Connect with us

Röportajlar

Denizden TRİLYE çıktı

“Bildiklerimi halkımızla paylaşmak, mutfağımızın gelişmesine katkıda bulunmak, doğru bilinen yanlışları aktarmak misyonum.” diyen Trilye’nin kurucusu Süreyya Üzmez ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yayınlanma zamanı

-

Trilye… Türkiye’nin iddialı ‘seafood’ restoranlarından biri. Hızla büyümeye, gelişmeye ve ilerlemeye de devam ediyor. “Bildiklerimi halkımızla paylaşmak, mutfağımızın gelişmesine katkıda bulunmak, doğru bilinen yanlışları aktarmak misyonum.” diyen Trilye’nin kurucusu Süreyya Üzmez ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

•Balık Sevdası ve Trilye’nin Meze Yolculuğu’ndan sonra şimdi yeni kitabınızı okurlarınızla buluşturuyorsunuz. Kitabınız hakkında konuşmaya başlamadan önce, biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Başarı hikâyenizi dinleyebilir miyiz sizden?
Eşim de ben de emekliyiz. Pardon! İş değiştirdik. Çünkü memuriyette geçen yıllarda da ben aynı işi yapıyordum. Genelkurmay Başkanlığı Sosyal Hizmetler Başkanlığı görevinde bulundum. Genelkurmay ve Milli Savunma Bakanlığı’nın değişik binalarda ve ana karargâhtaki yemek ve ikram işlerini yürütüyordum. Büyük operasyondu. Her gün 35 çeşit yemek üretimi yapılan bir tesisin sorumlusuydum. Eşim Mahmure de bankacıydı ama o da bir yemek aşığıydı. Boş vakitlerinde (!) bankadan geldiği geç saatlerde rokoko hazırlardı. Çok tutmuştu rokokosu. Bu yüzden Askeri Şura Salonu’nda Emekli Tuğgeneral Hüseyin Çetinkaya’dan takdirname bile almıştı.


Eşim İstanbul’da doğup büyümüş. Sonra benimle Kıbrıs, Siirt ve Ankara’da bulundu. Çanakkale’de denizin dibinde yaşamımı sürdürürken daha sonra bir başka Boğaz’ın yanına, İstanbul’a Kuleli Askeri Lisesi’ne girdim. Sonraları denizden fiziksel olarak koptum, karacı subay olarak, akarsuları, gölleri sevmeye çalıştım. Van’da Akdamar Adası’na dalmaya, yüzmeye giderdik. Sonunda Ankara’ya Türkiye’nin en iyi deniz ürünlerini getirip işlemek için Trilye’yi kurduk. “Karaya vurmuş balina” diye takılıyorum kendime zaman zaman.

•“Trilye’nin Oltasına Takılanlar” üçüncü kitabınız olarak raflarda yerini bulmaya hazırlanıyor. Neler anlattınız bu kitabınızda?
Trilye’de yemek yiyip fotoğraf aldığım, daha sonra da başarı hikâyelerine hayran kaldığım ünlü isimleri Türkiye’de ve dünyada ses getiren insanları anlattım. Üniversitelerde girişimcilik derslerinde yardımcı ders kitabı bile olabilir. Sekiz yıl Sabah gazetesinin Ankara ve Güney ekleri ile beş yıldır da Milliyet gazetesinin Ankara ekinde yazdığım yazıları toplayıp derledim. Bir öykü ile giriş yapıp tanıttığım kişi arasında korelasyon kuruyorum. Kişinin başarılarını anlatıp insanlara yön verecek vurucu bir sözle bitiriyorum.

