Lezzet tutkunlarına, yeni arayışlar peşindekilere,
“do it yourself”in tadını bir kere almış olanlara, yani ehlikeyiflere
yazılarımızda anlatmaya çalıştığımız füme teknikleri ve uygulamaları, gıdaların
daha uzun süre muhafaza edilebilmesi için bulunmuş, sonucu en lezzetli
yöntemlerden birisi…
Füme veya Türkçesiyle söyleyecek olursak tütsüleme,
isminden de anlaşıldığı gibi gıdaların duman altında hazırlanma işlemi.
Sistem şöyle çalışıyor:
Öncelikle balık ya da ette su miktarı düşürülüyor. Bu arada dumanın bileşiminde bulunan bazı maddeler ete geçerek bakteri ve mantarların üremesine engel oluyor. Yani zararları mikrobiyal gelişme durduruluyor.
Bu nasıl sağlanıyor?
Ürün, ateşi görmeden yalnızca
dumanla pişiriliyor.
Peki, tadı ne veriyor?
Dağlardaki yapraklarını dökmeyen ağaçların suya
yatırılmış talaşlarından elde edilen duman… Örneğin meşe, kiraz, ceviz, elma…
Bu ağaçlardan üretilen talaşlar kümes hayvanları, balık ve av hayvanları için
mükemmel. Bu talaş, barbekü kömürlerinin üzerine serpildiğinde de iyi sonuç
veriyor. Tabii gürgen, kestane, ıhlamur, kayısı, şeftali, nektarin, armut
ağaçları da kullanılabiliyor. İğne yapraklı, reçineli ağaçların talaşları
kullanıldığında yanma düzensiz olacağı, duman ürüne ağır reçine kokusu ve acı
is tadı vereceğinden tercih edilmiyor.
Tütsülemede başlıca iki yöntem var: Sıcak ve soğuk
dumanlama. Geçtiğimiz aylarda sıcak dumanlamadan söz etmiş, etli ve sütlü
ürünlerde nasıl kullanılacağına dair uygulamalı örnekler vermiştik.
Bu yazımızda sözünü edeceğimiz soğuk dumanlama,
adından da anlaşılacağı gibi 15-25 dereceler arasında yapılan tütsüleme. Ancak,
daha fazla donanım gerektiriyor; sıcak dumanlamada olduğu gibi mutfağımızda, ocağımızın
üstünde bile yapmamız mümkün değil. Açık havada, örneğin bahçemizin bir
köşesinde uygulayabileceğimiz bir yöntem…
Soğuk füme için temel kural, tütsülenecek ürünün
ısıdan uzakta bir yere koyulması ve dumanın buraya soğutularak getirilmesi. Yani
iki düzeneğimiz var, birisi daha önceki sayılarda anlattığıma benziyor. Onun içine
daha önceden ıslattığımız talaşlarımızı -örneğin bir döküm tava içinde-
koyuyor, alttan ısıtarak dumanın çıkmasını sağlıyoruz.
Bu dumanın transfer olacağı ikinci düzeneğimizi duman
ürettiğimizden biraz daha yüksek bir yere (duman, doğal olarak yükseldiği
için), 4-5 metre uzağa (dumanın soğuyabilmesi için) yerleştiriyoruz. Burada
tütsüleyeceğimiz ürünler de bulunuyor.
Yolda soğumuş duman, fırın diye adlandırabileceğimiz
bu ikinci düzeneğin altından giriyor, içinde yavaşça dolaşarak yukarıdaki tahliye
için ayarlı olması gereken bacadan uçup gidiyor.
Füme işlemi için ideal ortam sıcaklığı, 23-25 derece
arasında. Füme fırının ısısı ise yukarıda da belirttiğim gibi 15-25 derece
arası olmalı. Bu değerin üzerine çıkılırsa dumanlama sırasında ürün kokuşabiliyor.
Bu nedenle yaz aylarında özellikle soğuk füme yapmak tercih edilen bir işlem
değil. Sözünü ettiğim soğuk dumanlama da yine aynı sebeplerle genellikle soğuk
bölgelerde tercih ediliyor.
