Haberler
Küçük Dev Mutfak : Tire
Tire Ege’den de ötesidir… Pek çok yörede bulunmayan kendine özgü otları ve geleneksel ot kavurmasıyla midelere şenlik yaşatır Tire’li aşçılar.
Yayınlanma zamanı
6 sene önce-
Yazar:
Ufuk Akgün
Gastronomi konusuna ilgi giderek artıyor. Günümüzde televizyonlarda , gazetelerde hatta dijital medyada Gastronomiye dair yazılar, programlar ve haberler magazin, gündem vb konuların yanında çok daha büyük büyük bir pay alıyor. Aslında buna çok da şaşırmamak gerek çünkü insanoğlunun en temel ihtiyaçlarından bir beslenme… Ve geleneksel kültürün de en önemli unsurlarından biri yeme-içme kültürü…
Zira hiçbir ekonomik kriz, basit de olsa, ucuz da olsa beslenme ihtiyacının önüne geçemiyor iyi veya kötü ocakta pişen bir kap yemeğin değerini yok edemiyor.

Öte yandan televizyon programlarına baktığımızda eskiden beri alışılagelen yabancı ülkelerden ülkemize adapte edilen Biri Bizi Gözetliyor, Benimle Evlenir Misin gibi “Reality Show”ların ve hatta dizilerin bile yerine yabancı yayın kuruluşlarının formatlarında ülkemize adapte edilen yemek yarışmalarının reyting savaşlarında önemli bir televizyon silahı haline geldiğini görüyoruz.
Gastronomiye dair pek çok gezi programı da insanların seçimlerinde önemli bir yer tutmaya başladı. Çoğumuz artık bir yere seyahat etmeden önce orada nerelerin görülmesi gerektiğinden daha önce ne yenilip içildiğine bakar olduk. Çünkü insanın önce midesi doyacak ki gözü seyir eylesin…
Gastronomi turizmi denilince hiç kuşkusuz en şanslı ülkelerden biriyiz. Yedi bölge yedi iklim… Ve bir çok faklı yeme içme kültürü bu topraklarda harman olmuş. Öyle derinlikli bir konu ki Anadolu mutfağından bahsederken hepimizin iki kere derin nefes alması ve ondan sonra bu konuda konuşması gerekir.
Anadolu mutfağı çok derin bir araştırma konusudur ve bu topraklardan da öte bir dünya meselesidir. Bu coğrafyanın nimetlerinden faydalanarak sofralara gelen yemeklerin geçtiği yolculuk çok derindir ve tarihseldir.
Bizim coğrafyamızda kaldığımızda da Anadolu mutfağını ve onun eşsiz lezzetlerini anlatırken tıpkı tüm dünya mutfağında olduğu gibi bölgelere ayırıyoruz, aksi de düşünülemez zaten…

Gelelim bu bölge mutfaklarından benim için en önemlilerinden birine… Daha önce pek çok platformda da söz ettiğim üzere lokal olduğu kadar yöresel, yöresel olduğu kadar bölgesel bir küçük ama dev bir mutfak Tire Mutfağı…
Gastronomi dünyasının “Jackson Kardeşleri” diye adlandırılan dünyaca ünlü Joan, Josep ve Jordi Roca kardeşler 2018 yılında ülkemize yaptıkları ziyaretlerde Anadolu Mutfağını keşfe çıkmış ve Hürriyet Gazetesine verdikleri röportajda aynen şu sözleri söylemişlerdi: “Bir restoran açsam İzmir’de açardım. Çünkü İstanbul çok büyük. Mesela bizim restoranımızın bulunduğu Girona küçücük bir yer. Ormana da ulaşabiliyorsunuz, civardaki çiftliklere de. Yerel ürün bulmak açısından zor bir şehir. Sonra Tire’nin sebzeleri ve kuzu eti çok iyiydi. Bir restoran açsam Tire’de açardım.”
