Connect with us

Haberler

Çaydan Covid 19 Atağı, Bir Çay Hikayesi

1921 yılı nisan ayında mecliste kurulan bir komisyonda, Ziraat Genel Müdürü olarak İktisat Bakanlığı adına temsilci olarak katılan Zihni Derin’in; o gün ortaya attığı bir fikir koca bir bölgenin hayatını ileride değiştirecekti

Yayınlanma zamanı

-

Kim derdi ki dillere destan çocukluğum, şimdi de çay konusu ile gündeme gelecek; belleğime  iliştirilmiş çay anıları korona virüs günlerinin en önemli hatıraları olacaktı.

Her şey whatsapp gruplarımdan birine düşen bir mesaj ile yeniden can buldu. Ben de madem evde hayat,  elde zaman var dedim, mevzunun detaylarını kaleme almak istedim.  Belgeye göre Çin’de görev yapan bir doktor virüse karşı bir çözüm bulmuş; COVİD 19’un etkisini azaltacak mucize,  çayın içerisindeki etkin madde imiş. Çin hükümeti virüsle mücadele sürecinde hastalara ve sağlık çalışanlarına günde 3 öğün çay ikram etmiş, bu sayede kötü gidişatı kontrol altına almış. Elbette bilim çevreleri,  konunun  sağlık ve bilim boyutunun bu kadar basit olmadığını bilecek ve bu mesajlara muzipçe  gülümseyecek  kadar olaya vakıftır. Bize düşen konudan kendimize görev çıkarmak,  çay konusunu masaya yatırmak olacaktır.  Madem böyle iddialı bir durum var ben de çayın tarihi, faydaları, çocukluğuma katkıları tüm boyutlarıyla çayı sizlerle paylaşmak istedim.

Çocukken çay kelimesi bir tarafta geçim bir tarafta eğlence kelimelerinin  karşılığıydı. Rızıktı, çünkü geçim denilen derin mevzunun en önemli unsuru çay tarımıydı. Gerçi o zamanlar tarım denen kavram sadece okulda gördüğümüz coğrafya dersiyle sınırlı, sıradan bir kavramdı. Bölge için çayın stratejik  önemini  şöyle bir tarafa bırakın, strateji kelimesi anneannemin köyüne belli ki hiç  uğramamıştı. Yani çay,  Nazif dedenin sabah akşam içtiği öylesine bir içecekti.  Tat ve aroma kavramları bahçedeki karayemişler, bostandaki patateslerin çiçek kokularıyla sınırlıydı. Tat denen şeyin büyük ölçüde koku alma yeteneği ile başlayıp tat reseptörleriyle devam eden teknik bir süreç olduğunu henüz keşfetmemiştik. Somaliye denen kavrama ne kadar uzak olduğumuzu varın siz düşünün artık.

Takdir edersiniz ki o yıllar Japon çay seremonisinden henüz haberdar değildik. Bu bakımdan çayın tarihi ve kültürel değeri sadece Ajda Pekkan bardaklarıyla sınırlıydı bizim oralarda. O da her evde bulunmayan, misafir geldiğinde çelik tepsinin üzerinde gümüş kaşıkla arzı endam eden salına salına teyzelerin ellerinden büyük amcalara, büyük büyük dedelere sunulan çayın afilli bardağıydı. Kahvaltıda ince belli olan değil genişçe, bir de oval tutma yeri olan  belli ki kötü camdan yapılmış plastiği andıran şişmanca bir bardaktan bol şekerli, içine ekmek bandırılmış çayları ailecek hüpletirdik. Abartıp içine süt katanlar, çayın kekini yapanlar, çaydan vazgeçmeyip yardan geçenler uzun çay sohbetlerinin temel konularıydı.

Köylüler için çiseli havalarda çay almak, çayı sırtında taşımak, çayın içindeki yabani otları temizlemek, çaya gübre atmak  şimdilerin moda kavramıyla çay tarımının zorluklarıydı. Bizim oralarda hayat çay alım takvimine göre belirlenirdi. Mesela yaylaya gitme, merzeye göçme, yayladan dönme, vartovar vakti gibi tüm dönemsel konular yılda dört sefer yapılan çay alma dönemlerine göre belirlenirdi.   Çay tarımı aile içinde yapılan  bir eylem olup, tamamen yaşam şekline dönüşmüştü. Kısa tarihine rağmen bölge, çayın anavatanı olarak kabul edilmiş halk çayı hayatının merkezine koymuştu.

Çay tarımı çok çalışmak demekti. Çalışmanın nesi keyifli demeyin ben hiç çay bahçesinde çalışmaktan gocunan, çay taşıdığı için yorulan kimseyle karşılaşmadım. Herkes mutlu, heyecanlı ve  cesurdu. Mesela siz hiç 80 kg sırtında taşıyan bir büyükanne gördünüz mü?  Belki aralarında bazı mutsuzlar olabilirdi. Onun da sebebi çayların arasındaki yabani otların temizlenmesi ile ilgiliydi. Yabani ot derken şimdilerde Ender Saraç hocamın sürekli yiyin dediği ısırgan otu bizim için en sinir bozucu yabaniydi. Çünkü öyle bir yakardı ki aşk acısından beter olurdunuz.  ‘’Acısı geçer, bir şey  olmaz romatizmaya iyi gelir’’ diyen büyükanneler  konuya son noktayı koyardı. Isırganın hele bir de tohum kısmı vardı ki, Allah korusun ateşe pervane olsan o kadar yanmaz yürek mazallah.

Çay tarımının keyfi  tarafı var mıydı diye soranlara  mecilik denen olay derim.  İmece kelimesi her nasılsa Hemşin köylerine  mecilik olarak çevrilmişti. Genç kızlar, anneler, anneanneler, çocuklar dağları devirircesine  çaylığın başından girer sonundan çıkardı. Yamaçlardan dalgalanan kuş misali yer nerede gök nerede demeden ayakta bile zor durulacak dik yamaçlarda çaya tutunan, hayata tutunurdu.   Ara verildiğinde öğlen yemeği dillere destan muhlama  ile taçlandırılırdı. Çaylık çayın bulunduğu alana verilen isimdi, bazı yaşlılar ‘’çaylığın dili olsa da konuşsa’’ derlerdi. Her çay tarlasının yanına bir erik ağacı bir  de haçaçur armudu dikilirdi.  Erik hayatın acısı, armut da dünyanın tadıydı zamanında.  Sıcaktan bunalanlar ceviz ağacının altında tenhaya, karnı  acıkanlar ekşi eriğin dalına konardı. Erik ağacı verimli ve ihtişamlıydı; yaz sonuna doğru büyük mantarlar tüm vücudunu kaplardı. Ağaçtan toplanan mantar çaylıktakine hayat, mantarın aroması çaya lezzet katardı.   Son yıllarda itinayla budanmış, peyzaj mimarisinin hünerlerinden faydalanılmış estetik çay tarlaları o zamanlar önünde parayla çekim yapılan yerler değildi.  Olsa olsa küçük radyodan yurttan sesler halk müziği topluluğundan türküler dinlenirdi yamacında çaylıkların. Bahçe tasarımından nasibini almasa da çay bahçeleri herkesin medar -ı  iftiharıydı.  Rahmetli lele  çay tarlasının intizamıyla,  o kadar övünürdü ki içine bal döksen yalanırdı o denli.  Çay alırken atma türkü geleneği çaylıklar arası temaşanın en coğrafi izdüşümüydü. Irmaklar arasından, çaylıklar üzerinden aşıp giden kelimeler karşı köye müzik olur gönüllere fısıldardı.