•Trilye, Ankara’nın kalbine mesken edinmiş bir restoran. Her mekânı ve konsepti hızlı bir şekilde tüketen Ankara’da bu sağlam yeri edinebilmenin sırrı nedir?
Çalışmak, çalışmak, çalışmak! 100 metre değil, maratona çıktığımıza inandırmak… Günübirlik hiçbir zaman düşünmedik. Cumhuriyet tarihinden bu yana Ankara’da fine-dining restoranlarının kalıcı olmayışlarının nedenini araştırıp ısrarla üzerine gittik. “Yenilenmeyen yenilir” ilkesine bağlı kalarak sürekli yenilik yaptık. 16 yıldır yükselen bir grafiğimiz olmasına rağmen bu işe yeni başlamış gibi hareket ettik. Biliyoruz demedik, öğreniyoruz dedik. Uzun yıllar dürüstlüğümüzden taviz vermeden ilerledik. Ankara’nın kalbinde güven oluşturduk. Müşteri sözcüğünü kaldırdık. Konuklarımız olarak gördük onları her zaman. Özel hissettirdik. Sıfır risk denilince akla ilk gelen mekân olduk.

• Dünya gastronomisindeki yenilikleri yakından takip ediyor musunuz? Sizce gelişen teknoloji ve bilgiler ülkemizde yeterince uygulanıyor mu?
Bütün dünyayı takip ediyorum. TRT’de yayınlanan “Dünyanın Türk Şefleri” çekimlerinde Japonya’dan Amerika’ya kadar program yaptım. Her ülkede geleneksel, füzyon mutfaklarını ve Michelin yıldızlı restoranları inceledim. Gelişen teknoloji ve bilgiler ülkemizde yeterince uygulanmıyor. Bilemiyorum uygulanmalı mı acaba? Biz gelenekselin üzerinde yürüsek, kendi pişirme tekniklerimizi geliştirsek, başkası olmak yerine kendimiz olsak daha iyi olur kanısındayım.

• Edindiğiniz bilgileri ve deneyimlerinizi, yer yer çıkardığınız kitaplarınızla ve görsel basın aracılığıyla halkımızla paylaşıyorsunuz. Edinmeyi amaçladığınız misyonunuzu nasıl tanımlarsınız?
Bildiklerimi halkımızla paylaşmak, mutfağımızın gelişmesine katkıda bulunmak, doğru bilinen yanlışları aktarmak elbette misyonum. Çocuklara balık sevdirmek, tat ve koku konularında onları doğal ürünlere alıştırmak, kendi çabalarıyla bir yerlere gelmeye çalışan insanları tespit edip ellerinden tutmak benim görevlerim arasında.

• Son yıllarda yeni açılan deniz ürünü restoranlarının sayısında ciddi bir artış görüyoruz. Sizce bu artışın nedenleri nedir?
Balık, kaliteli hayvansal protein oluşu ve sayısız yararlara sahip olması nedeniyle her zaman ‘trendy’. Ama ülkemizde deniz ürünleri hammaddesinin maliyetli oluşu da bu restoranların en büyük tehdidi. Bu nedenle bu artış bir süre sonra mezeciliğe dönüşüyor. İsim yapmış pek çok mekânda, 20 çeşit mezenin arasında lakerda, ahtapot, karidesi zor buluyor insanlar. Ama her şeye rağmen balık trendi devam edecek. Çünkü balık demek, sağlık demektir.

• Yakında gerçekleştirmeyi planladığınız projelerinizden bahsedebilir misiniz?
“Dünyanın Türk Şefleri” programına zaman bulduğum sürece devam edeceğim. Fox TV’de pazar günleri “balık raporu” vermeye başladım. İnsanlara balığı, denizlerimizi tanıtmaya devam edeceğim. Milliyet Cadde’de yazdığım yazıları da kitap haline getiriyorum. Nisan ayında Bebek’te Trilye’nin şubesini açıyoruz. Restoran, dergi, kitap, gazete ve televizyon çalışmaları devam edecek. Durmak yok; bisiklette giderken durursanız düşersiniz. Bol balıklı ve sağlıklı bir sezon diliyorum.

_ Mutfak Magazin | Sayı 5 | 2016 Kasım

Tamamını Oku

Haberler

Şef Yalçınkaya Fethiye’de Konuştu: ‘Gastronomide Tüm Değer Bizde, Yeter ki Sahip Çıkalım’

Fabay Gastro Fest’te sahne alan Şef Mehmet Yalçınkaya, Türk mutfağının dünya sahnesine çıkma formülünü anlattı: teknik + hikaye. Keşkek, yayla çorbası ve yörük kültürü üzerine çarpıcı sözler.

