Connect with us

Haberler

Küresel Gıda Krizine Çözüm: YENİDEN YERELE DÖNÜŞ

Gıda fiyatlarındaki bütün dünyada karşılaşılan bu anormallik neden yaşanıyor? Nerelerden kaynaklanıyor? Ülkelerin ana gıda kaynağı olan tarım sektörlerindeki durum ne?

Yayınlanma zamanı

-

“Dilimiz yettiğince, söyleyip durduk. Her fırsatta yineledik. Yine söylüyoruz. Bıkmadan tekrar ediyoruz: Küresel gıda krizine karşı mücadelede en önemli koruyucu silah olan insanlığın geleceği için sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş; üretim, ticaret ve tüketimde ‘Yeniden Yerele Dönüş’ü temel almalıdır. Yeniden yerele dönüş, küresel gıda krizine set çekebilecek geçiş süreci için en önemli anahtardır.”

Aslında okuduğunuz bu satırlar yazımın finali. O zaman gelin birlikte en başa dönelim:

Krizlerin üst üste yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Siyasi kriz, ekonomik kriz, yönetim krizleri, darbe krizi… Tüm bu krizleri, tüm tehditlerine rağmen doğru yöntemlerle aşmak mümkün. Bu yazının temasını oluşturan gıda krizi ise tüm dünya için, hepimiz için hayati bir önem taşıyor. Evet, diğer krizler de hayatî önem taşıyor ama “dönüş” her daim mümkün. Gıda krizi aşılamazsa, zamanında önlemler alınamazsa, konunun ciddiyeti yeterince anlaşılamazsa “her şey için geç” olabilecek bir sona doğru gitmekten kurtulamayız. Elbette moral bozmayalım ama bu konuyu irdeleyelim ve sorularımıza cevap arayalım.

Hatta irdelemeye doğrudan verilerle başlayalım: Dünya üzerinde 1.25 milyar insan, günde 1 doların altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Bu da demek oluyor ki, yaklaşık 900 milyon insan, tam anlamıyla açlık tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Günde 2 dolara ancak asgarî derecede bir kalori edinebilmek mümkün. Oysa günde 2 dolardan az bir gelirle yaşamaya çalışan insan sayısı da, 3 milyarı aşıyor.

Ve bu arada…

Gıda fiyatları da arttıkça artıyor. Raflar yiyeceklerle dolu. Ne var ki, yiyecek fiyatları tüm dünyada pazar normalinin üzerinde seyrediyor.

İyi yemek, kaliteli mutfak, tamam… Tamam da küresel gıda krizinin çanları, eğer kulak vermezsek orta gelecekte bizim için de çalacağa benziyor.

O zaman soralım:

Gıda fiyatlarındaki bütün dünyada karşılaşılan bu anormallik neden yaşanıyor? Nerelerden kaynaklanıyor? Ülkelerin ana gıda kaynağı olan tarım sektörlerindeki durum ne?

Farkındayım, bu pek de alışkın olmadığınız bir mutfak yazısı… Dilerseniz, olguyu sürecin en başından itibaren ele alalım:

Dünya gıda piyasalarında dinamikler hızla değişiyor. Az gelişmiş ülkelerde kontrolsüz bir şekilde artan nüfus ve gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyüme, gıda talebini arttırıyor. Ve sıkı durun: 2050 yılına kadar da bu talebin ikiye katlanması bekleniyor.

Oysa gıda var. Peki, var da neden varlık içinde yokluk çekeceğiz diye korkuyoruz?

GIDA

Önce temel kavramı hatırlatarak yola çıkalım: Gıda dediğimiz nedir?

Gıda, canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli maddelerdir. Yeryüzünde varoluşlarından itibaren insanlar; kara hayvanlarını avlayarak, balık tutarak, ekim yaparak, tohum, meyve ve sebze toplayarak gıda ihtiyaçlarını temin etmişlerdir.

