.
Hangi sütten yapılır?
Geleneksel ve damak çatlatan en makbul olanı tamamen koyun (özellikle bölgeye uyum sağlamış Akkaraman cinsi) veya kıl keçisi sütünden yapılmasıdır. Genellikle de bu iki sütün belirli oranlarda karıştırılmasıyla en zengin aroma elde edilir.