Published

on

Fethiye’nin Liberty Fabay otelinde düzenlenen Fabay Gastro Fest, bu yıl sıradan bir tatil etkinliğinin çok ötesine geçti. Festivalin konuğu Şef Mehmet Yalçınkaya, yerel otların kokusunu alarak dolaştığı stantta Türk mutfağının dünyaya açılma hikayesini anlattı. Ve söyledikleri, sadece bir festival konuşması değildi — Türk gastronomisinin özüne dair bir manifestoydu.

“Artık hiçbirimiz yabancı bir ülkeye gidince kendi yemeğimizi aramıyoruz. Yerelin lezzetini tatmak istiyoruz.” Bu söz, Yalçınkaya’nın salt bir gözlemi değil; hem dünya turizminin hem de Türk mutfağının önündeki büyük fırsatın tek cümlelik özeti.

Fabay Gastro Fest: Fethiye’nin Lezzet Vitrine

Liberty Fabay’ın bu yıl ilk kez düzenlediği Fabay Gastro Fest, Ege’nin en özgün tat laboratuvarlarından birini kurdu festival alanında. Yörük kültürü, tıbbi aromatik bitkiler, kuzu göbeği mantarı, yerel pekmezler ve bölgeye özgü pişirme ritüelleri — bunların hepsi tek bir alanda, ustaların elinden çıkma sunumlarla misafirlere tanıtıldı.

Şef Yalçınkaya, stanttaki her ürünü dikkatle inceledi. Özellikle kar şerbeti hazırlığı sırasında söylediği sözler festivale damga vurdu: “Bakın, bu bir teknik. Bizde sıradan görünen bu işlemler Avrupa’da bir ülkede olsa bunun için tur düzenlenir.”

“Gastronomide Tüm Değer Bizde”

Şef Yalçınkaya’nın Fethiye’deki konuşmasının ana teması net: Türkiye’nin gastronomi mirası, henüz tam anlamıyla sahip çıkılmamış bir hazine. Bu hazineyi gün yüzüne çıkarmak ise hem şeflerin hem de işletmelerin sorumluluğu.

Festivalin açılışında yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Yöresel mutfağımız inanılmaz güçlü; içli köfteden künefeye, yayla çorbasına kadar her yemeğimiz dünyada karşılığı olmayan tekniklerle yapılıyor. Ben bugün bir otele danışmanlık versem ilk işim, bölgenin ürünleriyle çalışan iki yerel restoran kurmak olur.”

Bu yaklaşım, son yıllarda Türkiye’nin fine dining sahnesinde de belirginleşen bir anlayışla örtüşüyor: Global teknikleri bilmek şart, ama kimliği yaratan yerel malzeme ve hikayedir.

Keşkek, Kar Şerbeti ve Yayla Çorbası: Sıradan mı Mucize mi?

Türk mutfağının en büyük paradokslarından biri şu: Yüzyıllık bir tekniği, o tekniğin doğduğu coğrafyada sıradan buluyor olabiliriz. Oysa aynı teknik, başka bir ülkede “geleneksel” ya da “otantik” etiketiyle premium fiyatlarla sunuluyor.

Yalçınkaya bu çelişkiye keşkek üzerinden dikkat çekti: “Düğünlerde, asker uğurlamalarında, mevlitlerde yapılan bir yemek. Bunların hepsi birer gastronomik miras.”

Yayla çorbası için söyledikleri ise tam bir gastronomi manifestosuydu: “Sıcak et suyuna pirinç atıp üzerine insanların kahvaltıda yediği yoğurdu sıcak halde sunmak. Bu mucizedir. Dünyada herkes çorba yapar, herkes hamur açar ama bizim yayla çorbasının terbiyesinin bile dünyanın hiçbir yerinde benzeri yok.”

Göç Yolu Mutfağı: Yalçınkaya’nın Vizyonu

Şef Mehmet Yalçınkaya, kendi kurduğu Göç Yolu Mutfağı konseptiyle Türk mutfağını yalnızca “yemek” değil “kültürel bellek” olarak ele alıyor. Göç yollarında yaşanan mutfak dönüşümleri, bölgeden bölgeye taşınan tatlar ve pişirme teknikleri — bunların hepsi Yalçınkaya’nın araştırma konularının merkezinde.