Peki, 21. yüzyılda insanlığın karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri, neden gıda sorunudur? Çünkü temel gıdalarımızdaki çeşitlilik ve bolluğun sona erme tehlikesi, bir yandan ‘açlık’ olgusunu beslemekte. Diğer yandan ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ (GDO), hem gıda kaynaklarının dejenerasyonu hem de doğal olarak insanoğlunun sağlığı açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Hatırlayalım: GDO’lar, bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi özgün karakterinde bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalardır. Bir canlıdan diğerine gen aktarımı; bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup genetik mühendisleri (Genetik mühendisliğinin uygulamaları, 1990’ların ortalarında başlamıştır. Doğal koşullarda gerçekleşmeyen, özel yöntemlerle DNA kimliğinin farklı türlere transfer edilmesidir.) tarafından gerçekleştirilmektedir. Aktarılacak olan gen, bulunmakta olduğu canlının DNA’sından kesilerek çıkartılmakta; bunun ardından vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile birlikte DNA molekülüne yapıştırılmaktadır.

“Frankeştayn gıda” olarak da nitelendirilen bu GDO’lar; bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates, balık genli domates ve daha birçok şekillerde karşımıza çıkmaktadır.

Demek ki gıda sürecinde ilk halka olan tohumun geleceği, tam anlamıyla tehdit altındadır. İnsanoğlunun gıda gereksinimini karşılamakta kullanılabilen 80 bin adet yenilebilir bitkinin bugün sadece ve sadece 150 tanesinin ekimi yapılmakta ve yine ancak 8 tanesi küresel ticarete konu olmaktadır.

Bu tablo, tohumların ve ürün çeşitlerinin geri dönülmez bir şekilde kayboluşunu en açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Tüketimde Tekelleşme

Yiyecekte tekelleşme, yerel gıda sistemlerini çoktan devre dışı bırakmıştır. Bu konuda birkaç örnek vermek bile yeterli olacaktır:

– 2005 yılından itibaren dünyanın en büyük 10 tohum şirketi, dünyanın ticarî tohum satışlarının yüzde 50’sinden fazla bir kısmını elinde tutmaktadır.

– 5 hububat ticareti şirketi 2000 yılından bu yana ‘Dünya Tahıl Pazarı’nın yüzde 75’ine hükmetmekte ve fiyatların belirlenmesinde başrol oynamaktadır.

– Söz gelimi sebze tohumu pazarından Monsanto adında bir şirket (GDO’lu ürünler pazarlayan bir Amerikan firması) dünya üzerindeki fasulyede yüzde 31, salatalık tohumlarında yüzde 38, acı biberde yüzde 34, tatlı biberde yüzde 29, domates tohumunda yüzde 23, soğanda yüzde 25 oranında bir paya sahiptir.

– Arjantin ve Brezilya, GDO’lu soya fasulyesini Avrupa’ya ihraç etmektedir. Bu fasulye, hayvan besiciliğinde kullanılmaktadır.

– Kaynaklardaki tekelleşme; obezite, diyabet ve kalp krizleri gibi gıdaya bağlı hastalıkları artırmaktadır. Çin’de 2025 yılında tüm ölümlerin yüzde 52’sinin beslenme ile ilgili kronik hastalıkların oluşturacağı öngörülmektedir.

AÇLIK         

Sıkı durun: Bugün, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 16’sı açlık ile mücadele etmektedir.

Son 4 yıl içinde açlık çeken insan sayısı 100 milyon artış göstermiştir. Bu artışın ana nedenlerinden biri, temel gıda maddelerinin fiyatlarındaki dalgalanmadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre, dünya üzerinde 900 milyon insan yetersiz beslenmekte ve her yıl 5 yaşın altındaki 8 milyon çocuk, bu nedenle yaşamını yitirmektedir.

Şimdi, şu çelişkilere bakar mısınız?

Dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcamalar, yılda 18 milyar dolardır. Dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı için gerekli para ise 12 milyar dolardır. Avrupa ve ABD’de evde beslenen hayvanların mamalarına harcanan para da 17 milyar dolar tutmaktadır. Bir hesaba göre tüm dünya üzerinde açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para sadece 19 milyar dolardır.

Bu arada:

Parfüm için harcanan para, 15 milyar dolar; evrensel okur-yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım ise 5 milyar dolar civarındadır.