Tire’yi gören herkesin bu cümleleri kurması muhtemeldir. Gerek doğal güzellikleri, gerek tarihi eserleri ve gerekse yeni yeni keşfedilmekte olan lezzetleri ile ön plana çıkan İzmir’in saklı cennetidir Tire…
Geleneksel Salı pazarının zenginliği, süt ürünlerinin tazeliği ve güzelliği, otlarının çeşitliliği ve etinin rayihasıyla saklı kalmış bir lezzet dünyası ile gastronomik ve panoramik bir cenettir Tire…
Tire Mutfağı zeytin ağaçlarının gölgesinde kurulan ve etten ota ve süt ürünlerine yapacağınız bir yolculuk sofrasıdır… İç Ege’de olduğundan dolayı deniz ürünlerine en az Doğu ve Güneydoğu Anadolu Mutfağı kadar uzak olan Tire mutfağı zeytinyağlıları ile tam bir Egelidir de aynı zamanda…

Ama Tire Ege’den de ötesidir… Pek çok yörede bulunmayan kendine özgü otları ve geleneksel ot kavurmasıyla midelere şenlik yaşatır Tire’li aşçılar.
Hele o köftesi… Hiçbir baharat eklenmeden hazırlanan yumuşacık etiyle dillerde tat, gönüllerde taht kuran Tire Köftesi… Ne kadar basit ne kadar yalın ve ne kadar da hoş bir tat bırakır ağızlarda… Pide ve sosuyla servis edildiğinde Tire Kebabı adını alan bu köftenin hiç kuşkusuz lezzet sırrı tertemiz havada farklı otlarla beslenen hayvanların etinde saklıdır. Bir diğer et yemeği de Tak Tak Kebabıdır Tire’ye imza atan… Genelde sabah erken saatlerde tüketilen bu yemek için kuzu kuyuda yavaş yavaş pişirilir…O sırada kuzudan akan yağ ve sürülen baharat karışımıyla Tandır Çorbasının da ana malzemesi hazırlanmış olur. Lif lif ayrılan kuzu eti pideyle servis edilirken size de lokum kadar yumuşak bu eti tatmak düşüyor.

Sadece etleri mi? Sütleri de çok lezzetlidir Tire’nin… Birbirinden lezzetli süt ürünlerinin arasında hiç kuşkusuz en özel yeri tatlı lor peyniri almaktadır. Karadutla servis edilen ve güzel Tire sofralarına hoş bir nokta koyan lor peyniri sofraların son imzasıdır.
Ve son yıllarda unutulmakta olsa da biz onu unutmayalım Tire’nin Sübye tatlısı… Yaz günlerinin serinletici içeceği Sübye kavun çekirdeğinden yapılmaktadır… Giderek daha az tercih edilmekte olsa da Sübye Tatlısı da Tire’nin geçmişinden günümüze uzanan gastronomi macerasının nazlı bir çiçeğidir…
Yolu Tire’den geçen çoğu insanın dediği gibi bir gün şehrin keşmekeşinden kaçarak Tire’nin huzuruna sığınır, zeytin ağaçlarının gölgesinde, doğanın kucağında lezzetli tatlarıyla güzel bir restoran açardım…
Bu yazılar ilginizi çekebilir
Dosya
Elazığ: Üzümün Diliyle Konuşan Şehir
Eylülde bir bağ, bir şarap fıçısı, bir ip dolusu orcik ve yüzyıllarca süregelen bir sofra medeniyeti sizi bekliyor. Sinan CANLI yazdı.
Published
14 dakika agoon
27 Nisan 2026By
Sinan CANLI
Bir şehri gerçekten anlamak istiyorsanız havaalanından değil, bağından başlayın. Elazığ’da eylül ayı gelince toprak fermente bir nefes alır — asırlık Öküzgözü ve Boğazkere asmaları ağırlaşmış salkımlarını güneşe sunar, bağbozumu elleri kazanlara, kazanlar şıraya, şıra da hem kadehe hem ipe koşar. Bu şehirde üzüm hiçbir zaman yalnızca bir meyve olmamış; bir hafıza, bir ekonomi, bir kimlik.
Gastronomi turizminde bugün hâlâ egemen olan söylem şu: iyi bir yemek deneyimi için ya İstanbul’a ya Gaziantep’e gidin. Avrupa’da ise Bordeaux, Toskana, Burgundy. Oysa bağcılığın ve şarabın anavatanı sayılan Doğu Anadolu coğrafyasında, 10.000 yıllık üzüm kültürünü taşıyan bir şehir, gastronomi haritasında hak ettiği yeri hâlâ bekliyor. O şehrin adı Elazığ. Ve her eylül ayı, bu şehre gelmek için en meşru gerekçedir.