Çocuklar çaylığa su taşırdı, susayanlar içsin diye. Hasat bittiğinde de  çaylıktaki küçük tohumları toplardık, kışın oyuncak kadrosuna dahil etmek üzere.   Çocuklar çayların üzerinden o tarafa bu tarafa yuvarlanıp giderlerdi. İşin en korkunç tarafı nadiren de olsa çayların arasından çıkan yılanlardı. Ona da alışan Hemşinli’ler coğrafyanın kader olduğunu binlerce yıldır zaten çok iyi kavramışlardı.  Kader dediğin  her neyse,  bir bölgeyi rızık sahibi yapmış; bulutların ülkesinde çocukların okumasını sağlamıştı.  Bu sebeptendir ki duası bol, keyfi çoktu çayın.

Çayın satış kısmı da pek muhabbetli, pek çetrefilliydi. Her yıl başı belirlenen kotalar, çay kalitesi yönünde belirlenen kriterler hepsi satış stratejisini etkilerdi  çay tarımı yapan köylülerin. Çaykur bilinen ilk ve en resmi devlet makamıydı. Çaykur’dan gelecek her açıklama Ali dedenin radyosundan bütün mahalleye canlı yayınlanır,   çay cüzdanları yavaştan çekmeceden çıkarılırdı. ‘’Çay parası’’ denen finans terimi;  manifaturaya çiçekli pazen siparişinin verildiği, meyveli gazozun kapağının açıldığı,  nahiyedeki küçük pastanenin raflarının boşaltıldığı zaman demekti. Çay parası deyip öyle hafife alınacak bir muhasebe kaydı değildi.  Çay defteri borç ve alacak defteriydi aynı zamanda. Onun ondan alacağı, kırk kilo komşu defterinden borç, Ayşe teyzede kalan yirmi kilo hepsi, hesabını yapanların, çayı, çorbayı, yaşamı paylaşanların gelecek defteriydi. Dert defteri mi desem, deva defteri mi desem hepsi içinde zamana not edilmiş, bir küçük yapraktan bir bardak çaya yolculuk demekti.

Çay çok eskiden elle toplanırmış, eli su toplayıp, nasır tutanlar parmaklarını çoğu zaman hissetmezlermiş. Çay makasının icadı, uzay mekiğinin icadı kadar coşkuyla kutlanmış bizim oralarda. Önceleri bazıları bu teknolojik aleti çayla parmakları arasına almak istememiş. Ama zamanla onun da markası iyisi kötüsü köylünün gönlünü de ellerini de fethetmiş. Çayın ekimi, bakımı, alımı, satımı her aşaması kültürel bir yansımayı da beraberinde getirmiş. Yeme içme alışkanlıkları, yıllık çalışma düzeni, çocukların eğitimi, evlerin mimari yapısı yaşamın her detayı, çay kültürüyle harmanlamış olarak çıkar karşımıza Rize’de.

Çaylıktan bardağa bir yudumluk çay hikayesinin her bir süreci zorluklar, sevinçler ve sürprizlerle doluydu hiç şüphesiz.

Sürecin tamamından herkes kendi payına düşeni sahiplenir,  kendi zorluklarını yaşardı. Çocuklar için   keyifli  bir aşama da alım yeri  süreciydi. ‘’Alım yeri’’ çayın satıldığı yer anlamına gelen büyük beton bir fabrika görünümünde mucizevi alanlardı. Kapıda çaylar torbaların içinde gölgede beklerken, işte burada gıybet gırla giderdi. Muhabbetin ardı arkası kesilmezdi. Taraflar, bertaraflar, havalılar, yoksullar gruplar halinde çay eksperinin gelip onları sırasıyla içeri almasını beklerdi. Alınan çaylar eğlenceli oyunlarla kamyonlara yüklenir,  kamyonlar yaprakları döke saça yollara, fabrikalara giderdi.  Alım yerlerinin yakınlarında meyve ağaçları, değirmenler ve puğarlar olurdu.  Puğarlar oluk oluk su akan herkesin doya doya su içtiği duraklardı.  Çay satımı beklenirken bir taraftan da değirmen de mısırlar una dönüştürülürdü.  Alım yeri öyle alelade yerler  değillerdi. Orada muhabbetler köpürtülür, aşklar filiz verir, dostluklar pekişir sosyalleşme en üst seviyeye taşınırdı. Orası ferahlama noktasıydı. Sosyal mesafeyi varın siz düşünün.

Bahçe tarımı olmasına karşın  dışarıdan işçi kullanılmazdı. Çayı çok fazla olanlar da meci sistemiyle  işlerini planlar ya da yarıcılık sistemini kullanırlardı. Varlıklı aileler artık tamamen şehirlere göçmüş, büyük çay bahçelerini kiralamaya başlamışlardı.

Mevsimler değişirken çayın yaşamla iç içe oluşu hiç azalmayan, bitmeyen bir serüvene dönüşmüştü yıl boyunca.   Kimilerine göre çay kolay bir tarım türü,  kimileri ise çaylığının başından yıl boyu ayrılmazdı. Hayvan gübresiyle toprağı zenginleştirme, budama, tohumlarını toplama, içini temizleme çay bakımının  zorlu aşamalarındandı. Özellikle de  çay tarımın ilk yapılmaya başladığı zamanlarda dağ gibi ormanlık alanlar sökülmüş, çapalanmış uzmanlar eşliğinde çaylığa dönüştürülmüş. Sertler yapılarak birer metre aralıklarla ekilen ilk tohumlar yıllar içinde fidana geldikçe Rize’ye de can gelmiş.

Rize’de hayat derelerin coşkun suları, ağaçların devasa gölgesi gibi önüne aldığını yaşamın cilvesine katar gider. Durmak için daha yukarı, durdurmak için  daha yamaca tırmanmak ilk kuraldır. Çaylıklar doğaya değil insanlığa meydan okur üzerindeki yeşil çocuklarıyla.  Çoluk çocuk, kadın erkek kurum tutmuş ocağın başında aynı sofrayı paylaşır, aynı kederin derdine dertlenirler. Kadınların hep tarlada olduğunu yazanlar vardır, oysa Hemşin ve civarında kadın her şeyi yönetir, her süreci planlardı.  Oradaki demokrasi anlayışı kadın erkek olarak değil insan olarak tarafların uyumu ile dengelenen bir ironiden beslenirdi. Tam da bu noktaya değinmişken, ‘’erkekler kahvede Karadeniz’de hep kadınlar çalışıyor’’ klişesini duyar gibiyim. Modern dünyanın  şehir efsanelerinden biri de buydu. Doğrusu nasıl mıydı. Erkekler çay  fabrikasında vardıyalı çalışırdı. Genelde gündüzleri ya uyurlardı ya da fabrikadalardı. Elbette fabrikadan gelip kahvede oyun oynayanlarda vardı ama onlar kalabalık içinde azınlıklardı. Yani bilinenin aksine Karadeniz’de tembel olmak, tembel kadın olmak, tembel çocuk olmak, tembel erkek olmak kavramı gerçeği yansıtmazdı.

Fabrikada işçi olmak  önceleri memur olmakla eşdeğerdi. Her evden bir veya birkaç kişi fabrikanın rızkından ailesinin geleceğini nemalanırdı. Fabrikaya işçi alınacak haberleri memur sınavları kadar rağbet gören bol umutlu süreçlerdi. Fabrikadan dönenler bir somun ekmeği filesine takar, gururla nahiyeden köye hızlı adımlarla ulaşırdı.

Çayın tarihi öyle dilden dile dolaşan, sürekli anlatılan bir hikaye değildi o zamanlar. Onunla ilgili en çok bilinen,  Zihni Derin amca idi. Onun hayat hikayesi, Karadeniz tarımına kazandırdıkları, Rize’de yaşadığı kaza tüm bunlar sadece kahraman insan kontenjanından anlatılan efsanevi hikayelerdi. Bildiklerimizin çoğu ilkokuldaki hayat bilgisi dersinden devşirmeydi. Zamanında Zihni Derin,  Rize’ye gelmiş çay buraya yakışır demiş, ekilmiş sonrada Karadeniz’in hayatı değişmiş diye anlatırdı öğretmenlerimiz.