Deniz yolculuklarına harcanan para, 14 milyar dolar; dünyada herkese temiz içme suyu sağlanması için gerekli para ise 10 milyar dolardır.

Avrupa’da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar; her çocuğun aşılanması için gerekli miktar ise 1.3 milyar dolardır.

Ne yazıktır ki küresel gıda krizi ve açlık, dünyada herkese yetecek kadar yiyecek olmadığından değil, herkes ona sahip olamadığı için yaşanmaktadır.

KÜRESEL GIDA KRİZİNİN GÖSTERGELERİ

Dünyanın istisnasız bütün uzmanları, insanlık tarihinin bugüne kadar yaşamadığı boyutta bir küresel gıda krizinin gelmekte olduğu konusunda ortak görüştedir. Bu uzmanlara göre bu büyük felaketin bazı temel göstergeleri söz konusudur:

*Dünya Bankası verilerine göre son 1 yıl içinde anormal fiyat yükselmeleri yüzünden en yoksul kesime 44 milyon insan eklenmiştir.

*Yerküre, tarım için kullanılabilir alanlarını büyük bir hızla yitirmektedir. Ekilebilir arazilerin üçte biri tehlike altındadır.

*Söz gelimi ABD’de tarım arazilerinin üçte biri, petrol arama çalışmalarına tahsis edilmiştir.

*Orta Doğu’da su sıkıntısı nedeniyle tarım arazilerinin önemli bir bölümü, ekim yapılamaz bir hale gelmiştir.

*Dünya Bankası verilerine göre ‘akifer’ adı verilen, suyun çok uzak mesafelere gitmesini sağlayan, yer altı sularını pınarlara ve kuyulara ileten gözenekli toprak ya da jeolojik oluşumun yok olması, Çin’de 130 milyon, Hindistan’da ise 175 milyon insan için gereken gıda üretimini tehlikeye sokmuştur.

*Amerikalıların deyimiyle ekmek sepetleri, kuru fırınlara dönüşmektedir.

*Afrika ve Orta Doğu’da 22 ülkede tahıl ekim alanları Ug99 adı verilen bir tahıl başağı dejenerasyonu ile karşı karşıya bulunmaktadır.

*Uzak Doğu’da tsunamiler ve nükleer etkileşimler, özellikle Japonya’da çoğu tarım alanını kullanılamaz kılmıştır.

*En olumsuz faktörlerden biri, tarımsal üretimin genelde akaryakıt fiyatlarından yüksek oranda etkilenmesidir. Petrol fiyatları yükseldikçe, tarım ürünlerinin fiyatları da otomatikman tırmanışa geçmektedir.

*Gübre sıkıntısı da ciddi sorunlardan biridir. The Global Phosphorus Research Initiative kuruluşunun verilerine göre, 30 ile 40 yıl içinde dünya, gübrenin temel maddesi olan fosfor ile ilgili olarak tedarik sıkıntısı yaşayacaktır.

*Gıda enflasyonu yerkürede ekonomilerin en önemli sorunudur. Söz gelimi Hindistan’da yıllık gıda ürünleri enflasyonu, bütün çabalara rağmen yüzde 20’nin altına inmemektedir.

*Dünya Bankası verilerine göre son 12 ay içindeki küresel gıda fiyat artışı ortalaması yüzde 36’dır.

*Buğday fiyatları bir yıl içinde iki katına çıkmıştır.

*Tahıl ürünlerinin fiyatları da aynı şekilde iki misli olmuştur.

*Soya fasulyesi 12 ayda yüzde 50 pahalılaşmıştır.

PEKİ, NE YAPMALI?

Gıda, insanoğlunun sağlıklı ve onurlu bir yaşam sürebilmesi için temel hammaddedir. Gıda güvenliği de insan sermayesinin gelecek nesillerini oluşturabilmeyi sağlamasını mümkün kılabilecek ön koşuldur.

Gıdaya ulaşım, hangi ülke söz konusu olursa olsun, tartışmasız en temel evrensel insan hakkıdır. Ne var ki çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmaktadır bu temel hak. Yerküre nüfusunun yüzde 10’unu aşan bir kitle, bu konuda güvensiz bir yaşam sürmektedir.

