Haberler
130 Asırdır Akan Bir Nehir, 33 Medeniyet Bir şehir; Diyarbakır
“Bilenle ve Yerinde Yemek HOŞTUR” teması ile araştırmacı, gazeteci, yazar Adnan Şahin ile gerçekleştirdiğimiz Diyarbakır Lezzet Keşfi’nde sadece iştahımızı değil, hayal gücümüzü de kabartan lezzetlerinin her lokmasından ayrı zevk aldık
Yayınlanma zamanı
6 sene önce-
Yazar:
Özlem Özgen
Artık şehirleri keşfetmenin yolu gastronomi turları. Bu sebeple şehirleri mutfağı aracılığıyla tanımak benim de yeni seyahat etme yöntemim oldu. Bu sayede şehrin hikayesinin yemekler ve bu yemekleri yapan insanlar tarafından anlatılabileceğini keşfediyorum. Gittiğim her şehirde tattığım yeni lezzetler ve o lezzetlere dair öğrendiğim bilgiler bir daha silinmemek üzere zihnime kazınıyorlar.
Hoştur Gastronomi heyecan verici deneyimler, rutin alışkanlıklardan kaçış, yerel kültürler hakkında bilgi, özgün gastronomi rotaları ile sıra dışı bir alternatif sunuyor. Hoştur Gastronomi ile gezdiğim şehirler geniş bir mutfak kültürü ile birlikte derin bir tarihe sahipler.
İşte bu şehirlerden biri olan, tarihin taşlara yazıldığı kent Diyarbakır’da büyülü bir keşfe çıkmaya ne dersiniz?

Mezopotamya’nın, Bereketli Hilal’in kültür, tarih ve lezzetle bezeli şehri Diyarbakır’dayız. Beretini Dicle Nehri’nin sularından alan verimli toprakları ve elbette enfes mutfağı ile Diyarbakır bu defa da bizim için açıyor lezzet kapılarını.
Diyarbakır denilince akla ilk surlar geliyor şüphesiz. Tarihi kent merkezini çevreleyen ve genel hatlarıyla bugünkü sınırlarına IV. yüzyılda ulaşan surlar, yapıldığı dönemden itibaren kentin en önemli mimari öğesi. Diyarbakır’ı çevreleyen surların doğu kısmında Dicle Nehri kıyısında yaklaşık on bin dönümlük bir alana yayılan HEVSEL BAHÇELERİ ise bu benzersiz toprakların bir diğer güzelliği.

Hevsel Bahçeleri yaklaşık 7 bin yıldır şehrin vazgeçilmez bir parçası der tarihi kaynaklar. Bu kent adeta o bahçeler ve Dicle Nehri üzerinden var olmuştur. Bu anlamda Diyarbakır’ın ruhu Dicle Nehri ve Hevsel Bahçeleri’dir dersem yanılmış olmam.
Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi varsa bizim için kurulan bu sofrada mutlu olmak için fazlaca sebebimiz olacağı aşikar. Söze nereden başlanır diye düşünüyorum şimdi. Lezzet şöleni kemikli koyun kol eti, aşurelik buğday, yeşil mercimek ve nohut ile hazırlanan habenisk çorbası ve kibe mumbar dolması ile başlıyor. Müzenin Kahvesi’nde Diyarbakır’ın yöresel lezzetleri ile hazırlanmış kahvaltı sofrası ile yavaş yavaş mest olmaktayız. Kahvaltının olmazsa olmazı ekmekler ve hamur işleri… Çökelekli, peynirli ya da kıymalı olarak saçta pişirilen ve sıcak servis edilen patile yapıyor Diyarbakır’lı bir hanım. Geçmişinin en az 120 yıl öncesine dayandığı bilinen Diyarbakır çöreği daha çok dini bayramlarda yapıldığı için bayram çöreği olarak da biliniyor. Bulgur değirmeninde son kalan un gibi bulgurdan evlerde yapılan bulgur ekmeği ise şimdilerde fırınlarda yaygın olarak yapılıp satılmakta. Diyarbakır’da baharın habercisi olarak bilinen kenger yumurta ve kavuta bulanarak kızartılmış ve tadına doyulmaz bir lezzet haline gelmiş. Örgü peyniri tabii ki soframızda. Tereyağlı çökelek, bölgede yetişen meyvelerden yapılan reçeller, pekmezler, sade ve soslu olarak hazırlanmış Derik zeytini ve bölgenin doğal balları da kahvaltıya eşlik ediyor. Kısacası yemesi ayrı, yutması ayrı lezzetler. Kahvaltı sonrası Türk kahvesi eşliğinde Dicle Nehri’ni ve kentin tüm koku ve renklerini içeren Hevsel Bahçeleri’ni seyretmekse cabası.