Elazığ’ı bir lezzet destinasyonu olarak düşünmek, çoğu gastronomi okuyucusu için henüz alışılmış bir refleks değil. Ama bağcılığın tarihine ilgi duyan biri için bu topraklar bir tür kutsal zemin: Arkeolojik veriler, Doğu Anadolu’nun Ermenistan ve Gürcistan ile birlikte dünyanın en eski bağcılık merkezlerinden biri olduğunu ortaya koyuyor. Elazığ bu coğrafyanın tam kalbinde yer alıyor.

Eylül Geliyor: Bağbozumunun Ritüeli
Elazığ’da hasat Eylül ayının ilk haftasında başlar. Boğazkere önce kopar daldan — kalın kabuklu, küçük taneli, yüksek tanen içerikli bu kadim üzüm, hasat tezgâhına geldiğinde neredeyse siyahtır. Öküzgözü birkaç gün sonra, biraz daha ağır, biraz daha sulu gelir. Türkiye’nin en iri taneli üzümü olma unvanını taşıyan Öküzgözü, adını iriliğinden değil koyu mavi-siyah renginden alır — tam da bir öküzün gözleri gibi.
Hasat zamanında Elazığ’ın Kıraç, Aydınlar ve Yurtbaşı köyleri boyunca uzanan bağlarda bir imece kültürü canlanır. Bu, yalnızca tarımsal bir süreç değil; çocukluktan bu yana tekrarlanan bir ritüeldir. Salkımlar makasla değil, elle koparılır, büyükannelerin öğrettiği biçimde. Aynı gün kazanlar kurulur, şıra kaynar.
BİLMENİZ GEREKEN · ÖKÜZGÖZÜ’NÜN SIRRI
Fırat Üniversitesi Ziraat Fakültesi araştırmacılarına göre, Elazığ’da gece ve gündüz arasındaki yüksek sıcaklık farkı, Öküzgözü üzümünün kabuğundaki antosiyanin (renk maddesi) ile şeker oranını olağanüstü bir dengeye oturtmaktadır. Aynı üzüm fidanları Bordeaux’ya götürülüp dikildiğinde aynı tat elde edilememiştir. Bu toprak kimyası kopyalanamaz.
Boğazkere ise adını tam anlamıyla hak eder: içerdiği yüksek tanen nedeniyle damakta bıraktığı buruk histen. Tek başına sert ve iddialı; Öküzgözü ile harmanlandığında ise zarif, kompleks ve yıllandırmaya açık bir şaraba dönüşür.

1937’den Bu Yana: Bir Şaraphanenin Duvarları Ne Anlatır?
Elazığ’ın şarapçılık tarihini anlamak için takvimi 1937’ye almak gerekir. Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelen Fransız şarap uzmanı Marcel Biron, Elazığ’da bir deneme şaraphanesi kurar. 1944’te Tekel’in şarap fabrikasına dönüştürülen bu mekân, günümüzde Mey|Diageo bünyesinde hâlâ üretim yapmaktadır. Türkiye’nin bu coğrafyada aktif olan tek büyük şaraphanesi.
Biron’un formülü neredeyse değişmeden yaşıyor: yüzde yetmiş Öküzgözü, yüzde otuz Boğazkere. Bu kupaj (harman), Türkiye’de yalnızca Anadolu kökenli üzümlerden üretilen eşsiz bir terkip olma özelliğini korumaktadır. Tesiste yılda 6,2 milyon şişe kapasite var; özel şaraplar ise 685 meşe fıçılık mahzende olgunlaşıyor. Ziyaretçilere açık olan bu mahzen turu, Elazığ’a gelen her gastronomi meraklısının kaçırmaması gereken bir deneyim.
“Fransızlar şaraplarıyla övünüyor olabilir, ama bizim Boğazkere’mizin o karakterli duruşu dünya literatüründe eşsiz bir yere sahip. Bizim işimiz bu mirası koruyup daha modern bağcılık teknikleriyle dünyaya anlatmak.”
Elazığ’ın bordo rengi tesadüf değildir. Şehrin medarı iftiharı üç şeydir: Öküzgözü-Boğazkere kupajı, Elazığ vişnesi ve Elazığ mermeri. Elazığspor’un bordo-beyaz forması bile bu coğrafyanın kimliğinin bir yansımasıdır. Üzüm burada kültürel renk kodunun ta kendisidir.

Orcik: Sabrın Somutlaşmış Hali
Bağbozumu mevsiminde Elazığ’da her mutfaktan bir koku yükselir: kaynayan şıra. Bu koku, orcik yapımının en belirgin işaretidir. Elazığ’ın dünyaya armağan ettiği bu lezzet, Türkiye’nin pek çok yerinde “cevizli sucuk” olarak bilinir; ama Elazığ’dakilerin farkı yalnızca isimde değil, tekniğin ta kendisindedir.