Günümüzde gıda güvenliği, üretim istatistiklerinden öte bir olgudur. Üretim ve tüketimi aşan zorluklar söz konusudur.

Düşük HDI (Human Development Index – Düşük Gelişim Endeksi) grubu ülkelerinde, tarımsal ürünlerin yüzde 40’ı, tarım alanlarında yitirilmektedir. HDI düzeyi yükseldiği zaman da bu, kayıp piyasaya sunma ve stoklama aşamalarında gerçekleşmektedir.

HDI düzeyi en yüksek ülkelerde ise gıdaların yüzde 60’ı restoranlar ve evlerde heder olmaktadır.

Akıllarınıza takılan soruyu duyar gibi oluyorum. “E peki, ne yapmalıyız ki bu gıda sorunun üstesinden gelebilelim?”

Gıda ve beslenme uzmanlarının büyük bir bölümü şöyle cevaplandırıyorlar bu soruyu:

Gıdanın Geleceği Manifestosu

Dünya bu gidişat karşısında tamamen duyarsız ve teslimiyetçi midir? Elbette hayır…

Uluslararası komisyon, gıda ve tarımın geleceği üzerine, 2003 yılında ‘Gıdanın Geleceği Manifestosu’nu yayınlamıştır. Bu hareket, gıda ve tarımın sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlik açısından en geniş boyutlu kavramsal ortak gücünün dillendirilişi olmuştur.

Çözüm önerileri, temel prensiplerin belirlenmesini sağlamıştır. Acil eylem planları saptanmıştır. Tarımsal-ekolojik gıda güvencesine yönelik saptamalar ve ilkeler şu şekilde sıralanmaktadır:

1) Küreselleşmiş endüstriyel tarım, hem iklim değişikliğini körükler hem de iklim değişikliğine karşı kırılgandır.

2) Ekolojik ve organik tarım, iklim değişikliğini azaltmaya ve uyuma katkıda bulunur.

3) Yerel ve sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş, çevrenin ve halk sağlığının yararınadır.

4) Biyoçeşitlilik, kırılganlığı azaltır; dayanıklılığı arttırır.

5) Genetiği değiştirilmiş tohumlar ve cinsler, tamamen yanlış bir çözümdür ve gıdanın geleceği açısından son derece tehlikeli bir sapmadır.

6) Endüstriyel agro-yakıtlar, tamamen yanlış bir çözüm önerisidir ve tehlikeli bir sapmadan ibarettir. (Tarımsal yakıt anlamına gelen bu uygulamada, klasik benzine bir miktar tarımsal yağ katılmaktadır. Çevrecilere göre, agro-yakıtların doğaya verdiği zararlar, 4 ana başlıkta toplanmaktadır: Agro-yakıtlar sera gazı emilimini artırmaz, azaltır. Agro-yakıtlar fosil yakıt tüketimini azaltmaz, artırır. Agro-yakıtlar yüksek fosil yakıt tüketimine dayalı endüstriyel tarım uygulamasını artırır. Agro-yakıt endüstrisi yüksek oranda atık su yaratır.)

7) Suyu koruma hedefi, sürdürülebilir tarımın ana ilkesidir.

8) İklim değişikliklerine uyum için, bilgi yönünden bir eğitimsel geçiş süreci yaşanmalıdır.

9) Sürdürülebilir ve eşitlikçi bir gıda geleceğine doğru ekonomik geçişte, gıda güvencesini teminat altına alabilmek için – sınırsız tüketim, yanlış ekonomik göstergelerle büyüme paradigmaları, demokratik katılımcılık, yaşam kalitesinin yükseltilmesi gibi faktörler de dikkate alınmalıdır.

Manifestonun Eylem Planları

Söz konusu manifesto, iki düzeyde eylemler önermektedir: Halk eylemleri ve politik eylemler.

Halk eylemleri:

1) Biyoçeşitliliği koruyun ve teşvik edin. Bu çeşitliliğe arka bahçenizde ve çiftliklerinizde başlayın.

2) Kimyasal ve enerji yoğun tarımsal uygulamalardan, ekolojik ve organik gıda üretimine geçin.