İç Kale Müze Kompleksi içinde yer alan Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ndeyiz. Bu müze Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Diyarbakır Valiliği’nin beraber yürüttüğü İç Kale Restorasyonu Projesi ile 2015 yılında şehre kazandırılmış. Burada hepimizi son derece etkileyen ve bildiklerimizi sorgulatan Körtik Tepe bölümü oldu. Körtik Tepe’de yapılan kazılar sonrası bulgular taşlar yeniden mi yerinden oynuyor dedirten cinsten. Göbekli Tepe tarihi günümüzden 12.000 yıl öncesine dayanıyor. Körtik Tepe’nin ise 12.400 yıla dayandığı düşünülüyor, kazılar devam etmekte. Öyleyse Göbekli Tepe ile Körtik Tepe’yi karşılaştırdığımızda ne tür yanıtlar bulabilirdik? Kafamda bu soruya cevap ararken Diyarbakır’ın olmazsa olmazı ciğer kebabını yemek için yola koyulduk. Ciğerci Meheme Amca’nın mekanına yaklaştığımızda benim gibi ciğer kebabının kokusunu almak üzere gözlerini kapayarak bekleyen birileri daha var mıydı bilemiyorum ama ekipteki arkadaşlarımız merdivenleri birer ikişer adımlayarak kokunun peşinden restoranın üst katına doğru çıkmaya başladılar bile. Meheme Amca ise şişe dizilmiş ciğerleri lezzetlendirmek için farklı baharatlara buluyor, ocak başında bizi bekliyordu. Şölen yeniden başlamıştı. Pişen şişlerden ciğerleri baharat ve yağ ile lezzetlendirilmiş lavaş yardımı ile sıyırarak közlenmiş soğan ve domates eşliğinde yemenin tadı ise kelimelerle anlatılamaz.

Tatlının beyne vuran lezzetini hissederek öğlen yemeği keyfimizi tamamlamak üzere Hacı Levent’e ulaştık. Fıstıklı Burma Kadayıf yemeyi hayal ederken kendimizi baklavaların, kadayıfların binbir çeşidi içinde bulduk. Fıstıklı burma dışında benim en sevdiğim tatlı soğuk baklava oldu.

UNUTMAYIN GÖZ VE KULAK ALDANIR, AMA AĞIZ ALDANMAZ
Akşam yemeği için HANCI ET’deyiz. İçeri girer girmez şehir mutfağının et ağırlıklı bir yemek kültürüne sahip olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor.

“Benim Şehrim Diyarbekir” düsturuyla hizmet veren şehir sevdalısı Şeyhmus Doğan karşılıyor bizi kapıda. Diyarbakır’ın marka yüzü. Yıllarca tatlara tat, lezzetlere lezzet katmış, yemekleriyle müstesna babadan oğula miras mekanda, Diyarbakır’ın yöresel yemeklerini bulabiliyorsunuz. Hancı’da eşsiz kokular eşliğine sofraya gelen yemekler öyle lezzetli ki bu şehirde yemek yemenin karın doyurmaktan çok daha fazla bir şey olduğu gerçeğini yeniden kavrıyor insan. sumaklı tuzik (su teresi) çorbası, pöçik, kari (yılanyastığı) otlu bulgur pilavı, kurutma meftunesi, hırsız kebabı, yoğurtlu kenger, hardal otu dolması, kış kabağı içinde Karacadağ pirinci ile yapılmış etli pilav, meyve ile eti lezzete dönüştüren ayvalı kavurma, kaburga dolması, kurutulmuş meyvelerle yapılan gurme gazi yemeği, içli köfte ve bostana salatası menüde yer alan yöre yemeklerinden bazıları. Sofraya gelen her tabakla birlikte lezzet ve keyif katlanarak artıyordu. Bu lezzetlere eşlik eden Diyarbakır türküleri de olmasa kimsenin kafasını masadan kaldıracağı yoktu anlaşılan. Bense “Mardinkapı şen olur” türküsünü dinlerken masaya gelen tatlının son lokmasını ağır ağır çiğniyordum, ağzımda dağılan her zerrenin tadını çıkarmaya çalışarak.

Başta Şeyhmus Bey olmak üzere olağanüstü insanlar tanıdım Diyarbakır’da, onlar mutfak geleneklerini devam ettirmeye çalışan şehir sevdalıları. Hoştur Gastronomi turlarında da benim mutfak yıldızlarım.
UZAKLARI YAKIN KILAN KÖPRÜLER
Ertesi sabah Diyarbakır’a lezzetli bir günaydın demek için seyrine doyulmaz bir yapı olan On Gözlü Köprü kenarındayız. Tarihi taş köprü, on kesik kemer üzerinde inşa edilen bloklarla Dicle’nin iki yakasını birbirine bağlıyor. İleride bir başka türkünün başkahramanı Kırklar Dağı. Ünlü “Kırklar Dağı’nın Düzü-SUZAN SUZİ” türküsünün dayandığı öykü, Dicle’yle Hevsel Bahçesi’nin kadim sevdasına da dem vurur.