Gelelim işi doğrusuna.

1921 yılı nisan ayında mecliste kurulan bir komisyonda, Ziraat Genel Müdürü olarak İktisat Bakanlığı adına temsilci olarak  katılan Zihni Derin’in;  o gün ortaya attığı bir fikir koca bir bölgenin hayatını ileride değiştirecekti. Komisyonda Rize ve çevresinin huzurlu bir yaşama kavuşabilmesi için öncelikle insanların geçimini sağlayacak iş ve çalışma imkanına kavuşturulması gerektiğini  anlatır. Herkes bu fikri kabul eder ve çalışmalar başlar.  Manidardır ki aradan yüzyıl geçmesine rağmen hala bölgesel kalkınmada, kırsal kalkınmanın, tarımsal yatırımların önemi yeniden gündeme gelmekte. Yüz yıldır bölge halkına umut dağıtan çay, bu günlerde en istikrarlı tarımsal faaliyetlerden biri olarak yapılmaya devam etmektedir.  

Hiç şüphesiz Karadeniz bölgesinde çay tarımı ile birlikte bir çok tarımsal ürün için de  araştırma başlatılmıştı Cumhuriyet öncesi dönemde. Mandalina, bambu, turunçgil çeşitleri hala daha bölgede varlığını  sürdürmektedir.   Hatta o dönemde yurdun dört bir tarafında Ziraat Fakülteleri kurulup çok değerli ziraat mühendisleri ülkeye davet edilmiş;  Türkiye’den gençler Avrupa’nın önemli okullarına eğitime gönderilmişti.

Çayın tarihi, çayın Osmanlı ile olan ilişkisi, çayın kökeni  hepsi birbirinden ilginç konulardı. Çay bitkisinin Latincesi “thea sinensis”tir. Anavatanı Çin’in Fu-kien bölgesi halkının konuştuğu Amoy lehçesinde t’e (theh), seçkinlerin kullandığı Mandarin lehçesinde ise ç’a (tcha) şeklinde telaffuz edilmektedir. Amoy biçimi Batı dillerinde thétea şeklinde kullanılırken, kuzeydeki Mandarin söyleniş biçimi Japonya, Hindistan, İran ve Rusya’ya geçmiş, buralarda da  ‘’ça, çay, şay’’ olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Türkiye’ye geldiğinde  çay şeklinde bir kullanım olmuştur. Nedeni Rusya ve civarındaki ülkelere gurbete giden Hemşin’li erkeklerle ilgiliydi. Çayın çocukluk anılarım ve modern hayatın içerisindeki etkisine biraz ara verip kökenine bakalım mı.

Çin’de yaklaşık 5 bin yıldır ekilmekte olan çay, toplumsal bir ritüelin de ana unsuruydu. Biz de çay içmek sosyalleşmenin, Uzakdoğu’da ise içe dönüşün simgesidir. Güne başlarken içilen çay zindeliği, akşam içilen çay günün arınması anlamına gelir. Japon çay seremonisi sükûneti, dinginliği ifade ederken biz de coşkuyu, paylaşımı, rahatlamayı ifade eder. Çayın  demlenmesi, içim şekli, bardağı, yanındaki ikramlıklar kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Günün her anında, her buluşmada çay; sevginin, saygının, değer vermenin simgesidir. Çay ile imzalar atılır, çay eşlik eder aşklara, çay ile anlaşmalar kutlanır.  Çay;  uzun vadede bölge halkıyla bütünleşmiş dinamik, coşkulu Karadeniz insanının tüm karakteristik özelliklerini  üzerinde taşır. Kimi kıtlama çay sever, kimi paşa çayı ile keyfine keyif katar. Kıtlık zamanlarında yanında kurutulmuş meyvelerle ikram edilir. Tüm yoğun günlerden sonra bir çay koy da yorgunluğumuzu atalım diyenler günden geceye çayın iyileştirici etkisiyle dost meclislerini, komşuluk ilişkilerini geleceğe taşıyanlar hepsi aynı coğrafyaya gönlünü yaslamış insanlardır.

Nitekim sert bir çay koy, açık olsun, paşa çayı olsun, kıtlama olsun derken her biri bir duygunun, bir tavrın bir bardakta, bir renkte vücut bulmuş halidir. Onun rengini gökkuşağında aramak, onun kokusunu çiçeklerden sormak, onun hazzını yıldızlarla paylaşmak olsa olsa fani bir arayıştır. O renklerin içinden, o kokuların arasından, o hazzın kuytularından arınmış kendine münhasır; kendi teruarının hafızasıdır yudum yudum içilen.

Yeryüzünde beş bin yıldan beri kullanılmakta olan çay ilk defa Çin’de ortaya çıkmıştır.  Hem ilâç hem de keyif verici bir içecek olarak yaygınlaşan çay; zaman içinde bir içecekten öte kültürel bir anlam kazanmaya başlamıştır. Çay Çin dışında Japonya’da tüketilmeye başlandığında seremonilerin de muhtevasını oluşturmuştur. Çin’de  hat sanatı gibi farklı sanatları icra edenler, çay seremonisiyle birleştirilip milli çay seremoni sanatçılarını yaratmışlardır.

IX. yüzyılda  çayın ziraatına başlanmış ve XII. yüzyılda kütlesel üretime geçilmiştir. Çay, devam eden yıllarda Hindistan, Moğolistan, İran ve Ortadoğu  ile  buluştu.

Safeviler XVII yüzyıl ortalarında iyiden iyiye çayı benimseyerek, onu sadece yazın içilen değil yıl boyu tüketilen bir içeceğe dönüştürdüler.  Isfahan’da ‘’çay – ı Hıtahıahane’’ (Çin çayı evi) adlı işletmeler açılmaya başladı.  Ruslar da Moğollar ve İslam dünyasından sonra çayı tanımaya başladı. Göçler ve savaşlar çayın kültür elçileri oldu bir bakıma. Herkes kendi belleğinde ve sırtında taşıdığı tohumu, kültürü gittiği yerlere anı olarak, tarımsal üretim olarak taşıdı. Kazak, Türkmen ve Özbek’ler de Rus hakimiyetindeyken çay tüketir hale geldiler. Bölgeden gelen göçler, diplomatik görüşmeler çayın Osmanlı coğrafyasına taşınmasını sağladı. Savaşların ardından bir bardak çayın, düşmana bile ikram edilen kan kırmızı rengi kaldı uğradığı damaklarda.

Sömürgecilik faaliyetleri çayın Avrupa ile tanışmasını sağladı. Ortadoğu’da kahve, çay, çikolata, şeker gibi ürünlerin keşfiyle beraber baharat yolu,  kültürel ve ekonomik değerini kaybetmeye başladı.  Uzun yıllar dünya çay üretim ve ihracat dengesi büyük şirketlerin ve ülkelerin kontrolünde süregeldi.

Türkler’in çayla tanışma macerası Hun’ların Çin etkisine girdikleri dönemde olduğu düşünülmektedir. Nitekim I. Yüzyılın başlarından kalan bronz bir  kabın içerisinde çay kalıntılarına rastlanmıştır.  Çayın Türk topluluklar arasında yaygınlaşmasını büyük ölçüde Ahmet Yesevi sağlamıştır. Kendisi Çin yakınlarındaki bir Türkistan köyünde ikram edilen çayı o kadar beğenmiştir ki herkese önermiş ve çayın rahatlatıcı, mutluluk verici özelliğinden sıkça bahsetmiştir.