3) Su tasarruflu tarımı seçin. Yoğun sulama ve artezyen kuyularının yerine, su biriktirmeyi ana amaç edinin.

4) Çiftçi pazarlarını, yerel, organik, taze mevsimlik ürünleri, kısa ve az aracılı zincirleri tercih edin. Böylece enerji yükünü hafifletin.

5) Yerel gıda ekonomilerini yeniden inşa etmeye yönelik girişimleri başlatın ve destekleyin.

6) Tüketiciler, yerel topluluklar ve çiftçiler için demokratik alanlar yaratın.

Politik eylemler:

1) Fosil yakıta dayanan gıda ekonomilerine verilen desteği durdurun. Bu belge sizleri; Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, bölgesel ve küresel finans kurumları, baraj inşaatları, boru hattı, sulama projeleri ve devasa ulaşım altyapıları gibi fosil yakıt tabanlı büyük projelere parasal destekleri durdurmaya davet eder.

2) Agro-yakıtlara uygulanan destekleri ve bunların kullanımlarını zorunlu kılan yasaları kaldırın.

3) Kamu yatırımlarını, gıda güvencesini artırırken iklimden kaynaklanan riskleri azaltan ekolojik, yerel ve organik gıda maddelerine aktarın.

4) Dünya Ticaret Örgütü’nün gıda konusuna zarar veren kilit kurallarının değişmesi için faaliyet gösterin.

Uzayı fethetme yolundaki insanoğlunun, çocuklarının açlık nedenlerini keşfedememesi karşısında söyleyecek bir şey bulamıyor ve yazımı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Pearl S. Buck’ın (1892-1973) beni çok etkileyen bir ifadesi ile noktalıyorum:

“Aç bir insan, doğruyu veya yanlışı göremez… Görebildiği tek şey kalmıştır geriye: GIDA!”

Tamamını Oku

Haberler

Ateşin Dansı: Geleneksel Wok Tavalarında Çelik ve Yüksek Isı Etkileşimi

Kanton mutfağının kutsal aroması ‘Wok Hei’ (wok’un nefesi); elle dövülmüş karbon çeliğin termodinamik yapısı, mikro yağ damlacıklarının buharlaşması ve saniyeler süren Maillard reaksiyonu fiziği.

Published

on

Geleneksel karbon çelik wok tava ve wok hei alev dinamikleri

Asya mutfak kültürünün binlerce yıllık simgesi olan geleneksel wok tavası, dışarıdan bakıldığında yalnızca derin ve kavisli bir çelik parçası gibi görünebilir. Ancak yüksek debili bir alevin üzerine konulduğunda wok; termodinamik, akışkanlar mekaniği ve organik kimyanın kusursuz bir uyumla çalıştığı yüksek hızlı bir reaktöre dönüşür. Bu etkileşimin yarattığı o dumanlı, karamelize ve tarif edilemez lezzet profiline Kanton mutfağında Wok Hei (Wok’un Nefesi) adı verilir.

Wok hei, ev mutfaklarındaki teflon veya döküm tavalarda asla taklit edilemeyen bir gastronomi olgusudur. Bir yemeğin saniyeler içinde pişip dışının çıtır ve isli, içinin ise sulu ve diri kalabilmesi, karbon çeliğin ısıl iletkenliği ile aşırı ısınmış havanın malzeme etrafında yarattığı aerodinamik girdap sayesinde gerçekleşir.

Karbon Çeliğin Termodinamiği ve Yağ Damlacıklarının Yanması

Geleneksel bir wok, demir ve karbon alaşımından dövülerek üretilir. Döküm demire kıyasla çok daha ince ve hafiftir; bu sayede sıcaklık değişimlerine anında tepki verir. Wok ocağının ürettiği 1000 dereceyi aşan alevler tavanın altını kızdırırken, tavanın iç yüzeyi 200 ila 250 derecelik kritik Maillard sıcaklığına saniyeler içinde ulaşır.