Sabah kahvaltısında kuzu ciğeri yemek Diyarbakırlılar’ın olmazsa olmazlarından. Kuzu ciğeri taze olarak kahvaltılarda tüketiliyor. Ciğere lezzet katmak için farklı baharatlar ve gömlek iç zarı kullanılarak yağ oranı az olan ciğerin yağ oranının da arttırılması sağlanıyor. Sabah ciğer kebabı yapan bazı esnaf, taze ciğer bulamadığında o gün dükkânını açmamayı bile göze alıyor.

Bizim için hazırlanan perdeli ciğer kebaplarımızı yine o eşsiz yöresel kahvaltılıkları ile dolu olan sofrada yedikten sonra Zerzevan Kalesi’ne doğru yol alıyoruz. Zezevan Kalesi’nde gördüklerimiz öyle üç beş kelimeyle anlatılacak gibi değil.
ZERZEVAN KALESİ TARİHE IŞIK TUTUYOR Zerzevan Kalesi dünyanın en iyi korunmuş Roma İmparatorluğu’nun doğu sınır garnizonu olarak da biliniyor. Ayrıca dünyada ortaya çıkarılmış son Mithras Tapınağı’nın da bulunduğu Zerzevan Kalesi’nin UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınması için de gerekli başvurular yapılmış. Dicle Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç. Dr. Aytaç Coşkun, 2014 yılından bu yana yürütülen kazı çalışmalarının bölgenin tarihini aydınlatma açısından büyük önem taşıdığını anlatıyor. Şu ana kadar yapılan kazılarda sur kalıntısı, gözetleme ve savunma kulesi, yönetim binası, konutlar, tahıl ve silah depoları, yer altı ibadethanesi, sığınaklar, kaya mezarları, su kanalları ile su sarnıçları, gizli geçitler, askerlerin kaldığı yerler, sivillerin konakladığı mekanlar tespit etmişler. Coşkun, şimdiye kadar kazıların sadece %1’ini gerçekleştirdiklerini, kaledeki kazıların yaklaşık 50 yıl belki daha fazla süreceğini anlatırken tüm bu çalışmaların bölgenin ve Diyarbakır’ın tarihini değiştireceğine işaret ediyor.

Aytaç Hoca bizlere Roma Dönemi peynir tatlısı “Globi” de hazırlatmış. Gastronomi turu olunca tarihe tanıklık ederken gezi sonunda Antik Çağ’a ait bir lezzet olan “Globi” tatlısı da onu yememiz için bizi bekliyordu.
Büyük bir şaheser; Diyarbakır Ulu Camii
Şehrin merkezine geldiğimizde ilk durağımız Anadolu’nun en eski camilerinden olan ve mimarisi ile görenleri büyülemeyi başaran Diyarbakır’ın en değerli eserlerinden Ulu Cami. Cami duvarlarında eski uygarlıkların bıraktığı izleri görebiliyorsunuz hala. Evliya Çelebi’nin “İçinde öyle ruhaniyet var ki, bir kimse iki rekat namaz kılsa kabul olunduğuna kalbi şahitlik eder.” dediği Ulu Cami’nin dört ayrı cephesi Müslümanlığın dört ana mezhebine ayrılmış. Ayrıca camide sibernetiğin babası olarak kabul edilen ünlü bilgin El Cezeri’nin yaptığı güneş saatini de görmek mümkün.

Yolculuk öncesi son lezzet şöleni Ali Paşa Mahallesi’nin en ünlü evi Cemil Paşa Konağı’nda idi. Abdühamid’in sarayından bile daha görkemli olduğu söylenen bu yapıda şimdilerde “kent müzesi” olmak için restorasyon çalışmaları devam ediyor. Kadın girişimcilerin yöresel yemeklerle hazırladıkları muazzam sofrada yemeklerdeki tatların ve dokuların bir araya gelişindeki özgünlük yeniden hayran bırakıyor hepimizi. Hangi yemeği yiyeceğini şaşırıyordu insan. Meyir çorbası, Diyarbakır güveci, duvaklı pilav , kabak meftunesi, belluh, kaburga dolması, hurik, zerefet, nardan aşı, sütlü Nuriye….

Diyarbakır mutfağının gözde yemeklerinden Duvaklı Pilav
Eskiden evlenen çiftlerin düğününde duvak açma merasiminde yapılan bir pilav olduğu için bu yemeğe duvaklı pilav ismi verilmiş. Karacadağ pirincinden sade yağ ile yapıllan pilav üstüne kavrulmuş kıyma ve kabuğu soyularak kavrulmuş yerli bademle, bakır tepsilerde servis ediliyor.