Bu arada, sıcak tütsülemenin 50-80 derece aralığında yapıldığını, tütsüleme süresinin 3-8 saat arasında olduğunu yazılarımızı ilk kez okuyanlar için hatırlatmalıyım. Bir diğer önemli bilgi; sıcak tütsüleme sonuçta tuz oranı az, su oranı fazla olduğundan, soğukta dumanlanmış ürünlere göre daha lezzetli sonuçlar vermekte. Ancak dayanma süresinin daha az olduğunu unutmamak gerekiyor.
Soğuk tütsüleme süresi en az 8-10 saatten başlayarak birkaç güne kadar hatta daha fazla sürebiliyor. Süreyi belirleyen etkenlerden birisi ortam sıcaklığı.
Diğer önemli etken ise bizim gözlemlememiz gereken,
ürünün değişen ağırlığı.
Hedef, dumanlanan ürünlerdeki su oranının yüzde 40’ın altına düşürülmesi. Bu nedenle tütsülenen ürünleri tartmak gerekiyor. Ancak ev yapımı fümeler daha hızlı tüketileceğinden, balığın yüzde 20’ler civarında su kaybetmesi tütsülenmenin sonlandırılması açısından yeterli olabiliyor. Uzun süre saklama amacıyla tütsülendiğinde ağırlık kaybetmenin izlenmesi çok daha önem kazanıyor…
Tütsüleme işlemi bittikten sonra ürünlerin streç filme sarılarak önce buzdolabında bir gün, sonra da derin soğutucuda yine bir günden az olmamak üzere bekletilmesinin zararlı bakterilerin oluşmaması için zorunlu olduğunu da unutmayalım.
Somon Örneğinde Fümeleme İçin
Hazırlık
Malzemeler
• Somon
• Rafine edilmemiş 3 avuç kadar kaya tuzu
• Yine aynı miktarda toz şeker
• Bir avuç dövülmüş karabiber
• 2 baş ince doğranmış sarımsak
• 2 demet dereotu
• Doğranmış 3 portakal ile 2 limon,
• Rendelenmiş 2 havuç
Hazırlanışı
Taze somon veya diğer yağlı olması tercih edilen bir
balık iyice yıkanır; içi çıkarılıp omurga kenarlarına bulaşmış kan pıhtıları ve
karın içi zarı temizlenir. Kafa ve solungaçlar bırakılabilir.
Tuz, şeker, karabiber ve sarımsak iyice karıştırılır. Yarısı
balığın üzerine sıvanır. Balığı alabilecek bir kaba veya folyoya limon ve
portakal üzerine dereotu ve havuç yayılır. Balık koyulduktan sonra kalan
karışım üzerine sürülür. Limon, portakal, dereotu ve havucun kalan bölümü de
buraya boca edilir, üzeri folyoyla kapatılır. Sabah-akşam altüst edilerek 2 gün
buzdolabında bekletilir.
Üçüncü gün akşamı akan suda yıkanır; iyice
kurulandıktan sonra zeytinyağı sıvanıp soğutucuda üstü kapatılmadan sabaha
kadar bekletilir.
Dördüncü gün önce rom veya votka sonra zeytinyağı ile
silinen balık tütsüleme, fırınına yerleştirilir.
Ziyafet Yollarında Bir Seyyah: İbn Battuta’nın Gözüyle 14. Yüzyıl Anadolu ve Dünya Mutfakları
İbn Battuta’nın 14. yüzyıl seyahatnamesinde yemek; diplomasinin, iktidarın ve misafirperverliğin ta kendisiydi. Anadolu ahilik sofralarından Delhi saray ziyafetlerine uzanan bir gastronomi yolculuğu.
Orta Çağ’ın en büyük gezgini İbn Battuta, 30 yıllık seyahatinde 40’tan fazla ülkeye ayak bastı. Ama onun seyahatnamesini asıl benzersiz kılan şey, gittiği her yerde önüne konan sofraları aynı bir gastronomi yazarı titizliğiyle kaydetmesiydi. 14. yüzyıl dünyasında yemek, bir karın doyurma eyleminden çok daha fazlasıydı; diplomasinin, inancın ve iktidarın ta kendisiydi.
Sofra Bir Savaş Alanıdır
1304’te Fas’ın Tanca şehrinde doğan İbn Battuta, 21 yaşında hac vazifesi için çıktığı yolda tam 30 yıl boyunca eve dönmedi. Kuzey Afrika’dan başlayan rotası onu Anadolu’ya, İran’a, Hindistan’a, Maldivler’e, Çin’e, Endülüs’e ve Sahra Altı Afrika’ya kadar götürdü. Modern coğrafyayla söylersek 44 ülke — üstelik bunu 14. yüzyılda, deve ve yelkenliyle yaptı.