Festivalda bu konseptten örnekler de paylaştı. Yıllarca küçümsenen geleneksel tekniklerin bugün hem yurt içinde hem yurt dışında büyük ilgi gördüğünü vurguladı.

Bu ilgi tesadüf değil. Dünya genelinde “terroir” kavramı yalnızca şaraba değil, gıdanın tamamına uygulanmaya başlandı. Bir yörenin toprağından, ikliminden, tarihinden çıkan tatlar artık premium kategoride değerlendiriliyor. Türkiye’nin bunu henüz tam yansıtmadığı alan büyük.

Otelcilik ve Gastronomi: Ayrılmaz İkili

Fabay Gastro Fest’in önemli bir boyutu da otelcilik sektörüne verdiği mesaj. Yalçınkaya bu konuda da düşündürücü sözler söyledi: Otellerin gastronomi vizyonu artık seçimlik değil, zorunluluk.

“Gastronomi artık işletmelerde birincil kriter haline geldi.” diyen Yalçınkaya, misafir beklentilerinin köklü biçimde değiştiğini vurguladı. Turizmde “gastronomi destinasyonu” kavramı artık plaj ve güneşin önüne geçebiliyor.

Liberty Fabay’ın bu festivalin ilk düzenleyicilerinden biri olması, bu değişimin farkında olan işletmecilerin somut adım attığını gösteriyor. Yalçınkaya’nın otelе övgüsü de bu farkındalığa duyduğu saygıyı yansıtıyordu: “Bir otelin bu kadar kapsamlı bir gastronomi festivali yapıyor olması bizi çok memnun etti.”

Fethiye’nin Gastronomik Kimliği

Şef Yalçınkaya’ya “Fethiye bir tabak olsaydı nasıl olurdu?” sorusu sorulduğunda verdiği cevap, festivalin en çarpıcı anı oldu: “Fethiye bir tabak olsaydı kesinlikle mitolojik bir tabak olurdu. Tarih var, kültür var, yörük mutfağı var, tıbbi aromatik bitkiler var. Bu coğrafya bir hikayenin üzerine kurulu.”

Fethiye, yalnızca güneş ve denizle tanınıyor olmaktan çok daha fazlasını hak ediyor. Yörük kültürünün canlı kaldığı, ege otlarının bolca yetiştiği, kuzu göbeği mantarının toplandığı, narenciye bahçelerinin kokulara renk kattığı bu coğrafya — gerçekten de henüz keşfedilmemiş bir gastronomi şehri.

Dünya Sahnesine Çıkmak: Teknik + Hikaye Formülü

Yalçınkaya’nın FRT mikrofonlarına verdiği röportajda özetlediği formül, Türk gastronomisinin uluslararası tanınma yolculuğu için de bir yol haritası niteliğinde:

“Teknik olmadan yemek yapılmaz, bu doğru. Ama bizi dünyada bir adım öne çıkaracak olan şey hikayelerimiz. Yörük kültürü, göç yolu mutfağı, ritüellerimiz.”

Michelin’in Türkiye’yi tüm ülke bazında değerlendireceği bir dönemde bu söz özellikle kritik. Müfettişler yalnızca tabakta ne olduğuna değil, o tabağın arkasındaki hikayeye de bakıyor. Teknik ustalık bir ön koşul; farklılaştıran ise kimlik.

Fethiye’nin festivalinde bir stantta duyulan bu sözler, belki de Türk gastronomi dünyasının önündeki yıllar için en özlü ve net rehber cümlelerdir: Değer bizde. Tek gereken — sahip çıkmak.

Sık Sorulan Sorular

Fabay Gastro Fest nerede düzenlendi?

Festival, Fethiye’deki Liberty Fabay otelinde gerçekleştirildi.

Şef Mehmet Yalçınkaya’nın Göç Yolu Mutfağı nedir?