Diyarbakır’da her mevsimin ayrı bir ‘Meftune’si var
Kışın kış kabağından, baharda kenger bitkisinden, yazın patlıcandan yapılan meftune en sevilen yemeklerden. Bakla, çağla , elma ve sebze kuruları ile de yapılan meftune bol sumakla pişiriliyor ve yanında ezilmiş sarımsakla servis ediliyor.
Üzerine bol nar taneleri ve maydanoz ilave edilerek yediğimiz Nardan Aşı öyle lezzetliydi ki insan tadını unutamıyor.
Havalimanına geçmeden önce örgü peyniri, Süryani şarabı, Diyarbakır çöreği, Kürt kahvesi, karpuz çekirdeği alıyoruz. Daha sonra da bir dilek tutup Dört Ayaklı Minare’nin sütunlarının arasından geçerek Demirciler Çarşısı’ndaki 300 yıllık Sülüklü Han’a konuk oluyoruz. Köz ateşte, fincanda pişen Türk kahvelerimizi gül ve reyhan şerbeti eşliğinde içiyoruz. Huzur bulduğumuz bu mekanda ben Türk kahvesini tercih ettim, siz dilerseniz ev yapımı Süryani şaraplarının ya da Menengiç kahvesinin de tadına bakabilirsiniz.
“Bilenle ve Yerinde Yemek HOŞTUR” teması ile araştırmacı, gazeteci, yazar Adnan Şahin ile gerçekleştirdiğimiz Diyarbakır Lezzet Keşfi’nde sadece iştahımızı değil, hayal gücümüzü de kabartan lezzetlerinin her lokmasından ayrı zevk aldık. Elbette Diyarbakır’da et ağırlıklı bir yemek kültürü var, en çok da kuzu ve koyun eti tercih ediliyor. Ancak etin yanında sebze ve tahılın da ön planda olduğunu yediğimiz yemekler bize bir bir anlattı. Diyarbakır mutfağında baharat olarak en çok sumak, kişniş, karabiber, pul biber, kırmızı toz biber kullanıldığını gördük. Yemeklerde taze sebze yerine kurutulmuş sebzeler daha çok tercih ediliyor. Çeşitli meyveler de tencere yemeklerinde fazlasıyla kullanılıyor. Tatlılardan burma kadayıf ise sofraların baştacı. İki gün boyunca yediğimiz yemekler sonrasında ise binlerce yıl Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Yahudi, Arap halklarıyla iç içe yaşayan kadim şehirde, bu kültürlerin bileşiminden meydana gelen yemek kültürünün oldukça zengin olduğunu artık daha iyi biliyoruz.

Söz konusu olan mutfaksa; Diyarbakır’da gezilecek çok yer ve tadılacak çok lezzet var. Kısa süreli de olsa güzel şeyler yaşamak, özel yerler keşfetmek insana iyi geliyor. Bence Diyarbakır’ı hafızalarınıza iyi kaydedin çünkü yolunuz düşmese bile yolunuzu düşürmelisiniz. Surları, cennet bahçelerini anımsatan Hevsel Bahçeleri, bereketi, hayatı su olup akıtan Dicle Nehri, lezzetli yemekleri, tapınakları, köprüleri ve binlerce yıldır insanların gelip geçtiği sokakları ile Diyarbakır hepimize düş gibi bir serüven vadediyor. Şimdi farklı medeniyetlerin varlık sahası Diyarbakır’ı mutfak zenginliği açısından da tanımak ve yeniden anlamak zamanı.
Gidilecek çok şehir, tadılacak çok yemek var.
Gözüm ve kulağım artık yaklaşmakta olan yeni keşiflerde……
Bu yazılar ilginizi çekebilir
Haberler
İrlanda’nın Batısında Kadınlar Toprağa Tutunuyor: Bir Gıda Devriminin Sessiz Öncüleri
İrlanda’nın Batı kıyısında kadınlar yerel gıda devrimini yönetiyor. Connemara’dan Clare’e, toprağa bağlı bu kadınların hikayesi Anadolu ile şaşırtıcı biçimde benzeşiyor.
Published
9 saat agoon
1 Mayıs 2026
İrlanda’nın batı kıyısında rüzgar taş ve mera arasında, hiç durmadan eser. Connemara’nın kayalık tarlalarında, Burren’ın kireçtaşı platolarında ve County Clare ile County Mayo arasında uzanan vahşi atlantik kıyısında, yüzyıllardır sürüp gelen bir direniş hikayesi yaşanıyor. Bu hikayenin bugünkü kahramanları ise ne çobanlar ne de büyük çiftlik sahipleri — aksine, ellerini toprağa gömen, ineğini sağan, peynirini mayalayan, otunu kurutup ilaç yapan kadınlar.
Saveur dergisinin Bahar/Yaz 2026 sayısında yayımlanan kapsamlı bir röportaj, “Batı İrlanda’yı Yeniden Şekillendiren Kadınlar” başlığıyla bu sessiz devrimi gözler önüne serdi. Ve şunu anlattı: İrlanda küçük çiftçi kadınları, onlarca yıllık ekonomik baskıya, toprak kaybına ve cinsiyetçi mirasa rağmen ülkelerinin gıda kültürünü kendi elleriyle yeniden inşa ediyor.
Sürgünün Toprağında Kalan Kadınlar
Bu coğrafyanın sert güzelliği, bir zamanlar sürgün yeridir. 16. yüzyılda İngilizlerin penal yasalarıyla buraya sürülen İrlandalılar, acımasız topraklarda nesiller boyu hayatta kalmayı başardı. Büyük Kıtlık yıllarında (1845-52) aileler ya öldü ya da gemilere binip Yeni Dünya’ya gitti. Geride kalanlar ise rüzgarı arkalarına alıp tohumları sakladı, turba bataklıklarından yakacak çıkardı, kanvas teknelerle avlandı.
Bu direnişin izleri hâlâ duruyor: çatısız taş evler, açlıktan ölen insanların yaptığı çıkmaz yollar. Bugün İrlanda’da çiftçilerin yalnızca yüzde dördü 35 yaşın altında. Küçük çiftlikler kapanmaya devam ediyor. Sübvansiyonlar yetersiz. Ve geleneksel olarak çiftlik mirası hâlâ erkeklerden geçiyor.
Ama tam da bu baskının içinden, kadınlar öne çıkıyor.
Jess Murphy ve Dayanışma Ağı
Galway’de Kai adlı restoranı işleten Jess Murphy, bu değişimin merkezindeki isim. Kai, yalnızca bir restoran değil — Batı İrlanda’nın küçük üreticilerinin sofraya taşındığı bir vitrin, ve her hafta açılan yeni bir tartışma platformu.
Murphy, küçük üreticileri bir arada tutan bir mesajlaşma grubu kurdu. Bu grupta kadınlar bilgi paylaşıyor, fırsatları birbirine aktarıyor, kredi başvurularında yol gösteriyor. “Hayatta kalmak için hepimizin hayatta kalması gerekiyor,” diyor Murphy. Ve bu cümle, hem bir manifesto hem de Batı İrlanda’nın yeni gıda felsefesi.
Grubun ilkesi basit ama devrimci: Hacim değil zanaat. Verim değil mevsimsellik. Hız değil yaşayan toprak.