Fakat bizi asıl ilgilendiren, Battuta’nın bu uçsuz bucaksız coğrafyada karşılaştığı yemek kültürüne dair bıraktığı kayıtlar. Seyahatnamesini (Rıhle) karıştırdığınızda, yemeğin Orta Çağ dünyasında nasıl bir güç aracı olarak işlediğini adım adım görürsünüz.
Battuta’nın gözünde sofra, asla sadece sofra değildi. Bir hükümdarın sofrasının zenginliği, iktidarının ölçüsüydü. Önünüze konan ekmek, size biçilen değerin ifadesiydi. Paylaşılan bir tas çorba, bazen bir barış antlaşmasından daha güçlüydü.
Anadolu’nun Kapısı: Ahilik Sofraları
Battuta’nın Anadolu seyahati bizim için ayrı bir hazine. 1330’ların başında Alanya’da karaya ayak basan seyyah, Anadolu beyliklerini köy köy, şehir şehir dolaştı. En çok da “Ahî” teşkilatının misafirperverliğinden etkilendi.
Yazdığına göre, Anadolu’nun her köşesinde Ahî zaviyeleri onu ağırlamak için adeta yarışıyordu. Bu zaviyelerde karşılaştığı manzarayı şöyle anlatıyor:
“Önümüze önce helva ve ballı tatlılar getirdiler. Ardından kızarmış et, pilav ve çeşit çeşit yahniler geldi. En sonunda meyve ve şerbet ikram ettiler. Yemek boyunca hiçbir masraftan kaçınılmadığını, her şeyin en iyisinin sunulduğunu gördüm.”
Burada kritik bir nokta var: Battuta bir yabancı, üstelik Kuzey Afrikalı bir seyyahtı. Ancak Ahî teşkilatı için misafir — kim olursa olsun — kutsaldı. Bu gelenek, bugün hâlâ Anadolu’da “Tanrı misafiri” deyişiyle yaşamaya devam ediyor.
Battuta’nın Denizli, Konya, Kayseri, Sivas ve Erzurum notlarında tekrar eden bir tema var: Yemek, sadece karın doyurma aracı değil, bir topluluğa kabul edilme ritüeli. Bir kase çorba içmeden yola devam etmek, ev sahibine yapılmış en büyük hakaret sayılıyordu.
Hindistan’da İktidar Sofraları
Anadolu’dan sonra Battuta’nın rotası Hindistan’a yöneldi. Delhi Sultanı Muhammed bin Tuğluk’un sarayında geçirdiği yıllar, belki de seyahatinin gastronomi açısından en şaşaalı bölümü.
Sultanın verdiği ziyafetleri anlatırken Battuta’nın dili adeta tutuluyor. Bir akşam yemeğinde 40 çeşit yemek sayıyor: Baharatlı kuzu tandır, safranlı sütlaç, gül suyuyla tatlandırılmış pilavlar, Hindistan cevizi ve bademle zenginleştirilmiş et yahnileri…
Ama asıl çarpıcı olan, yemeğin saray protokolündeki yeri. Sultanın sofrasında nereye oturduğunuz, hangi tabaktan yediğiniz ve size kaç kap yemek ikram edildiği — hepsi ama hepsi — hiyerarşideki yerinizi gösteriyordu. Battuta sultandan büyük saygı gördüğü için kendisine 12 kap yemek sunulduğunu özellikle belirtir. Bu, en üst düzey protokol anlamına geliyordu.
Bugün baktığımızda, Michelin yıldızlı restoranlardaki “tasting menu” kavramının izlerini 700 yıl önce Delhi saraylarında görmek mümkün. O dönemde yemek, tıpkı bugün fine dining’de olduğu gibi, bir “gösteri” ve “statü” aracıydı.
Afrika’dan Çin’e: Aynı Tencerenin Farklı Halleri
Battuta’nın en büyüleyici gözlemlerinden biri de aynı malzemenin farklı coğrafyalarda nasıl bambaşka şekillerde pişirildiğine dair.