Göç Yolu Mutfağı, Yalçınkaya’nın geliştirdiği bir konsept. Anadolu’nun göç yollarında şekillenen mutfak kültürünü, yöresel malzemeleri ve geleneksel teknikleri modern bir gastronomi anlayışıyla bir araya getiriyor.

Türk mutfağı neden uluslararası arenada yeterince tanınmıyor?

Klişelerin (kebap, baklava) ötesine geçilememesi, hikayelerin yeterince pazarlanmaması ve fine dining standartlarında sunumun yetersizliği başlıca nedenler. Yalçınkaya’ya göre çözüm: hikayeyi teknikle birlikte sunmak.

Gastronomi turizmi Türkiye’de ne kadar gelişti?

Son yıllarda ciddi ivme kazandı. Michelin’in Türkiye kapsamını genişletmesi, Gaziantep’in UNESCO Gastronomi Şehri unvanı ve otellerin gastronomi festivallerine artan ilgisi bu gelişimin göstergesi.

Fethiye’nin öne çıkan yöresel ürünleri nelerdir?

Kuzu göbeği mantarı, yöresel tıbbi aromatik bitkiler, zeytinyağı ürünleri, narenciye, yörük peynirleri ve geleneksel pekmezler bölgenin gastronomi hazinesinin önemli unsurları.

Tamamını Oku

Röportajlar

Mengen’den Yeni Şef Modeli: Dönüşüm

Bolu-Mengen geleneğinden gelen Şef Şafak Erten ve yeni nesil Türk şefler, köklü mutfak mirasını sürdürülebilirlik ve üretici ağlarıyla buluşturarak gastronomi dünyasında yeni bir model yaratıyor.

Published

on

Mengen'den yeni şef modeli, genç Türk şef

Türk mutfağının tarihinde Bolu’nun Mengen ilçesi özel bir yer tutar. Yüzyıllardır aşçı yetiştiren bu küçük Anadolu kasabası, İstanbul saray mutfaklarından yatılı okul yemekhanelerine kadar her mutfağın içine sızdı. Mengenli aşçı, Türk gastronomi kültüründe adeta bir arketip haline geldi: ağırbaşlı, titiz, disiplinli, mütevazı. Peki ya bugünün genç şefleri? Mengen geleneğini sırtlayıp da onu olduğu gibi değil, dönüştürerek taşıyanlar?

Köklerin Üstüne Kurulan Zihin

Hürriyet’ten gastronomi yazarı Ebru Erke’nin son köşe yazısında adı geçen Şafak Erten, bu sorunun en yetkin yanıtlarından birini veriyor. JW Marriott Bosphorus’taki Octo restoranının şefi olan Erten, Mengen geleneğinden gelen bir isim; ancak onu farklı kılan şey bu mirasa sadık kalmak değil, onu bugünün diliyle yeniden kurabilmek.

“Mengenli aşçı” imgesinin çağrıştırdığı o eski model — dedenden babana geçen bir meslek, eller mutfakta, zihin büyük resme kapalı — artık tek geçer akça değil. Şafak Erten gibi isimler, aynı kökten beslenerek farklı bir şef profili çiziyor: neyi, neden yaptığını bilen; ürünün nereden geldiğini, kim tarafından üretildiğini sorgulayan; mutfağını bir sistem içinde kuran ve bunu anlatabilen şefler.

Bir Gastronomi Ekosistemi Kurmak

Şafak Erten’in Octo’daki mutfağına baktığınızda bir tedarik zincirinden çok bir ağ görüyorsunuz. Muğla’dan Hatay’a, Milas’tan Urla’ya uzanan üreticilerle kurulu bire bir ilişkiler; kadın kooperatiflerinden gelen ürünler; mevsim dışına çıkmayan bir menü anlayışı. Bu, “farm to table” sloganının ötesinde, gerçek anlamıyla yerelleştirilmiş bir gastronomi pratiği.

Ve bu yaklaşım bir trende ayak uydurmaktan değil, içselleştirilmiş bir refleksten doğuyor. Dude Table’ın düzenlediği “35 Yaş Altı Genç Şef” yarışmasının ilk kazananlarından olan Erten, bu tür platformların kendisine yalnızca görünürlük değil, düşünsel bir derinlik kazandırdığını söylüyor. Sürdürülebilirlik artık bir pazarlama aracı değil, mutfağın tasarım ilkesi haline geliyor.