Yapım süreci bir sabır sınavıdır. Bir gün bekletilen taze üzüm suyu, önce odun ateşinde uzun süre kaynatılır. Ardından yöreye özgü özel bir toprak ile mayalandırılır — bu toprak, şırayı hem berraklaştırır hem de kendine has bir aroma katar. Şıraya un eklenerek “bulamaç” kıvamına gelinir. Bu aşamada, daha önceden hazırlanıp ipe dizilmiş taze cevizler devreye girer.
İpler bu ılık, koyu şıra karışımına yavaşça daldırılır, çıkarılır, güneşte kurutulur. Ve yeniden daldırılır. Üç tur, üç katman — her katman kurumadan bir sonrakine geçilmez. Harput’lu ustalar bu en kritik anı şöyle tarif eder: “Hele bir daldır, çıkar bakalım, şiresi tutmuş mu?” Bu cümle, orcik yapımının gayri resmi kalite ölçütüdür.
Orcik köpüklü, beyaz, kırmızı ve siyah olmak üzere dört çeşitte hazırlanır — değişen yalnızca üzüm çeşididir, ceviz sabit kalır. Geleneksel versiyonu şifoni üzümünden yapılır; şarap kalitesindeki Öküzgözü şırasından yapılanı ise bambaşka bir derinlik taşır. Orcik’in tescilli coğrafi işareti vardır; bu, ona fabrika üretiminin asla veremeyeceği bir özgünlük garantisi sağlar.
Ağın Leblebisi: Küllü Suyun Mucizesi
Elazığ’ın Ağın ilçesine giden yol dardır, manzarası derin. Bu küçük ilçenin kireçli toprakları, farklı bir nohut yetiştirmiştir yüzyıllarca: tüylü, kalın kabuklu, kimyasal gübreyle tanışmamış bir cins. Ağın leblebisinin sırrı yalnızca nohutta değil, yapım tekniğindedir.
Hasat edilen nohutlar evlerde meşe odununun külüyle hazırlanmış suda haşlanır — bu başka hiçbir leblebide rastlanmayan bir ön işlemdir. Küllü su, nohutun kabuğunu yumuşatırken aynı zamanda bir tür doğal stabilizasyon sağlar. Haşlamanın ardından nohutlar yöreye özgü kuma — sıradan kum değil, özel bir karbonatlı kum — dökülür ve odun ateşinde kavrulur. Kavrulma tamamlandığında kabuk alınır; ortaya çıkan leblebi, nar gibi kırmızı bir iç rengiyle, kırılganlığıyla ve aromasıyla diğer tüm leblebilerden ayrışır.
Ağın leblebisi, yıllardır yalnızca ilçe halkının kendi tüketimi için üretilmiştir. Büyük ölçeklere taşınamamasının nedeni hem tekniğin emek-yoğun olması hem de o toprağa özgü nohutun başka bir yerde yetişememesidir. Bu onu bir turizm ürünü olarak son derece değerli kılar: bir yere gitmeniz ve orada yemeniz gerekir.

Harput’un Sofra Medeniyeti: Beş Öğünlük Bir Gün
Eski Harput evlerinin kilerleri, bir mutfak medeniyetinin birer arşividir. Eski kayıtlarda şöyle geçer: kırmızı toprak küplerde pekmezler, ballar, peynirler, salçalar; tenekelerde kavurmalar, tarhanalar; büyük kamış sepetlerde muhaşır ve erişte; tavana asılı ekmek salıncağında tandır ekmeği. Ve kilerin en güzel köşesinde, özenle saklanan orcik ve meyve kuruları.
Elazığ mutfağının dikkat çekici özelliklerinden biri, günü beş öğüne bölmesidir. Üç ana öğünün yanı sıra “kuşluk” ve “yatsılık” denen iki ara öğün daha vardır. Yatsılıkta sofraya pestil, ceviz, orcik, meyve kurusu konur — modern snack kültürünün yüzyıllarca önceki Anadolu versiyonu. Bu sofra anlayışı, yemeği yalnızca bir karın doyurma eylemi olarak değil, sosyal bir buluşma ritüeli olarak konumlandırır.