Pirinci ele alalım. Battuta, Batı Afrika’da pirincin hurma yağı ve balıkla pişirildiğini, Anadolu’da tereyağı ve et suyuyla zenginleştirildiğini, Hindistan’da safran ve kakuleyle taçlandırıldığını, Çin’de ise bambu buharda sade olarak sunulduğunu tek tek kaydetmiş.
Bu, aslında bugün bizim “coğrafi işaretli ürün” dediğimiz kavramın 14. yüzyıldaki yansıması. Bir malzeme, nerede yetiştiğinden çok kimin elinde, nasıl piştiğine bağlı olarak kimlik kazanıyordu.
Battuta’nın Çin notları ayrıca ilginç. Çinlilerin gözleme benzeri ekmekler yaptığını, çubukla yemek yediklerini ve her öğünde çay içtiklerini şaşkınlıkla anlatıyor. Bu, bir Kuzey Afrikalı için tamamen yabancı bir kültürdü. Ama Battuta asla “tuhaf” ya da “ilkel” demiyor; sadece gözlemliyor ve kaydediyor. Bu objektif bakışı, onu döneminin diğer seyyahlarından ayıran en önemli özelliklerinden biri.
Bir Seyyahın Mirası: Bugüne Kalan Ne?
Öncelikle şunu anlıyoruz: Yemek kültürü, sanıldığı kadar hızlı değişmiyor. Battuta’nın Anadolu’da gördüğü misafir ağırlama ritüelleri, bugün hâlâ bu toprakların en güçlü kültürel kodlarından biri. Keşkeği, pilavı, helvası; Anadolu sofrasının temel taşları aradan geçen yedi yüzyıla rağmen yerli yerinde.
İkincisi, yemek ve diplomasi arasındaki ilişki çağlar boyu değişmemiş. Devlet ziyafetleri, iş yemekleri, bayram sofraları — hepsi aynı kökenden besleniyor: Yemek, insanları birleştirmenin en eski ve en güçlü yolu.
Üçüncüsü, İbn Battuta bize “merak”ın değerini gösteriyor. Gittiği her yerde yeni lezzetlere açık olması, yargılamadan tatması ve kaydetmesi sayesinde bugün elimizde eşsiz bir kaynak var. 14. yüzyıl dünyasının mutfak haritasını onun sayesinde çıkarabiliyoruz.
Sofraya Dair Son Söz
İbn Battuta’nın seyahatnamesini okurken şöyle bir duyguya kapılıyorsunuz: Yemek, insanlığın ortak dilidir. Hükümdar da olsanız, derviş de, köylü de; aç olduğunuzda aynı şeyi hissediyor, tok olduğunuzda aynı memnuniyeti yaşıyorsunuz.
Battuta’nın notlarında en dokunaklı satırlardan biri, yıllar sonra memleketi Fas’a döndüğünde yazdıkları:
“Bütün bu yıllar boyunca sayısız sofranın misafiri olmuştum. Ama annemin pişirdiği mercimek çorbasının yerini hiçbir şey tutmadı.”
İşte gastronominin asıl büyüsü de burada: Dünyayı dolaşabilir, en görkemli ziyafetlere oturabilirsiniz. Ama aidiyet duygusu, her zaman çocukluğunuzun kokularında saklıdır.
# San Marzano Efsanesinin Sonu mu? Konserve Domateste Yerel Devrim
Dünya mutfağının “altın standardı” olarak kabul edilen İtalyan San Marzano domatesi, iklim krizi ve küresel tedarik zinciri sorunları nedeniyle sarsılıyor. Ancak bu kriz, Türkiye gibi bir domates cenneti için yeni bir fırsatın kapılarını aralıyor: Çanakkale ve Ayaş’ın o eşsiz lezzet mirası.
## İtalyan Efsanesi ve Değişen İklim
Vesuvius yanardağının küllü topraklarında yetişen San Marzano, yıllardır pizza ve sos dünyasının tartışmasız lideriydi. Fakat son yıllarda yükselen sıcaklıklar ve su sıkıntısı, bu domatesin karakterini ve verimliliğini etkilemeye başladı. Konserve devleri, artık sadece İtalya’ya bağlı kalmanın risklerini hesaplıyor.