Peynirci Teresa Roche: İsviçre’de Öğrenilen, İrlanda’da Uygulanan Zanaat
Galway’in Slieve Aughty dağlarının eteklerinde, Kylemore Farmhouse Cheese çiftliğinin dükkanına girdiğinizde ilk duyduğunuz şey ekşi lor ve tatlı saman kokusu oluyor. Teresa Roche, bir peynir tekerini dilimler ve anlatmaya başlar.
On bir yıl önce Avustralya’da hemşirelik yapan Roche, aile çiftliğine dönmek zorunda kaldı. Döndüğünde bulduğu tablo yıkıcıydı: Ailesi geçimini zor sağlıyordu. “Küçük çiftlikler sürekli kapanıyor. Sütümüzü çeşitlendirmeseydik, beş yıl içinde çiftçilik yapamaz hale gelirdik.” Çözümü İsviçre’de buldu: orada peynircilik eğitimi aldı ve geri döndü. Ülkede ticari cheddar bolluğu varken, Alpine tarzı uzun dinlendirmeli peynirler yapan nadir bir isim haline geldi.
Blossom adını verdiği yarı sert tekerlek, üzeri organik çiçek yapraklarıyla kaplanarak dinlendiriliyor. Aile çiftliğindeki pedigree Holstein Friesian inek sürüsünden elde edilen süt, İsviçre bakteriyel kültürleriyle işleniyor. Olgunlaştırma mağarasında, ahşap raflarda dizili tekerlekler her gün elle çevriliyor. Roche, bu işi büyük hacimli peynir fabrikalarına bırakmıyor. Küçük tutmak, onun için bilinçli bir tercih.
Anadolu ile Benzeşen Bir Hikaye
Batı İrlanda’daki bu tabloya bakarken Anadolu’yu düşünmemek elde değil. Türkiye’de de toprakla yaşayan kadınların elleriyle korunan bir mutfak kültürü var. Konya’nın tarhana üreticileri, Ege’nin zeytin bahçelerini yönetenler, Doğu Anadolu’nun koyun peyniri mayalayanları — hepsi benzer bir ekonomik baskıyla karşı karşıya.
Türkiye’de geleneksel gıdaların coğrafi işaret yasasıyla korunmaya çalışılması, İrlanda’daki artisan üreticilerin dayanışma ağlarıyla aynı kaygıdan doğuyor: büyük ölçekli endüstriyel gıda sistemine karşı küçük üreticilerin ayakta kalması. Her iki coğrafyada da bu mücadelenin ön saflarında çoğunlukla kadınlar var.
İrlanda’da bir inek çiftinin başında duran Teresa Roche ile Ege’de zeytin hasatını yöneten bir kadın arasında belki hiç görüşme olmayacak. Ama anlatıları birbirinin neredeyse aynası.
Hacim Değil, Anlam
Batı İrlanda’daki bu gıda hareketi, ölçek ekonomisini reddediyor. Büyük çiftliklerin rekabetçi fiyatlarına karşı koymanın tek yolunun, kalitenin ve özgünlüğün peşinden gitmek olduğuna inanıyorlar. Bu kadınlar için yemek, bir üretim hattı değil; toprağın, tarihin, direnişin ve dayanışmanın somutlaşmış hali.
Jess Murphy’nin restoranı Kai’de yemek yiyen her ziyaretçi, aslında sadece bir tabak yemiyor. Galway dağlarının eteklerinde büyütülen bir peynirin hikayesini, turba kokusuyla yoğrulan bir toprağın sesini, ve nesiller boyu süren bir kadın dayanışmasını yiyor.
Çatal bıçak gürültüsünün arkasında, gerçek olan buydu zaten.
Haberler
Nutella Artık Amerika’da Üretilecek: Ferrero’nun 75 Milyon Dolarlık Yatırımının Ardındaki Hikâye
Ferrero, 75 milyon dolarlık yatırımla Illinois’deki fabrikasında Nutella’nın ilk ABD yapımı versiyonunu üretti. Üstelik 60 yılın ilk yeni aromasıyla: Nutella Peanut.
Published
1 gün agoon
30 Nisan 2026
Dünyanın en tanınan kavanozu 75 milyon dolarlık bir yatırımla yeni bir çağa adım atıyor. Ferrero’nun ikonik fındıklı çikolata kreması Nutella, tarihinde ilk kez Amerika Birleşik Devletleri’nde üretilmeye başlandı. Ve dahası: İlk yeni aromasıyla geliyor — Nutella Peanut.
24 Nisan 2026’da Chicago yakınlarındaki Franklin Park, Illinois’deki Ferrero fabrikasında törene dönüşen bir açılışla başlayan üretim süreci, sadece bir şirketin büyüme hamlesi değil; dünyanın en sevilen gıda markalarından birinin evrimini simgeliyor.