Daha sonraları, Moğol saldırıları yüzünden çay kültüründen uzaklaşan Türkler; Osmanlı ile yeniden eski dostları çay ile buluştular.  Osmanlı’nın çay ile tam olarak ne zaman tanıştığı kesin olmamakla beraber; XVI. Yüzyıla kadar gittiği düşünülebilir.   Evliya Çelebi, İstanbul ve Bitlis’te bazı konaklarda ve devlet dairelerinde çayın ikram edilen ikramlıklar arasında olduğunu anlatır.

O dönemlerde çay yaprakları aktarlarda şifa kaynağı olarak da satılmaktadır. Günümüzde özellikle de yeşil çayın, beyaz çayın ve çay pudrasının şifacı özellikleri o tarihlerde de  kullanılmaktaydı. Şeyhülislâm Damadzâde Ebülhayr Ahmed Efendi 1711 yılında yazdığı  ‘’Çay Risâlesi’’nde çayın faydalarından bahsetmiştir.

Kuşkusuz Osmanlı tarihi belgelerinde yeme içme ile ilgili konular ancak Saray’a alınan satınalma kayıt defterlerinden öğrenilebilmektedir. Bu anlamda; “kilâr-ı âmire” için satın alınan malzeme listesinde çay da vardır. Saray’da çay içildiğine dair herhangi bir belge bulunmamaktadır. O  dönemde yaygın olarak yapılan şerbetlerde antioksidan özelliği münasebetiyle kullanılmış olması kuvvetle muhtemeldir.

XIX. yüzyıla geldiğimizde çay artık;  önemli konak ve resmi yerlerde içecek ikramları arasına girmiştir. Özellikle yurt dışından gelenlere ikram edilen, itibarlı bir içecek olmuştur. Osmanlı döneminde çay piyasasına Kafkasya kökenli tüccarlar hakimken, ilerleyen dönemlerde Ermeni ve Rum esnaflar etkili olmaya başlamıştır.  Hali hazırda Türkiye’nin en önemli çay fabrikalarından birine sahip olan Lipton, 1889’da ilk paketli çayının İstanbul’da satışına başlamıştır.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra çay ticaretinde tekrar Türk tacirler ön plana çıkmaya başlar. Önceleri Çin ve Japonya’dan çay ithalatı yapılırken sonraları; İngiltere pay sahibi olmaya başladı. Gemilerle İstanbul’a gelen çaylar İzmir ve Trabzon limanlarından vilayetlere dağıtılmaktaydı.

Bir çok alanda olduğu gibi çayın Anadolu’da yaygınlaşması ve günümüz anlamıyla tüketilmeye başlanması yine Tanzimat döneminde denk gelir.  Batılılaşma döneminde Avrupa’ya gidip dönen yüksek bürokrat ve öğrenciler orada gördükleri çay kültürünü İstanbul’a oradan da tüm Türkiye’ye taşıdılar. Sadece Avrupa tarafından değil eş zamanlı olarak İran ve Rusya’dan gelen göçmenler de  yanlarında çay kültürünü ülkeye taşıdılar.

Erzurum ve Kars yöresinde çay semaverden içilir yanında da kel simit dediğimiz simit vardır, tüm bunlar çayda Rus etkisini yansıtır.  Doğu’nun bir çok şehrinde çok demli çay içilmesi de İran etkisinin kalıntılarıdır.

Tanzimattan sonra kahvehanelerde çay artık kahvenin yerini almaya başlamıştır.  1860’lı yıllara gelindiğinde sadece çay satan yerler açılmaya başlandı. Çaykur’un ‘’Çayla’’ projesi bu anlamda aynı amaca hizmet eden bir işletme olarak, çok güzel bir örnek olsa gerek.  Divanyolu – Beyazıt – Şehzadebaşı  interlandında da sadece çay satan dükkanlar iyiden iyiye çoğalmaya başladı. Dönemin şairleri, yazarları, akademisyenleri, bürokratları, sanatçı ve zanaatkarları buraların müdavimi oldu. Çay aynı dönemde romanlara, şiirlere, kantolara, piyeslere konu, sanatçılara ilham oldu.


Söz konusu dönemde İngiltere’de ki benzerleri gibi çay partileri cemiyetin kadınlarının ve erkeklerinin yoğun ilgi gösterdiği etkinlikler olup çıkmıştı. Çayın kışladaki hikayesi, cephe de motivasyon aracı olması, halkı kahvehanelerde buluşturması, rahatlatıcı etkisi  gibi hususlar, giderek çayın  milli bir kültür halini almaya başlamasını sağladı.

Şifalı ot olarak Uzakdoğu ve Rusya’dan gelen çay bitkisi tiryakilerinin yaygınlaşmasıyla beraber Çayhanelerin de kendi için de uzmanlaşmasına neden oluyor.  Çayhaneler de kendi aralarında sınıflandırılıyordu; en önemlisi şair ve yazarların, sanatkarların tüm gün ilim irfan konuştukları, önemli toplantılara ev sahipliği yapan çayhanelerdi.  İkincisi,  küçük devlet erbaplarının günün yorgunluğunu atmak ve devlet işlerini hasbihal etmek için buluştukları mekanlardı.  Bir de esnaf ve küçük burjuvanın buluşup fikir beyan  ettiği çayhaneler vardı ki bunlar giderek halk tabakasını da içerisine dahil etmeye başlamıştı.  Mirasyedilerin gittiği çayhaneler, ayaktakımının devam ettiği mekanlar aslında çok da istenilmeyen, racon kesilen türden işletmelerdi. Kendi arasında yapılan bu sınıflandırma amacına göre hizmet ederken çayın kalitesi, sunumu ve sohbeti de elbette meseleye eşlik eden türdendi.

Çayın yaygınlaştığı dönemde bir çok dergi de konu ile ilgili yaratıcı makaleler  yayımlanıyor, edebiyatta çay konusu işleniyordu.  Cumhuriyet döneminde çayın  bir tarım ürünü olarak yaygınlaştırılma başlanmasıyla beraber yazılan yazılar da daha akademik ve bilimsel bir içerik kazanmıştı. Çayın tarihiyle ilgili tarih kitaplarında çok fazla bilgi olmaması Türk tarih yazım anlayışından kaynaklansa gerek. Bu bakımdan çay konusundaki bilgiler yabancı seyyahlar, satın alma kayıtları üzerinden derlenmektedir ağırlıklı olarak.

Tanzimat aslında Cumhuriyet öncesi önemli bir atılım zamanıdır. Ekonomik ve siyasi olarak yeniden güç kazanmak isteyen Osmanlı,  tarım politikalarını gündemine alıyor. İstanbul, Bursa, Selanik gibi önemli tarım havzalarında Ziraat okulları açılıyor. Hatta 1879 yılındaki kayıtlara göre; Trabzon salnamesinde kayıtlı. Lazistan Sancağına bağlı Hopa kazasında 20 bin, Arhavi nahiyesinde 5 bin ton çay üretildiği kayıtlara geçiyor.  O dönemde çaya ‘’Moskov çayı’’ deniyor. II. Abdülhamit tarıma çok önem vermekte olup, tüm vilayetlerden kendisine tarımsal üretimden örnekler gitmektedir. Trabzon’da yetiştirilen çayların körpecik filizleri toplanıp kendisine gönderiliyor. Yenilebilir sağlık kavramının oldukça önemli olduğu Osmanlı mutfağında hekimler ve aşçılar birlikte çalışmaktadır. Saray hekimi beyaz çayın yatıştırıcı, gençlik iksiri veren özelliğinden sıkça bahsediyor. Padişah’ın çayı sevmesiyle Trabzon bölgesindeki çay tarımına daha da önem veriliyor.  