## Çanakkale’nin Rüzgarı, Ayaş’ın Toprağı
Bu noktada gözler Anadolu’ya çevriliyor. Türkiye’nin yerel çeşitleri, özellikle o kendine has kokusu ve dokusuyla Çanakkale domatesi ve etli yapısıyla Ayaş domatesi, endüstriyel sosların ötesinde bir potansiyele sahip. San Marzano’nun o “pazarlama mucizesi” karşısında bizim domateslerimizin en büyük eksiği hikayeleştirme.
## Gelenekselden Küresele: Salça ve Konserve
Bizim mutfağımızda domatesin en saf hali salçadır. Güneşte kurutulan, emeğin ve zamanın yoğunlaştığı o lezzet, bugün dünyanın en lüks restoranlarında “umami bombası” olarak kullanılmaya aday. San Marzano efsanesi gerilerken, Anadolu’nun yerel tohumlarıyla yapılan konserveler sadece birer mutfak ürünü değil, birer ekonomik değer haline gelebilir.
Manastırdan Camiye, Tapınaktan Sinagoga: Kutsal Mutfakların Saklı Tarifleri
Dünyanın dört bir yanındaki manastır, cami, sinagog ve tapınak mutfakları sadece yemek pişirilen yerler değil; inancın, geleneğin ve topluluğun tencerede buluştuğu kutsal mekanlardır.
Bir manastırın taş duvarları arasında yankılanan dua sesleri, bir caminin imarethanesinde kaynayan kazanlar, bir sinagogun mutfağında mayalanan challah hamuru… Kutsal mekanların mutfakları, sadece yemek pişirilen yerler değil; inancın, geleneğin ve topluluğun tencerede buluştuğu mekanlardır.
Araştırmacı yazar Jody Eddy, tam da bu mutfakların peşine düştü. “Elysian Kitchens: Recipes from Monasteries, Temples, Mosques, and Synagogues Around the World” adlı kitabı için dünyanın dört bir yanındaki kutsal mekanları ziyaret etti. Manastırlardan camilere, Budist tapınaklarından sinagoglara uzanan bu yolculuk, yemek ve inanç arasındaki kadim bağı belgeliyor.
Eddy’nin vardığı sonuç çarpıcı: Kutsal mutfaklar, modern dünyanın unuttuğu bir şeyi hatırlatıyor — yemek pişirmek başlı başına bir ibadet biçimi olabilir.
Manastır Mutfakları: Çalışmak da Duadır
Hristiyan manastır geleneğinde yemek ve inanç iç içedir. Aziz Benedikt’in “Ora et labora” (Dua et ve çalış) öğretisi, manastır mutfaklarının temel felsefesidir. Toprağı işlemek, ekmeği yoğurmak, peyniri mayalamak — hepsi birer dua biçimi olarak görülür.
Trappist manastırları bunun en bilinen örneği. Kendi kendine yetme ilkesiyle kurulan bu manastırlar, bugün dünyanın en prestijli biralarını ve peynirlerini üretiyor. Belçika’daki Westvleteren birası, dünyanın en iyi birası olarak gösteriliyor — ve sadece manastırın kapısından, randevuyla satın alınabiliyor. Üretim sınırlı, fiyat makul, çünkü amaç kâr değil; manastırı ayakta tutmak.
İtalya’daki manastırlar ise bambaşka bir hikaye anlatıyor. Fransisken rahibelerin ürettiği zeytinyağları, Benedikten keşişlerin balı, Kartüzyen tarikatının meşhur Chartreuse likörü… Her biri asırlık geleneklerle bugüne ulaşmış, inanç ve lezzetin birbirine dolandığı eserler.
Budist Tapınak Mutfakları: Şefkat Tencerede Başlar
Budist mutfağı, belki de kutsal mutfaklar arasında en radikal olanı. Ahimsa (şiddetsizlik) ilkesine dayanan bu mutfak, sadece vejetaryen değil, çoğu zaman vegandır. Sarımsak ve soğan gibi “uyarıcı” kabul edilen malzemeler bile kullanılmaz — çünkü bedenin iştahını uyandırmak, zihni meditasyondan uzaklaştırabilir.
Japonya’daki Zen Budist tapınaklarında “shojin ryori” adı verilen bu mutfak, mevsimsel, yerel ve bitkisel malzemelerle çalışır. Hiçbir şey israf edilmez — sebzelerin kabukları bile değerlendirilir. Yemek pişiren keşiş için önemli olan lezzet değil, farkındalıktır. Her doğrama bir meditasyon, her karıştırma bir anda kalma pratiğidir.