ABD’de İlk Nutella Üretimi: Neler Değişiyor?
Ferrero Group, dünyada yıllık 365.000 ton Nutella üretiyor. Şimdiye kadar bu üretimin tamamı Avrupa’daki (özellikle İtalya, Fransa, Almanya ve Polonya) ve Asya’daki fabrikalarda gerçekleşiyordu. ABD, Nutella’nın en büyük pazarlarından biri olmasına rağmen, ürün okyanusun karşı yakasından gemilerle taşınıyordu.
Artık değil. Franklin Park tesisi, Amerika’da üretilen ilk Nutella ürününü hayata geçirdi. Bu hamle lojistik avantajın ötesinde siyasi ve ekonomik bir mesaj da taşıyor: Özellikle ticaret savaşları ve ithalat vergilerinin giderek karmaşıklaştığı bir dönemde, yerel üretim stratejik bir kalkan işlevi görüyor.
Nutella Peanut: İlk Yeni Lezzet
60 yılı aşkın tarihinde Nutella hiç yeni bir aromaya sahip olmamıştı. Fındıklı çikolata kreması, sadeliğiyle simge haline gelmişti. Şimdi bu değişiyor.
Nutella Peanut, adından da anlaşılacağı üzere fıstık bazlı bir versiyon. Amerikan damağının en derin sevgilerinden biri olan fıstık ezmesi geleneğiyle Nutella’nın çikolatalı yumuşaklığını birleştiren bu yeni ürün, özellikle ABD pazarı için tasarlandı. Walmart ortaklığıyla raflara girmeye başlayan Nutella Peanut, sadece bir ürün lansmanı değil; markanın globalleşme stratejisinin yeni bir adımı.