Çayın  sadece Karadeniz’e has olduğunu düşünen anneannem için çayın hikayesi oldukça karışık ve çok uluslu olsa gerek. Sofrasına konuk olduğu tüm toplumlarda farklı bir kültüre temel oluşturmuş çayın hikayesinde herkesten bir parça olsa gerek.

Çayın hikayesi onun kan kırmızı renginde, her yıl yeniden filizlenen yaprağında yaşar. Anadolu coğrafyasına ait Edirne kırmızısı gibi Türk çayını diğerlerinden ayıran özelliği onun renginde, demlenme şeklinde ve en önemlisi de onu toplayanlarla kurduğu özel bağda olsa gerek. Rizeli’ler heyecanlarını, dik yamaçlarla olan uyumlu yaşamlarını, coğrafyanın hüznünü bir bardak çaya aktardı yüzyıldır. Onun içindir ki kimi çayını beş dakika, kimi on beş dakika demler. Kimi  de kan kırmızı, zehir gibi çayı yudumlarken, zorlu uğraşılardan elde kalan hırçınlığı bir yuduma hediye eder. Çay dediğin hayatı  yudum yudum  içine çekmektir. Oksijeni bol sosyal mesafesi ırak dağların tepelerinde, gecesi zifiri karanlık yamaçlarında Karadeniz’in.

Türk çayının ritüeli yoktur derler bir çokları. Oysa ince belli bardağı her tuttuğunda başka bir dünyanın kapılarını aralar, geçilmez geçitlerden içeri girer, günün yorgunluğunu göçtüğün yerlerde bırakırsın. İnce belli bardağın sıcağında yaşama tutunanlar evinin rızkını bir bardak dolusu mutlulukla taşıyanlar. Günün, gecenin, varlığın bütün yüklerini bir yudum hafifletir, bir yudum sanki bedenine karışmış tüm arazları siler süpürür. Tatsız tuzsuz dünyanın kırmızı durağıdır o, bir yudum alır bir oh çekersin. Dostluklar gibi yavaş yavaş dem alır. Önce suyla tanışır, suya kendini açar, sonra suya rengini armağan eder. Suyla buluşma anından sonra gönüller birbirine açılır. Dem alan demlikler, pekişen dostluklar, yıllanan hatıralar her biri bir ahengini bırakır  aktıkça ortadan bel vermiş bardağa. Bir dudak mesafesinde heyecanla pır pır atan yüreğini öylece bırakıverir boşluğa tiryakiler. Kan kırmızı çayın hazzı, çayın alameti farikasıdır. Her seferinde aynı tutkulu içimi sağlayan  mucize,  tohumdan yaprağa, yapraktan filize uzun ve uğraşılarla dolu yaşam döngüsünün sonucunda  ortaya çıkar. Ona can verenlerin elinden yaşam kaynağından beslenmiş gibidir bir bardak çay.

Çoğu zaman düşünürüm çay Karadeniz’de değil de başka bir coğrafyada üretilse bu kadar coşkun akar mıydı demlikten bardağa. Böyle kan kırmızı rüyalara meyleder miydi tiryakilerini. Şöyle bi oh çekip rüyalara dalar mıydı   çay molası sohbetlerinde  aynı kaderi paylaşanlar. Hayatı doya doya içenler, hayat okulunu ezbere geçenler, ikmale kalıp  tutunamayanların sığındığı bir durak,  bir ömre bedel olur muydu kim bilir bir yudumu.

Çay,  her bahar filizlenen bahçenin narin, güzel yeşil prensesidir.  Öyle süt gibi  bir yeşili vardır ki sıksan oluk oluk süt akacak sanırsın kuzuların melemesinden ala.  Kışın kar sarıp sarmalar,  ona eşsiz ve benzersiz tadı ve aromasını verir, bahar yağmurlarıysa tomurcuğuna lezzet katar. Yağmurla olan ilişkisi dengeden beslenir. Çayın kış uykusuna yattığı dönemde içten beslenir yağmura daha az ihtiyaç duyar, ne zaman filiz verir işte çocukluktan genç kızlığa geçen körpecikler gibi yağmura hasret güne döner.  Her damlası yaprağa, köke  can katar. Yağmuru ve pusu sever, güneşe arzı endam eder etmesine de fazlası demi gibi acıtır, yakar kavurur güneşin. Nemli havalar, puslu havalar boyuna, suyuna, huyuna can katar. Onun aromaları bir bahar busesi, bir sonbahar neşesi, bir yaz rüzgarını anımsatır. Çalı desen değil, ağaç desen akıl durur, otumsu dersen gönül koyar beyaz tomurcukları. Tırtıllı yaprak kenarları, hafif tüylü vücut yapısı Küçük Prens’in bauba ağaçlarını hatırlatır. Onun teruarın da sadece coğrafik, jeolojik ve iklimsel  özellikler yer almaz. Hırçın Karadeniz, coşkun ırmaklar, yazı bekleyen yaylalar, kadınların gurbet ızdırabı, genç kızların sonsuz umudunu taşır her yetiştirildiği köyde, yörede.

Öyle yavaş tomurcuk açar ki onun sükunetle bekleyişi, doğayla uyumu çevresindeki bütün aromaları damağına hapseder, bir bardak çaya, bir yuduma tadını katar. Serin havaları, sakin yamaçları, yavaş yavaş büyümeyi sever. Öyle sakindir ki kök salarken yaşadığı her an onun  tadına doyulmaz tat ve aromalar katar.

Toprağın yapısı, rüzgarın yönü, kaynak sularının vitamin ve mineral oranları çayın tadını belirlerken coğrafyanın nefesi, işlenme yöntemi  çaya son dokunuşlarını yapar. Büyüme çay için hayati öneme sahiptir, hızlı büyür gücünü yapraklara verirse filizler buruk kalır ağızda mayhoş bir tat bırakır. Çam ağaçları, kestaneler, karayemişler hepsi bir parça lezzetinden bir parça kök suyundan armağan eder çaya. Hasadın kalitesi, lezzet ve aroma özellikleri yılın mükafatını bir yudum ile gönüllere taşır Hiçbir çay sadece duyusal ve aromatik özellikleriyle değerlendirilemez. Çayın yaşadıkları, ona dokunan ellerin hevesi, damla damla buluşur ince belli bardakla.

Gurbet Pastası kitabında Rusya, Polonya, Kırım’a giden Karadeniz insanın hikayesini anlatan Uğur Biryol dönüşte yanlarında çay  kültürü ve konakları taşıdıklarından bahsetmişti. Yüksek tavanlı konaklarda, fırıncı Karadenizli erkeklerin gittikleri yerlerde aşık olup  evlendikleri;  mavi gözlü sarışın güzel kadınlar çayı her yudumladıklarında,  ailelerine özlemlerini derinden hissettiler. O kadınlar kökleriyle vedalaşırken, büyük konaklarda içilen her çay bölge halkının yeni maceralarla tanışmasını sağladı.  Zihni Derin’in  çayı Karadeniz’e getirmesinden önce bölge,  çay ile gurbet pastasından dönen erkeklerin bavuluyla tanıştı. Onlar yanlarında getirdikleri çay tohumlarını Arhavi, Hemşin gibi bir çok ilçede ektiler. Amatör olarak başlayan bu hikaye ilerleyen yıllarda gerçek bir tarım faaliyetine dönüştü, bölgeye can suyu oldu.

Çayın çeşitleri modern dünyada çoğalmakla beraber; Mahzen-i Edviyye yazarına göre beyaz, yeşil, menekşe moru, boz ve siyah renklerde ortaya çıktığı için beş çeşit olarak tasniflenmiştir.  Şimdilerde butik çay üreticileri  rayası, faydası ve özelliğine göre çayın yüzlerce türünü üretmeye başladılar.