Güney Kore’deki Jeong Kwan adlı Budist rahibe, tapınak mutfağını Netflix’in “Chef’s Table” belgeseliyle dünyaya tanıttı. Onun felsefesi basit ama derin: “Yemek, doğa ile insan arasındaki diyalogdur.”
Osmanlı İmarethanesi: İnancın Sofraya Yansıması
İslam dünyasında kutsal mutfak denince akla ilk gelen, Osmanlı’nın ihtişamlı imaret sistemidir. İmaret, cami, medrese, hastane ve handan oluşan külliyenin en önemli parçalarından biriydi: yoksullara, yolculara, öğrencilere ve dervişlere ücretsiz yemek dağıtılan aşevi.
16. yüzyılda sadece İstanbul’da 80’den fazla imaret vardı. 18. yüzyıl sonunda bu imaretler günde 30.000 kişiye yemek dağıtıyordu. Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet gibi büyük külliyelerin imaretlerinde her gün yüzlerce kişiye pirinç pilavı, etli yemek, ekmek ve tatlı ikram edilirdi.
İmaret sistemi sadece bir hayır kurumu değil, aynı zamanda Osmanlı’nın sosyal politikasının, şehir yaşamının ve dini hayatın merkezindeydi. Günümüzde İstanbul’da halen faaliyette olan son imaret, 1796’da inşa edilen Eyüp’teki Mihrişah Valide Sultan İmareti’dir.
Osmanlı’daki bir diğer kutsal mutfak geleneği ise Mevlevi mutfağıdır. Mevlevi tekkelerinde mutfak, sadece yemek pişirilen bir yer değil, aynı zamanda dervişlerin eğitim gördüğü, nefsini terbiye ettiği manevi bir okuldu. “Mutfak-ı Şerif” adı verilen bu mekanlarda aşçıbaşı aynı zamanda dervişlerin manevi rehberiydi. Yemek pişirmek, sabrı, dikkati ve teslimiyeti öğreten bir ibadetti.
Yahudi Mutfağı: Sofrada Kutsalı Hatırlamak
Yahudi geleneğinde yemek ve inanç arasındaki bağ, belki de en güçlü ifadesini Şabat sofrasında bulur. Cuma akşamı güneş batarken yakılan mumlar, okunan dua ve paylaşılan challah ekmeği — her unsur bir anlam taşır.
Naama Shefi’nin kurduğu Jewish Food Society, dünyanın dört bir yanındaki Yahudi topluluklarının kaybolmakta olan yemek tariflerini arşivliyor. Polonya’dan Yemen’e, Hindistan’dan Fas’a uzanan bu tarifler, Yahudi mutfağının aslında ne kadar çeşitli ve zengin olduğunu gözler önüne seriyor. Her tarif bir göç hikayesi, bir hayatta kalma öyküsü, bir kimlik beyanı.
Sinagog mutfakları, cemaatin bir araya geldiği, bayramların kutlandığı, düğünlerin ve cenazelerin yemeklerinin hazırlandığı kutsal toplanma alanlarıdır. Bu mutfaklarda pişen yemekler, bir halkın tarihini ve inancını nesilden nesile taşır.
Kutsal Mutfakların Ortak Dili
Jody Eddy’nin kitabı, farklı dinlerden ve coğrafyalardan gelen bu kutsal mutfakların aslında ne kadar benzer olduğunu ortaya koyuyor. Hepsi yerel ve mevsimsel malzemelerle çalışıyor. Hepsi israfı reddediyor. Hepsi yemeği bir topluluk ve paylaşım eylemi olarak görüyor. Ve hepsi, modern fast food kültürünün tam tersi bir zamansallıkta var oluyor — acele edilmeden, özenle, inançla.
Belki de bu yüzden, günümüzde fine dining şefleri giderek daha fazla manastır zeytinyağlarına, tapınak fermente ürünlerine, kadim dini tariflere yöneliyor. Çünkü kutsal mutfaklar, gastronominin unuttuğu bir şeyi hatırlatıyor: Yemek, sadece beslenme değil, bir anlam meselesidir.
Ve belki de her mutfak, içinde biraz kutsal barındırır.