Ferrero’nun Büyük Amerikan Hamlesi
Ferrero Group, son yıllarda ABD pazarında agresif bir büyüme stratejisi izliyor. 2018’de Nestlé’nin Amerikan şeker markalarını 2,8 milyar dolara satın alan şirket, ardından Ferrara Candy ve Keebler bisküvi markalarını da portföyüne kattı. 75 milyon dolarlık Franklin Park yatırımı bu serinin en son halkası.
Ferrero North America CEO’su Marco Migliore, açılış töreninde şunları söyledi: “Bu yatırım, Ferrero’nun ABD pazarına olan uzun vadeli bağlılığının somut bir göstergesi. Nutella’yı ilk kez Amerikan topraklarında üretmek, hem markamız hem de bu ülkedeki ekibimiz için tarihi bir an.”
Törene Illinois Senato Başkanı Don Harmon ve bölge temsilcileri de katıldı. Bu, büyük bir şirket yatırımının sadece ekonomik değil, siyasi ağırlık da taşıdığının göstergesi — 50 yeni iş, bir kasabaya önemli bir nefes.
75 Milyon Dolar, 50 Yeni İş, Bir Şehir Gururu
Franklin Park, Chicago’nun hemen dışında, Orta Batı’nın endüstriyel bölgesinde yer alıyor. 75 milyon dolarlık yatırım, mevcut Ferrero tesisine yeni bir üretim hattı eklenerek gerçekleştirildi. 50 yeni tam zamanlı iş yaratıldı. Amerikan yerel medyası bu gelişmeyi büyük bir ekonomik kazanım olarak aktardı.
Üretim teknolojisi açısından da dikkat çekici: Nutella’nın standart kalitesini küresel ölçekte korumak Ferrero’nun en büyük önceliklerinden biri. Franklin Park tesisi, Avrupa fabrikalarındaki aynı üretim protokolleriyle donatıldı. Yani raflara çıkan Nutella Peanut, İtalya’dakiyle aynı kalite standartlarından geçiyor.
Türkiye’deki Nutella Aşkı
Türkiye, Nutella’nın güçlü pazarlarından biri. Özellikle 2000’lerin başından itibaren kahvaltı masalarının vazgeçilmezi haline gelen Nutella, Türkiye’de fındık bazlı bir ürün olarak özel bir anlam taşıyor: Bu ülke, dünyanın en büyük fındık üreticisi. Karadeniz’de yetişen Türk fındığı, yıllar boyunca Ferrero’nun tedarik zincirinin omurgası oldu.
Bu çerçevede Nutella Peanut’un Türkiye pazarına ne zaman gireceği merak konusu. Şu an için ABD’ye özel bir ürün olan Nutella Peanut’un uluslararası genişlemesi, şirketin ABD’deki başarısına bağlı olacak. Ama Türk tüketiciyi yakından ilgilendiren asıl soru şu: Fındık mı, fıstık mı? Türkiye, bu yarışta fındığa oy verir — tartışmasız.
Ferrero’nun bu hamlesi aynı zamanda küresel gıda piyasalarındaki derin bir dönüşümü de yansıtıyor: Büyük markalar, ticaret belirsizlikleri karşısında yerel üretimi tercih ediyor. Nutella’nın “Made in USA” damgası taşıması, bunun en somut ve sembolik örneği.
Haberler
Pintxo’dan Txakoli’ye: Bask Mutfağı Neden Amerika’nın Yeni Gastronomi Aşkı?
Kişi başına en fazla Michelin yıldızına sahip bölge olan Bask Ülkesi’nin mutfağı, pintxo barlarından sagardotegi’lere uzanan zengin kültürüyle şimdi Amerika’yı da büyülüyor.
Published
1 gün agoon
30 Nisan 2026
Bask Mutfağı dünyada sadece bir mutfak değil; bir kimlik, bir direniş, bir gurur meselesidir. İspanya’nın kuzey kıyısında, Pireneler’in eteklerinde ve Fransız sınırının hemen dibinde sıkışıp kalmış gibi görünen bu küçük bölge, dünyanın en yoğun Michelin yıldızlı restoranlar haritasına sahip. Ve şimdi bu devrim Atlantik’i aşıyor: Bask mutfağı Amerika’da yükseliyor.
San Sebastian’da (Bask dilinde: Donostia) bir barda oturup uzanan pintxo sırasına bakıyorsunuz. Soğuk bir txakoli kadehi, hamsili kroketa, Gilda… Artık bunu yaşamak için İspanya’ya gitmenize gerek yok. Santa Barbara’dan Chicago’ya, New York’tan Wyoming’e kadar uzanan yeni Bask mutfağı dalgası, bu deneyimi denizaşırı taşıyor.