Türkiye’deki Yeni Şef Kuşağı Neyi Temsil Ediyor?

Şafak Erten’in örneği aslında çok daha geniş bir tablonun parçası. Son beş yılda Türkiye’de genç şeflerin gastronomi sahnesine çıkışı kayda değer bir ivme kazandı. Uluslararası yarışmalar, yurt dışında edinilen deneyimler, Anadolu’nun keşfedilmemiş lezzetlerine duyulan merak ve sosyal medyanın sunduğu görünürlük — bunların birleşimi, daha önce hiç olmadığı kadar çok sesli ve renkli bir şef kuşağı ortaya çıkardı.

Bu kuşağın en belirgin özellikleri şunlar:

  • Hikaye anlatıcılığı: Sadece yemek pişirmekle yetinmiyorlar; yemeğin ardındaki hikayeyi, kültürü ve coğrafyayı da sofrada sunuyorlar.
  • Üreticiyle doğrudan ilişki: Büyük toptan tedarikçiler yerine küçük üreticilerle çalışmayı tercih ediyorlar. Bu hem lezzet kalitesini artırıyor hem de yerel ekonomiye destek sağlıyor.
  • Mevsimsellik: Menüler artık yılın her döneminde aynı olmak zorunda değil. Mevsime göre değişen menü hem taze hem de çevreye duyarlı bir mutfak pratiği sunuyor.
  • Akademik zemin: Gastronomi eğitimi, yurt dışı stajlar ve uluslararası programlar bu kuşağın entelektüel alt yapısını güçlendiriyor.

Mengen Geleneği Nereye Gidiyor?

Mengen, Türkiye’de gastronomi eğitiminin köklü bir merkezi olmayı sürdürüyor. Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Mengen Meslek Yüksekokulu, her yıl yüzlerce genç aşçı yetiştiriyor. Ancak bu kurumun mezunlarının gittiği yerlere bakıldığında, artık yalnızca otel mutfakları ve yemekhaneler değil; fine dining restoranlar, butik mekanlar, hatta kendi markasını kuran girişimci şefler de var listede.

Mengen’in ruhu — disiplin, sabır, kalite — değişmedi. Ama bu ruhu taşıyanların vizyonu genişledi. Artık bir Mengenli şef, saray mutfağının torunu olduğunu bilerek çıkabiliyor dünyaya; ama o saray mutfağını bugünün dilinde, bugünün malzemeleriyle ve bugünün değerleriyle yeniden yorumlayarak.

Bir Sistem Kurmak, Bir Yemek Pişirmekten Fazlasıdır

Ebru Erke’nin Şafak Erten için söylediği cümle aslında tüm bu yeni şef kuşağının manifestosu gibi okunabilir: “Artık şeflerin maharetini sadece yaptıkları yemekler değil, kurdukları sistemin bütünlüğü gösteriyor.”

Bu sistem tabakta gördüğümüz sonuçtan çok önce başlıyor. Tohumun ekiliş şeklinden tutun, malzemenin mutfağa girişine, orada nasıl işlendiğine, tüketicinin önüne nasıl çıktığına kadar her aşama bu sistemin bir parçası. Ve bu sistem ne kadar bilinçli, sürdürülebilir ve insani değerlere dayalıysa, o tabak da o kadar anlamlı oluyor.

Mengen’den çıkan yeni şef modeli bize bunu söylüyor: Gelenek, büyümek için bir kısıt değil; tam tersine, derinlik kazanmak için bir zemin. Ve o zemin üzerinde, cesur zihinler çok daha yüksek yapılar kurabilir.

Sık Sorulan Sorular (SSS)

Mengen neden Türkiye’de aşçılıkla özdeşleşti?