Usta bir şef wok’u ritmik olarak havaya fırlattığında (tossing hareketi), yemeğin üzerine püskürtülen mikro yağ damlacıkları kızgın tavanın kenarlarından sıçrayarak doğrudan brülör alevleriyle temas eder. Bu temas anında yağ damlacıkları buharlaşır ve alev alarak mikro düzeyde bir yanma (combustion) sisi oluşturur. Havaya fırlatılan sebze ve et parçaları bu sıcak duman bulutunun içinden geçerken, yüzeylerinde benzersiz bir tütsü ve karamelizasyon tabakası oluşur.

Geleneksel karbon çelik wok tavada yüksek ısı ve dumanlı aroma kimyası

Patina: Çeliğin Yaşayan Koruyucu Ruhu

Wok tavasının bir diğer vazgeçilmez unsuru, zamanla yüzeyinde biriken “patina” tabakasıdır. Yeni bir karbon çelik tava kullanılmadan önce bitkisel yağ ve taze zencefil/taze soğanla yüksek ateşte defalarca fırınlanarak (seasoning) terbiye edilir. Yağ asitleri ısıyla polimerize olarak gözenekli çeliğe bağlanır ve doğal, yapışmaz, simsiyah bir karbon katmanı oluşturur.

Bu patina katmanı yalnızca yiyeceğin yapışmasını önlemekle kalmaz; her pişirmede ortaya çıkan lezzet öncüllerini mikro düzeyde hapsederek sonraki yemeklere derinlik katar. Modern modernist mutfak tekniklerinin dahi hayranlıkla incelediği wok hei, kadim Asya mutfak zekasının ateş ve çelikle kurduğu en güçlü lezzet ittifakıdır.

Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

Wok hei lezzeti ev tipi ocaklarda elde edilebilir mi?

Ev ocaklarının ısı gücü (BTU değeri) profesyonel wok brülörlerinin çok altında kaldığı için tam anlamıyla wok hei yakalamak oldukça zordur; ancak karbon çelik bir wok tavayı çok yüksek ısıtarak küçük porsiyonlar halinde pişirmek benzer bir çıtırlık sağlar.

Karbon çelik wok tava deterjanla yıkanır mı?

Hayır, kimyasal deterjanlar yüzeydeki doğal polimerize yağ (patina) katmanını sökeceği için wok yalnızca sıcak su ve bambu fırça ile temizlenip kurulanmalı ve hafifçe yağlanmalıdır.

Wok tavada sebzelerin diri kalmasının sebebi nedir?

Aşırı yüksek ısı sayesinde sebzelerin dış yüzeyindeki su saniyeler içinde buharlaşır, hücre duvarları çökmeden dışı karamelize olur ve içi tüm çıtırlığını ve vitamin değerini korur.

Tamamını Oku

Haberler

Boğaz’ın Efendisi: Haliç’te Lüfer Göçü ve Tarihi Balık Ağı Ustaları

Karadeniz’den Marmara’ya uzanan akıntılarda Boğaz’ın simgesi lüfer balığının sonbahar göçü ve Haliç kıyılarında kaybolmaya yüz tutan geleneksel balık ağı örme zanaatının sosyolojisi.

Published

on

Haliç ve Boğaz'da tarihi lüfer avı ve geleneksel balıkçı tekneleri

İstanbul’un kadim mutfak ve kent belleğinde Boğaz, yalnızca iki yakayı ayıran bir su yolu değil; asırlardır Karadeniz ile Akdeniz arasında mekik dokuyan devasa bir biyolojik göç otobanıdır. Bu göçün kralı, Bizans sikkelerinden Osmanlı saray ziyafetlerine kadar şehre damgasını vuran asil yırtıcı ise şüphesiz Lüfer‘dir (Pomatomus saltatrix). Sonbaharın serin poyrazıyla Karadeniz’in yağlı sularından Boğaz’a inen lüfer sürüleri, şehre yalnızca bir lezzet şöleni değil, Haliç kıyılarında yüzyıllardır yaşayan bir deniz zanaatı ekosistemi de getirirdi.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Boğaziçi dalyanlarından ve lüfer akınlarından övgüyle bahsettiği o görkemli dönemlerde, lüfer avı sıradan bir balıkçılık faaliyeti değil; kentin şairlerini, memurlarını ve kayıkçılarını gece yarıları sandal sefalarında bir araya getiren bir İstanbul ritüeliydi.