Çayın tarihini ince belli bir bardağa, bir yudum çaya, bir dost sohbetine değişmeyiz elbette. İçinde çocukluk olan, anneannelerden kalma, kültürü şekillendiren, coğrafyayla uyumlu çay hikayeleri gelecekte daha çok soframıza gelecek.

Gelecekte, Türk çay seremonisini gastronomi programlarında paylaşacağız ülkemizi tanıtmak için, Türk kahvesine arkadaş olacağız dünya pazarında. Şunu biliyoruz ki; daha çok çay içeceğiz. Simidin yanına, bir kurabiyeye, bir böreğe, bir keyif çayına masamızda da hayatımızda da bolca yer açacağız.

Korona virüsün hayatlarımızı köşeye sıkıştırdığı  şu günlerde ‘’evde hayat var, evde çay var’’ diyerek çayın tarihini, çocukluk anılarımın içinden çıkarıp bir bardak çayı paylaşma dileğimle….

Tamamını Oku

Haberler

İrlanda’nın Batısında Kadınlar Toprağa Tutunuyor: Bir Gıda Devriminin Sessiz Öncüleri

İrlanda’nın Batı kıyısında kadınlar yerel gıda devrimini yönetiyor. Connemara’dan Clare’e, toprağa bağlı bu kadınların hikayesi Anadolu ile şaşırtıcı biçimde benzeşiyor.

Published

on

İrlanda Batı Kıyısı Connemara manzarası — kadın üreticilerin toprağa bağlı olduğu coğrafya

İrlanda’nın batı kıyısında rüzgar taş ve mera arasında, hiç durmadan eser. Connemara’nın kayalık tarlalarında, Burren’ın kireçtaşı platolarında ve County Clare ile County Mayo arasında uzanan vahşi atlantik kıyısında, yüzyıllardır sürüp gelen bir direniş hikayesi yaşanıyor. Bu hikayenin bugünkü kahramanları ise ne çobanlar ne de büyük çiftlik sahipleri — aksine, ellerini toprağa gömen, ineğini sağan, peynirini mayalayan, otunu kurutup ilaç yapan kadınlar.

Saveur dergisinin Bahar/Yaz 2026 sayısında yayımlanan kapsamlı bir röportaj, “Batı İrlanda’yı Yeniden Şekillendiren Kadınlar” başlığıyla bu sessiz devrimi gözler önüne serdi. Ve şunu anlattı: İrlanda küçük çiftçi kadınları, onlarca yıllık ekonomik baskıya, toprak kaybına ve cinsiyetçi mirasa rağmen ülkelerinin gıda kültürünü kendi elleriyle yeniden inşa ediyor.

Sürgünün Toprağında Kalan Kadınlar

Bu coğrafyanın sert güzelliği, bir zamanlar sürgün yeridir. 16. yüzyılda İngilizlerin penal yasalarıyla buraya sürülen İrlandalılar, acımasız topraklarda nesiller boyu hayatta kalmayı başardı. Büyük Kıtlık yıllarında (1845-52) aileler ya öldü ya da gemilere binip Yeni Dünya’ya gitti. Geride kalanlar ise rüzgarı arkalarına alıp tohumları sakladı, turba bataklıklarından yakacak çıkardı, kanvas teknelerle avlandı.

Bu direnişin izleri hâlâ duruyor: çatısız taş evler, açlıktan ölen insanların yaptığı çıkmaz yollar. Bugün İrlanda’da çiftçilerin yalnızca yüzde dördü 35 yaşın altında. Küçük çiftlikler kapanmaya devam ediyor. Sübvansiyonlar yetersiz. Ve geleneksel olarak çiftlik mirası hâlâ erkeklerden geçiyor.

Ama tam da bu baskının içinden, kadınlar öne çıkıyor.

Jess Murphy ve Dayanışma Ağı

Galway’de Kai adlı restoranı işleten Jess Murphy, bu değişimin merkezindeki isim. Kai, yalnızca bir restoran değil — Batı İrlanda’nın küçük üreticilerinin sofraya taşındığı bir vitrin, ve her hafta açılan yeni bir tartışma platformu.

Murphy, küçük üreticileri bir arada tutan bir mesajlaşma grubu kurdu. Bu grupta kadınlar bilgi paylaşıyor, fırsatları birbirine aktarıyor, kredi başvurularında yol gösteriyor. “Hayatta kalmak için hepimizin hayatta kalması gerekiyor,” diyor Murphy. Ve bu cümle, hem bir manifesto hem de Batı İrlanda’nın yeni gıda felsefesi.

Grubun ilkesi basit ama devrimci: Hacim değil zanaat. Verim değil mevsimsellik. Hız değil yaşayan toprak.

Galway yumurta ve kümes hayvanı pazarı — İrlanda yerel gıda geleneği
Galway’deki yerel gıda pazarı — üreticilerin ürünlerini tüketiciye doğrudan ulaştırdığı mekanlar. Fotoğraf: Wikimedia Commons (CC BY 2.0)

Peynirci Teresa Roche: İsviçre’de Öğrenilen, İrlanda’da Uygulanan Zanaat

Galway’in Slieve Aughty dağlarının eteklerinde, Kylemore Farmhouse Cheese çiftliğinin dükkanına girdiğinizde ilk duyduğunuz şey ekşi lor ve tatlı saman kokusu oluyor. Teresa Roche, bir peynir tekerini dilimler ve anlatmaya başlar.

On bir yıl önce Avustralya’da hemşirelik yapan Roche, aile çiftliğine dönmek zorunda kaldı. Döndüğünde bulduğu tablo yıkıcıydı: Ailesi geçimini zor sağlıyordu. “Küçük çiftlikler sürekli kapanıyor. Sütümüzü çeşitlendirmeseydik, beş yıl içinde çiftçilik yapamaz hale gelirdik.” Çözümü İsviçre’de buldu: orada peynircilik eğitimi aldı ve geri döndü. Ülkede ticari cheddar bolluğu varken, Alpine tarzı uzun dinlendirmeli peynirler yapan nadir bir isim haline geldi.

Blossom adını verdiği yarı sert tekerlek, üzeri organik çiçek yapraklarıyla kaplanarak dinlendiriliyor. Aile çiftliğindeki pedigree Holstein Friesian inek sürüsünden elde edilen süt, İsviçre bakteriyel kültürleriyle işleniyor. Olgunlaştırma mağarasında, ahşap raflarda dizili tekerlekler her gün elle çevriliyor. Roche, bu işi büyük hacimli peynir fabrikalarına bırakmıyor. Küçük tutmak, onun için bilinçli bir tercih.

Anadolu ile Benzeşen Bir Hikaye

Batı İrlanda’daki bu tabloya bakarken Anadolu’yu düşünmemek elde değil. Türkiye’de de toprakla yaşayan kadınların elleriyle korunan bir mutfak kültürü var. Konya’nın tarhana üreticileri, Ege’nin zeytin bahçelerini yönetenler, Doğu Anadolu’nun koyun peyniri mayalayanları — hepsi benzer bir ekonomik baskıyla karşı karşıya.

Türkiye’de geleneksel gıdaların coğrafi işaret yasasıyla korunmaya çalışılması, İrlanda’daki artisan üreticilerin dayanışma ağlarıyla aynı kaygıdan doğuyor: büyük ölçekli endüstriyel gıda sistemine karşı küçük üreticilerin ayakta kalması. Her iki coğrafyada da bu mücadelenin ön saflarında çoğunlukla kadınlar var.

İrlanda’da bir inek çiftinin başında duran Teresa Roche ile Ege’de zeytin hasatını yöneten bir kadın arasında belki hiç görüşme olmayacak. Ama anlatıları birbirinin neredeyse aynası.