Mengen’in aşçılıkla özdeşleşmesi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Osmanlı döneminde saray mutfaklarına Mengenli aşçılar yerleşti; sonraki dönemlerde otel, yurt ve okul mutfakları bu geleneği sürdürdü. Bugün hâlâ Türkiye’nin en kapsamlı aşçılık eğitim merkezlerinden biri Mengen’de bulunuyor.

Genç şefler için Türkiye’de hangi platformlar var?

Dude Table’ın “35 Yaş Altı Genç Şef” yarışması, Bocuse d’Or Türkiye seçmeleri, çeşitli turizm bakanlığı destekli programlar ve uluslararası staj olanakları öne çıkıyor. Bu platformlar hem görünürlük hem de mesleki gelişim açısından kritik rol oynuyor.

Sürdürülebilir mutfak anlayışı Türkiye’de ne kadar yaygın?

Büyük şehirlerde özellikle İstanbul’da fine dining segment, sürdürülebilirlik konusunda hızla ilerledi. Yerel üreticilerle doğrudan çalışan, mevsimsel menüler kuran ve atık azaltmayı ilke edinmiş restoranlar sayısı artıyor. Ancak bu anlayışın sektörün geneline yayılması için zamana ve daha fazla farkındalık çalışmasına ihtiyaç var.

Octo restoran nerede ve nasıl bir konsepte sahip?

Octo, İstanbul’daki JW Marriott Bosphorus otelinde yer alıyor. Şef Şafak Erten önderliğinde yerel üreticilerden beslenen, mevsimsel ve sürdürülebilir bir fine dining anlayışını benimsiyor. Menü, Anadolu’nun zengin coğrafyasından derlenen malzemeleri çağdaş tekniklerle buluşturuyor.

Tamamını Oku

Röportajlar

Şef Murat Deniz Temel ve Alaf’ın Yolculuğu

İstanbul’un fine dining sahnesinde yıldızı parlayan Şef Murat Deniz Temel, her şeyin 12 yaşındaki merakıyla başladığını söylüyor. Alaf restoranında Anadolu’nun kadim birikimini bugünün diliyle anlatan Temel’in hikâyesi, Türk gastronomisinin yeni yüzünü gözler önüne seriyor.

Published

on

Türk gastronomi sahnesinde her dönem yeni sesler yükselir. Kimi bir şehrin sokaklarından gelir, kimi uzak bir mutfaktan, kimi sade bir sorudan: “Bu nasıl olur?” İşte Şef Murat Deniz Temel‘in hikâyesi tam da burada başlıyor. 12-13 yaşında evde kendi kendine sofralar kuran, ardından bu merakı mesleğe, sonra felsefeye dönüştüren bir aşçının yolculuğu.

Temel, bugün İstanbul’daki restoranı Alaf‘ta mevsimsel ürünleri Anadolu’nun kadim birikimini modern bir dille buluşturarak sunuyor. 2026’nın başında yeni bir ortaklık ve yeni bir yönelimle kapısını aralayan Alaf, Türk fine dining sahnesinin en dikkat çekici adreslerinden biri olmaya devam ediyor.

Meraktan Doğan Bir Mutfak Felsefesi

Gastronomi dünyasında pek çok şef, mutfağa bir tutkuyla başladığını söyler. Ama Temel’in hikâyesi biraz farklı. Onun için yemek yapmak, başından beri sorular sormanın bir yolu. “Bunu şununla yapsam nasıl olur? Biraz daha pişirsem ne değişir?” Bu sorular onu zamanla zeytinyağından yoğurt mayalamaya, kızılçam soğuk çayından biberli tatlılara kadar geniş bir deneme alanına sürükledi.

Ve bir gün fark etti ki bu merak onu Anadolu’ya götürüyordu. “Araştırdıkça Anadolu’nun kadimliğini öğreniyorum” diyor Temel. “Doğayı taklit edip Anadolu insanı zaten yapmış benim merak ettiğimi. Çamla, dikenle yoğurdu yapmış. Sürdürülebilirliğin kitabını çoktan yazmış. Ben sadece onu şimdiye adapte edip anlatmaya çalışıyorum.”