Göz Nuru İlmekler: Haliç’in İplik ve Ağ Ustaları

Lüferin jilet kadar keskin dişleri, endüstriyel misinaların ve naylon iplerin henüz bulunmadığı çağlarda balıkçılar için büyük bir mücadele konusuydu. Balığın ağları parçalamasını önlemek için Haliç’in Fener, Balat ve Ayvansaray kıyılarında kuşaktan kuşağa aktarılan özel bir zanaatkar sınıfı vardı: Ağ Örücüleri.

Doğal keten, kendir ve ipek ipliklerin ceviz kabuğu veya çam kabuğu suyunda kaynatılarak (dabaklama işlemi) tuzlu suya dayanıklı hale getirildiği bu ağlar, ahşap mekiklerle ilmek ilmek dokunurdu. Her bir gözün açıklığı, balığın solungaç yapısına göre milimetrik olarak hesaplanır; lüferin akıntıya karşı yaptığı ani manevraları yakalayacak özel “voli ağları” ve “fanyalı uzatma ağları” hazırlanırdı.

Tarihi İstanbul balık ağı ustaları ve taze lüfer balığı

Lüferin Lezzet Hiyerarşisi ve Izgara Ritüeli

İstanbul mutfağında lüfer, boyutlarına göre isimlendirilen ve her boyunda farklı bir pişirme tekniği gerektiren nadir balıklardandır. Defneyaprağı, çinekop, sarıkanat, lüfer, kofana ve sırtıkara silsilesinde; sonbahar aylarında 25-30 santimlik olgunluğa erişen hakiki lüfer, lezzet zirvesini temsil eder.

Lüferin eti, Karadeniz’den Boğaz’ın çift yönlü güçlü akıntılarına (üstte tatlı, altta tuzlu su) karşı yüzdüğü için yoğun yağlanır ve sıkılaşır. Geleneksel İstanbul mutfağında lüfer; unlanıp tavaya atılmaz, ağır soslarla boğulmaz. Meşe kömürü közünde, defne yaprağı eşliğinde ve yalnızca zeytinyağı-tuz dokunuşuyla ızgara edilir. Bugün tükenme tehlikesi altındaki stoklarına ve kaybolan ağ ustalarına rağmen lüfer, Boğaziçi’nin yaşayan gastronomi vicdanı olmaya devam ediyor.

Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

Lüfer balığının en lezzetli olduğu dönem hangisidir?

Eylül sonundan Kasım ortasına kadar süren sonbahar göçü dönemi, balığın Karadeniz’de beslenip en yüksek yağ oranına ulaştığı ve etinin en lezzetli olduğu zamandır.

Geleneksel İstanbul mutfağında lüfer nasıl pişirilir?

Hakiki lüfer kesinlikle meşe kömürü ızgarasında pişirilir; balığın yağının kömüre damlayarak çıkardığı duman, ete eşsiz bir aroma kazandırır.

Lüfer boylarına göre nasıl adlandırılır?

Küçükten büyüğe: Defneyaprağı (<10 cm), Çinekop (15-18 cm), Sarıkanat (18-25 cm), Lüfer (25-35 cm), Kofana (35-45 cm) ve Sırtıkara (>45 cm).

Tamamını Oku

Haberler

Anadolu’nun Uzayan Mirası: Erzurum Civil Peyniri ve Tel Çekme Zanaatı

Doğu Anadolu yaylalarının asırlık süt zanaatı Erzurum civil peyniri; yağsız sütün asidite dengesi, kazan başında uygulanan yoğurma-çekme mekaniği ve lifli protein yapısının kimyasal sırları.