Pintxo’dan Omakase’ye: Bask Mutfağının Dili
Bask mutfağı tek bir şey değil. Pek çok katman var: Bar kültürüne dayanan pintxo geleneği, ateş etrafında şekillenen izgaracılık anlayışı, asırlık sagardotegi (elma şarabı evi) ritüelleri ve dünyaca ünlü modern gastronomi hareketi. Bunların hepsi aynı coğrafyadan, aynı kültürel özden çıkıyor.
Pintxo, aslında “sivri uç” anlamına gelir ve İspanyolca’daki tapas’ın Bask versiyonudur. Ama özünde farklıdır: Pintxolar genellikle ekmek dilimleri üzerine kurgulanır, kurallı değil spontan bir şekilde tüketilir ve barın tezgâhında açık servis edilir. Siz istediğinizi alırsınız, barmen sayar, hesap o kadar.
Txakoli ise bu tablonun içeceğidir. Hafif, köpüklü, asidik bir beyaz şarap. İnce gövdeli ama karakterli. Deniz ürünleriyle, özellikle boyun kesimindeki konserve balık tüpleriyle (ventresca) muhteşem bir evlilik kurar.
Amerika’nın Yeni Bask Haritası
Fine Dining Lovers’ın yakın zamanda yayımladığı bir araştırma makalesi, Bask mutfağının Amerika’da beklenmedik coğrafyalarda filizlendiğini ortaya koyuyor. New York’ta Ernesto’s, Txikito ve Tía Pol gibi pintxos barları uzun süredir varlığını sürdürüyor. Chicago’da Asador Bastian, Bask usulü biftek kültürünü Orta Batı’ya taşıdı. Wyoming’in Jackson Hole kasabasındaki Hotel Jackson ise yakında yeni bir Bask lokantası açmaya hazırlanıyor.
Bask mutfağını Amerika’ya taşıyan sadece şehirli gastronomi meraklıları değil. Tarihsel bir bağ da var: 19. yüzyılda Bask göçmenler Amerika’nın batı eyaletlerine çoban olarak yerleşti. Bakersfield (California), Boise’daki Bask Sokağı (Idaho) ve Winnemucca (Nevada) bu tarihin canlı izlerini hâlâ taşıyor. Bu şehirlerde onlarca yıldır Bask lokantaları, kulüpleri ve festivalleri var. Ancak bugünkü dalga farklı: Artık bu mutfak, turistik ya da nostaljik olmaktan çıkıp üst düzey gastronomi arenasına taşındı.
Santa Barbara’nın Josper Aşkı: Dom’s Taverna
Bu dönüşümün en çarpıcı örneği Santa Barbara’da. Dom Crisp, daha önce Los Angeles’taki L&E Oyster Bar’da adından söz ettiren bir şefti. 2019’da Bask Ülkesi’ni ziyaret edince hayatı değişti. 2025’te kendi restoranı Dom’s Taverna’yı açtı ve tek hedefi vardı: Bask mutfağını Kaliforniya kıyısına getirmek.
Crisp’in en büyük silahı bir Josper fırını. Kömür yakıtlı, yüksek ısılı bu özel İspanyol ızgarası, Asador Etxebarri’yi dünya sahnesine taşıyan Victor Arguinzoniz’in vazgeçilmezi. Crisp de aynı yolu izliyor: Tüm malzemeler ateşten geçiyor. Sarımsaklı ve garum (balık sosu) eşliğinde bütün ızgara balık, kroketa, kemik sırtı biftek…
Menüde öne çıkan bir başka lezzet: Bask usulü cheesecake. San Sebastian’daki efsane La Viña barından ilham alan bu yanık tabanlı, kremamsı cheesecake, şimdi dünyada en çok taklit edilen tatlıların başında geliyor. Crisp ise versiyonuna havyar ekleyerek bambaşka bir boyuta taşıyor.

Sagardotegi: Elma Şarabı ve Kocaman Et
Bask mutfağını anlamak istiyorsanız bir sagardotegi’yi kafanızda canlandırın. Yüz yılı aşkın tarihi olan bu elma şarabı evleri, San Sebastian’ın dağ eteklerinde sıralanır. İçeri giriyorsunuz, devasa tahta fıçılar karşılıyor sizi. Barmenin işareti geldiğinde fıçının önüne koşuyor, elinizi uzatıyor ve akıp gelen sert elma suyunu (sagardo) direkt içiyorsunuz. Ardından ahşap tezgâha oturuyorsunuz: Büyük tuz kristalleriyle servis edilen dev bir biftek, yumurtalı morina ve tatlı için Bask peyniri.
Bu deneyimi Amerika’da tam olarak bulmak hâlâ zor. Ama Dom’s Taverna gibi restoranlar, sagardotegi ruhunu modern bir yorumla sunmaya çalışıyor. Crisp, menüsüne elma şarabını da ekledi ve etini aynı ölçüde büyük servisle sunuyor.
Türkiye’den Bakış: Bask Mutfağını Neden Keşfetmeliyiz?
Bask mutfağının Türkiye’deki gastronomi meraklıları için özel bir anlamı var: Bu mutfak, yemeğin kimlikle, coğrafyayla ve dirençle olan ilişkisini en saf haliyle temsil ediyor. Tıpkı Türk mutfağının farklı bölgelerinde olduğu gibi — Antakya’nın zeytinyağlıları, Ege’nin otu, Karadeniz’in hamsi coşkusu — Bask mutfağı da o topraklara kök salmış bir yaşam biçiminin yansıması.
Üstelik teknik açıdan da öğretici: Bask şefleri ateşi, tuzu ve malzemenin doğasına saygıyı temel alıyor. Abartı yok, süsleme yok — sadece iyi malzeme ve doğru teknik. Bu, Türk mutfağının en güçlü yanlarıyla örtüşen bir felsefe.
Eğer bir gün San Sebastian’a gitme şansınız olursa, pintxo barlarından başlayın. Her barda en az üç çeşit deneyin, her biriyle bir txakoli için. Ardından dağlara çıkın, bir sagardotegi’de akşam yemeği yiyin. Ve dönerken, bu mutfağın neden dünyanın en iyi listelerinin tepesinde olduğunu anlamış olacaksınız.