Bu yaklaşım, Alaf’ın mutfağını özgün kılıyor. Temel sadece yemek pişirmiyor; Anadolu’nun derin hafızasıyla diyalog kuruyor. Bir malzemeyi masaya getirmeden önce o malzemenin tarihini, coğrafyasını, pişirilme serüvenini araştırıyor.

Alaf: Her Gün Yeniden Yazılan Bir Hikâye

Alaf, Temel’in birikiminin somutlaştığı bir mekân, ancak hiçbir zaman bitmiş bir hikâye değil. Her gün yeni katmanlar eklenen, sezonun, toprağın ve insanın ritmine göre şekillenen bir restoran bu. Menü, takvimi takip eder; malzeme, bölgenin nabzına göre değişir.

2026 başında Alaf yeni bir dönemin eşiğinde. Temel, yeni bir yol arkadaşıyla hem mutfakta hem de iş modelinde taze bir sayfa açtı. Bu dönüşüm, restoranın kimliğine yeni bir enerji katarken temel felsefesini korumaya devam ediyor: sade, özgün, derin.

Sofra Kültürü: Yemeğin Kendisi Kadar Önemli Olan Her Şey

Şef Temel’le konuşunca anlaşılıyor ki onun için yemek, sadece bir tabakta servis edilenden ibaret değil. Mutfak, çok daha geniş bir anlam taşıyor: malzemenin alınışı, pişirilme sürecindeki sohbet, sofraya oturuşun seremonisi, yedikten sonra hâlâ yemek üzerine konuşmak…

“Her bölgenin sofrası farklı; seremonisi, muhabbeti, malzemesi” diyor Temel. “Hepsi ayrı bir dünya. Yeni bir yere gittiğimde beni en çok heyecanlandıran şey de bu oluyor.” Farklı coğrafyalardan edinen bu gözlemler, Alaf’ın mutfağına süzülüyor ve her yemeği bir hikâyeye dönüştürüyor.

Bu anlayış aslında Türkiye’nin en köklü yemek geleneğiyle örtüşüyor. Sofra, Anadolu’da her zaman bir buluşma yeri olmuştur. Aile, arkadaşlık, anlaşmazlık ve barış; hepsi sofrada biçim bulur. Temel, bu geleneği fine dining diline aktarırken özünü kaybetmemeye özen gösteriyor.

Türkiye’nin Yeni Şef Kuşağı: Derin Kökler, Cesur Yorumlar

Murat Deniz Temel, Türkiye’nin genç ve orta kuşak şeflerinin sembolik bir temsilcisi gibi görünüyor. Bu kuşak, Batı’nın tekniklerini reddeden değil, onu Anadolu’nun zenginliğiyle harmanlayan bir bakış açısına sahip. Fermente ürünler, yabani otlar, köy peynirleri, taş fırın ekmeği — bunlar artık menülerde birer “konuk” değil, başrol oyuncusu.

Bu eğilim, küresel gastronominin son yıllarda aldığı yönle de örtüşüyor. Hyper-regional ve root-to-table akımları, dünya genelinde şeflerin yerel kimliğe dönüşünü hızlandırdı. Türkiye’de bu dönüşü en net biçimde gösteren isimlerden biri Temel.

Sıkça Sorulan Sorular

Şef Murat Deniz Temel kimdir?

Murat Deniz Temel, Türkiye’nin öne çıkan genç şeflerinden biridir. İstanbul’da Alaf restoranını işleten Temel, Anadolu’nun kadim mutfak mirasını mevsimsel ürünler ve modern tekniklerle yorumluyor.

Alaf restoran nerede?

Alaf, İstanbul’da faaliyet göstermektedir. 2026 yılı itibarıyla yeni bir ortaklıkla kapsamını genişleten restoran, Türk fine dining sahnesindeki konumunu güçlendirmeye devam ediyor.

Alaf’ın mutfak felsefesi nedir?

Alaf, mevsimsel ve yerel malzemeleri ön plana çıkaran, Anadolu’nun geleneksel mutfak birikimini çağdaş bir yorumla sunan bir anlayışa sahiptir. “Tarladan masaya” ötesinde “topraktan hafızaya” diyebileceğimiz bir yaklaşım benimsemektedir.

Tamamını Oku