Hacim Değil, Anlam

Batı İrlanda’daki bu gıda hareketi, ölçek ekonomisini reddediyor. Büyük çiftliklerin rekabetçi fiyatlarına karşı koymanın tek yolunun, kalitenin ve özgünlüğün peşinden gitmek olduğuna inanıyorlar. Bu kadınlar için yemek, bir üretim hattı değil; toprağın, tarihin, direnişin ve dayanışmanın somutlaşmış hali.

Jess Murphy’nin restoranı Kai’de yemek yiyen her ziyaretçi, aslında sadece bir tabak yemiyor. Galway dağlarının eteklerinde büyütülen bir peynirin hikayesini, turba kokusuyla yoğrulan bir toprağın sesini, ve nesiller boyu süren bir kadın dayanışmasını yiyor.

Çatal bıçak gürültüsünün arkasında, gerçek olan buydu zaten.

Tamamını Oku

Haberler

Nutella Artık Amerika’da Üretilecek: Ferrero’nun 75 Milyon Dolarlık Yatırımının Ardındaki Hikâye

Ferrero, 75 milyon dolarlık yatırımla Illinois’deki fabrikasında Nutella’nın ilk ABD yapımı versiyonunu üretti. Üstelik 60 yılın ilk yeni aromasıyla: Nutella Peanut.

Published

on

Dünyanın en tanınan kavanozu 75 milyon dolarlık bir yatırımla yeni bir çağa adım atıyor. Ferrero’nun ikonik fındıklı çikolata kreması Nutella, tarihinde ilk kez Amerika Birleşik Devletleri’nde üretilmeye başlandı. Ve dahası: İlk yeni aromasıyla geliyor — Nutella Peanut.

24 Nisan 2026’da Chicago yakınlarındaki Franklin Park, Illinois’deki Ferrero fabrikasında törene dönüşen bir açılışla başlayan üretim süreci, sadece bir şirketin büyüme hamlesi değil; dünyanın en sevilen gıda markalarından birinin evrimini simgeliyor.

Nutella kavanozu — dünyanın en ikonik gıda markalarından biri
Nutella, 1964’ten bu yana dünyanın en çok sevilen çikolata kremalarından biri. Fotoğraf: Wikimedia Commons

ABD’de İlk Nutella Üretimi: Neler Değişiyor?

Ferrero Group, dünyada yıllık 365.000 ton Nutella üretiyor. Şimdiye kadar bu üretimin tamamı Avrupa’daki (özellikle İtalya, Fransa, Almanya ve Polonya) ve Asya’daki fabrikalarda gerçekleşiyordu. ABD, Nutella’nın en büyük pazarlarından biri olmasına rağmen, ürün okyanusun karşı yakasından gemilerle taşınıyordu.

Artık değil. Franklin Park tesisi, Amerika’da üretilen ilk Nutella ürününü hayata geçirdi. Bu hamle lojistik avantajın ötesinde siyasi ve ekonomik bir mesaj da taşıyor: Özellikle ticaret savaşları ve ithalat vergilerinin giderek karmaşıklaştığı bir dönemde, yerel üretim stratejik bir kalkan işlevi görüyor.

Nutella Peanut: İlk Yeni Lezzet

60 yılı aşkın tarihinde Nutella hiç yeni bir aromaya sahip olmamıştı. Fındıklı çikolata kreması, sadeliğiyle simge haline gelmişti. Şimdi bu değişiyor.

Nutella Peanut, adından da anlaşılacağı üzere fıstık bazlı bir versiyon. Amerikan damağının en derin sevgilerinden biri olan fıstık ezmesi geleneğiyle Nutella’nın çikolatalı yumuşaklığını birleştiren bu yeni ürün, özellikle ABD pazarı için tasarlandı. Walmart ortaklığıyla raflara girmeye başlayan Nutella Peanut, sadece bir ürün lansmanı değil; markanın globalleşme stratejisinin yeni bir adımı.

Ekmek üzerine sürülmüş Nutella — klasik kahvaltı ritüeli
Nutella’nın en sevilen tüketim biçimi: İnce ekmek dilimi üzerine, sabah kahvaltısında. Fotoğraf: Wikimedia Commons (CC BY 2.0)

Ferrero’nun Büyük Amerikan Hamlesi

Ferrero Group, son yıllarda ABD pazarında agresif bir büyüme stratejisi izliyor. 2018’de Nestlé’nin Amerikan şeker markalarını 2,8 milyar dolara satın alan şirket, ardından Ferrara Candy ve Keebler bisküvi markalarını da portföyüne kattı. 75 milyon dolarlık Franklin Park yatırımı bu serinin en son halkası.

Ferrero North America CEO’su Marco Migliore, açılış töreninde şunları söyledi: “Bu yatırım, Ferrero’nun ABD pazarına olan uzun vadeli bağlılığının somut bir göstergesi. Nutella’yı ilk kez Amerikan topraklarında üretmek, hem markamız hem de bu ülkedeki ekibimiz için tarihi bir an.”

Törene Illinois Senato Başkanı Don Harmon ve bölge temsilcileri de katıldı. Bu, büyük bir şirket yatırımının sadece ekonomik değil, siyasi ağırlık da taşıdığının göstergesi — 50 yeni iş, bir kasabaya önemli bir nefes.

75 Milyon Dolar, 50 Yeni İş, Bir Şehir Gururu

Franklin Park, Chicago’nun hemen dışında, Orta Batı’nın endüstriyel bölgesinde yer alıyor. 75 milyon dolarlık yatırım, mevcut Ferrero tesisine yeni bir üretim hattı eklenerek gerçekleştirildi. 50 yeni tam zamanlı iş yaratıldı. Amerikan yerel medyası bu gelişmeyi büyük bir ekonomik kazanım olarak aktardı.

Üretim teknolojisi açısından da dikkat çekici: Nutella’nın standart kalitesini küresel ölçekte korumak Ferrero’nun en büyük önceliklerinden biri. Franklin Park tesisi, Avrupa fabrikalarındaki aynı üretim protokolleriyle donatıldı. Yani raflara çıkan Nutella Peanut, İtalya’dakiyle aynı kalite standartlarından geçiyor.

Türkiye’deki Nutella Aşkı

Türkiye, Nutella’nın güçlü pazarlarından biri. Özellikle 2000’lerin başından itibaren kahvaltı masalarının vazgeçilmezi haline gelen Nutella, Türkiye’de fındık bazlı bir ürün olarak özel bir anlam taşıyor: Bu ülke, dünyanın en büyük fındık üreticisi. Karadeniz’de yetişen Türk fındığı, yıllar boyunca Ferrero’nun tedarik zincirinin omurgası oldu.

Bu çerçevede Nutella Peanut’un Türkiye pazarına ne zaman gireceği merak konusu. Şu an için ABD’ye özel bir ürün olan Nutella Peanut’un uluslararası genişlemesi, şirketin ABD’deki başarısına bağlı olacak. Ama Türk tüketiciyi yakından ilgilendiren asıl soru şu: Fındık mı, fıstık mı? Türkiye, bu yarışta fındığa oy verir — tartışmasız.

Ferrero’nun bu hamlesi aynı zamanda küresel gıda piyasalarındaki derin bir dönüşümü de yansıtıyor: Büyük markalar, ticaret belirsizlikleri karşısında yerel üretimi tercih ediyor. Nutella’nın “Made in USA” damgası taşıması, bunun en somut ve sembolik örneği.

Tamamını Oku

Haberler

Pintxo’dan Txakoli’ye: Bask Mutfağı Neden Amerika’nın Yeni Gastronomi Aşkı?