Published

on

Erzurum civil peyniri geleneksel tel çekme zanaatı ve yayla mandırası

Doğu Anadolu’nun 2000 metreyi aşan sarp yaylalarında, bin bir çeşit endemik kır çiçeği ve kekikle beslenen hayvanların sütü, asırlardır coğrafyanın zorlu kış şartlarına meydan okuyan benzersiz bir peynir kültürüne dönüşür. Bu kültürün en zarif, teknik olarak da en hayranlık uyandırıcı temsilcisi Erzurum Civil Peyniri‘dir. Yağsız sütün kazan başında sabırla yoğrulup metrelerce uzatılarak tel tel ayrılması, yalnızca geleneksel bir mutfak ritüeli değil; kazein proteinlerinin mekanik kuvvetle yeniden dizildiği eşsiz bir biyokimyasal zanaattır.

Erzurum ve Kars havzasında üretilen civil peyniri, halk arasında “çeçil” veya “tel peynir” olarak da adlandırılsa da, üretim tekniği ve asidite yönetimi açısından kendine has bir disipline sahiptir. Tereyağı üretiminden arta kalan yağsız sütün (yağsız süt veya yavan süt) israf edilmeden yüksek proteinli, yağ oranı düşük ve uzun ömürlü bir besine dönüştürülmesi, Anadolu halk bilgeliğinin sürdürülebilir gastronomiye verdiği en büyük yanıtlardan biridir.

Kazanda Uzayan Lifler: Kazein Moleküllerinin Hizalanması

Civil peynirinin sırrı, sütün doğal ekşimesiyle (asitlik derecesinin artması) başlar. Şirden mayası ile mayalanan teleme, bakır kazanlarda yaklaşık 50-55 derece sıcaklıkta ağır ağır ısıtılır. Bu sıcaklık, peynir altı suyunun ayrışmasını hızlandırırken süt proteinleri olan kazein misellerinin birbirine yapışarak elastik bir hamur oluşturmasını sağlar.

Teleme tam kıvama geldiğinde usta eller devreye girer. Kazandan alınan sıcak teleme, ahşap teknelerde veya mermer tezgahlarda elle sürekli katlanıp havaya doğru çekilir. Bu çekme ve uzatma hareketi, küresel kazein proteinlerini dikey olarak düzleştirir ve paralel zincirler halinde birbirine bağlar. Sonuç; piştiğinde ya da elle ayrıldığında adeta ipek bir kumaşın iplikleri gibi incecik liflere ayrılan eşsiz tel yapısıdır.

Geleneksel Erzurum civil peynirinin lifli tel dokusu ve ahşap sunum

Tuzlama, Dinlendirme ve Göğermiş Peynire Dönüşüm

Tel tel ayrılan civil peynirleri, salamura tuzlu suda dinlendirildikten sonra askılara asılarak fazla suyu süzülür. Taze tüketildiğinde hafif elastik, süt kokulu ve tuzlu bir karaktere sahip olan bu peynir, aynı zamanda meşhur “Göğermiş (küflü) peynir”in de ana hammaddesidir. Toprak küplere veya deri tulumlara lor peyniriyle birlikte sıkıca basılan civil, mağaralarda aylarca bekletilerek doğal penisilin küfleriyle olgunlaştırılır.

Yüksek kalsiyum ve protein oranı, sıfıra yakın yağ içeriği ve kendine has lifli çiğneme dokusuyla Erzurum civil peyniri, modern sağlıklı beslenme trendlerinde hak ettiği değeri giderek daha fazla kazanan köklü bir coğrafi işaret mirasıdır.

Sıkça Sorulan Sorular (FAQ)

Civil peyniri hangi sütten ve nasıl yapılır?

Genellikle inek sütünün yağı tereyağı yapılmak üzere alındıktan sonra kalan yağsız sütün doğal olarak asitlendirilmesi, mayalanması ve sıcak kazanda çekilip uzatılmasıyla üretilir.

Civil peyniri ile çeçil peyniri arasındaki fark nedir?

Erzurum civil peyniri tamamen yağsız sütten yapılır ve lifleri daha incedir; çeçil peynirinde ise yağ oranı kısmen daha yüksektir ve dokusu daha yumuşaktır.

Civil peyniri nasıl saklanmalıdır?

Taze civil peyniri kendi salamura suyunda veya hava almayan kaplarda buzdolabında saklanmalıdır; tuzunu azaltmak için tüketilmeden önce ılık suda birkaç dakika bekletilebilir.

Tamamını Oku