“Çünkü bir sofranın değeri, üzerinde ne olduğundan çok, etrafında kimlerin oturduğuyla ölçülür.”
Fırat Üniversitesi Gastronomi bölümünden Doç. Dr. Yılmaz Özer’in araştırmaları, Elazığ mutfağında yemeklerin sunum biçiminin lezzet kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Kürsübaşı toplantılarında sunulan çedene kahvesi, mırra, dut kurusu ve pestil; bu mutfağın bir sosyal kaynaşma aracı olduğunun en güçlü kanıtıdır. “Gakgoş” misafirperverliği — Elazığ’ın kendine özgü bir deyimi — bu topraklarda konuğu doyurmadan, ikram etmeden uğurlamamak demektir.

Neden Şimdi, Neden Elazığ?
Gastronomi turizmi artık dünyanın en hızlı büyüyen seyahat kategorisi. Tbilisi şarap kültürüyle, Bologna İtalya’nın lezzet başkenti olarak, Oaxaca ise Meksika mutfağının yükselen yıldızı sıfatıyla uluslararası haritada yerini aldı. Hepsinin ortak paydası var: sahici bir üretim geleneği, anlatılmamış hikâyeler ve ziyaretçinin köklü bir kültürle doğrudan temas kurabildiği bir zemin.
Elazığ bu üç kriteri de taşıyor. Üstelik karşılaştırılamaz bir avantajla: henüz kalabalıklaşmamış. Mey|Diageo’nun her eylül düzenlediği bağbozumu etkinliği, sektör profesyonellerini buraya çekmeye başladı. Hazar Gölü’nde tekne turu, yöresel lezzetler tadımı ve şaraphane gezisiyle şekillenen bu program, Elazığ’ın gastronomi turizmi anlamında ne kadar hazır olduğunun somut bir kanıtı.
Gidip bir bağın içinde Öküzgözü salkımı koparmak, ardından o üzümden yapılmış şarabı aynı toprak üzerinde içmek — bu deneyimi Bordeaux’da da yaşayabilirsiniz, evet. Ama orada 10.000 yıllık bir bağcılık hafızasının üzerinizde olduğunu hissedebilir misiniz? Harput’un taş duvarları, kazanlarda fokurdayan şıra ve her katmanıyla derinleşen bir orcik size o hissi verebilir.
Elazığ’ın üzümü Fransa’ya gidip orada aynı tadı veremiyor. Elazığ’ın mutfağı da başka bir yerde o mutfak olamaz. Bu, en güçlü gastronomi argümanıdır: bazı lezzetler yalnızca köklerinde yaşar.
Ve belki de bu yüzden… bir şehri tanımanın en doğru zamanı, onun en çok kendisi olduğu zamandır.
10–13 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek Uluslararası Elazığ Gastro Festivali, bu kadim lezzetlerin izini sürmek, bu toprakların hikâyesini yerinde hissetmek ve Elazığ’ı gerçekten anlamak için kaçırılmayacak bir fırsattır.
Haberler
2026 Sendromu, Arası Yok!
Sektör olarak 2026’ya girerken krizler birbirini kovaladı. Yapısal değişim, maliyet-frekans krizi ve yapay zekanın yükselişi: Ebru Koralı kaleme aldı.
Published
4 saat agoon
27 Nisan 2026By
Ebru Koralı
Sektör olarak 2026’ya girerken ilk üç ayı atlatan her şeyi atlatır dedik. Tam 3 aylar biterken bu sefer İran’ı hedef alan savaş başladı, iptaller ve maliyet artışları arka arkaya geldi. Sektör olarak o kadar çok kriz ve maliyet dalgasıyla antrenman yaptık ki, artık kaslarımız çelik gibi, dünyadaki meslektaşlarımıza fark atıyoruz. Ama bir gerçek var ki çok yorulduk.
Duruma şöyle bir bakalım;
Yapısal Değişim Yaşanıyor
Sektör artık “eski güzel günlere” dönme umudunu tamamen yitirdi. 2026 Sendromu, bunun geçici bir fırtına değil, iklimin kalıcı olarak değişmesi olduğunu kabul etme aşamasıdır. Alışkanlıklar sadece değişmiyor, kökten yıkılıyor. Bugün tüm işletmeler karlılık oranı yüksek olsa bile her şeyi tekrar gözden geçirmek, yeniden yapılandırmak zorunda.