Kişi başına en fazla Michelin yıldızına sahip bölge olan Bask Ülkesi’nin mutfağı, pintxo barlarından sagardotegi’lere uzanan zengin kültürüyle şimdi Amerika’yı da büyülüyor.

Published

on

Bask Mutfağı dünyada sadece bir mutfak değil; bir kimlik, bir direniş, bir gurur meselesidir. İspanya’nın kuzey kıyısında, Pireneler’in eteklerinde ve Fransız sınırının hemen dibinde sıkışıp kalmış gibi görünen bu küçük bölge, dünyanın en yoğun Michelin yıldızlı restoranlar haritasına sahip. Ve şimdi bu devrim Atlantik’i aşıyor: Bask mutfağı Amerika’da yükseliyor.

San Sebastian’da (Bask dilinde: Donostia) bir barda oturup uzanan pintxo sırasına bakıyorsunuz. Soğuk bir txakoli kadehi, hamsili kroketa, Gilda… Artık bunu yaşamak için İspanya’ya gitmenize gerek yok. Santa Barbara’dan Chicago’ya, New York’tan Wyoming’e kadar uzanan yeni Bask mutfağı dalgası, bu deneyimi denizaşırı taşıyor.

San Sebastian pintxos barı — geleneksel Bask tapas kültürü
San Sebastian’da bir bar sayacında dizili pintxolar. Fotoğraf: Wikimedia Commons (CC BY-SA 4.0)

Pintxo’dan Omakase’ye: Bask Mutfağının Dili

Bask mutfağı tek bir şey değil. Pek çok katman var: Bar kültürüne dayanan pintxo geleneği, ateş etrafında şekillenen izgaracılık anlayışı, asırlık sagardotegi (elma şarabı evi) ritüelleri ve dünyaca ünlü modern gastronomi hareketi. Bunların hepsi aynı coğrafyadan, aynı kültürel özden çıkıyor.

Pintxo, aslında “sivri uç” anlamına gelir ve İspanyolca’daki tapas’ın Bask versiyonudur. Ama özünde farklıdır: Pintxolar genellikle ekmek dilimleri üzerine kurgulanır, kurallı değil spontan bir şekilde tüketilir ve barın tezgâhında açık servis edilir. Siz istediğinizi alırsınız, barmen sayar, hesap o kadar.

Txakoli ise bu tablonun içeceğidir. Hafif, köpüklü, asidik bir beyaz şarap. İnce gövdeli ama karakterli. Deniz ürünleriyle, özellikle boyun kesimindeki konserve balık tüpleriyle (ventresca) muhteşem bir evlilik kurar.

Amerika’nın Yeni Bask Haritası

Fine Dining Lovers’ın yakın zamanda yayımladığı bir araştırma makalesi, Bask mutfağının Amerika’da beklenmedik coğrafyalarda filizlendiğini ortaya koyuyor. New York’ta Ernesto’s, Txikito ve Tía Pol gibi pintxos barları uzun süredir varlığını sürdürüyor. Chicago’da Asador Bastian, Bask usulü biftek kültürünü Orta Batı’ya taşıdı. Wyoming’in Jackson Hole kasabasındaki Hotel Jackson ise yakında yeni bir Bask lokantası açmaya hazırlanıyor.

Bask mutfağını Amerika’ya taşıyan sadece şehirli gastronomi meraklıları değil. Tarihsel bir bağ da var: 19. yüzyılda Bask göçmenler Amerika’nın batı eyaletlerine çoban olarak yerleşti. Bakersfield (California), Boise’daki Bask Sokağı (Idaho) ve Winnemucca (Nevada) bu tarihin canlı izlerini hâlâ taşıyor. Bu şehirlerde onlarca yıldır Bask lokantaları, kulüpleri ve festivalleri var. Ancak bugünkü dalga farklı: Artık bu mutfak, turistik ya da nostaljik olmaktan çıkıp üst düzey gastronomi arenasına taşındı.

Santa Barbara’nın Josper Aşkı: Dom’s Taverna

Bu dönüşümün en çarpıcı örneği Santa Barbara’da. Dom Crisp, daha önce Los Angeles’taki L&E Oyster Bar’da adından söz ettiren bir şefti. 2019’da Bask Ülkesi’ni ziyaret edince hayatı değişti. 2025’te kendi restoranı Dom’s Taverna’yı açtı ve tek hedefi vardı: Bask mutfağını Kaliforniya kıyısına getirmek.

Crisp’in en büyük silahı bir Josper fırını. Kömür yakıtlı, yüksek ısılı bu özel İspanyol ızgarası, Asador Etxebarri’yi dünya sahnesine taşıyan Victor Arguinzoniz’in vazgeçilmezi. Crisp de aynı yolu izliyor: Tüm malzemeler ateşten geçiyor. Sarımsaklı ve garum (balık sosu) eşliğinde bütün ızgara balık, kroketa, kemik sırtı biftek…

Menüde öne çıkan bir başka lezzet: Bask usulü cheesecake. San Sebastian’daki efsane La Viña barından ilham alan bu yanık tabanlı, kremamsı cheesecake, şimdi dünyada en çok taklit edilen tatlıların başında geliyor. Crisp ise versiyonuna havyar ekleyerek bambaşka bir boyuta taşıyor.

Bask usulü cheesecake — yanık tabanlı, kremamsı, dünyaca ünlü
Bask usulü cheesecake bugün dünyada en çok taklit edilen tatlılar arasında. Fotoğraf: Wikimedia Commons

Sagardotegi: Elma Şarabı ve Kocaman Et

Bask mutfağını anlamak istiyorsanız bir sagardotegi’yi kafanızda canlandırın. Yüz yılı aşkın tarihi olan bu elma şarabı evleri, San Sebastian’ın dağ eteklerinde sıralanır. İçeri giriyorsunuz, devasa tahta fıçılar karşılıyor sizi. Barmenin işareti geldiğinde fıçının önüne koşuyor, elinizi uzatıyor ve akıp gelen sert elma suyunu (sagardo) direkt içiyorsunuz. Ardından ahşap tezgâha oturuyorsunuz: Büyük tuz kristalleriyle servis edilen dev bir biftek, yumurtalı morina ve tatlı için Bask peyniri.

Bu deneyimi Amerika’da tam olarak bulmak hâlâ zor. Ama Dom’s Taverna gibi restoranlar, sagardotegi ruhunu modern bir yorumla sunmaya çalışıyor. Crisp, menüsüne elma şarabını da ekledi ve etini aynı ölçüde büyük servisle sunuyor.

Türkiye’den Bakış: Bask Mutfağını Neden Keşfetmeliyiz?

Bask mutfağının Türkiye’deki gastronomi meraklıları için özel bir anlamı var: Bu mutfak, yemeğin kimlikle, coğrafyayla ve dirençle olan ilişkisini en saf haliyle temsil ediyor. Tıpkı Türk mutfağının farklı bölgelerinde olduğu gibi — Antakya’nın zeytinyağlıları, Ege’nin otu, Karadeniz’in hamsi coşkusu — Bask mutfağı da o topraklara kök salmış bir yaşam biçiminin yansıması.

Üstelik teknik açıdan da öğretici: Bask şefleri ateşi, tuzu ve malzemenin doğasına saygıyı temel alıyor. Abartı yok, süsleme yok — sadece iyi malzeme ve doğru teknik. Bu, Türk mutfağının en güçlü yanlarıyla örtüşen bir felsefe.

Eğer bir gün San Sebastian’a gitme şansınız olursa, pintxo barlarından başlayın. Her barda en az üç çeşit deneyin, her biriyle bir txakoli için. Ardından dağlara çıkın, bir sagardotegi’de akşam yemeği yiyin. Ve dönerken, bu mutfağın neden dünyanın en iyi listelerinin tepesinde olduğunu anlamış olacaksınız.

Tamamını Oku