Maliyet-Frekans Krizi
İşçilik ve hammadde maliyetleri tavan yaparken, sadık müşterinin ziyaret sıklığı ayda ikiden, üç ayda ikiye düştü. Restoranlar artık sadece kar marjıyla değil, zamanın ve paranın azaldığı bir dünyada müşterinin “öncelik listesine” girme mücadelesi veriyor.
Derinlik Testi
Mekânın sadece “güzel” olması veya “iyi lokasyonda” olması artık bir kurtarıcı değil. 2026 Sendromu, vasat olan her şeyi eliyor. Sadece derinliği olanlar, yani bir meselesi olanlar hayatta kalabiliyor.
Kayıp Orta Segment
“Eh işte” denilen, ne çok lüks ne çok ucuz olan o güvenli limanlar artık yok. Ortalama olmak, herkese hitap ediyorum demek 2026’da iflasın en hızlı yolu haline geldi. Müşteri ya gerçek bir lüks/deneyim ya da az fiyat-yüksek performans bekliyor.
Keskin Kutuplaşma
Pazar ortadan ikiye bölündü. Ya en iyisi, ya en ucuzu olacak. Bir yanda yüksek katma değerli, hikayesi olan “niş” deneyimler; diğer yanda ise hayatta kalmaya çalışan kitlesel ucuzluk. Bu ikisinin arasında kalan boşluk, 2026 Sendromu’nun en çok can aldığı yerdir. Çünkü yaratıcılık, fikir, azim, girişimcilik ruhu burada gizli.


Yapay Zeka ve Otonom Sistemlerin Yükselişi
Dünya için zor zamanlardan geçiyor olsak da, yapay zeka ve otonom sistemlerin gastronomi dünyasını nasıl etkilediğini daha net görüyoruz. İçinde binlerce profesyonel şef tarifinin yer aldığı robotik cihazlar ısıyı, karıştırma hızını, baharat zamanlamasını ve nem dengesini milimetrik olarak yöneterek yemeği kendi başına pişiriyor ve sonsuza kadar aynı standartta tekrarlıyor. Ürünü israf etmiyor ve her porsiyonda aynı gramajı sağlıyor.
Düşünsenize evde dünya mutfaklarının en iyi şefleri var. Yerel bir şey istersen Türk şeflerin tariflerine bakıyorsun ya da annenin köftesini istiyorsun. Malzeme eksikse direk markete siparişte veriyor üstelik. Ekosistemi koruyan siparişler gıda tedariğini de etkileyecektir. Her şeyi değiştirecek otonom sistemler restoran dünyasını da değiştirecek.
Gelecekte mutfağın kas gücünü robotlar, veri yönetimini yapay zeka devralacak; bizlere ise sadece yaratıcılık, tasarımın estetiği ve o masanın etrafındaki gerçek insani bağlar kalacak.
Haberler
Buğdayın Vatanı Dünya Gastronomi Başkenti Olacak: Şanlıurfa IGCAT’a Aday
Türkiye’den ilk kez IGCAT 2029 Dünya Gastronomi Bölgesi unvanına aday gösterilen Şanlıurfa, Tersane İstanbul’daki özel lansmanla bu unvanı dünyaya duyurdu.
Published
1 gün agoon
26 Nisan 2026
Türkiye’nin en köklü medeniyetlerine ev sahipliği yapan Şanlıurfa, şimdi yeni bir unvanın eşiğinde: 2029 Dünya Gastronomi Bölgesi. Uluslararası Gastronomi, Kültür, Sanat ve Turizm Enstitüsü (IGCAT) tarafından yürütülen bu prestijli adaylıkla Şanlıurfa, Türkiye’den bu alana aday gösterilen ilk şehir olma özelliğini kazandı.
Söz konusu adaylık, 21 Nisan 2026’da Tersane İstanbul’da gerçekleştirilen özel bir lansmanla dünyaya duyuruldu. Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Kasım Gülpınar’ın ev sahipliğinde gerçekleşen gecede, Vox Humanis korosunun Anadolu’nun çok kültürlü müzik mirasını yansıtan konseri sahneye taşındı.
Göbeklitepe’den İlham Alan Bir Sofra
Geceye damgasını vuran an, Şanlıurfa kökenli Şef Gökhan Çilak’ın sunumuydu. Göbeklitepe ve Taş Tepeler arkeolojik kazılarından elde edilen bulgularla şekillenen menü; “Toprağın Armağanı”, “Paylaşımın Mutfağı” ve “Geleceğin Yorumu” başlıklarıyla üç bölüme ayrılmıştı. Tersane İstanbul Executive Şefi Efe Anıl Çetin ve ekibinin katkılarıyla hayata geçirilen bu menü, yalnızca bir akşam yemeği değil — insanlık tarihinin en eski yerleşimlerinden birinden gelen lezzetlerin çağdaş bir yorum kazanmasıydı.

IGCAT Adaylığı Ne Anlama Geliyor?
IGCAT tarafından yürütülen “Dünya Gastronomi Bölgesi” programı, şehirleri yalnızca mutfak zenginliğiyle değil, çok daha geniş bir perspektiften değerlendiriyor: kültürel mirasın korunması, yerel üretimin sürdürülebilirliği ve gastronominin bir kalkınma modeli olarak ele alınması.
Şanlıurfa’nın adaylık sürecinde güçlü bir paydaşlık komisyonu oluşturuldu: Harran Üniversitesi, Haliliye ve Eyyübiye Belediyeleri, GAP İdaresi, Şanlıurfa Ticaret ve Sanayi Odası, SlowFood Türkiye Network ve Bureau Gastronomica bu süreçte birlikte hareket ediyor. Hedef yalnızca bir unvan değil — unutulmaya yüz tutmuş Urfa yemeklerini kayıt altına almak, ata tohumlarını korumak ve yerel üreticiyi güçlendirmek.
Urfa Mutfağının Eşsiz Kimliği
Şanlıurfa’nın mutfağı, Mezopotamya’nın binlerce yıllık birikimini taşıyan canlı bir miras. Urfa biberi, fıstıklı çiğ köfte, taşta pişen lahmacun, kavurma ve meşhur ciğer kebabı bu mutfağın öne çıkan yüzleri. Ama daha derine inildiğinde, neredeyse kaybolmaya yüz tutmuş onlarca yöresel tarif, yöresel tahıllar ve kendine özgü fermantasyon teknikleri bulunuyor.
Adaylık sürecinin en anlamlı boyutlarından biri de bu: Şanlıurfa, gastronomiyi bir turizm ürünü olarak değil, yaşayan bir kültürel kimlik olarak konumlandırıyor. UNESCO Müzik Şehri olarak da tanınan şehrin, şimdi gastronomi alanında da uluslararası bir çıpası olacak.
Türkiye İçin Tarihî Bir Adım
Türkiye, Hatay, Gaziantep ve İstanbul gibi köklü gastronomi şehirlerine sahip olmasına rağmen IGCAT’ın “Dünya Gastronomi Bölgesi” listesinde bugüne dek yer almıyordu. Şanlıurfa bu boşluğu kapatacak ilk aday. 2029 unvanı için yürütülecek süreç sonucunda olumlu bir değerlendirme yapılırsa Türkiye, Avrupalı gastronomi destinasyonlarıyla omuz omuza aynı listede yer alacak.
IGCAT Başkanı Diane Dodd, lansmanı video mesajıyla takip etti ve Şanlıurfa’yı “benzersiz bir enerji, lezzet ve hikâyeler şehri” olarak tanımladı. Bu sözler, şehrin dünya sahnesindeki potansiyelini özetliyor.
Sık Sorulan Sorular
IGCAT nedir?
IGCAT (International Institute of Gastronomy, Culture, Arts and Tourism), gastronomiyi kültürel bir değer olarak tanıyan ve “Dünya Gastronomi Bölgesi” unvanını veren uluslararası bir enstitüdür. Şehirleri mutfak gelenekleri, yerel üretim ve kültürel sürdürülebilirlik açısından değerlendirir.
Şanlıurfa neden bu unvana aday gösterildi?
Göbeklitepe başta olmak üzere Taş Tepeler arkeolojik mirasına ev sahipliği yapması, köklü mutfak kültürü, ata tohumlarına dayalı yerel üretim anlayışı ve güçlü paydaşlık yapısı Şanlıurfa’yı bu adaylık için öne çıkardı.
2029 Dünya Gastronomi Bölgesi unvanı ne zaman açıklanacak?
Adaylık süreci devam ediyor. 2029 yılı için yapılacak değerlendirme kapsamında Şanlıurfa, IGCAT kriterleri çerçevesinde incelenecek ve sonuç açıklanacak.
Kaynak: Ticaret Gazetesi, Turizm Proje Dergisi, Food and Travel Türkiye, KapsamHaber (Nisan 2026)
